[Editörün Notu]
2026
K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri...
15 Mayıs Cuma
“İnci Eviner’in sanatı,” diyor Orhan Koçak, “içeriklerinden ve biçimsel öğelerinden de önce, niceliğiyle, sırf bu niceliğin çokluğuyla, büyüklüğüyle çarpar seyirciyi.” Bu niceliğin çokluğuna ve çeşitliliğine uyan kapsamdaki “Eviner’de çizgi ve sahneleme” başlıklı yazısında Eviner’in bütün yapıtına bakmayı deniyor.
Mehveş Bingöllü’nün “Yaşadığımın kanıtı” adlı denemesi, Jorge Semprún’un romanı Neçayev Dönüyor üzerine değil. Daha çok belleğe, hatırlamaya, geçmiş ve yasa dair. Bingöllü’nün K24’te daha önceden yayımlanmış denemelerini de arka arkaya okursanız, birbirlerinin devamı olmasalar da bir bütünlük oluşturduklarını göreceksiniz. K24’te örnekleri çok: Kim bilir, bir süre sonra bu denemelerin kitaplaştığını da görebiliriz.
Behçet Çelik’in deneme tadındaki incelemesi, Yael Inokai’nin 2022 Anna Seghers Ödülüne değer görülen romanı Basit Bir Ameliyat üzerine.
“Evcilleşmemiş bir ruha”: On gün önce kaybettiğimiz şair Elif Sofya üzerine Betül Dünder yazdı.
Şebnem İyinam, Şiirin Dolaşımı adlı yeni kitabı dolayısıyla Yalçın Armağan'la Türkiye'deki edebiyat kanonu üzerine konuştu. Kitap gibi bu güzel söyleşi de pek çok tartışmanın kapısını açacak nitelikte. Örneğin ben kendi hesabıma, Yalçın Armağan’ın yayıncılıkta tekelleşmeyi bu kadar desteklemesine ve övmesine hayli şaşırdım. Tabii ki abartıyorum, Armağan ile İyinam'a takılıyorum, bu konunun tartışılmaya muhtaç olduğunu vurgulamak için. Hiç kapanmayacak kanon bahsi gibi bunu da gelecekteki gündem maddelerimiz arasına koymuş olalım.
Umut Dağıstan “Kanonun içinde mahsur kalan” ve sadece Yaban’la etiketlenen Yakup Kadri’ye yeni bir gözle bakmak gerektiği kanısında: “Kanon bir yazar için görünürlük değil, bazen kalıplaşma ve sıkışma demektir. Hatta belki bazen dipsiz bir unutuş...”
Gurebâhâne-i Laklakan’a dair incelemesinde Agah Enes Yasa “Ahmet Haşim’in Bursası’nda bir bakış rejimi olarak tuhaflık” üzerine düşünüyor: “Haşim bu metinde kendini gelenek ile modernite arasındaki o tanıdık çekişmenin tam ortasına yerleştirir. Üstelik bunu dışarıdan bir gözlemci gibi değil, bizzat o gerilimin içinde konuşan bir ses olarak yapar.”
Bu haftanın Tadımlık’ı Kızıl Yazı’dan. Nergis Ertürk'ün Kızıl Yazı: Türkiye ile Sovyetler Birliği Arasında Edebiyat ve Devrim adlı kitabı Selahattin Özpalabıyıklar çevirisiyle Tetes Kitap tarafından haftaya basılıyor. Kitaptan kısa bir metni Tadımlık olarak yayımlıyoruz.
Adalet Çavdar Ayrıntı Yayınları’nın mini dizisinden çıkan iki kitabı ele aldı: “Philipp Blom'un Umut'u, iyimserlikten değil, belirsizlik içinde eylemde bulunmaktan söz ediyor. Meg Bernhard'ın Şarap'ı ise bu umudun toprakta, emekte ve paylaşılan zamanda nasıl kök salabileceğini anlatıyor.”
Vitrin’de bahar kitapları…
8 Mayıs Cuma
Bu hafta iki söyleşi var K24’te: Biri Yasemin Çongar’ın Mehtap Ceyran’la geçen ay yayımlanan Dönüş üzerine yaptığı söyleşi: “Varlığımızın derinlerinde gizlenen bir dil her şeyin çetelesini tutar.” Ceyran’ın önceki kitabı Mevsim Yas’a dair Ayhan Geçgin, Melike Koçak ve Murat Çetinkaya’nın yazılarına da arşivimizden bakabilirsiniz. Aynur Kulak imzalı öteki söyleşi Hande Ortaç’ın önceki ay çıkan Sus adlı romanına dair. Hande Ortaç’ın öykülerinden oluşan Daha İyi misin? için Mustafa Oğuz’un yazdığı yazıya da buradan ulaşabilirsiniz. Binlerce yazıdan ulaşan bu arşivi, her yeni yazı okuduğunuzda birkaç şekilde taramak çok ilginç sonuçlar verebilir. Özellikle K24’e ilk kez yazı yollayacak olanlara tavsiye ederim: Ele aldığınız kitaba dair daha önce aynı platformda çıkmış yazılara, en azından bir göz atmanız şart. Nasıl hakkında bir şey yazılmayan kitap boşlukta, havada asılı kalırsa, tek tek yazılar da öyle. Yazıların birbirleriyle konuşması, birbirlerine referans vermesi ya da eleştiri yöneltmesi, kitabın da tek tek yazıların da bir bağlama oturmasını hızlandıracaktır. Sizden önce bir başkası... aynı kitap üzerine yazmışsa, okumadan geçmemeli. Ve hatta değinmeden.
Asu Aksoy’un Kuru Taşın Başı belgeselinden yola çıkarak yazdığı “Su Ölür mü?” başlıklı yazısı, kalkınmanın simgesi olan barajlar yüzünden yok olan köyler kadar “canlılığını kaybeden, ölen, nehir olmaktan çıkan” nehirlere de değiniyor: “Modern teknolojinin ele geçirdiği Ren Nehri gibi Çoruh Nehri’nin de bir nehir olarak artık var olmadığını söyleyebiliriz; nehir bir enerji rezervine indirgenmiştir.”
Lucy Caldwell’in Yakınlıklar’daki öyküleri üzerine kitabın çıktığı yıl Çiler İlhan K24’e bir yazı yazmıştı: “Eksiltmeler, adanmışlıklar, kadınlıklar”. Yazarın yeni kitabı Bu Dünyada Kalmak için Nedenler’e dair de bu hafta Behçet Çelik yazdı: “Solucan deliklerinden geçerek.” Çelik’e göre “Gündelik hayat yaşantılarının anlatıldığı satırların arasında bizi başka yere, başka zamana, giderek varoluşla ilgili meselelere taşıyan solucan delikleri var bu öykülerde.”
Hasan Cem Çal’ın Lovecraft’a dair yeni yazısı Azathoth üzerine. Lovecraft hayranları için Çal’ın üç yıl önce Nyarlathotep için yazdığı yazıyı da bu vesileyle hatırlatalım: “Kozmik korku ve dehşetin tanıklığı”.
Duygu Sezek, Merve Çanak’ın 2018’de çıkan ilk şiir kitabını değerlendiriyor: “Hiçölüm’de mensur şiirin imkânları”. Lovecroft'un metnindeki hiç oluş ile Hiçölüm'ün hiçbir ilgisi olmadığı ortada, yine de bu iki yazının yan yana gelmesi sanki kaçınılmaz göründü gzüme.
Sevil Eryaşar Rachel Cusk’ın Otobiyografik Üçlemesinden yola çıkarak “otobiyografik roman ve mahremiyet.” üzerine bir tartışma yürütüyor, Cusk’ın bir önceki üçlemesi Çerçeve’ye de değinerek. Eryaşar’a göre: “Geleneksel erkek otobiyografilerinin kronolojik, bütünlüklü, açıklayıcı yapısının karşısında, kadın yazarların eksiltmeli dili ve parçalı kurgusu mahremiyeti koruyan bir yapı kuruyor.” Behçet Çelik'in de 2018'de Cusk'ın Çerçeve Üçlemesi'ni "Rachel Cusk'ın romanları" başlıklı denemesinde ele aldığını hatırlatayım. Hoş, siz çoktan arama kutusuna Cusk yazıp Çelik'in yazısına ulaşmışsınızdır.
Yol Çiçekleri, Ahmet Güntan’ın 70. Yaşı dolayısıyla hazırlanmış, çok sayıda yazarın katkıda bulunduğu bir armağan kitap. Haftaya dağıtıma girecek kitaptan Tuncay Birkan’ın yazısını Tadımlık olarak sunuyoruz: “Sarıldım Çiftliği. üstüne iki kısa not: Doğanın dilsizliği ve hikâyesizlik arayışı”
Vitrinde yeni çıkan kitaplar arasından sizin için seçtiklerimiz yer alıyor, her zamanki gibi.
1 Mayıs Cuma
Aslı Güneş’le yaptığı uzun söyleşide Bülent Şık soruyor: “Bilim yapmak nasıl oldu da bu denli politik bir eyleme dönüştü?” Pirolizidin alkaloiti içeren bitkisel ürünler hakkında halkı uyardığı için tazminat davasıyla yüz yüze gelen, Bakanlık projesinin bulgularını açıkladığı için yargılanan Bülent Şık halk sağlığına ilişkin söylediklerinin yanı sıra bilimsel etiğe de değiniyor ve piyasanın bilimi nasıl şekillendirdiğini açıklıyor. Sarı Zarflar filminin eleştirisi de söyleşinin sonuna gelen okuru bekleyen bir sürpriz.
Geçtiğimiz ay iki okulda birden baş gösteren şok edici şiddet eylemleri üzerine çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Ama 2003 tarihli Elephant filmi dolayısıyla “teşhis hırsımızın şiddeti”ne dikkat çeken Tolga Yıldız’ın yazdıklarına benzer şeyleri pek işitmemiştik doğrusu: “Şiddeti kendi politik haklılığımızın süsü yapmaktan, her felaketi diğer kampın çürümesine kanıt diye kullanmaktan, ölen çocukların bedenleri üzerinden teşhis yarıştırmaktan vazgeçmedikçe o koridorlardaki kan izleri silinmeyecek.”
Barış Özkul, “Panoptikondan Ölü Ev’e kapatılmanın farklı biçimleri” başlıklı uzun yazısında Dostoyevski’nin Ölü Bir Evden Hatıralar’ını Foucault’nun analizi açısından ele alıyor: “Foucault’nun analizinde hapishane büyük ölçüde özneyi şekillendiren, onu sınıflandıran ve yönetilebilir kılan bir iktidar aygıtıyken, Dostoyevski aynı baskı düzeninin içinde iktidarın hiçbir zaman bütünüyle ele geçiremediği bir insani potansiyeli ısrarla görünür kılar.”
Sarı Duvarların Altında, 1891 ile 1917 arasında Charlotte Perkins Gilman, Susan Glaspell, Mary E. Wilkins Freeman, Willa Cather tarafından yazılmış dört metni bir araya getirirken tek bir büyük sorunun etrafında dolaşıyor: Baskı altındaki bir ruh ne zaman kırılır, ne zaman sessizce direnir, ne zaman isyan eder? Kitabı ele alan Gülsen Doğaner “Duvarlar yıkılmadı”, diyor “yalnızca biçim değiştirdi.”
“Soyut kelimesinin küfür yerine geçtiği bir dönem”: Şebnem İyinam, Poetik Çıkmaz adlı kitabı yeni yayımlanan şair, eleştirmen ve müzik yazarı Orhan Kahyaoğlu ile Türkçe şiirin kritik bir döneminde dergilerin rolünden poetik kamplaşmalara, eleştirinin ideolojik sınırlarından bireysel şiir arayışlarına kadar uzanan bir söyleşi yaptı...
Beyza Tafralı’nın “Poetik çıkmaz’ı Modern Türkçe Şiir Antolojisi ile aşmak” adlı incelemesi, bu güzel söyleşiyi tamamlıyor: “Poetik Çıkmaz, Modern Türkçe Şiir Antolojisi ile beraber okunduğunda, 20. yüzyıl modern şiirimizin estetik özerklik ile politik angajman arasında gidip gelen çok katmanlı yapısını bütüncül bir perspektifle görmeyi mümkün kılıyor.”
Ümit Yılmaz, Dorothee Elmiger’in Die Holländerinnen adlı romanını ele aldı: “Yeniden kurmacanın uçurumunda”
Julian Barnes, son kitabı olduğunu duyurduğu Ayrılış(lar)’da okuruna veda ederken anılardan, geçmişi aynen ‘olduğu gibi’ yeniden kurmak için harcadığımız çabalardan, kendi hastalığından söz açıyor... Ayrıntı Yayınları'ndan haftaya çıkacak olan otobiyografik kitabının bir yerinde anlattığı, ortasında koskoca bir ‘delik’ olan kırk yıllık hikâyeden kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.
Simay Dindar Emine Yıldırım’ın fantastik öğeler taşıyan 2024 yapımı ilk uzun metrajlı filmi Gündüz Apollon Gece Athena üzerine, Şaziye Çıkrıkcı ise Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı’nın ilk romanı Öyle Uzak ki Evim'e dair yazdı, Özlem Sipahioğlu Gospodinov’un Ve Her Şey Aya Büründü adındaki öykü kitabını inceledi. Vitrin’de bu haftanın seçilmiş kitaplarını ön ve arka kapaklarıyla inceleyebilirsiniz.
24 Nisan Cuma
Levent Yılmaz Her Şeyin Şafağı’ndan yola çıkarak kaleme aldığı denemesinde soruyor: “Neden uzak geçmişte adil, eşitlikçi bir dünyanın var olduğunu savlıyor (kimi veçheler olgusal doğrular olsalar da) ve bugün de böyle bir dünya yaratmamız gerektiğini haklı çıkarmaya çalışıyoruz?” Tektanrılı dinlerin ilksel cennetinin yeni gelişen düşüncelere yansımasından da olabilir bu, “böyle gelmiş böyle gider” anlayışına, dünyanın değişmezliğini ve insanın açgözlü doğasını varsayan köklü kanaatlere karşı çıkma arzusundan da… Tıpkı bazı veganların insan doğasının aslında veganlığa uygun olduğunu iddia etmesi gibi. O halde Yılmaz’ın retorik sorusu şu şekilde de sorulabilir: Daha önceden var olmamış bir dünyayı kuracak, tarih boyunca hiç başvurulmamış bir beslenme biçimini sürdürecek bir potansiyelimiz yok mu? Hem de eskiden insan doğasına aykırı olduğu düşünülmüş sayısız yeniliğe günbegün kucak açarken?
Murat Menteş’in Tanpınar’a Huzur Yok adlı romanını Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi’ni referans alan Aslı Güneş eleştirdi: "Tanpınar'ın 'afili filinta' olarak portresi".
“Kurbanların sesleri”nde Behçet Çelik, 24 Nisan 1915 günü İstanbul’da tutuklanan, büyük çoğunluğu Ermeni toplumunun önde gelenlerinden oluşan iki yüzü aşkın kişinin akıbetlerine ilişkin yayımlanmış kitaplara bakıyor, o kitaplardaki ayrıntılı tanıklıkları, belgeleri ve yorumları birbirleriyle karşılaştırıyor.
Mesut Varlık Hrant Dink’in seçme yazılarından hareketle hazırlanan ve 15 yazarın deneme ve makalelerinden oluşan 23,5 kitabını ele alıyor: “Yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlar”.
Hasan Cem Çal Allan Kaprow’un Sanat ile Hayat Arasındaki Sınırların Bulanıklaşması Üzerine Denemeler adlı kitabına dair yazdı: “Sanat ile hayat arasındaki açık nasıl kapanır; gedik nasıl dolar?”
Adalet Tohumu adlı bir çocuk kitabı dizisinden hareket eden Gizem Arman, üst başlığı "Kavramların gölgesinde çocuk edebiyatı" olan yazısında çocuk kitaplarındaki didaktizme dikkat çekiyor: “Kitaplar anne babalar beğensin diye yazıldığında çocuk da edebiyat da araçsallaşarak özne olmaktan çıkar.”
Fahri Aral’ın kaleme aldığı “İmkânsızın peşinde”, Coşkun Aral'ın anılarından oluşan İmkânsız Coğrafyalar’ı tanıtıyor: “Sürekli 'imkânsız'ın peşinde koşan bir gazetecinin, bir savaş muhabirinin serüveni.”
Serdar Soydan’ın Lüks Nermin üzerine söyleştiği Şaziye Karlıklı yazdıklarının kurmaca biyografi adında bir türe dahil olduğunu söylüyor: “Kurmaca biyografi benim için gerçeğin zenginleştirilmesi anlamına geliyor. Somut bir örnek vermek istersem evdeki eski gümüşlerin parlatılması gibi bir şey.”
Nedim Dertli Oliver Laxe imzalı 2025 yapımı Sırat filmini, Şaranur Yaşar ise Murat Özsan’ın Şişedeki Gemi romanınıele aldı, Özlem Sipahioğlu José Luis Sampedro’nın en tanınmış romanlarından biri olan Etrüsk Gülümsemesi’ni, Tarhan Gürhan ise Gökhan Tok’un Büyük Asya Seferi’ndeki kısa öykülerini tanıttı… Bu haftanın vitrinindeki yeni kitaplar da tanıtılmayı ve eleştirilmeyi bekliyor.
17 Nisan Cuma
“Edebiyat elbette yazarın zihinsel geçmişinin bir ürünüdür ama yazarın eserini kendi zihinsel geçmişinden koruması, eserin bu geçmişe maruz kalmasını önlemesi de gerekir.” Şükran Yiğit Ayşegül’den Uğultulu Tepeler’e, Kemalettin Tuğcu romanlarından Geniş, Geniş Bir Deniz’e kendi okuma serüveninin duraklarından yola çıkıyor denemesinde: “Ayşegül, Sara, Ahmet, Catherine”.
"Intermezzo ve çok geç kapitalizm: Dolayımsızlığın gizli çekiciliği"nde K24’ün eski yazarlarından Alptekin Uzel, Sally Rooney’nin Intermezzo adlı romanını dolayımsızlık kavramının ışığında ele alıyor, Anna Kornbluh’un Immediacy: Or, The Style of Too Late Capitalism adlı kitabının teorik çerçevesine başvurarak.
Esin Hamamcı, 1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları üzerine N. Buket Cengiz ile söyleşti: “Göçmenlerin kenti yaşayabilme hakkı için önce kentte yaşama hakkına sahip olmaları gerekiyor. Bir insanın kentte yaşama hakkına sahip olması ne demektir? Kentteki varlığının meşru görülmesi. Kimin tarafından? Kendini kentin sahibi olarak hisseden, kentin eski sakinleri tarafından.”
“Yazmak kurtarır mı?” diye soruyor Şule S. Çiltaş, Hüzünlü Kaplan’a dair denemesinde: “Yapıtın parçalı-melez yapısı Neige Sinno’ya yaşadıklarıyla ilgili hem bir mesafe hem özgürlük tanıyor. On dört yaşına kadar düzenli olarak üvey babasının tecavüzüne uğrayan Sinno’nun Hüzünlü Kaplan'ının tek bir satırında nefrete yer yok.”
Özgür Taburoğlu, “Zorba Zamanlar: Ahmet Telli’nin kalemleri”nde şairin bir portresini onun dizelerinden bir kolajla çiziyor: “Büyük bir okyanustan mürekkep şiir dünyasının sakinidir Telli. Geçmişin akmaya son vermesi onun da mürekkebinin tükenmesi demektir.”
Fatih Yiğitler Polonya edebiyatının geçtiğimiz hafta ölen ünlü ismini, Türkçeye çevrilmiş eserleri eşliğinde anıyor: “Wiesław Myśliwski için şahsi bir portre denemesi”
Hamdi Karaşin, “Mekanik Rodeo atı Batı”da, Cumhuriyet edebiyatının erken dönemlerinde Batı’yı mesele eden dört yazarın dört romanındaki ortak noktalara dikkat çekiyor: “Peyami Safa’nın Yalnızız, Refik Halid Karay’ın Anahtar ve Reşat Nuri Güntekin’in Eski Hastalık romanlarında Batı bir rodeo atı gibi; Doğu da mekanik olarak algıladığı bu atı terbiye etmeye çalışıyor…”
Adalet Çavdar’ın yazısı Caner Almaz’ınYaşamaklar, Boşluklar ve Duvarlar’dan oluşan üçlemesine dair.
Emrah Pelvanoğlu, Metallica’nın bas gitaristi Clifford Lee Burton’ı yad etti: “Bir insan yalan söylediğinde…”
Bayram S. Taşkın, Bahar Yaka’nın Dikiş Tutmaz’ı, Abdullah Ezik Anne Michaels’ın Tutsak’ı üzerine yazdı, en genç yazarlarımızdan Mustafa Arda Arık Gogol’ün “Portre” adlı öyküsünü inceledi. Bu yılın 16. Vitrin’inde haftanın kitapları.
10 Nisan Cuma
Bazı kitaplara dair birkaç yazı yayımlıyoruz, bazıları üzerine daha da çok. Bunun sebebi sadece o kitapların önemli olması değil, pek çok tartışmaya yol açmaları, tartışma zeminine elverişli olmaları. Bu hafta Behçet Çelik Margrit Schreiner’ın otobiyografik romanlarına dair yazdığı denemede “kurmacayla gerçekliğin muğlak sınırları” üzerinde duruyor. Çelik daha önce de K24’te Margrit Schreiner üzerine yazmıştı: “Anonim döngüde muhtelif kıvrımlar”. Bu vesileyle Schreiner ile Aynur Kulak’ın söyleşisine de göz atabilirsiniz: “Kendini tanımak, yazmanın bir gereğidir.”
Para Gürültüsü üzerine bu kez Dila Keleş yazdı: “İleri saran dünya, geri alınan zaman”. Latife Tekin’in ilk romanlarına da geri dönen Dila Keleş’e göre “Para Gürültüsü, üretici emeğin dönüştürdüğü dünyanın artık emeğe ihtiyaç duymadığı günümüzde yoksulluğun ne olduğunu, zamana nasıl tutunulacağını, ‘yuva’nın nerede kurulup bozulduğunu soruşturan bir anlatı.”
Para Gürültüsü üzerine daha önce yayına aldığımız, birbirleriyle de konuşan yazıların tümüne şu linkten ulaşabilirsiniz. Dosya olma zamanı gelmiş midir dersiniz?
İki yeni kitaptan sonra, kesinlikle yeni denemeyecek, ama üzerine yazdıkça sayfaları arasında yeni yeni şeyler bulunan iki “kitap-öncesi” kitap: İlyada ve Odyseeia. Türkan Cim Işık, Homeros destanlarını mutfak, sofra ve kadınlar üzerinden değerlendiriyor: “İlyada daha çok savaşçı erkek topluluğunun, savaş halinde çaresiz kadınların, kölelerin, alınıp satılan kadınların üzerinden ilerlerken, Odysseia’da kadın tehlikeli, büyülü ve bağlayıcıdır.”
“Günlük hayatı şiirle yeniden kurmak” başlıklı yazısında Canberk Doğalı, Turgay Fişekçi’nin şiirini değerlendiriyor: “Fişekçi’nin şiirleri günlük hayatı kucaklar ve onu sıradışı bir hale getirirler; günlük hayatın dilini öyle bir kullanırlar ki, onu yeniden inşa ederler. Ve işte bu şiirde, küçük ve sıradan olan, artık büyük ve önemlidir.”
Hasan Cem Çal, Afrika Dansı’ndan sonra bu kez de Sevim Burak’ın bir başka kitabını ele aldı: Ford Mach I.
Deniz Durukan’ın denemesi, Nilay Özer’in dördüncü şiir kitabı Yüzü Kelebeklerle Örtülü üzerine: “Her şeyden sızdım bir derinliğe”.
Memleketini Özleyen Yengeç ile Yaşamın Kıyısından kitapları Yaşamın Kıyısındaki Yengeç adıyla yeniden basılan Gobelyan’ın öykülerini Mazlum Vesek ele aldı: “Yoksul, karanlık ama bir o kadar emekle yoğrulan, yaşayan bir sokağın öyküleri bunlar. Her şeye rağmen Gobelyan’ın sokağından barış, hayvan ve insan sevgisi, dostluk ve dayanışma sesleri yükseliyor.”
Şirvan Erciyes, Dönüşte Yağmura Yakalandık adlı öykü kitabı üzerine Muzaffer Kale ile söyleşti.
Ramazan Atlen, Erdem Dönmez’in kaleme aldığı Yakup Kadri biyografisini inceledi: Yakup Kadri Karaosmanoğlu-İnkılapçı Muhafazakâr.
Aydın Afacan, Nazmi Ağıl’ın Bana Hiç Yazmayan Dünya’sını ele aldı: “Amerikan edebiyatının önde gelen adlarından Emily Dickinson’ın şiirlerinin çevirisi. Ama kitap çeviri şiirler ve asıllarıyla sınırlı değil, çeviri kararları, anekdotlar, başka kaynaklara göndermeler ve yorumları da içeren bir çalışma. Düzenlemesi ve kaynakçası ile akademik bir çalışma gibi, şiirlerin hem asılları hem de çevirileriyle birlikte sunuluşu, çeviri süreci ve sonuçlarıyla birlikte başka kaynaklara, metinlerarası bağlantılara uzanan, hem akademik hem de yazınsal açıdan bir sohbet niteliğindeki akışıyla ilginç bir kitap.”
Bu kitap üzerine daha önce K24’e yazan –Aydın Afacan’ın da referans verdiği– Mahmut Temizyürek Bana Hiç Yazmayan Dünya’yı “şiirle ilgilenen herkes için (çevirmen, okur, şair, özellikle de genç şairler için) bir kılavuz” olarak nitelemişti.
Ergün Gezici’nin yazısı, Jorge Ibargüengoitia’nın Ölü Kızlar’ına dair: “Ölü Kızlar’da Blanca’nın bedeni”. (Bu arada Ölü Kızlar isminde iki farklı kitap var halihazırda raflarda. Tek benzerlikleri de isimleri değil. Selva Almada’nın Ölü Kızlar’ı için Sena Akalın’ın söyleşisine bakabilirsiniz.
Süreyyya Evren, Hasan Türksel’in Zamanın Dalgaları’nı ele alırken otokurmacayı kurcalıyor, Dovlatov’un Yabancı Kadın’ına ve Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul’una da değiniyor. Bu haftanın yeni kitapları Vitrin’de.
3 Nisan Cuma
Önceki hafta Latife Tekin’in son romanı Para Gürültüsü üzerine üç yazı birden yayımlamıştık – küçük bir dosya. Yazıları hatırlatayım: “Hayatın ve estetiğin büyük ‘düzeltmesi’” / Aslı Güneş, “Kramp çağında bir dil” / Mesut Varlık, “Bize bir zaman oyunu oynuyorlar” / Deniz Durukan.
Bu hafta Barış Özkul’un yazısıyla dosya devam ediyor: “Piyasa masalı ile gürültü estetiği arasında”. Özkul’a göre romanın en kuvvetli taraflarından biri “tam da bu dünyanın parçası olan, ondan tiksinen ama aynı zamanda onun tarafından büyülenmiş bir bilinç kurabilmesi.”
Bazı kitaplara dair birden çok yazı yayımlanmasının bir sebebi söz konusu kitabın önemli olmasıysa, öteki de yayına giren yazıların ötekileri tekrar etmemesi, konuya yeni bir bakış açısı getirmeleri. Bunu ne kadar başardığımızın takdirini elbette size bırakıyoruz – ama sosyal medyadan çok burada, başka bir yazı olarak!
“Afrika Dansı: Duoloji ve deiksis” başlıklı yazısında Hasan Cem Çal “Burak’ın hiçbir kitabında, Afrika Dansı da dahil olmak üzere, 'dil oyunu' ya da 'biçimsel bozulum' yoktur,” diyor, “zira söz konusu olan, apaçık, pornografik düzeyde açık bir programdır.” Hasan Cem Çal’ın Sevim Burak’a dair bir başka yazısı haftaya yayında olacak.
Dilan Salkaya “Çocuk seyirci ama çocukça olana karşı” başlıklı yazısında dijital platformlarının egemenliğindeki sinema dünyasında çocuk seyirciler hakkındaki temel varsayımları sorguluyor: “Çocuk seyirci, bugünün aktörü ve öznesi olarak değer görmeyi hak ediyor. Yetişkinler olarak korumacı davranmak yerine, çocuklara bir filmi nasıl anlamlandırmaları gerektiğini göstermek daha kıymetli.”
Yapay zekânın gündelik hayatımızda yerinin artmasına paralel olarak, bu konudaki yazılar da K24’te daha fazla görünmeye başladı. Anlaşılan daha da artacak. Tolga Yıldız çeşitli yapay zekâ yazılımları tarafından üretilen metinleri ele aldığı denemesinde “Asıl sorun,” diyor, “dil modellerinin metin üretmesi değil, giderek bir yazı normu üretmeye başlaması. Çünkü insan, sık maruz kaldığı şeye benzeme eğilimindedir.”
Ümit Yılmaz, Luis Sepúlveda’nın Mazideki Halimizin Gölgesi adlı romanını inceliyor: “Kazanmadan hayatta kalmışların anlatısı”.
Abdullah Ezik’in Müge İplikçi ile yaptığı söyleşi yazarın son romanı Sahte Cennetten Kaçış'a dair: Kadın dayanışması, bellek ve hatırlama, mekânın psikolojik işlevi, günümüz Türkiye’sinde ve küresel ölçekte artan otoriterleşme eğilimleri...
Aynur Kulak, Kemal Aydoğan’la konuştu: “Tiyatro sanatı oyuncunun sanatıdır.”
Kemal Tekin, Senem Gökel’in şiirlerini Mehmet Yaşın’inkilerle, resimleriniyse İlhan Berk’in resimleriyle karşılaştırarak ele alıyor: “Gökel’in şiirinde kurgu ile gerçek arasında bir gerilimden çok, bir eşik ilişkisi vardır. Şiir ne gerçekliği temsil eder ne de ondan kaçar.”
Tahsin Aladağ, Rıdvan Hatun’un Cehennemde İlahi’sini, Şirin Etik Sándor Márai’nin Csutora’sını ele aldı – bu kitap hakkında Şule Kaynar’ın bir yazısını da önceden yayımlamıştık.
Mesut Barış Övün, Eduardo Galeano’nun Biz Hayır Diyoruz seçkisini ele aldı, Özlem Sipahioğlu da Ethem Baran’ın Kırkikindiler Bittiğinde adlı kitabını inceledi. Bu yılın 14. Vitrin’inde haftanın kitapları var.
27 Mart Cuma
K24’te bu hafta neler var? Mehveş Bingöllü’nün denemesi yas üzerine: Annesinin kaybını atlatabilmek için yazmaya çalışmasını, yazamayışını anlatıyor Bingöllü, bir yandan kendi acısıyla baş etmeye çalışırken bir yandan yasa dair kurmacaları okumaya dayanamadığı için okuduğu düzyazılarla teselli arıyor, böylelikle yas ve acıyı genelleştirebiliyor. Kitaplara değinen, kişisel bir acıdan yola çıkıp zarifçe öznellikten uzaklaşabilen, ürpertici güzellikte bir deneme bu.
Adnan Ekşigil çoktan unutulmuş bir kurumu, Fransız Akademisi’ni örnek alarak kurulmuş Sillogos’u hatırlatıyor yazısında: “Sivil toplum tarihimizde sararmış bir sayfa”.
Nicholas Rombes’in 10/40/70: Dijital Film Kuramı Çağında Kısıtlamanın Özgürleştiriciliği adlı eseri üzerine yazdığı yazıda Hasan Cem Çal şu soruyu soruyor: “Film, yaşamın mikro-kozmosu ya da mikro-modeli olabilir mi?”
“Edebiyatın edebi adaleti” başlıklı denemesinde Cansu Civelek iki romanı ele alıyor: Mario Vargas Llosa’nın Teke Şenliği ile Junot Díaz’ın Oscar Wao’nun Tuhaf Kısa Yaşamı’nı…Dominik Cumhuriyeti diktatörü Rafael Trujillo’nun tek adam rejiminin ülkeyi otuz yılı aşkın ne hale getirdiğini anlatan bu iki romandan yola çıkan Civelek edebiyatın gecikmeli de olsa adaleti yerine getirme gücünün olduğunu ileri sürüyor ve hatırlatıyor: “Türkiye’de henüz anlatılmamış ama anlatılmayı bekleyen hikâye çok.”
Haydar Ali Albayrak’ın Evren Yesari’yle söyleşisinde "Ben yola bir kapıyı bulmak için çıkmıştım aslında..." diyor Yesari. Osmanlı kuvvetlerinin İstanbul’un fethi sırasında açık unutulan bir kapı sayesinde şehre girdiği söylentileri üzerine, efsaneden ibaret bu kapıyı ararken, Buharkapı’yı, Vaker’de hikâyeleri anlatılan Buharkapı’yı bulmuş…
Hatırlarsanız Vaker üzerine K24’te daha önce de bir söyleşi yayımlamıştık: “Kentsel dönüşüm, kültürü, sosyal dokuyu, anıları, dayanışmayı da yıkıyor...” Ayrıca son bir aydır “yıllık izninin bir bölümünü” kullanmakta olan Behçet Çelik’in “Vakerilmiş gerçekler, sosyal medyada hikâyeler” adlı eleştiri yazısını da…
Selahattin Özpalabıyıklar’ın Levent Şentürk ile söyleşisi Şentürk’ün Sekizinci Kıta: Enis Batur Üzerine Yazılar adlı kitabı üzerine – tabiatıyla, Enis Batur’a dair aynı zamanda.
Derin Doğa Kokal, “Korku ve Arzu Arasında”da Yusuf Atılgan’ın öykülerinde motife dönüşen erkek karakterleri ele alıyor: ““Atılgan’ın öykülerinde gelişme yoktur, bütün hikâyeler başladığı yerde biter. Bunun sebebi de öykülerdeki erkek karakterlerin harekete geçmesini engelleyen korku duygusudur.”
Nedim Dertli, Iris Murdoch’un Oldukça Onurlu Bir Yenilgi’sini inceliyor, Gizem Arman çocuğun iç dünyasında yaşananların, doğa ve aile ilişkileri ile harmanlanarak sunulduğu üç romanın çocukluk dönemi kırılmalarını nasıl kurduğunu; bu kırılmaların anlatı zeminine nasıl dönüştüğünü ele alıyor: "Hikâyeden hakikate".
Ahmet Turan Köksal’ın yazısı ise bir karikatür karesinden –Umut Sarıkaya’ya ait çok ünlü bir kare bu– yola çıkıyor, karikatür üzerinden yapay zekânın gündelik gerçeklikle ne kadar örtüştüğünü inceleyerek YZ üzerine bazı spekülasyonlara girişiyor: "Yapay zekânın Sobalı Ev ile imtihanı"...
Bunların dışında: Kerem Görkem Miguel Bonnefoy’nın Miras’ı üzerine yazdı,
Bahar Gerçek Doğru Maggie O’Farrell’in kaleme aldığı Hamnet ‘i sinema uyarlamasını da değerlendirerek ele aldı, Abdullah Ezik Menekşe Gülben’in yeni kitabı Beygül’ü, Meltem Vural da Richard Sennett’in Karakter Aşınması’nı inceledi.
Vitrinde haftanın kitapları…
20 Mart Cuma
K24’te bu hafta Latife Tekin’in son romanı Para Gürültüsü’ne dair üç yazı birden var; küçük bir dosya sayılabilir. Aslı Güneş, “Hayatın ve estetiğin büyük düzeltmesi” başlıklı yazısında “Roman, yoksulluğu dijital çağın tekinsiz sularına taşırken, okuru sadece bir metni okumaya değil, bir 'dilsel sabotaja' davet eder” diyor, “Metnin ritmi ile paranın hızı arasındaki çatışma, dilsel bir sabotajdır.”
Mesut Varlık’a göre “Para Gürültüsü, finans dünyası ve mesajlar dünyası gibi edebiyatın en uzağındaki alanların nasıl da 'devrimci' bir jestle edebiyata dahil edilebileceğini gösteriyor.”
Deniz Durukan ise “Bize Bir Zaman Oyunu Oynuyorlar” adlı yazısından anlaşılacağı üzere, Latife Tekin’in bu metinde asıl meselesini yoksulluktan çok zenginliğin sefaleti üzerine kurduğu kanaatinde: “Yoksulu o sefaletten korumak asıl derdi.”
Yasemin Kaya ile Utku Özer, kapsamlı bir Zabel Yesayan portresi çiziyorlar: “Yesayan, tek bir anlatı biçimine ya da etik pozisyona sığmayan; tanıklık kadar suskunlukla, sürgün kadar içe kapanışla da düşünen bir yazar. Yesayan’ı okurken yalnızca geçmişte kalmış bir dönemin tanığıyla değil, bugüne ulaşan bir direncin sesiyle karşılaşırız.”
Dilan Salkaya, The Bride! filmini “Dadaist bir Frankenstein kolajı” olarak betimliyor.
"Köpek, Batı, İki Film" başlıklı denemesinde Mehmet Sebih Oruç, yeni çevrilmiş iki filmdeki (Die My Love ile Bird) köpek ölümlerinden yola çıkarak sinemadaki aşırı köpek hassasiyetinin “aslında insandan kaçışın bir biçimi” olduğunu ileri sürüyor.
“Irkçı kapitalizm ve güler yüzlü asimilasyon” başlıklı yazısında Tolga Yıldız Sinners filminin Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesinin çok ötesine geçtiğini söylüyor: “Film, vampiri kaba bir canavar klişesinin sınırlarından çekip alıyor; ötekinin emeğini, sesini ve belleğini eşitlik vaadiyle gasp eden tarihsel bir iştah olarak yeniden kuruyor.”
Tayfun Topraktepe, Engin Barış Kalkan’la geçen aylarda çıkan romanı Şarap İskelesi Sokak üzerine söyleşti: “İroni benim için can simidi.”
Figen Alkaç, Sema Aslan’ın 2021’de yayımlanan romanı Dünyanın Kasım’a Görünüşü üzerine yazdı: “Romanın görmezden geline geline kendi patikalarına sürüklenmeye zorlanan kahramanları, hangi kelimeyle konuşsalar kekemedirler sanki. Çünkü kelimeler onlara güçsüz ve değersiz olduklarını fısıldıyordur durmadan.”
Haftanın Vitrininde yeni kitaplar var ama bu hafta Kitap yazıları bayram tatili sebebiyle yok.
Herkese iyi bayramlar.
12 Mart Perşembe
Kitap kapağı ve yayınevi kapağı
Yayınevlerinin sitelerine çok sık giriyorum, bazen yeni kitaplara bakmak için, bazen sadece bir kitaba link vermek için, bazen iş için bazense meraktan. Kimi yayınevlerinin çok güzel, kullanışlı, iyi tasarlanmış web siteleri var. Bazı sitelerse bulmaca gibi. Bazılarının web sitesi bile yok. Bazılarının var ama çalışmıyor. (Aylardır ana sayfasında under construction ibaresiyle duran sitelere yine de gerektiğinde link veriyorum, olur da ileride site açılır…) Bazı yayıncılar yeni kitaplarını nedense çalışan web sitelerine koymuyorlar, bazen aylar sürebiliyor yenilerin eklenmesi. Bazıları hiç koymuyor! Oysa sosyal medyada ilk başka kitabın görünürlüğü daha çok olsa da, birkaç gün içinde her şey akışa karışıp gidiyor.
Web siteniz var, yeni kitaplarınız da orada. Ama kitap kapaklarını kopyalamayı yasaklamışsınız. (Niye?) Bazı yayıncılar da kitap kapaklarını değişik formatlarda (üç boyutlu, sağlı sollu marjlı vb.) koyuyor, sitenin herhangi bir yerinde düz kapak bulunamıyor bir türlü. Kitap kapaklarını siteye güzelce yerleştiren ama kitaplara dair en temel bilgileri bile bizden esirgeyenler var: Kitap ne zaman basılmış, kaç sayfa, çevirmeni kim? Bazı yayıncılar işin kolayını bulmuş, doğrudan kitap satış sitelerine yönlendiriyor okuru. Nerdeyse hiçbir sitede kitaplar için basın kiti yok.
Oysa web sitesi bir yayınevi için önemli. Eninde sonunda okurların dönüp dolaşıp geleceği yer orası. Kitap satış sitelerinde binlerce kitap arasında kaybolan koleksiyonunuzun eksiksiz bir şekilde okura sunulduğu yer orası. Yayıncıların kitap kapaklarına gösterdikleri özeni web sitelerine de göstermeleri gerekmez mi? Web sitesi de yayınevinin kapağı sayılmaz mı?
Neyse, biz gelelim kendi arka kapağımıza:
Murat Belge’nin Bir Dönüm Noktası Olarak Oğuz Atay ve Tutunamayanlar adlı kitabını inceleyen Barış Özkul’a göre Belge'nin metniTutunamayanlar’ın yalnızca bir “aydın bunalımı” ya da “Türkiye eleştirisi” romanı olmadığını, Selim ile Turgut’un karşıt yazgıları üzerinden ilerleyen özgül bir künstlerroman olarak da okunabileceğini gösteriyor. Nuray Mert’in yazısı hem Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk: Entelektüel Bir Biyografi kitabına hem de kitabı K24’te daha önce ele almış olan Taner Akçam’a yönelik bir eleştiri. Hasan Cem Çal, Nick Land’in teorik kurgularına yönelik, ‘teknik’ bir yazı kaleme aldı, “Karanlık Aydınlanma”ya hiç değinmeksizin. Özgür Taburoğlu, Jane Bennett’ın Canlı Madde’sini inceliyor, canlılık tanımının değişmekte olduğuna vurgu yaparak. Pınar Öğrenci Berlinale’de ödül alan –ve gösterime yeni giren– Emin Alper’in Kurtuluş filmini eleştiriyor. Güzin Ayan Postu Modern Kızıl Tilki’yi şöyle tarif ediyor: “...günümüzün yazarlarını ve edebiyat yayıncılığını enine boyuna eleştiren, parodi, ironi ve hicivden mürekkep, örneğine az rastlanır türde, muzip bir kurmaca.”
Muziplik değil, postmodernlik de değil; Henri Michaux’yu okuyan J.M.G. Le Clezio’yu okuyan Engin Soysal bizi de “Buzullara Doğru” götürüyor. Aynur Kulak, Fresko Üçlemesi'nin son kitabı Başka Zamanların Adımları üzerine Başak Baysallı ile söyleşti.
Bu hafta Tadımlık’ta yine yepyeni bir yayınevinin ilk kitabı var: Arapçadan Türkçeye çeviri eserler yayımlayan Samyeli Yayınlarının ilk kitabı, Mahmud Derviş'le yapılan söyleşilerden ve onun şiirine, poetikasına dair alıntılardan oluşan İşte Böyle Yarattım Şiirimi. Doğumgünü olan 13 Martta şairi kendi sesinden alıntılarla selamlıyoruz.
Şule Kaynar Toni Morrison’ın Resitatif’i üzerine yazdı, Ceren Şimşek de Louise Gornall’ın Parçalı Bulutlu romanına dair. Özlem Sipahioğlu, Gisèle Pelicot’un hikâyesini ve Yaşama Övgü’yü anlatıyor bize: “Utanç yer değiştirmeli.”
Vitrin’de yeni kitaplar sizleri bekliyor, arşivde de binlerce yazı…
6 Mart Cuma
Bu hafta K24'te neler var? Haftalık bülten size bu yazıdan daha önce ulaşmıştır muhtemelen ama olsun... Aslı Güneş’in eleştirel denemesi, sadece Günay Çateo Kızılırmak’ın son romanı Mualla’ya değil, roman vesilesiyle yasa ve yas üzerine yazılmış kitaplara dair: "Boşluğun estetiği bize ne söyler?" Pluribus TV dizisi üzerine geçen ay Ahmet Turan Köksal’ın bir yazısını yayımlamıştık. Köksal diziye yapay zekâ penceresinden bakıyordu, bu hafta yayına aldığımız Levent Yılmaz’ın uzun mu uzun denemesi ise bambaşka bir yerden yaklaşıyor konuya: Bir antik çağ felsefi ideali olan auterkeia (kendine yeterlik) gibi imkânsız bir kavram üzerinden.
Tolga Yıldız, Alevilikle Bektaşiliğe bakışı özcülükten kurtaracak yaklaşımlara sahip üç kitabı ele alıyor, Aleviliğin donmuş bir kültürel miras olmayıp “coğrafi tecride, merkezî devletin devletin vergi/asker baskısına ve üretim ilişkilerinin dayattığı zorunluluklara karşı geliştirilmiş, 'dinsel paralellikler'le 'senkretizm' üzerinden inşa edilmiş, tarihsel bir hayatta kalma stratejisi” olduğunu ileri sürüyor. Yazısının başlığı da Yıldız’ın tutumunu ele veriyor zaten: “Sınıfsal, mekânsal ve kültürel süreklilikler içinden Aleviliği yeniden okumak.”
Özlem Sipahioğlu, “Metinlerimde hiçbir fantezi unsuru yok, hepsi gerçek” diyen, Leziz Kadavralar ve Değersizler’in yazarı Agustina Bazterrica ile söyleşti. Bazterrica “büyülü gerçekçi” olarak nitelenmeye de karşı: “Eserlerim çoğu zaman hemen büyülü gerçekçi olarak etiketleniyor. Büyülü gerçekçilik, gerçekdışı, tuhaf ya da düşsel olanı gündelik ve sıradan bir şeymiş gibi sunmaya dayanır; bence eserlerim ne gerçekdışı ne tuhaf ne de düşsel. ”
Ebru Ak, "Tuhaf kadınlarla buluşabilmek özgürleştirir" adlı denemesinde üç kadın yazarı farklı ve zorlu yaşamlarını anlatan üç kitabıyla bir araya getiriyor; Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sı, Kjersti Skomsvold’un Hızlandıkça Azalıyorum’u, Violette Leduc’un Küçük Tilkili Kadın’ı… Yazarın kendi deyişiyle: “tuhaflıkta ortaklaşmanın şaşırtıcı coşkusunu paylaşmayı amaçlayan bir paralel okuma denemesi.”
Bu hafta Tadımlık’ta çiçeği burnunda bir yayınevinin, Nâra Kitap'ın ilk kitabı yer alıyor: İranlı Sepideh Gholian tarafından kaleme alınan Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü: İran’ın En Acımasız Cezaevlerinde Hayata Tutunmanızı Sağlayacak 16 Tatlı Tarifi. Nâra Kitap’a uzun ömürler dileriz.
Kadınlara dair üç yazının aynı anda yayına girmesi, 8 Mart’ın eşiğinde bir tesadüf mü? Büyük oranda tesadüf: Kadın mücadelesi 8 Mart’tan 8 Mart’a bir konuk değil, K24’ün sürekli ve ayrılmaz bir parçası. Yoksa geçen hafta yayına giren, Sena Akalın’ın Selva Almada ile yaptığı söyleşiyi bu hafta yayımlayarak 8 Mart’ı selamlamak da düşünülebilirdi: “Kadın düşmanı ataerkil kültür, kadın, çocuk, yaşlı, hayvan, doğa ayırt etmiyor...”
Ümit Erdem’in Murat Üstübal ile söyleşisi, Ücra’ça üzerine. Ücra dergisinde şair Murat Üstübal ile Bülent Keçeli’nin yapmış olduğu söyleşileri içeren kitaba dair konuşulurken pandemide kaybettiğimiz şair Bülent Keçeli de yâd ediliyor.
Adalet Çavdar, Yeşer Sarıyıldız ile Çınlayanlar’daki distopik öyküleri üzerine konuştu: "Sessizlik, rıza ve denetim üzerine". G. Bahar Melik’in denemesi "kulisini kaybeden özne", yeni teknolojilerin dünyasında kamusallığın aldığı değişik görünümler: “Özetle, tekerlek bulundu ve geri alınamaz,” diyor Melik, “Artık mesele nasıl şoför olunduğu, hangi arabalara binilebileceği, yolların kime ait olduğu, hız sınırlarını kimin koyduğu ve trafik kurallarının gerçekten uygulanabilir olup olmadığıdır.”
Bu hafta ayrıca, Şadi İdem, Janet Biehl’in Ya Ekoloji Ya Felaket: Murray Bookchin’in Yaşamı adlı kitabını, Cansu Civelek de Sovyet dönemi Rus edebiyatının postmodern yazarlarından Venedikt Yerofeyev’in Moskova-Petuşki’sini ele alıyor.
Kerem Görkem Vincenzo Latronico’nun Kusursuzluk romanını tanıtırken kuşaklar arasındaki çatışmaya ve yeni dünyaya bakıyor. Görkem’e göre Kusursuzluk, “devamlı suretle kendini inşa eden, asla tamamlanmış hissetmeyen bir kuşağın aynası.”
Vitrin’deki kitaplar da cabası…
27 Şubat Cuma
Sena Akalın’ın İspanyolca yazan çağdaş kadın yazarlarla yaptığı söyleşi dizisi devam ediyor: Akalın bu hafta, Türkçede Bir Nehir Değil ve Ölü Kızlar adlı eserleriyle bilinen Arjantinli yazar/şair Selva Almada ile uzun uzun söyleşti. Edebiyatın dışında, erkeklik halleri, ataerkil kültürün yarattığı tahribatlar, kadın cinayetlerine karşı Güney Amerika’da yükselen kolektif öfte ve Ni Una Menos hareketi de söyleşinin uğrak noktaları arasında.
Masumiyet Müzesi’nin televizyon dizisi uyarlamasını romanla karşılaştıran Umut Dağıstan “dizinin romana ne kadar sadık olduğunu” tartışmanın anlamlı olmadığını söylüyor.
Bir başka uyarlama, Hamnet. Bir Fırat Hikâyesi’nin yazarı Birsen Demirtaş Özbek’in denemesi, romandan ve filmden öte, yas süreci üzerine.
Asuman Susam, Halil Yörükoğlu’nun öykü evrenini kapsamlı bir şekilde ele alıyor: “Gelenekte Bir Filiz”.
Ahmed Kutlu, Rüzgâr Dolu Konaklar’dan Dünya Güzeldir Hâlâ’ya Bejan Matur şiirinin değişimini inceliyor: “Rüzgârdan ışığa: Bejan Matur’un poetik dönüşümü”.
Sevil Eryaşar, Judith Hermann’ın –bir üçlemenin ilk kitabı olan– Bütün Aşkların Başlangıcı’nı Deleuze ve Guattari’nin yersizyurtsuzluk ve köksap kavramlarının ışığında ele alıyor.
Cansu Civelek Isabel Allende’nin Ruhlar Evi ‘ne dair yazdı: “Bir hafıza tekniği olarak büyülü gerçekçilik”. Figen Alkaç’ın denemesi Mesut Varlık’in ilk şiir kitabı eskidendy üzerine.
Mıhemed Şarman, edebiyatta samimiyeti tartıştığı yazısının başlığını Oscar Wilde’dan ödünç almış: “Bütün kötü şiirler samimidir.”
Behçet Çelik “Kalemi kendine batırmak pahasına” üstbaşlıklı yazısıyla, bu hafta kaybettiğimiz Necati Tosuner’i anıyor: “Necati Tosuner'in edebiyatımızdaki yerinden söz ederken üzerinde en başta durulması gereken, dile gösterdiği özen ve kısa, yalın anlatma konusundaki ustalığıdır.”
Özge Topuz Karadayı, Jean-Paul Fournier’nin Nereye Gidiyoruz Baba? adlı anlatısını inceliyor. Ö. Faruk Kalaycı Ayşe Şasa’nın hayatından yomla çıkan televizyon dizisi Ayşe’yi eleştiriyor… Vitrin’de yine bu haftanın kitapları…
20 Şubat Cuma
“Gri Arılar bir savaş romanı ama anlatılan, dostun düşmanın dosdoğru tayin edilemediği, sıradışı bir savaş” diyor Behçet Çelik, Andrey Kurkov’un romanını ele aldığı denemesinde. Gri Arılar’a dair kısa bir yazıyı daha önce de yayımlamıştık; “Savaşın ortasında arıların kanat sesleri.” Hasan Cem Çal’ın Mindy Seu’ya dair yazısı hem A Sexual History of the Internet hem de bu kitapla bağlantılı performansı konu ediniyor, ki bu örnekte kitap ile performans iç içe geçmiş durumdalar. Erhan Altan somut şiirin kurucusu Augusto de Campos'un 95. yaşını kutluyor, onun ve Noigandres dergisinin hikâyesini anlatırken.
Aramıza yeni katılan genç kuşak yazarlarımızdan Ogan Göncü, Paul Thomas Anderson’ın son filmi Savaş Üstüne Savaş’ı inceledi: “Ne uğruna savaştığını unutma”. (Yazıyı bitirdikten sonra giriş resmine bir kez daha bakarsanız resmin bir parça değiştiğini göreceksiniz. Ya da bana öyle geliyor)
İki şairin söyleşisi... Levent Karataş, Volkan Hacıoğlu ile uzun ve kapsamlı bir söyleşi yaptı: “Şiire çırak olmak”.
Tuğçe Kaplan’ın denemesi, hiçbir zaman tamamlanamayan, hep yarım kalan, epey zaman önce baştan aşağı yenilenen ve artık sihrini, büyüsünü, perilerini kaybeden, eski haliyle sadece A Ay filminin sahnelerinde yaşayaduran perili köşke dair. Bir heterotopya olarak perili köşk ve İstanbul.
Aslı Uzdil, besteci Emre Eröz’le çağdaş müzik üzerine söyleşti, Melek Deniz Özdemir 2026 Kahire Kitap Fuarını değerlendirdi.
Sema Vatansever Balkan edebiyatının uluslararası ölçekte tanınan önemli seslerinden biri olan Luan Starova’nın geçen yıl Türkçeye çevrilen İstanbul’da Bir Göçmen kitabını ele alıyor: “Göçmenliğin diyalektiği ve dilin ilk ölümü”. Vatansever ayrıca Starova’nın “Balkan saga”sını Türkiye’ye bağlayan ve henüz çevrilmemiş son kitabına da dikkat çekiyor: Baba.
Cansu Civelek Şeylerin Ağırlığı (Marianne Fritz), Kerem Görkem Şehir (Kaya Genç), Koray Feyiz Kuşlar Sanatı (Pablo Neruda) üzerine yazdı… Bu haftanın vitrinindeki kitaplar da yazılmayı bekliyor.
13 Şubat Cuma
Bu haftanın arka kapak yazısı
Orhan Koçak’ın son kitabı Cansever/Kant: Estetik Yücenin Serüveni’nden çok kısa bir bölümü Tadımlık olarak daha önce yayımlamıştık. Bu hafta Barış Özkul, kitabı titizlikle ele alıyor: "Yüceyi düşünerek eleştiriyi kurmak". Özkul –başlığından da anlaşılabileceği gibi– yazısını Koçak’ın Longinus, Burke ve Kant üzerinden yaptığı yüce analizi ile sınırlamış olduğundan, bu kitaba dair Edip Cansever tartışmalarını da içeren ikinci bir yazıya da yer var ileriki günlerde. Hoş, böyle olmasaydı da kitaba yeni bir gözle bakmamızı sağlayan veya tartışmayı derinleştiren yeni bir yazı için her zaman yerimiz olur…
"Yaptıklarımızdır bizi yapan": Levent Yılmaz’ın uzun ve lezzetli denemesi, Polybios’tan Machiavelli’ye, Hobbes’tan Vico’ya, Hugo Grotius’tan Spinoza’ya tarih felsefesinin bir soykütüğü (soybilimi).
Bu denemenin hemen ardından Mindy Seu’nun Cyberfeminism Index’ine dair bir yazının gelmesi bazı okurları şaşırtıyor olabilir. Böyle şaşırtmacalara devam edeceğiz, söz. (Spoiler vermiş oldum – bu bağlamda, şaşırtmamaca.)
İrvin Cemil Schick, András Riedlmayer’in ardından kaleme aldığı obituarda bir tarafıyla artık kaybolmaya yüz tutmuş bir dünyanın da yasını tutuyor.
Aynur Kulak, son kitabı Sarıldım Çiftliği. üzerine Ahmet Güntan’la konuştu: “Artık saklanmıyorum.” Şirvan Erciyes’in yazısı da aynı roman üzerine: “Sarıldım Çiftliği., ekotopya, aşk ve kazalar”.
Övünç Demiray, Kemal Tahir’in Büyük Mal ile Köyün Kamburu romanlarını ve Metin Erksan’ın Susuz Yaz filmini dikizlemek/röntgencilik açısından yeni bir gözle inceliyor: "Kemal Tahir'de dikizcilik ve pencere".
Nedim Dertli Javier Marías’ın iki romanı (Tomás Nevinson ile Berta Isla) arasındaki benzerliklere dikkat çekiyor; Engin Fırat Sıfırın Melodramı’nı ve Hıdır Işık’ın şiirini değerlendiriyor, Cansu Civelek Opriçnik’in Bir Günü’nü ele alıyor, 2006 yılında ilk kez basıldığında distopik olarak nitelenen Sorokin’in romanının artık güncel bir hale geldiğini esefle vurgulayarak. Nilay Erik kitap tanıtımının ötesine geçiyor ve Patrick Süskind’in Herr Sommer’in Öyküsü’nden yola çıkarak Bay Sommer’le söyleşiyor… Vitrin’deki kitapların çoğu da yukarıdakiler arasına eklenecek kısa sürede.
Mıhemed Şarman, “kendi kitaplarını kendi basıp dağıtımını yine kendisi yapan yazarlara ithafen” Varoluş ve ekmek” adlı küçük bir yazı dizisine başladı. İlk yazı: “Bizim burada biri daha yazıyordu.”
Şarman bir yerde arka kapak yazılarına da değiniyor:
“Sanki ellerinden gelse içeriğin tümünü kapağa taşıyacak; ne var ne yok hepsini oraya döküp tek bir müşteriyi bile kaçırmayacak; hatta bazen ‘mutlaka alınmalı, okunmalı’ türünden, bakanın eline yapışacak ısrarlı cümleler içeren kitapları heyecanla alırım.”
İçeriğin “tümünü” değilse bile önemli her şeyi arka kapağa taşımak, “mutlaka okunmalı” gibisinden önemli yayınlardan ve ünlü şahsiyetlerin ağzından çıkma övgülerle, alıntılarla kitabı eline almış okuru yakalamak… Kolay değil. Arka kapak yazılarıyla epey sık haşır neşir oluyorum: Her hafta seçilmiş 10 kitabı Vitrin’e koyarken en azından 10 kitabın arka kapak yazısını okuyorum, ayrıca şu anda okumakta olduğunuz yazılar da haftalık bir derginin arka kapak yazısı aslında… (Bu nedenle de biraz külfetli)
Bunun dışında zorluklarını iyi bilecek kadar arka kapak yazısı yazmışlığım da var. Kitabı almaya, okumaya dair bir iştah uyandırmak üzere yazarı ve kitabı biraz tanıtmak, anlatmak gerek – ve bu arada tanıtma işini dozunda tutup eseri özetler durumuna düşmemek. Çok kısa olursa kitabı hele yazarı bilmeyen biri için arka kapak anlaşılmaz olabilir Çok uzun olursa yazı okunmaz, okuru baştan bezdirirsiniz. Altın kural, arka kapak yazısının kitaptan daha kısa olmasıdır.
Edebiyat söz konusuysa iş zorlaşır, hem romanın tadını vermek hem de sürprizbozan mayınlarına basmamak icap eder. Klişelerden kaçınacak, ama karmaşık ve çetrefil cümleler de kurmayacaksınız. Okurun yüreğine değmek isteyecek, ama kişisellikten ve öznellikten uzak duracaksınız.
Önemli kişilerin ve bilinen yayınların övgülerini –varsa– art arda dizebilirsiniz, ama bakalım o önemli şahsiyet o anda kitabı ellerinde tutan müstakbel okurun sevdiği biri mi? İstatistikler kitabı aldıran şeyin arka değil ön kapak olduğunu söylese de hiçbir yayıncı ve editör hazırladığı kitabı serbestçe övme fırsatını kullanmaktan, kitabı kutsayan kısa bir metni özene bezene yazmaktan kendini alamaz. Sevgili Selahattin Özpalabıyıklar gibi arka kapak yazılarına kıyamayıp, onlarla bir türlü vedalaşamadıkları için bazılarını kitaplarına alanlar bile olmuştur.
Oysa genelde bu küçümen ve güzel yazılar editörlüğün öteki uğraşları gibi anonim kalmaya mahkûmdur, kimin tarafından yazıldığının ancak üç beş kişi tarafından bilineceğini bile bile o metin için ter dökmekte fedakâr ve kalender bir taraf vardır.
“Arka kapak yazarları; kitapların isimsiz influencer’ları.” –Los Mexicos Times
6 Şubat Cuma
Popüler roman, tarihsel roman...
Aslı Güneş, Ahmet Altan’ın O Yıl’ı üzerine yazdığı yazıda tarih-roman ilişkisini ele alıyor; Altan’ın epiğin dünyasında konumlandığını, “tarihsel roman iddiasıyla yola çıkıp” tarihsizliğin konforuna yerleştiğini söylüyor – O Yıl’ı bir “tezli roman” olarak daha önce ele aldığı Ahmet Büke’nin Kırmızı Buğday’ıyla karşılaştırarak: Siyaseten birbirine taban tabana zıt bu iki metnin aynı edebi seçimlerle yol alması edebiyatımıza dair bize ne söylüyor?
Bu iki romanın tezleri zıt olsa bile tastamam aynı dönemi ele aldıkları için birbirlerine benzedikleri söylenebilir, oysa çok daha yakın bir tarihi konu alan ve kısa zaman önce yine K24’te Şükran Yiğit’in eleştirdiği Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni’si de aşağı yukarı benzer özellikleri taşıyor. Öyle olmadığını düşünenlerin sosyal medyada birkaç cümleyle cevap vermek (sızlanmak/paylamak/söylenmek) yerine derli toplu yazılar yazmaları ne iyi olur!
Sosyal medya demişken, bu tür yazılardan sonra çok kişinin Türkiye’de eleştiri yok’çuluk sihirli değneğine sarıldığı (“Bizde eleştiri yok, neyse ki bir örnek çıktı” ya da “bizde zaten eleştiri yok, bu da bir örneği”) görülüyor. Var mı yok mu, bu verimsiz tartışmaya girmeksizin başka bir şeye dikkat çekmeli: Sihirli değneğin bu kadar çok kullanılmasının sebeplerinden biri, kitap eleştirisi yazanlarımızın çoğunun nedense popüler metinlerin eleştirisine gönül indirmemeleri. Hızlı bir taramayla herkes görebilir ki bir metnin eleştiri ve analiz mıknatısı haline gelmesi için ya klasik (modern klasik?) mertebesine ermesi gerekiyor, ya da popüler olmayıp sınırlı bir okura hitap etmesi, eleştiriciye bir problem teşkil etmesi.
Anlaşılır bir şey; klasikler üzerine yazmanın, yeni bir yorum getirmenin zorlukları vardır ama metin üzerine önceden epey söz söylendiği için aslında güvenli bir alandasınızdır. Ataç’ın deyişiyle genç bir yazar/şair üzerine eğilmek “zarını atmaktır”, ilerleyen zamanda hep yek gelebilir, düşeşler dubaraya dönüşebilir vs. (Tavla benzetmesi pek hoş değil, öte yandan "zar atma"daki risk faktörüne dikkat çektiği için de kullanışlı.)
Diğer yandan eleştirinin bir derinlik ihtiyacı içinde olduğundan söz edilebilir: Ele aldığı kurmaca metinlerden daha çok coşku uyandırabilen düzyazıların üretilmesi, kurmacanın eleştirmen için de bir problem teşkil etmesine bağlıdır. Dolayısıyla eleştirmenden/akademisyenden ille de popüler metinlere eğilmesini beklemek, onu vazifelendirmek biraz eski bir eleştiri anlayışının sonucu: “Hükmünüzü verin, kitabı okuyup okumayacağımızı anlayalım.” Yargıdan ibaret eleştiri. Peki ya eseri bir bağlama oturtmak, başka kitaplarla akrabalıklarını keşfetmek, ilk bakışta görülmeyen özelliklerini ortaya çıkarmak, o metne bakışımızı baştan aşağı değiştirecek bir ufuk açmak? Bunlar konu dışı. Terimin hep kötü anlamda kullanıldığına dikkat etmişsinizdir.
Eleştirmek gibi olmasın ama, eleştirinin popüler metinlere uzanmayışının iki sonucu var: Bazı metinler çok sattıkları ve eleştiriden mahrum bırakıldıkları için adeta üzerlerinde dokunulmazlık zırhı taşıyorlar; bazıları ise –özellikle popüler olmak talihsizliğine uğramış bazı yazarlarımızın eserleri–salt popüler oldukları için pek edebiyattan sayılmayabiliyor. (Bu cümlelerin bir çağrı içerdiğini vurgulamaya gerek var mı, bilemedim. Sizce?)
Eleştiri eleştiri diye konuşup dururken, kitap tanıtımı denen metinlerin ne kadar kıymetli olduğunu da unutmayalım, iyi yazılmış bir tanıtım, eleştiri metinleriyle boş ölçüşebilir ki zaten deneme-eleştiri-tanıtım sık sık iç içe de geçer. İstatistiklere göre K24’ün en çok okunan kısmı Kitaplar sekmesi. Epeydir adı değişti sekmenin: Kitaplar / Filmler / Oyunlar / Diziler / Sergiler… Nitekim bu hafta Abdullah Ezik’in Gonzago’nun Öldürülüşü oyunu üzerine bir yazısı yer alıyor bu köşede.
Bir buçuk yıl kadar önce yayına aldığımız Filistin Edebiyatı ve Direniş dosyamızı hatırlarsınız. Güzel bir dosyaydı, kaçırdıysanız linke tıklayıp bir göz atmanızda yarar var. Gerçi ne kadar ince eleyip sık dokursanız dokuyun, dosyalar eksik kalmaya mahkûm. Hele Filistin gibi dünyanın kanayan yarası söz konusuysa…
Bana sorarsanız “dosya mantığı” basılı dergilere özgü, statik ve hatta ansiklopedik bir yayın anlayışına ait. (Bazen belli bir konuda yoğunlaşan yazıları, daha kolay erişim sağlamak üzere bir dosya başlığı altında ayrıca topladığımız oluyor, ama bu daha çok dizi yazı sınıfına giriyor.) Bu statikliği aşmanın net bir yolu var; bir kez Filistin dosyası yayımladık diye görevimizi yaptığımızı sanmamak.
Onun için sık sık K24’te Filistin yazılarına rastlıyorsunuz, rastlayacaksınız da: Bu hafta Burak Kumpasoğlu, 13 Filistinli kadınla yapılan söyleşilerden oluşan, Filistinli Radikal Kadınlarla Söyleşiler ve Güzel Dediğimiz Ne Varsa adlı kitabı ele alıyor: “Direnişin radikal kadınları”.
Çiler İlhan’ın denemesi, Daybreak in Gaza adlı derleme kitaba dair: “Sen bir rakam değilsin, adın Noor”. İlhan’a göre “Daybreak In Gaza, beş bin yıl öncesine uzanan yerleşim birimlerinden işgal altındaki hayatlara, Gazze’yi olanca zenginliği ve kederiyle etraflıca betimleyen, topluca yazılmış bir aşk mektubu. Aynı zamanda sözel bir kültürel direniş.”
Enis Akın’la hem yeni şiir kitabı Telaş hem de Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu incelemesi üzerine Onur Köybaşı söyleşti: "Şiire giderken çocukluğum hep yanımda." Nilüfer Kuyaş’ın röportajı ise “bilinmeyen okur”la: Kuyaş sık sık kahvede ve semtte kitap okurken gördüğü Adnan Kara’yı “yılın okuru” ilan edip okuduğu kitaplar ve okuma üzerine konuştu: “Okudukça sevdim, sevdikçe seçtim, seçtikçe keyif aldım.”
Yasemin Türker, mizojininin nasıl sistematik bir yapıya dönüştüğünü ve bu yapının gerçek dünyada nasıl şiddet ürettiğini gösteren Kadınlardan Nefret Eden Erkekler’i yazdı: “Dijital ekosistemin bir ürünü olarak kadın nefreti”.
Aydın Afacan’ın denemesi, Leonardo da Vinci uzmanı Carlo Vecce’nin Caterina’nın Gülüşü-Leonardo’nun Annesi adlı, araştırmalara dayanan romanı üzerine: “Leonardo ve Caterina’nin Gülüşü”. Osman Damla’nın incelemesi, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ına ve postmodern literatüre dair: “Gerçekliğin gölgesinde dinlenen roman.”
Vitrin’de bize gelen, ileriki günlerde ele almayı düşündüğümüz, dikkatinizi çekeceğini umduğumuz kitaplar var yine.
29 Ocak Perşembe
K24 11 yaşında...
2015 yılından bu yana dijital ortamda yayın yapan K24 kitap ve eleştiri dergisi, şu günlerde 11 yaşına bastı. Dile kolay, 11 yıl , hepsi de arşivde, her an taranmaya ve okunmaya hazır 5545 yazı, 1237 kitap tanıtımı. K24 bu hızda yayına devam edecek – ekonomik koşullar izin verdiği ölçüde…
Peki, bu konuda siz ne yapabilirsiniz?
Madem sordunuz söyleyeyim. Yapılacaklar elbette kim olduğunuza bağlı:
– Bir okur iseniz: K24’ü okumaya, başkalarına salık vermeye devam etmenizin bizim için önemli bir katkı olduğunu bilmenizi isteriz. Benzer biçimde K24’ü sosyal medyada takip etmeniz, hatta K24’ün haftalık bültenine üye olmanız hem sizin K24’te yayınlanan yazılardan daha yakından haberdar olmanızı sağlayacaktır hem de bizimle bu şekilde gireceğiniz etkileşimler, eleştiri ve dileklerinizi doğrudan bize yazmanız hatalarımız, eksikliklerimiz ve dışarıdan nasıl görüldüğümüz konusunda ufkumuzu genişletecektir. Eleştiri ve dileklerinizi K24’e doğrudan yazabilirsiniz. Hatta K24’e yazabilirsiniz. Unutmayın ki, birçok yazarımız önceleri K24’ün okuruydu.
– Yayıncıysanız: Basın bültenlerinizi ve kitaplarınızı düzenli olarak K24’e göndermeniz yayınlarınızı daha yakından takip etmemizi, haberdar olmamızı sağlayacaktır. K24’e vereceğiniz reklamların her ay on binlerce kişi tarafından görüleceğini de hatırlatmak isteriz.
– Kültür kurumuysanız: K24’e sponsor olabilirsiniz, sizlerle birlikte projeler geliştirebiliriz.
– Yazar iseniz: Sadece yazmaya devam etmeniz yeterince önemli bir katkı. Bütçe yokluğundan dolayı bir buçuk yılı aşkın bir süredir yazarlarımıza telif veremiyoruz, dolayısıyla K24’e yazaduran bütün yazarlarımız gönüllü destekçimiz sayılır. Bu durumdan çıkmanın yollarını ararken bütün yazarlarımıza bir kez daha teşekkür ederiz.
Bu haftanın ilk yazısı Julio Cortázar’ın Seksek’i üzerine. Hasan Cem Çal, Seksek’i atonal roman olarak niteliyor: “Seksek bir anlatıdan çok, bir anlatı kurma istenci, aynı zamanda bu kurulumun zorluğuyla ilgili. Esasen bir roman, ama roman demesi de zor.”
Özge Yaka’nın Annelik Kitabı – Deneyim, Sadakat, Dönüşüm adlı çalışması hakkında Burcu Şenel Alpuğan yazdı: “Bu bir ‘nasıl olunur’ kitabı değil. Tüm ikircikliği, 'çatışmalı ve çarpışmalı halleriyle' anneliğine ve kendine dönmek, anneliği tüm yönleriyle irdelemek, anneliğin imkânlarını tartışmak ve işaret ettiği dönüşüm potansiyeline bakmak isteyenlere eşlik edebilecek bir yol arkadaşı.”
Mahmut Temizyürek, epeydir takip ettiği genç şair Sevda Altınkaya’nın ilk kitabı Gölgesinde İpekler'i coşkuyla selamlıyor: “Birçok şiirini farklı dergilerde okumuş olmakla, bir kitapta bir arada bulup okumak arasında çok büyük fark olduğunu şimdi daha iyi hissediyor; şairin duyuş alanının genişliğini görüyorum. Şu verili insanlık durumunda kendilik sorgusunun, var olma sancısının, özellikle kadınlık bilincinin söylemlerini bir arada okuyorum. Evet, keskin bir zarafet; çünkü Sevda Altınkaya, şiiri bir direnme eylemi olarak düşünüyor olmalı ki, inançlı bir kesinlik işliyor dilinde.”
Şule S. Çiltaş, asıl adı Hamid Aït-Taleb olan Xavier Le Clerc’in henüz Türkçeye çevrilmemiş Le pain des Français (“Fransızların Ekmeği”) adlı eserini Yeryüzünün Lanetlileri'yle birlikte okumayı deniyor, Barış Ünlü’nün Fanon’a dair kitabını da unutmadan. Özgür Taburoğlu, Jacques Lacan’ı postmodern zamanlara uyarlamaya çalışan Serge Lesourd’un Özne Nasıl Susturulur? adlı çalışmasını ele alıyor: "Suskun özne, konuşkan benlik".
Cenk Gündoğdu, İkinci Yeni’nin merkezine Ece Ayhan’ı aldığı çalışması Bakışlı Bir Kedi Beyaz üzerine Hasan Bülent Kahraman’la, şiirimizin modernleşmesi, İkinci Yeni’nin şiirimize etkilerini de içeren hacimli bir söyleşi yaptı. Aynur Kulak, son öykü kitabı Barıştıralım Sizi vesilesiyle K24 Hollanda temsilcisi Çiler İlhan’la sohbet etti. Abdullah Ezik’in yazısı, Can Göknil’in “Evrende Vals” adlı sergisi üzerine: “Gökkubbenin altında bir masal”. Ahmet Turan Köksal son ayların popüler televizyon dizisi Pluribus’u ele aldı.
K24’te çocuk kitaplarına dair yazmaya başlayan Gizem Arman’ın ilk olarak Süper Hazineler Kitabı'nı tanıttı. Cansu Civelek Octavia Butler’ın Yakın’ını ele aldığı yazısında Butler’ın Türkçeye neden bu kadar geç çevrildiğini de sorguluyor. Maria Turtschaninoff’un Miras Toprak adlı romanını Adalet Çavdar şöyle betimliyor. “Bu kitabın ana fikri basit ama sarsıcı: Toprak mülk değildir; hafızadır. Ve hafıza, yalnızca hatırlamaz; talep eder.”
Yılın beşinci Vitrin’inde son ayın kitaplarından seçtiklerimiz yer alıyor.
12. yaşından gün almaya başlayan K24’ten bütün okurlarına, yazarlarına sevgiler ve teşekkürler.
23 Ocak Cuma
Hayali okur
Bu haftanın ilk yazısı, K24’te yeni yazmaya başlayan gıda mühendisi, akademisyen, çevre ve insan hakları aktivisti, barış akademisyeni Bülent Şık’ın bir dosya büyüklüğündeki denemesi: “Alerjinin politik ekolojisi ve çocuklardan çalınan biyolojik miras”. Popüler bilim yazılarıyla düzenli olarak K24’te yazmaya başlayan Şık insan sağlığının bireysel değil, “ekosistemik” olduğunu söylüyor: “Bağışıklık sistemi yalnızca bedenin iç dengesiyle değil, dış dünyanın biyoçeşitliliğiyle kurduğu barışçıl ilişkiyle ayakta kalır.”
İrvin Cemil Schick, Nikos Dimu’nun 1975’te yazdığı “Yunan Olmanın Mutsuzluğu”nu konu ediniyor, Herkül Millas’ın çok yerinde çevirisiyle Türkçede Ne Mutsuz Yunan Olmak! diye basılan kitap, Schick’e göre bize tutulmuş bir ayna gibi kullanılabilir. “Bunları okurken tekinsiz bir aşinalık duyan sadece ben miyim?” diye soruyor Schick; “Eski Yunan yerine ‘Osmanlı’ desek, aynen bizi anlatmıyor mu bu satırlar?”
İlginç bir not: Herkül Millas kitabın başına 2014’te yazdığı notta kitabı aslında 20 yıl önce çevirdiğini belirtmiş, yani 1994’te: “Ama (Türk) arkadaşlarla bir tereddüt yaşadık. Türkiye’de Yunanistan ve Yunanlar zaten fazlasıyla kötüleniyordu; bu konuda ön ve kalıp yargılar fazlasıyla vardı. Bu kitap hiç de hedeflemediği biçimde milliyetçiliği besleyebilirdi. Ve yayımlamadık.”
Peki ya şimdi? Millas “Türk toplumunun daha olgun olduğunu” düşünüyor; “En başta ‘tarihimiz’ sorgulanıyor, ‘geçmişimizle’ yüzleşmeye çalışıyoruz vb. Umarım bu kitabı okuyanlar, muhtemel önyargılarının kanıtı diye okumazlar.”
Ömer F. Oyal, De Maistre Vakası’nı inceleyen Cioran’ı da bir vaka olarak ele alıp ‘Karşı Aydınlanma' akımıyla ilişkilendiriyor: "De Maistre vakası ve Cioran vakası".
Şebnem İyinam’ın K24 yayın kurulu üyesi Nilüfer Kuyaş’la ilginç söyleşisi, Kuyaş’ın son romanı Sarah ve Şemsi’den İstanbul’a, Kuyaş’ın denemelerine kadar uzanıyor.
Gaye Keskin, Cem Akaş’la Sözcüklerin Anlamı ve “bölünmüş gerçekçilik” (interrupted realism) üzerine konuştu. Modern İspanyol edebiyatının en özgün ve sarsıcı seslerinden biri olan, Neşe ve Ordesa’nın yazarı Manuel Vilas, Türkiye’de ilk kez bir röportajla okurların karşısına çıkıyor: “Neşe bu dünyaya dair değil.”
Süreyyya Evren’in uzun denemesi, Seyfettin Tokmak’ın 2024 yapımı Tavşan İmparatorluğu adlı filmi üzerine: “Tavşan İmparatorluğu’nda sivil itaatsizlik, pasif agresyon ve isyan”. Öykü Gizem Gökgül, Béla Tarr’ın ölümünün ardından yazdığı yazıda, ta 1988’deki Lanet filminde Tarr’ın seyirciye sorduğu önemli sorunun altını çiziyor: “Kötülük yapmamak yeterli mi?”
Kemal Tekin, metin ve fotoğraf ilişkisini irdelerken, Hilmi Yavuz ve Kamil Fırat’ın sözcüklerle fotoğrafları bireştiren ortak kitaplarından ve bu kitaptan yola çıkılarak yapılan sergiden yola çıkıyor: "Dilsel olanla görsel olanın eşiğinde".
K24’ün yeni yazarlarından Cansu Civelek, Dmitri Danilov’un dünyasına Selam, Saşa romanı ve Podolsklu Adam oyunu üzerinden bakıyor: “Suçsuz ceza: Danilov’un yazınında hukuk, ahlak ve rıza”.
Şule Kaynar’ın “Cadılar meclisi” başlıklı yazısı, Türkçede daha önce Duygular Sözlüğü ve Schadenfreude ile tanıdığımız Tiffany Watt Smith’in yeni yayımlanan Kötü Arkadaş: Kadın Arkadaşlığının Yüzyılı adlı kitabı üzerine.
Zafer Özcan, Paul Richardson’ın Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu: Coğrafyanın Mitleri adlı ilginç kitabı üzerinde duruyor: Eski haritalar coğrafi kesinlikten uzaktı, bilinmedik bölgeler canavarlar ve mitik varlıklarla doluydu. Ama günümüz coğrafyası da mitlere dayanıyor…
Klinik psikolog Ceren Şimşek, Herta Müller’in Soluk Salıncağı’nı “psike ile soma arasında bir sarkaç” olarak tanımlıyor.
Haftanın vitrininde neler var? Her zaman olduğu gibi, sizin için seçtiğimiz, yeni çıkmış on kitap. Tabii her yeni kitap değil, o kadar yerimiz de yok zaten. Burada bir seçme söz konusu: Vitrinde editörün ve/veya yayın kurulunun tavsiye ettiği, K24 okurlarını ilgilendireceğini düşündüğümüz, gözden kaçmasını istemediğimiz kitaplar yer alıyor. Tabii bu bir tahmin, bir varsayım. Yazı yazarken, yayına girecek yazıları seçerken varsaydığınız hayali okurun (kısmen kendiniz) ilgisini çekeceğini düşündüğünüz kitapları seçme işi. Her aşamada muhatap kabul ettiğimiz varsayımsal/hayali okurun gerçekliğe daha yakın olmasının bir yolu, bu okurun hayali olmaktan çıkıp K24’le ilişkiye geçmesi, geribildirim göndermesi… Ne dersiniz?
15 Ocak Perşembe
Teklifsiz bir gezinti teklifi: Bir yazıdan ötekine
Fahire Kurt Antwerp’teki yeni Magritte sergisi dolayısıyla yazdığı "Melon şapkalı devrimci" başlıklı yazısında yazıda sürrealizmin politik yanına vurgu yapıyor: “Magritte’in sürrealizmi devrimci bir projeydi ve burjuva saygınlığının baskıcı maskesini indirmeyi amaçlıyordu. Çoğu sürrealist gibi o da bir komünistti.”
K24’te daha önce Ezgi Alkan da Mark Polizzotti’nin Gerçeküstücülük Neden Önemlidir? adlı kitabını tanıtırken Polizzotti’nin izinden giderek sürrealizmin her şeyden önce baskıya direniş olduğunu söylemişti. İki yıl kadar önce de Erhan Altan “Avangardın eksikliği” başlıklı denemesinde Türkiye’de edebiyatın ve sanatın krizlerle baş etme gücünden yoksun oluşunu gerçek bir avangardın olmayışına bağlıyordu. Bütün bu yazılar farklı şekillerde ve bağlamlarda gerçeküstücülük gibi bir akımın –bugünden bakıldığında öyle görülebilirse de– jest ve oyundan ibaret olmayıp bir mücadeleden doğduğunu göstermiyor mu? Yazılar da kitaplar gibi, birbirleriyle ilişkilendikçe, bir diğerinde yankılandıkça kuvvetleniyor, tazeleniyor. İnsanlar gibi. (Velhasıl, beğendiğiniz bir yazıyı okuyunca yazının en altındaki etiketlere tıklayarak arada bir şansınızı bir deneyin, derim.)
Aynı şekilde Sarp Sözdinler’in Richard Powers’ın Her Şeyin Hikâyesi (Overstory) adlı romanına dair yazdığı yazıyı okuduktan sonra Emre Ağanoğlu’nun bir buçuk yıl kadar önce K24’te çıkmış eleştirisine bir göz atmak isteyebilirsiniz: “Ekolojinin metafizik hali”. Yazının sonundaki etiketlerden birine tıklamanız yeterli. Yine etiketlerden, Ebru Bilun Akyıldız’ın bitki, hayvan insan ve makine zekâsından söz ettiği “…ve bizim kibirli ahmaklığımız” adlı denemesine zıplayabilirsiniz.
Hatta bazen de yazının sonunda görmediğiniz etiketleri arama kutusuna yazarak şansınızı deneyip dolaşmaya devam edebilirsiniz. Biliyorum, kimsenin fazla vakti yok, ama dergi dediğimiz şey göz gezdirilen, karıştırılan, bakılan, taranan, okunmak üzere bir yere ayrılan, nihayetinde okunan bir şeydir – çevrimiçi olsa da. K24’ün yazıları arasında linkler, etiketler ve serendiplilikle dolaşan okurlarımız yok değil, sık sık mesaj atıp kopuk linkleri, eksik etiketleri bildirmelerinden (sağ olsunlar) biliyorum. Sosyal medyadan bir linke tıklayıp tek bir yazıyı okumakla yetinenlerin de bir süre sonra sitede daha fazla vakit geçireceklerini, “bir arkadaşa bakıp çıkacağım”cılıktan sıyrılacaklarını umalım.
Mesela Cevat Çapan’ın son şiir kitabı Sürgünler Ayrılıklar’a dair Mahmut Temizyürek’in “Şairlerle Bir Nehir Söyleşi” adlı denemesini okudunuz, ama Şiir Unutmaz ve Buzulmelek'in yazarı Temizyürek Çapan’ın şiiri üzerine K24 için iki deneme daha yazmıştı önceden: “Cevat Çapan’da şiirsel yeryüzü” ve “Geceleyin Bir Tren’in nostaljik yolcusu”. Bunların dışında Sözcükler’in yayıncısı Turgay Fişekçi’nin (“Şiirlerle büyük tablolar”) ve Türkolmak’ın şairi Kutay Onaylı’nın (“Hangi Coğrafya, hangi başka?”) yazıları da elinizin altında.
Nuray Mert’in bu hafta yayımladığımız “Popülizm yüzyılı: Demokrasi neden gözden düştü?” adlı yazısından yola çıktığınızda ise zaten çok önce yapmış olduğumuz, 2017 tarihli Popülizm dosyasına rast geleceksiniz. Sosyal medya ve popülizm çağından önce böyle rast gelişlere “internette sörf” filan deniyordu.
Bu hafta Heinrich von Kleist’in Michael Kohlhaas’ını ele alan Hasan Cem Çal, K24’ün nevi şahsına münhasır yazarlarından. Çal’ın bütün yazılarını ekrana getirip aralarında gezinmek de ilginç olacaktır, bu yazıların arasında mutlaka atladıklarınız, görmedikleriniz vardır, eminim.
K24’ü nasıl okuyup nasıl gezeceğiniz tamamen size kalmış bir şey elbette, web sitesi gezdiren emlakçı havasından çıkıp (unutmadan, şurada da güzel ve düzenli bir haftalık bülten var) bu haftanın birkaç yazısına daha değineyim en iyisi: Yasemin Kaya ile Utku Özer, “Bir zamanlar Ermeni harfleriyle Türkçe yazılırdı” başlıklı yazılarında “Ermeni harfleriyle Türkçe metinler yalnızca bir yazı biçimini değil, bir arada yaşamanın dilini de anlatıyor” diyorlar. "Carmina Burana'da ritmin karanlık nabzı"nı kaleme alan Özlem Göncü Carmina Burana’yı ve Carl Orff’u pek çok farklı yönden ele alıyor, Dilan Salkaya sadece Jafar Panahi’nin 2025 yapımı Görünmez Kaza’sını değil, Panahi’nin İranı’nı da ele alıyor, İştar Gözaydın “Asla Okuyamayacağınız 101 Kitap” hakkında kısa mı kısa bir tadımlık yazdı, önümüzdeki hafta çıkacak iki yeni kitap için de ayrıca kısa tadımlıklarımız var: Esra Sarıoğlu’nun Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın adlı kitabının Alev Özkazanç tarafından kaleme alınmış önsözüne yer verdik. Orhan Koçak’ın Cansever/Kant: Estetik Yücenin Serüveni adlı kitabından da kısacık bir bölüm okuyabileceksiniz.
Ayrıca üç kitap: Mehmet Mahsum Oral, Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi (Ömür Müzeyyen Yılmaz), Çayan Okudici, Travesti At (Ezgi Alkan), Sophie Lewis, Ailenin İlgası (Adalet Çavdar).
Vitrin’de her zaman olduğu gibi haftanın seçilmiş kitapları yer alıyor, ama giderek on kitap seçmek daha da zorlaşıyor; yayınevlerinin internet sitelerini ve kitap satış sitelerini dolaştıkça bir önceki yıla göre çok daha az kitap basıldığını, bu yetmiyormuş gibi basılanlar arasında K24 okurunu ilgilendirecek türdekilerin payının da azaldığını görmek üzüntü verici.
8 Ocak Perşembe
Yeni yılın ikinci haftasına hızlı bir bakış
Selim İleri’yi tam bir yıl önce kaybetmiştik. Ölümünden sonra yayımlanan son kitabı Sen Diye Biri’ne dair Behçet Çelik ve Hasan Bülent Kahraman’ın yazılarıyla anıyoruz İleri’yi. Kant’ın yeni çevrilip basılan Yargı Gücünün Eleştirisi’ni Orhan Koçak ele aldı. Şükran Yiğit eleştirel denemesi “Edebiyatın yan etkileri”nde sadece Şermin Yaşar’ın Söyleme Bilmesinler’ini değil, belli bir edebiyat eğilimini de eleştiriye tabi tutuyor – midcult terimiyle bu eğilimi genelleştirerek. Yeni yazarlarımızdan Şener Şükrü Yiğitler "Cin Ali'nin bağı"nda çocuk edebiyatımızın önüne yetişkinler tarafından çekilen sınırlara ve didaktizm engeline dikkat çekiyor: “Esasen bütün bir Türk çocuk edebiyatı külliyatı Cin Ali maceralarının varyasyonlarıdır.”
Son romanı Her Şey Normalmiş Gibi üzerine Gaye Boralıoğlu Yasemin Çongar’la konuştu: “…bütün bu imkânların içinde bir yerlerde çare muhakkak vardır. Buna umut denebilir mi, bilmiyorum. Romanda da hep tartıştığım gibi, umut çok netameli bir kavram. Göbekten bağlanmak istemem. Tedbirli olmak lazım.”
Mehmet Kâzım Enis Batur’un müzik yazılarını içeren Kuş Dili’ni enine boyuna ele aldı. Burak Kumpasoğlu Mai Al-Nakib’in Nesnelerin Gizli Işığı’ndaki öykülerini Joseph Cornell’in kutuları ve assamblajları eşliğinde okumayı öneriyor.
Necmi Sönmez’in M. Şehmus Güzel’i anma yazısı, Menekşe Toprak’ın bir iki hafta içinde yayımlanacak yeni romanından kısa bir Tadımlık, Vitrin… Bunların dışında kısa kitap yazıları: Cafer Solgun Gökçe Bilgin’in 05.45 İstanbul’unu yazdı, Beril Erbil de Selva Almada’nın Bir Nehir Değil’ini… Raife Polat Alzheimer ve bakım gibi zor bir konuya odaklanan Fatma Duran’ın Bir Doz Yaşam’ını herkese salık veriyor, yeni yazarlarımızdan Cansu Civelek ise Underground adlı romanın yazarı Vladimir Makanin ile Dostoyevski (Yeraltından Notlar) ve Lermontov (Zamanımızın Bir Kahramanı) arasındaki sürekliliklere dikkatimizi çekiyor.
Bircan Polat “Anti-Odysseus” başlıklı yazısında Odysseus’un eve döndüğü hikâyelerle Erpenbeck’in Gidiyor Gitti Gitmiş’te anlattığı, Berlin’in ortasında bekleyen karşıtlaştırıyor: Onlar yolda değildir, bir yere de varmazlar. Bircan Polat da ilk kez yazıyor K24'e... Bu vesileyle ona, Şener Şükrü Yiğitler'e ve Cansu Civelek'e hoşgeldiniz diyorum.
1 Ocak Perşembe
2026 için iyi dileklerle
Yeni yılın ilk gününde K24'te neler var? Üçüncü haftasına giren “Bence 2025’in kitabı…” soruşturma dosyasını kapatıyoruz. Taçlı Yazıcıoğlu’nun Dilin Yedinci İşlevi’ne dair yazdığı deneme, kitabın dışına taşarak oto-sansürü tartışıyor ve anti-entelektüalizmi hicvediyor. (Yazının sonuna korsan bir okur mektubu da her nasılsa eklenmiş.) Aslı Güneş, işçi sınıfından gelen yazarları takibini sürdürüyor, 2025 yılı için seçtiği kitap, Didier Eribon’un Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü adlı metni.
“Ahmet Altan’ın anlatıcılığında bir 'hiper-anlatıcı/romancı' edası vardır” diyor Feridun Andaç, Osmanlı Kuarteti’nin son romanı O Yıl’a dair incelemesinde. Süheyla Tolunay İşlek, Guadalupe Nettel’in öykü kitabı Yoldan Çıkanlar’a dair "Pembe kapıdan geçmiş insan ve bazı sinematografik çağrışımlar" başlıklı denemesinde yazarın ilk kitabı Benzersiz Kızım’a da değiniyor. Kendisi Sekans Sinema Kültürü dergisinin editörlerinden biri, bu nedenle Nettel'i bizden biraz farklı bir gözle okuması doğaldır belki: “Öykülerden kafamı kaldırdıktan sonra uzun planlar, loş ışık kullanımları, dar kadrajlar, geniş açılar birbirini takip edip durdu.”
Necmi Sönmez, Zafer Şenocak’ın Türkçe, Almanca ve İngilizce yazılmış, yazarın resimlerini de içeren ilginç kitabını değerlendiriyor: "İmgenin en yalın haline ilerleyen bir ok". Sevengül Sönmez’in seçtiği kitaplardan biri, efsanevi editör Roberto Calasso’nun Editöre Not adlı eseri. Tek kitapla yetinemeyenlerden Mesut Varlık’ın ilk seçimi, Selim İleri’nin Sen Diye Biri’si: “Elbette bir Cüneyt Arkın biyografisi değil bu kitap; daha çok eski dostluklarının kalan sahnelerinden hareketle, Selim İleri’nin kendi külliyatı arasındaki son gezintisi, son düzeltmeleri, son eklemeleri, kurmaları…”
İki kitap yerine koca bir kitap dizisini seçip ek olarak bir kitaba değinmeden geçemeyenler de yok değil: “Çöküşün eşiğindeki bir dünyaya dair”.
Marina Papazyan’ın Waseem Ahmad Siddiqui ile güvensizlik ve umut üzerine yaptığı söyleşi, Siddiqui’nin Depo’daki “…Şimdi! (Evinizde kalabilir miyim?)” sergisinden yola çıkıyor: “Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?”
Şerif Mehmet Uğurlu, Ali Özgür Özkarcı’nın Kopukluklar’ı üzerine, Yusuf Kadri de 2024 yapımı Penguen Dersleri filmine dair yazdı. Yılın ilk Vitrin’ini de unutmayalım.
EDİTÖRÜN NOTU [2025] için lütfen buraya tıklayınız.
EDİTÖRÜN NOTU [2024] için lütfen buraya tıklayınız.
Sonraki Yazı
Eviner’de çizgi ve sahneleme
“Başından beri çizimde istop etmemiş; farklı malzemelere, gereçlere, başka vasatlara, hatta tiyatrodan şiire kadar başka sanat türlerine de yönelmiştir Eviner. Kendi yapıtının en iyi eleştirmeni, hem yakın hem de orta mesafeden en iyi gözlemcisi de kendisidir.”