• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

[Editörün Notu]

2026

K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri... 

MUSTAFA ARSLANTUNALI

@e-posta

EDİTÖRDEN

5 Eylül 2026

PAYLAŞ

11 Eylül Cuma

Nazlı Karabıyıkoğlu’nun “Lahzen hatırladıkça” başlıklı yazısı, hem Leylâ Erbil’in son romanlarından biri olan Kalan’a dair hem de 61 yıl önceki 6-7 Eylül pogrom üzerine. Yazı da tıpkı Erbil’in romanı gibi 6-7 Eylül ile sınırlı değil: “6-7 Eylül’ün tarihsel bir insan hakları ihlali olarak incelenmesiyle Kalan’daki temsili yan yana getirildiğinde, mesele edebiyatın tarihi nasıl anlattığı olmaktan çıkar. Asıl soru, bir toplumun kendi şiddet geçmişiyle nasıl yaşayacağıdır.”

K24’te bir yandan güncelliğe endeksli bir yayın yapmaktan kaçınırken bir yandan da güncelliğin dışında kalmamaya, daha doğrusu kendi güncelimizi oluşturmaya çalışıyoruz. Hassas bir denge. Yıldönümüne denk gelen haftada 6-7 Eylül’ü doğrudan değil de Leylâ Erbil’in –üzerinde yeterince durulmamış– romanı dolayısıyla ele almak, bu dengeyi sağlayan örneklerden biri.

Beş yıl kadar önce K24’e Suat Derviş tefrikaları adında çok güzel bir tefrika hazırlayan Behçet Çelik, Suat Derviş’in geçen ay kitaplaşan en yeni tefrikalarından birini ele aldı: Sevdiği Bendim. Belki bu yazıyı da Suat Derviş tefrikaları dosyasına ekleyebiliriz, bir iki yeni yazıyla daha birlikte... Behçet’in yazısına bakılırsa yakında Derviş'in yeni tefrikaları çıkacak gibi görünüyor.

K24’te Orhan Koçak’ın “Königsbergli girer…” ile başlattığı Kant tartışmasına –Kaliningrad valisi Alihanov'un filozof Kant'ı, Rusya-Ukrayna, hatta Birinci Dünya Savaşından sorumlu tutması gibi akıl dışı bir örnekten yola çıkarak– faşizan yıkıcılığa dikkat çeken Mehmet Kâzım da dahil oldu: “...Ve Königsberg’li çıkıyor mu? Bilginin (episteme) kanaat (doxa) karşısında gerileme zamanları”.

K24 için en güncel konu, yeni çıkmış kitaplar. Ama 2005’te çıkmış ve bilimkurgu ya da spekülasyon olarak görülmüş The Artilect War  gibi bir kitap da bir anda güncellik kazanabilir. Hele Jacob Coxon'un geçen hafta Anthropic'ten istifa ederek yapay zekâ şirketlerini sorumsuzlukla suçlamasından sonra... Hasan Cem Çal, “İnsan zekâsının ötesinde” başlıklı yazısında göreceğiniz gibi, Çin’de yapay beyin geliştiricisi olarak çalışan Hugo de Garis’in The Artilect War: Cosmists vs. Terrans’ının (tam da kitabın içeriği bir tür gerçekliğe dönüştüğü için) “öncü kitap” kategorisine girdiği görüşünde. Bana sorarsanız kitap hâlâ çok spekülatif, ama pek çok şeyin tartışılmasına vesile olabilir. 

Yazıların girişinde ya da içinde yapay zekâ araçlarıyla üretilmiş resimler kullanmıyoruz. Bunun sebepleri açık sanıyorum, yine de bir ara tartışmakta yarar var. The Artilect War'ın yazarını fütüristik bir zırh içinde gösteren resmin bir YZ üretimi olması, bu konudaki tutumumuzu değiştirdiğimizi göstermiyor, sadece kitaba özgü bir istisna.

Öykü Gizem Gökgül’ün denemesi “Bir virgül neyi değiştirir?”, Moya’nın daha önceki ay yayımlanan romanı Anlamsızlık üzerine: “Romandaki isimsiz anlatıcı, Latin Amerika’daki korkunç katliamları belgeleyen bir raporun dilini düzeltiyor. Raporda insanların vahşice öldürülmelerine ve işkence görmelerine ilişkin tanıklıklar var. Tanıklıkların dili kusurlu ama tam da bu pürüzlü ifadelerde, yaşanan dehşetin doğrudanlığı hissediliyor. Katliamı anlatmak için sözcüklere ihtiyaç var ama sözcükleri düzeltmek, yaşanmışlığın kendisini düzeltmiyor. Bir yanda insanların hayatlarının parçalandığı, gerçek bir tarihsel şiddet var; öbür yanda bu şiddetin kayda geçirildiği metni dilbilgisi açısından kusursuzlaştırmaya çalışan bir adam. Düzeltilen metinle düzeltilmesi gereken gerçeklik arasındaki koca bir uçurum.”

Emre Aydoğdu’nun “Denizin izi, şiirin gizi” başlıklı incelemesi, İlhan Berk’in ilk kez 1982’de yayımlanan Deniz Eskisi-Şiirin Gizli Tarihi adlı kitabına dair:  “Bu kitap Berk’in önceki arayışlarını yeni bir düzende buluşturan ve sonraki melez kitaplarına açılan, kurucu bir eşiktir.”

Mehmet Sebih Oruç, öykü kitabı Pireli Köşk ve bir tiyatro metni olan İki Adam Bir Fare  dolayısıyla Ahmed Özkan’ın kurgu dünyasını ele aldı: “Pireler, horlayan camiler ve fareden korkan erkekler”. Abdullah Ezik, Serkan Türk’ün Rex’i üzerine yazdı, Neslihan Hazırlar’ın yazısı Hoda Barakat’ın Akdeniz Sürgünü romanına dair.

Bu haftanın vitrininde şu kitaplar yer alıyor: Armağan Yemişi / Bir Kıssa Bin Hisse / Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları / Gölgesi Buralara Düşüyor / Kanon Mücadelesi / Kentler ve İslamcılıklar / Kuzenler / MİR / Sığınağım ve Fırtınam / Ursula K. Le Guin’in Kedi Kitabı.

 
 
 

5 Eylül Cumartesi

“Liberal Faşizm, bir oksimoronun sonu” başlıklı denemesinde Barış Özkul Slavoj Žižek’in farklı ülkeler ve güncel olaylar üzerine denemelerinden oluşan Liberal Faşizmler’ini ele alıyor: “Daha otuz küsur yıl önce birbirlerinin panzehri olarak görülen piyasa serbestisiyle otoriter siyaset, bugün aynı siyasi projede yan yana gelebiliyor. 'Liberal faşizm' kavramını ciddiye almamızı gerektiren tarihsel dönüşüm de tam olarak bu.”

Bu yazının ardından, Sırma Köksal’ın üç yıl kadar önce yayımladığımız, faşizmi doğrudan bir mücadele alanı olarak tasvir eden denemesini de okuyabilirsiniz: “Bir insan nasıl faşist olur?”

“Tıpkı enstrümancının, bir bestecinin eserini icra etmesi gibi, herhangi bir edebi metin de okuru tarafından icra edilebilir mi?” Sevim Burak’ın metinleri için bu soruya olumlu cevabı vererek işe başlayan Burak Öztürk “Sevim Burak’ı okumayı öğrenmek ancak Sevim Burak’ı okuyarak mümkün oluyor;” diyor, “müziksel bir Rosetta Taşı gibi, fakat son derece dinamik de. Sevim Burak’ı okumanın tek bir yolu yok bu yüzden; aynı şekilde Burak’ın poetikasının bir kural kitabı da.”

Agah Enes Yasa, Cenk Reyhan’ın yeni baskısı yapılan Osmanlı’da Kapitalizmin Kökenleri adlı kitabını ele alırken Reyhan’ın metninden önce “Osmanlı’da sanayinin olmadığına” ilişkin klişeleri eleştiriyor: “Osmanlı kapitalizmi, Osmanlı sanayisi, Osmanlı işçileri, tüccarları, sermayedarları ve patronları uzun süre, 'Osmanlı’da bunlar yoktu' ön kabulüyle ya görmezden gelindi ya da Avrupa’daki gelişmelerin eksik birer kopyası olarak ele alındı.”

Hasan Cem Çal, “Aslı Erdoğan’ın yazı ekonomisi”ni şöyle tarif ediyor: “Yazmanın katlanılmaz hale geleceği noktaya dek yazmak.”

Abdullah Ezik "Temas Bölgesi" üzerine serginin küratörü T. Melis Golar ile söyleşti: “Tekirdağ’daki Barbare Bağları’nda gerçekleştirilen sergi, doğayı yalnızca bakılan veya temsil edilen bir manzara olmaktan çıkarıp, insanın da dahil olduğu, çok katmanlı bir ilişkiler ağı olarak ele alıyor.”

Nilüfer Kuzu, Halide Edib Adıvar’ın Mor Salkımlı Ev’i üzerine yazdı: “Selim İleri'nin dediği gibi 'Mor Salkımlı Ev, yakın tarihimizin ruh iklimini anlamak, kavramak ve o iklimde yaşamak açısından eşsiz bir anı kitabıdır.'”

The Metropolitan Museum of Art’ın Orientalism: Between Fact and Fantasy (Şarkiyatçılık: Fantazi ile Gerçek Arasında) sergisinden izlenimleri Canan Arslantunalı’nın kaleminden okuyabilirsiniz.

Püren Mutlutürk Meral,  İsmet Meltem Çetinkök Afşar’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan Cumhuriyet’i Fotoğraflamak: Erken Cumhuriyet Dönemi Fotoğraf Sanatı adlı kitabını ele aldı.

Bu haftanın Vitrininde şu kitaplar yer alıyor: 18’imde Düştüm Yollara / Annie Bot / Göçebe Kimlik / Her Zamanki O Öldürme Arzusu / Kara Eylül / Karizma / Kıyısında / Komşular / Kral Leopold’un Hayaleti / Meşgul Şehir

 
 
 

29 Ağustos Cumartesi

Geçen hafta Erhan Altan’ın “Şiirin popu” başlıklı denemesini yayımlamıştık – bu yazının bir tartışmaya yol açacağını umarak. Henüz yazıya yönelik K24’e bir polemik gelmiş değil. Mutlaka K24’e de gelmesi gerekmez tabii, örneğin İstanbul Poetry Collective adlı sitede Ümit Güçlü imzalı bir cevap yazısına rastladım. Bu hafta da Aslı Güneş’in “Okuma ayininin duygusal peygamberleri” adlı yazısını, günümüzün ikliminin, kitap endüstrisinin ve okur alışkanlıklarının tartışılması için bir başlangıç noktası teşkil edeceğini düşünerek yayımladık: “TV stüdyoları, ışıl ışıl kitapçı vitrinleri, fuarları ve festivalleri dolduran cıvıl cıvıl okur kalabalıkları karşısında Fildişi Kule öyle ıssız, öyle yavan kaldı ki, yazarın okur topluluğuyla yeni bir sözleşme imzalaması kaçınılmaz.”

Sosyal medyada bu tür yazılara dair ilginç tespitlere, değinmelere rastlanabiliyor, ama bu mesajların yazıya dönüştüğüne pek tanık olmuyoruz. Hatta belki sosyal medyadaki birkaç cümlelik yorum ve değini, yazma isteğini ve ihtiyacını karşılamış oluyor ve yazı yerine geçebiliyor… Bakalım, Güneş’in başlattığı tartışmanın devamı bir şekilde gelecek mi?

Bu arada sosyal medyada olmasa da burada (Editörden köşesi pekâlâ K24’ün sosyal medyası sayılabilir) ben de aynı şeyi yapıp yazıya kısaca bir not düşeyim: Aslı’nın sözünü ettiği “algoritma”lar yeni şeyler değil. Onlar hep vardı, günümüzün farkı, algoritmaların otomatize edilmesi, endüstriyel hale gelmeleri ve satış kanallarıyla birleşmesi. Bu kadar yayılan algoritmanın görünmezleşebilmesi. 

Emre Tansu Keten “sosyalizm için bir fırsat olarak değerlendirilmesi gereken hegemonya krizine dair zamanında ve yerinde bir tartışma, düşünme ve harekete geçme çağrısı” olarak tarif ettiği, Nancy Fraser’ın Yamyam Kapitalizm’i üzerine yazdı: “Yamyam Kapitalizm, etkili bir anti-kapitalist mücadelenin örülebilmesi için bütün bu alanların da işin içine katılması gerektiğini; sınıf mücadelesinin yanında, bu alanlarda verilecek sınır mücadelelerinin de hayati önemde olduğunu savunuyor. Demokratik sosyalizmin, sadece üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla sınırlı kalmayacak; bakım emeği altında ezilenlerin, ciddi şekilde tahrip olmuş doğanın, ırksallaştırılmış insanların mücadelesini de içerecek bir programla hayat bulabileceğini söylüyor. Feminizm, ekoloji mücadelesi, ırkçılık karşıtı hareket gibi toplumsal hareketlerin sosyalizmle ittifak kurması değil, ortak bir anti-kapitalist programda bütünleşmesi kitapta savunulan.”

Şener Şükrü Yiğitler, “Görülmeyen Adam’da kimlik, iktidar ve görünmezlik imgeleri” adlı yazısında Ralph Ellison’ın Görülmeyen Adam’ını ele aldı: “Ellison’ın en önemli mirası, görünmezliğin yalnızca toplumsal dışlanmanın bir sonucu olarak görülmesinin ötesine geçerek, modern iktidar ilişkilerinin, ideolojik aygıtların ve ötekileştirme pratiklerinin ürettiği bir varoluş biçimi olarak kavramsallaştırmaktır.”

Erdem Özgül’ün denemesi Elio Vittorini’nin novellası Fil’e dair: “Vittorini yoksulluğu şiirselleştirmiyor. Okurunu acındırarak kandırmaya da kalkmıyor. Tam tersine, son derece soğukkanlı bir matematik sunuyor. Öyküsü bazı yerlerde daha fazla mizah, daha fazla dram da kaldırır ama o buralara girmiyor.”

Özgür Taburoğlu, Jacques Rancière’in Estetik Bilinçdışı adlı kitabına dair yazdı: “Rancière, Estetik Bilinçdışı’nda estetik ve psikanaliz arasındaki kesişimleri yoklar. Estetik sadece güzel olanın, olumlunun belirlenimine odaklanmaz; psikanaliz gibi, kusurun, boşluğun tespitine de ilgisini ortaya koyar.”

Bülent Büber, 2022’de kaybettiğimiz Erden Kıral’ın günlüklerini inceledi: “Aynadan Yansıyan Hatıralar, bir yönetmenin iç dünyasına açılan kişisel bir kapı olmanın ötesinde, Erden Kıral sinemasının düşünsel ve sanatsal arka planına da ışık tutuyor.”

Hamdi Karaşin, Cumhuriyetin ilk yıllarında eser veren ve tasavvufi mistisizme yönelen iki yazarı, Safiye Erol ile Samiha Ayverdi’yi birlikte ele alıyor: “Her iki yazarın, Yeni Cumhuriyet’in pozitivist, lineer modernleşme anlayışına karşı olmasının altında, hayatın başlangıcını ve sonunu tasavvufi mistik bakış açısıyla yorumlayan dünya görüşleri yer alıyor. Her iki yazar, özcü ve süreklilikten yana olduğu için, Cumhuriyet’in Osmanlı’dan kopuşu içeren modernizm anlayışına karşı çıkıyor.”

35. haftanın vitrininde şu kitaplar yer alıyor: Aile İçi Bir Mesele / Bir Bardak Suda Boğulmamak / İyi Kız / Jest ve Söz / Lagom / Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade / Rüzgâr Adımı Biliyor / Shakespeare: Haset Tiyatrosu / Türkiye'de İşçi Sınıfının Oluşumu / Uğul

 
 
 

23 Ağustos 2026 Pazar

“Bir insan nerede başlar?”

Bu hafta iki uzun şiir söyleşisi var K24’te. Biri Nilay Özer’in Ansızın Yağmur adıyla basılan toplu şiirleri üzerine Gökçenur Ç. ile yaptığı söyleşi: “Şiir tek başına yazılır ama hiçbir zaman tek başına var olmaz…”

Öteki de, toplu şiirlerinin basımı dolayısıyla Mehmet Yaşın’la şiirinin temel dinamikleri, yıllar içinde dönüşen poetikası ve “üveyanadil” kavramı etrafında geliştirdiği dil anlayışı üzerine Abdullah Ezik’in yaptığı söyleşi. (Bu vesileyle iki yıl kadar önce hazırladığımız Mehmet Yaşın dosyasına da göz atabilirsiniz.)

Erhan Altan, şiirdeki yaygın bir eğilime, poplaşmaya dair gözlemlerini kaleme aldığı “şiirin popu” denemesinde belli başlı niteliklerini sıraladığı “pop şiir”in kolay çevrilirliği sayesinde ulusaşırılaştığına dikkat çekiyor.

Tolga Yıldız “Tanrıları içeri almak” başlıklı denemesinde “Christopher Nolan’ın The Odyssey’si Tanrıları hikâyeden bütünüyle çıkarmıyor ama onların nerede bulunduğu eskisi kadar kesin değil artık” diyor. Yıldız'ın yazısı Nolan’ın popüler filminden çok, şu sorunun peşine düşüyor: İç dünya ne kadar içimizde?

İç dünya ve bilince dair Tolga Yıldız’ın argümanına küçük bir ek yapılabilir: Bruna Snell gibi Homerik insanın bizim bildiğimiz anlamda bir benliğe ve bilince sahip olmadığını ileri sürenlerin arasında, Julian Jaynes gibi İlyada ile Oysseia’nın bu bakımdan epeyce farklı olduğunu öne sürenler de var. Teknopolis’ten (İletişim yayınları, 2019) alıntı yapacak olursak: “Jaynes, elbette onların uyurgezer ya da kendiliksiz olduklarını iddia etmiyordu; İlyada’daki Troya savaşının halüsinasyonlar tarafından yönlendirildiğini, savaşan askerlerin 'ne yaptıklarını bilmeyen asil otomatlar' olduğunu söylerken Troyalıların ve Akaların zombi olduğunu ileri sürmüyordu, günümüzde bizim iç dünyamız, öz benliğimiz olarak düşündüğümüz şeylerin onlarda olmadığını kastediyordu sadece. Yazının yaygın kullanımına eşlik eden bir geçiş süreciydi bu: Hatta Jaynes İlyada’dan yüz yıl kadar sonra yazıya geçen Odysseia’da bile bilinç konusunda bir değişimin gözlenebildiğini, kurnaz Odysseus’un önceki kahramanlardan farklı olarak öznel bir bilince sahip göründüğünü, yani yepyeni bir mentaliteye sahip olduğunu iddia etmişti…” (s. 240)

İlyada’da rastlanmayan Odysseus gibi bir karakterin doğuşunun, bu anlamda benlik algısında da bir dönüşüme işaret ettiği söylenebilirse, bu benlik algısının günümüzde değişmekte olduğu da iddia edilebilir. Değişik zamanlarda değişik yanıtları olan bir soru, Tolga Yıldız’ın sorduğu: Bir insan nerede başlar?

Bilişsellikten devam edelim. Sanat nerede başlar peki? Peter Wolfendale’ın sanat felsefesine dair “İlhamın aktarımı ve sanatın bilişselliği” adlı ikinci yazısında Hasan Cem Çal “sanatın varlık amacı bilişsel uyarımdır” diyor: “Sanat, ilhamın aktarımını sağlamak üzere, estetik ve semantik modeller aracılığıyla bilişsel uyarım sağlayan, sanat yapmaya ya da sanatın içeriği üstünden düşünmeye yönlendiren şeydir.” 

Efe Murat Balıkçıoğlu, Ezra Pound’un kızı ve mirasının muhafızı, çevirmen ve yazar Mary de Rachewiltz’in ayrıntılı bir portresini çizdi: “Sana yalnızca bildiğim mesleği öğretebilirim!”

“Thomas Bernhard’la karanlık labirentlerde gezmek”  adlı denemesinde Şebnem Gürler Oakman, Bernhard’ın farklı metinlerindeki ortak noktaları arıyor: “Bernhard evreninde diyaloglar değil, kesişen monologlar vardı. Wertheimer, Glenn’e; Reger, Atzbacher’e; anlatıcıysa berjer koltuğunda tüm Viyana burjuvazisine doğru konuşuyor ve aslında hiçbiri muhatap aramıyordu.”

“Bir fail nasıl mağdura dönüştürülür?” Nolan’ın başka bir filmi, Oppenheimer üzerine senarist ve yazar Nalan Merter Savaş’ın kaleme aldığı yazı bu soruya cevap arıyor: “Film Hiroşima’yı ya da Nagazaki’yi değil, atom bombasının geliştirilmesinde en önemli isimlerden biri olan J. Robert Oppenheimer’ı anlatıyor. Benim itirazım buna değil. İtirazım, Hiroşima’yı kadrajın dışında bırakırken o boşluğu Oppenheimer’ın güvenlik soruşturmasıyla simgelenen kişisel mağduriyet anlatısıyla doldurması. İşte tam da bu yüzden, mesele artık sinemasal değil, ahlaki bir tercihe dönüşüyor.”

Ramazan Atlen, Süleyman Baş’ın polisiye romanı Ölülere Güvenme’yi, Arzu Kök Ömer Polat’ın unutulan Dilan’ını ele aldı, Şule Kaynar Renata Salecl’in Kabalık Çağı’nı yazdı…

Bu hafta vitrine çıkan yeni kitaplar şunlar: Anlambilim ve Dil / Aşırılık Üzerine / Batı / Benjamin Dosyaları / Geceleri Sessizdir Tahran / Kırık Anahtar / Mimarlık Yazıları / Odysseia / Post-Avrupa / Uçup Giden Bir Kuş

 
 
 

14 Ağustos Cuma

K24'te bu haftanın yazıları: Orhan Koçak, “Toplumun söylentileşmesi” adlı uzun denemesinde, “Slovenya Okulu”ndan Mladen Dolar’ın Söylentinin Felsefesi adlı kitabını ele alıyor; Sokrates’ten sosyal medyaya, yani günümüze kadar izi sürülen konunun çerçevesi, logos-doxa ikiliğinden kanaat-bilgi ayrımına kadar uzanıyor: “Kanaatle bilgi ayrımının belirsizleşmesini bizim toplumumuzun görmesi, saptaması biraz zordur; çünkü burada hiçbir zaman tam ayrışmış değillerdi zaten.”

Gizem Arman, önceki ay K24’te çıkan yazısında “Neden bugün Kırmızı Başlıklı Kız’ı yutan kurda, kötü üvey anneye, cadıya; Huckleberry Finn’e, Jo March’a, Matilda’ya ihtiyacımız var?” diye sormuştu. Bu kez de “Yoksullaşan masallar”da, kurdun, üvey annenin ve diğer kötü figürlerin yeni uyarlamalarda rehabilite edilmesi çabalarına dair bir sorusu var: “Bir anlatıyı daha eşitlikçi, daha kapsayıcı ve pedagojik açıdan daha güvenli biçimde yeniden kurarken, onun sembollerini, arketiplerini, çatışmalarını ve katmanlı yapısını da dönüştürüyor ya da yok ediyor olabilir miyiz?”

Dilan Salkaya, “Albert Serra sinemasında bakışın etiği” adlı denemesinde, iki filminden (Afternoons of Solitude ve Liberté) hareketle yönetmenin sinemasal duruşunu ele alıyor: “Albert Serra sinemasında perdede olup bitenlere başını çevirip çevirmemek insanın kendi iradesine bırakılır. Bakmayı sürdürüyorsanız, artık suç ortağı ya da tanıksınızdır; çünkü Serra’nın filmlerinde bakma eylemi asla masum değildir.”

“Sanat, altyapı ve özgürlük”, Hasan Cem Çal’ın Peter Wolfendale’in sanat felsefesine dair kaleme aldığı yazıların ilki. The Revenge of Reason üzerine odaklanan Çal, Wolfendale’in sanatı nasıl gördüğüyle ilgileniyor en çok: “Sanat, koşulsuz değerin yalnızca kendisi değil; onun üretimi, yeniden üretimi, özetle özgürlüğün deneylenişidir.”

Ergün Gezici, “Madde, çekim ve kaos”ta üç kitabından yola çıkarak Ceren Biber’in şiirindeki poetik dönüşümü ele aldı.

“Harflerin tadı, toprağın hafızası”nda Halil Çamay, Haydar Ergülen'in yeni deneme kitabı Kutsal Lezzetler Alfabesi’nişöyle tanımlıyor: “Sertleşen ve büyüsünü yitiren dünyamıza karşı, şefkatle ve hoşgörüyle örülmüş, edebi bir sığınak.”

Özlem Sipahioğlu Bulgar yazar Rene Karabash ile söyleşti: “Rene Karabash, Geriye Kalan Kadın’la hem kendi yaralarını hem de Balkanlar’ın en derin tabusunu açığa çıkarıyor.”

Esin Hamamcı’nın Asuman Kafaoğlu-Büke ile yaptığı söyleşinin konusu, yazarın son kitabı Antikçağda Kadın Olmak: “Edebiyat, hikâyeleri anlatılmayan yoksullara, kölelere, şöhret ve para kazanmaları engellenmiş ya da kısıtlanmış bireylere yüzünü döndü,” diyor Asuman Kafaoğlu-Büke, “destanları değiştirmek için değil, o destanlarda arka planda kalanları da anlamamız için.” 

Mıhemed Şarman Christopher Nolan imzalı Odysseia uyarlamasını beğenmemiş: “Nedense bütün karakterler, bir destanda olabileceği gibi tek boyutlu kalmış filmde. Oysa bir destanı bugün yeniden anlatmanın anlamı, ona çağımızın ruhunu katabilmektir.”

“Paltosunu ödünç alan şair ihsan beklemez” adlı yazısında Hasan Çelik, Mehmed Âkif’e atfedilen mektupları sorguluyor: “Belgelerin sorgulanmadan kabul edilmesi, görünürde Âkif’in mirasını zenginleştiriyor gibiyse de, uzun vadede tam aksi bir sonuç doğurur: Literatüre yanlış kayıtların girmesi! Bu da zamanla Âkif’in gerçek portresinin bulanıklaşmasına yol açar.”

Bu haftanın vitrininde şu kitaplar var: Alelade Bir Cinayet / Bizum Rize / Hangi Liberal Demokrasi / Hayata Dair Şeyler / İkinci Beden / Medusa’nın Gözleri / Savaş / Sınıfı Anlamak / Tanpınar’ı Okudukça Okuyorum / Uyuyan Hatıralar

 
 
 

2 Ağustos Pazar

K24’ü uzaktan hazırlamak pandemiden bu yana çok iyi bildiğim bir şey. Ama uzaklığa bir de saat farkı eklenince durum biraz daha zorlaşıyor. Bu saat farkı siteye yansımıyor olabilir, daha çok yazışmaların aksamasının baş müsebbibi… E-mail ve whatsapp iletişiminin her zamankinden dağa ağır aksak ilerlemesinden dolayı yazarlarımıza özür borçluyum. (Aksayan şeylerden biri de, okuduğunuz Editörden yazısı. Tam iki günlük gecikme!)

Uzaktan yapılan bu sayıda neler var?

Barış Özkul, “Düşünceden önce davranan bir Beden’in karanlık romanı” başlıklı yazısında geçen aylarda Türkçeye çevrilen David Szalay’ın Beden adlı romanını ele aldı: “Szalay, sıradan insanın kendine ve başkalarına verebileceği zararı gündelik dokunun, alışkanlıkların ve rutinin içine sessizce yerleştirip adım adım büyütüyor.”

Betül Sinsoysal “Galîz bir kahramanın sonsuz pespayeliği”nde, İhsan Oktay Anar’ın Galîz Kahraman adlı romanını inceledi: “Bu anlatı, en 'pespaye' anti-kahramanla bile kadim tekâmül kalıplarını işleterek, Doğunun içsel haritası ile Batının mitsel şablonu arasındaki paralelliği tersten inşa edilmiş, muzip bir anıt gibi sergilemektedir.”

Jacques Derrida’nın Dillerin Hesabı adlı kitabından yola çıkan Hasan Cem Çal soruyor: “Bir metin, yazı nasıl müzikal olabilir ve dahası, bu niye gereklidir ve bunun anlamla, anlamlılıkla, yazıdan türetilebilir olası yeni bir anlamsallık alanıyla ne gibi bir ilgisi vardır?”

Can Tezel’in incelemesi “Eve Dönen Adam”, Halide Edip Adıvar’ın Seviye Talip’i üzerine: “Eve dönen adam anlatısıyla açılan roman karakterin parçalanışı, kendini vatan için feda edişiyle kapanır. Fahir; değiştirmeye, muallimlik edimi ile kendi gibi kılmaya arzuladığı kadının, Macide’nin, tam da dönüşmeye başladığı anda değiştiremeyeceği, muallimlik edemeyeceği seviyede olan bir kadına, Seviye’ye aşık olmasıyla parçalanışa doğru ilerler.”

Ahmet Antmen, “bir göç romanı” olarak nitelediği Zülfü Livaneli’nin Balıkçı ve Oğlu adlı romanına dair yazdı: “Romanda acı duygusu doğanın bütün öğeleriyle bir araya geliyor; yani acı insanı, ağacı, denizi ve hayvanları ortak bir sayfada buluşturuyor.”

Ayşe Semerci, dünya kupasından yola çıkarak futbolun görsel hafızasında kadınların temsili üzerine yazdı: “Feminizm artık yalnızca meydanların ya da akademinin dili değil; reklamların, markaların ve küresel kültür endüstrisinin de söz dağarcığına girdi. Bu görünürlük önemli bir kazanım olabilir ama aynı zamanda yeni bir risk de taşır: Eşitlik siyasal bir talep olmaktan çıkıp tüketilebilir bir estetiğe dönüşebilir.” 

Adalet Çavdar’ın “Unutmak mı, yoksa affetmek mi?” başlıklı yazısı, iki Güney Koreli yazar, Shim Eunjung ile Choi Hyunyu’nun birlikte kaleme aldıkları Kayıp Anılar Ekspresi üzerine…

Agah Enes Yasa, Çağlar Fidan’ın “Osmanlı İstanbulu’nda Kahvehanenin Müziği ve Sosyal Topoğrafyası” üzerine yazdığı yazıda Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası adlı kitabını inceledi: “Osmanlı dünyasında göçün yarattığı kültürel hareketlilik üzerine son yıllarda gelişen literatüre önemli bir katkı sunan çalışma, müziği toplumsal dolaşımın bir parçası olarak ele alması bakımından da dikkat çekiyor. Taşradan gelen insanların beraberlerinde taşıdığı hafızaların, seslerin ve melodilerin şehir kültürü içinde nasıl yeniden üretildiğine dair ortaya koyduğu sorular, ileride yapılacak çalışmalar için de verimli bir tartışma alanı açıyor.”

Vitrinde yine haftanın kitapları var…

 
 
 

25 Temmuz Cumartesi

Mine Yıldırım, “Bir kez sevilen hiçbir şey ölmez” başlıklı denemesinde Ahmet Birsen’in Şehrin Köpeklerine Müjdeler adlı romanını ele alıyor: “Goya’nın köpeği kuma yarı gömülü, başı yukarı, boş bir göğe bakıyordu; o bakışı karşılayacak kimse yoktu resimde. Şehrin Köpeklerine Müjdeler, işte o karşılıksız bakışa bir göz, o gömülü gövdeye bir el uzatıyor.”

Behçet Çelik, Neyi Bilebiliriz?’de yaklaşık yüz yıl sonrasının bir resmini çizen Ian McEwan’ın bir portresini çiziyor, önceki kitaplarını da değerlendirmeye katarak: “Ian McEwan’ın yarattığı kurmaca evrenlerde oyuncul bir yan var; bunu sağlayan da imkânlarla imkânsızlıkları yarıştırması, kâh temkine kâh temkinsizliğe çağıran olay örgüleri.” 

Mine Yıldırım gibi, Erendiz Atasü de K24’e ilk kez yazıyor. Atasü’nün –devamının geleceğini umduğumuz– bu ilk yazısı, Nuriye Ortaylı’nın Annem Şefika adlı biyografisi üzerine. “Kitabını okurlara hararetle öneririm” diyor Atasü, “hem 20. yüzyıl tarihinin kimi en acı sayfalarına, sürükleyici roman kıvamında bir biyografi aracılığıyla vâkıf olmak hem çetin kadınlık hallerini bir kez daha anımsamak için.” 

Bir başka yeni yazarımız, Leyla Özler, “Anayurt Oteli  ve bir hastalık olarak yalnızlık” adlı denemesinde soruyor: “Yusuf Atılgan’ın Zebercet aracılığıyla altını çizdiği bastırılmış duyguların kitlesel bir travma zincirini yansıttığını düşünebilir miyiz?”

Dört ay önce ilk yazısını yayımladığımızdan bu yana düzenli yazarlarımız arasına giren Tolga Yıldız, “DTF St. Louis’te arzu, veri ve bakım” adlı yazısında teknoloji ve insan ilişkileri temasını bu kez bir TV dizisi üzerinden işliyor: “Diziyi 'flört uygulamaları ilişkileri bozuyor' diye izlemek kolay: Eskiden insanlar birbirine bağlıydı; telefonlar geldi, sadakat çözüldü vb. Oysa uygulama olsa olsa var olan çatlakları açığa çıkarıyor, hızlandırıyor ve yeni biçimlere sokuyor.” 

22 Temmuz Ferit Edgü’nün ölüm yıldönümüydü. Burak Fidan “Ferit Edgü, sustu”da anılar ve anekdotlarla Ferit Edgü’yü anıyor: “Onu hiç özlemiyorum. Çok sevdiğimiz insanlarla, onlar bu dünyadan göçüp gittikten sonra da konuşabileceğimizi, hatta içimizdeki onları duyabileceğimizi de ondan öğrendim.”

Sedat Yağcıoğlu Burhan Sönmez’in Kırmızı Ayna’sını yazdı, Ayten Kaya Görgün de Eylem Ata’nın Ejderha Çığlığı’nı ele aldı. Bu haftanın Vitrininin farklı bir özelliği, editör yurt dışında olduğu için haftanın vitrinini –K24’ün yayın kurulu üyesi, hukuk danışmanı ve bildiğiniz gibi daha pek çok şeyi olan– Behçet Çelik’in üstlenmesi…

 
 
 

18 Temmuz Cumartesi

“Kudret, tezini tamamlamadığı takdirde doktora programından atılacağına dair ihtardan sonra, ani bir kararla Türkiye’ye dönüyor. Kısa bir süre öncesine ait Şikago fotoğrafları da ona 'başka bir ömre aitmiş gibi'  silik, donuk ve uzak geliyor. Peki ne oluyor da zaman böyle askıya alınıyor?” Annem’in yazarı, şair ve akademisyen Miray Çakıroğlu’nun K24’teki ilk yazısı, Güçsal Pusar’ın Bulutlardan Başka Her Şey adlı romanına dair: “Çığırından çıkmış bir zaman bu”.  

Bir Kış Yolculuğu’nun yazarı Şükran Yiğit, Paul Auster ile kırk üç yıllık birlikteliğini anlatan Siri Hustvedt’in Ghost Stories’ini eleştiriyor: “Kendi sesiyle konuşamayacak bir insanı nasıl olup da kendi anlattığınız bir hikâyeye dönüştürebilirsiniz?”

Geçen hafta Victoria R. Holbrook’un Amcam Sokrat’ına dair bir söyleşi bir de yazı yayımlamıştık. Bu hafta da Mücahit Kaçar “Victoria Hocam ve Amcam Sokrat” başlıklı yazısında Holbrook’un anılarını ele aldı: “Kitap bize yalnızca kendimizi ve geçmişimizi değil; hiç yaşamadığımız coğrafyaları, tanımadığımız insanları ve onların dünyalarını da daha iyi anlama imkânı sunuyor.”

“Marksist ivmecilik ve post-kapitalist arzu”: Hasan Cem Çal, Kapitalist Gerçekçilik'ten Acid Communism'e Mark Fisher’in politik felsefesini ele alıyor: “İşin var olmadığı, insanlar arası ilişkinin parasal olarak dolayımlanmadığı ve üretimin mülkiyetle özdeşleştirilmediği bir ortamda, gerçeklikte nasıl hisseder, bilir, düşünürüz?”

Serdar Köşkeroğlu, Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler’indeki zaman sorununa dikkat çekiyor: “Mülksüzler, çoğu güçlü roman gibi; birden çok soru soran, bu soruları bazen daha merkezî kılan, bazen ikincilleştiren ve birbirleriyle ilişkilendiren bir roman.  Fakat bu soruların hiçbiri, zaman sorusu kadar romanın merkezinde olmamıştır.” Köşkeroğlu yazının ikinci yarısını, Mülksüzler çevirisindeki bazı sorunlara ayırmış.

Övünç Demiray’ın “Pencerenin Poetikası” başlıklı yazısı, Gökhan Yavuz Demir’in Kesin Döneceksiniz  adlı romanı üzerine: “Haksız yere işinden çıkarılan bir tutunamayan nasıl olabilir?” 

Önceki hafta kaybettiğimiz Ahmet Telli’yi iki yazıyla anıyoruz. Bunlardan ilki aslında bir yazı değil, Mahmut Temizyürek’in cenaze töreni sırasında yaptığı konuşma. Temizyürek “Ahmet Telli, o büyük şairlerdendi” diyor, “Nâzım Hikmet gibi yirminci yüzyıl başında canlanan 'yeni tür şair karakter'lerden biri.”

Özgür Taburoğlu’nun yazısı “Devrimci şairin ikilemi” adını taşıyor. Taburoğlu’nun geçen aylarda “Zorba zamanlar: Ahmet Telli’nin kalemleri” başlıklı bir başka yazısını da yayımlamıştık. Aynı şekilde Mahmut Temizyürek de Telli’nin Arkadaşlık Günleriydi  adlı kitabı üzerine üç yıl kadar önce K24’e yazmıştı.

Haftanın vitrininde  sizin için seçtiğimiz kitaplar var her zamanki gibi.

 
 
 

11 Temmuz Cumartesi

Bu haftanın yazıları Amcam Sokrat ile başlıyor. Victoria R. Holbrook’un anılarıyla ilgili bir söyleşi, bir de yazı ile. Sefa Kaplan’ın "Aşkın Okunmaz Kıyıları’na doğru çileli bir yolculuk" başlıklı yazısı kitabın içeriğine dair, söyleşi ise daha çok metnin nasıl oluştuğuna… Bu ilginç ve güzel kitap üzerine birkaç yazı daha yayımlayacağız sanırım.

Cengiz Kotan “Hansel ile Gretel ve beyaz ördek” adlı denemesinde masalı 2025’te tekrar anlatan Stephen King’in küçük beyaz ördeğe haksızlık ettiğini düşünüyor: “Hansel ile Gretel’in yoksun olduğu iki şey ekmek ve sevgidir. İlkine cadının mücevherleri sayesinde nihayet kavuşurlar. İkincisini onlara karşılıksız ve cömertçe veren tek karakterse, masalın en güçsüz karakteri olan beyaz ördektir.”

Aykut Köksal ile Mehmet Nemutlu’nun Boşluğa Atlayış: İlhan Usmanbaş’ın Müziği Üzerine adlı kitabı, Kıvılcım Yıldız Acar’a göre “disiplinlerarası bir düşünce alanı kurmayı amaçlayan; modernizmin öncü örneklerini, çağdaş müzik düşüncesinin oluşumunu ve sanat üretiminin tarihsel bağlamını irdeleyen, kapsamlı ve özgün bir entelektüel çalışma”.

Aynur Kulak, Dikkat ya da İrade Krizi adlı son kitabı üzerine, "insan aslında dikkatinin tarihidir" diyen K24 yazarlarından Tolga Yıldız ile görüştü: “Dikkat hakkı sınıfsal bir meseledir. Sessiz bir çevresi olan çocukla, kalabalık, dar bir evde büyüyen çocuk aynı dikkat koşullarına sahip değil. Güvenceli işi olan yetişkinle, sürekli geçim hesabı yapan insan aynı zihinsel ferahlıkta yaşamıyor.”

“Ne kitaplar aradım, zaten yoktular!” Akansel Yalçınkaya’nın denemesi, özel bir kitap türüne dair: Açık bir yayın dünyasının değil, daha çok sınırlı, kontrollü ve parçalı bir dolaşım alanının bulun(a)mayan ürünleri olarak Türkiye’de iş insanı (oto)biyografileri ve şirket tarihçeleri... Daha doğrusu bu eserlerin bulunmasının güçlükleri üzerine.

“Şiir öncesi olarak şiir” adlı denemesinde Erhan Altan, yeni tanıştığı ve etkilendiği bir şairi, Farhad Showghi’yi tanıtıyor bize: “Özgün ve tutarlı her poetika ayrı bir yere ışık düşürür ve ayrı bir dünya dönüştürme makinesi sunar. Showghi’nin şiirindeyse bu yer şiir öncesi, hatta dil öncesi olarak adlandırmak istediğim bir muğlaklık bölgesi.”

Özlem Göncü “sanatın sansürle imtihanı”nda Dimitri Şostakoviç, Lao She, Yevgeni Yevtuşenko, Heberto Padilla gibi isimlerden yola çıkarak şu sorulara cevap arıyor: “Sanatçı üzerinde sürekli bir baskı hissederken nasıl üretmeye devam eder? İdeolojik beklentilerin, sansürün ve denetimin arasında kendi sesini nasıl koruyabilir?” 

Ayrıca: Kerem Görkem Katie Kitamura’nın Seçmeler ‘i üzerine yazdı, İbrahim Varelci Çağan Irmak’ın Artuçkule’nin Tepegöz’ü romanını ele aldı, Gülümser Çankaya ise Nurduran Duman’ın Şiir, Sana Verilecek Kötü Haberim Yok adlı şiir kitabını… Vitrindeki kitaplar da yakında K24’te tanıtılmaya ve eleştirilmeye adaylar.

 
 
 

4 Temmuz Cumartesi

Yaz sıcaklarının başladığı, okulların kapandığı ve tatil mevsiminin başladığı bir sırada K24’te neler var?

Nermi Uygur’un Yaşama Felsefesi’ni ele aldığı denemesinde Barış Özkul “Uygur’un 'yaşama felsefesi'nin merkezinde aklın zaferi değil, her adımda kendini terbiye etmesi vardır,” diyor, “Düşünce artık kendinden emin bir ilerleyiş olarak görülemez, durmaksızın sınanan bir yürüyüştür daha çok.” Özkul, bugünün “düşünce ortamı”na Uygur’un tezleriyle baktığımızda, epey iç karartıcı bir manzarayla karşılaştığımızı da eklemeden geçemiyor.

“Bazı kitaplar neden çok satmaz?” Banu Karakaş önce çoksatan romanların ve popüler edebi türlerin ortak özelliklerini ele alıyor, sonra da baştaki soruya cevap olarak Guadalupe Nettel’in Kıştan Sonra adlı romanını örnek veriyor.

Esin Hamamcı Taştan Düş Yaratmak kitap dizisi üzerine Fatma Berber’le söyleşti: “Bir hafıza topografyası olarak şehir”.  Beş kitaptan oluşacak (edebiyat, müzik, resim, sinema, şehir) seri mekân, hafıza ve sanat arasındaki görünmez ilişkileri ortaya çıkarmak amacını güdüyor. Esin Hamamcı, ilk kitap olan “Edebiyat” için ayrıca editör Cansu Canseven’le de konuştu…

Beyza Tafralı, Nergis Ertürk’ün Kızıl Yazı: Türkiye ile Sovyetler Birliği Arasında Edebiyat ve Devrim’i üzerine yazdı. Kitaptan bir bölümü K24’te Tadımlık olarak yayımlamıştık, daha önce kaçırdıysanız yazıyla birlikte okuyabilirsiniz.

Kendisi de fantastik roman yazarı olan Aslı Hamdiye Çorbacı Özkan, fantastik edebiyatla gençlik edebiyatının ortak noktalarına dikkat çekiyor “Derinliğin dışarıda bırakılmış alanları”nda: “Gençlik, henüz kesinleşmemiş bir kimliğin ve sabitlenmemiş bir dünyanın eşiğidir. Fantastik anlatı ise bu belirsizliği görünür kılar ve onu anlamlandırmanın yollarını araştırır.”

“Muammer Bey’in bitmeyecek trajedisi”: Umut Dağıstan’ın denemesi Attila İlhan’ın “Karantinalı Despina” şiirinden yola çıkıyor, Wittgenstein felsefesine varıyor.

Biray Anıl Birer, masalların tekinsiz atmosferini feminist bir perspektifle yeniden inşa eden Aslı Tohumcu ile yeni romanı Öylesine Bir Sevgili'yi konuştu: “Hikâye anlatmak hayatta kalmaktır”.

Necmi Sönmez, Sami Yetik’in Ressamlarımız ve Diğer Yazıları ve kitap üzerine 1940'larda yapılmış tartışmalar üstüne yazdı: “Sanat tarihinin dikenli yollarında iz, kavram, duruş aramak”.

Süreyya Çakır, Evrim Kavcar’ın “Hop biir iiki , hop biir iiki” sergisini şöyle tasvir ediyor:“Yazı, resim ve heykelin yanı sıra görüntü, ses gibi birbirinden farklı malzemeleri, formları, teknikleri, sesli-sessiz enstrümanları geniş bir yelpaze içinde harmanlayan; birbiriyle diyaloğa sokarak kendi hikâyesini bize aksettirmeye çalışan; çok katmanlı, metinlerarası bir mozaik...” 

Ruteba Doğan, Javier Marías’ın Beyaz Kalp adlı romanı üzerine yazdı, Adalet Çavdar ise Blake Crouch’un Karanlık Madde’sine dair. Vitrinde gözden kaçmaması gereken kitapları seçmeye çalıştık, her zamanki gibi.

 

 
 
 

26 Haziran Cuma

K24’te bu hafta: Levent Yılmaz’ın uzun denemesi "İpin ucu, tarihçilik." hem Carlo Ginzburg için bir anma yazısı hem de Yılmaz’ın geçen hafta Cemal Bali Akal’in Görünmeyen Machiavelli  kitabından yola çıkarak başlattığı tartışmanın bir devamı. Yılmaz’ın 1998 yılında Ginzburg ile Virgül Dergisi için yaptığı uzun söyleşiyi de bu vesileyle Evvel Zaman köşesinde tekrar yayımlıyoruz.

Köşe lafın gelişi, basılı olmadığı için K24’ün ne sayfaları ne de köşeleri var; varsa da soyut köşeler, sayfalar bunlar. Ama varsın soyut olsun, dosyalarımız, dizi yazılarımız, tefrikamız bile yok değil: Cansu Canseven Çevirmen söyleşileri dizisinin bu haftaki bölümünde Ebru Erbaş’la konuştu. Bu söyleşiler her ay yayımlanarak zaman içinde ciddi bir hacme ulaşacak…

Bu haftanın bir başka söyleşisinde Ezgi Sivrikaya, 80. yaşını kutlayan Suriyeli usta yazar Rafik Schami’yle yazmaya yönelişini, Almanca yazma deneyimini, sansürü, hikâye anlatıcılığının bugün hâlâ nasıl var olabildiğini konuştu.

Saf Canavar üzerine Sema Kaygusuz’la Deniz Gündoğan İbrişim’in söyleşisini yayımlamıştık geçen hafta. Bu hafta da Dilek Bektaşoğlu’nun roman üzerine bir incelemesini yayına aldık: “Yitirilen dünya, keşfedilen evren”.

Öykü Gizem Gökgül, “Çocukluğun cennetinden faşizmin cehennemine” başlıklı yazısında Mazzetti’nin sinemaya da aktarılmış olan otobiyografik romanı Gökyüzü Düşerken’i ele alıyor: “Mazzetti’nin anlattığı trajedi, geçmişte kalmış bir felaketin tanıklığından fazlası. Şimdinin savaşından geçmişin savaşına baktığımızda, Gökyüzü Düşerken insanlığın en büyük ahlaki çelişkilerinden birini de hatırlatıyor.”

Bir kadın edebiyatı var mıdır? Olmalı mıdır? Nilüfer Kuzu’nun denemesi tarih boyunca tanınmış kadın yazarların izini sürerek bu soruya yanıt arıyor: “Pek çok sanatçı ve sanat eleştirmeni, kadın duyarlığını tümüyle inşa edilmiş bir olgu olarak gördüklerinden 'kadın edebiyatı' gibi bir tasnifin doğru olmadığını savunmaktadır.”

Özgür Taburoğlu, Manzaranın Zamanı’nı ele alıyor: “Estetik devrim koşullarında yetişen, trajik, romantik, avangart sanatkâr dışarıdakine, manzaraya yakalanmaz; ona meraklı bakışıyla analitik bir bütün gibi yaklaşır.”

Levent Alkoç, Gökhan Gençay’ın Boşluğun Çağrısı  adlı romanı üzerine yazdı, Adalet Çavdar’ın yazısı Choi Jin-young’un Açlık adlı romanına dair: “Choi’nin yazısındaki en güçlü taraf,” diyor Çavdar, “en sert şeyleri bile sakin bir sesle anlatabilmesi.”

Vitrinde haftanın kitapları…

 
 
 

19 Haziran Cuma

Haftanın yazılarına bakış: Cemal Bali Akal’ın Görünmeyen Machiavelli’si üzerine Levent Yılmaz’ın eleştirisi "Görünen Akal", tarihçilere dair ilginç saptamalar da içeriyor: “İyi tarihçi biraz Bartleby gibidir” diyor Yılmaz, “yazmaz – yazamadığından değil, yazmamayı tercih ettiğinden. Yazabilir de bir gün, ama bu tercihin bir koşulu vardır: Bir konuda bilinebilir olanın hepsine yaklaştığına kanaat getirmedikçe 'yazmamayı tercih eder'; sustuğu yer tembelliğin değil, bilincin ve bilginin sınırıdır.”

Şebnem İyinam’ın Büyükada Rum Yetimhanesi sergisi röportajının “söyleşi” olarak görünmesi, tamamen sitedeki kategorilerimizin sınırlı oluşundan. Kendi görüşlerini ve izlenimlerini de içeren bu röportaj için İyinam sergiyi küratörüyle gezdi, binanın tarihini araştırdı ve pek çok kişinin görüşünü alarak kapsamlı bir ‘dosya’ oluşturdu: “Adalar Müzesi’nde açılan ve bir yıl boyunca açık tutulacak Büyükada Rum Yetimhanesi sergisinde küratör Deniz Koç Çeliker’in en önemli başarısı, sergiyi bir laboratuvara dönüştürmüş olmasında.”

“Esinlenmede doz aşımı” başlıklı yazısında Aykut Köksal “Türkiye’de mimarlığın tabu konularından biri de ‘taklit’tir,” diyor, “başka bir deyişle esinlenmede dozun sınır aşımına uğraması. ‘Taklit’ sıkça özel konuşmaların konusu olur, ama açıkça tartışılmaz.”  

Daha çok 1950’li ve 60’lı yılların modern mimari örneklerine ve Enis Kortan’ın 1971 yılındaki kitabına dayanan yazıyı okuyunca, günümüz mimarlığından ve mumarlarından ‘esinlenme’ örneklerini içeren bir yazı nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim. Köksal bunun yapısal bir sorun olduğu kanaatinde çünkü: “Taklit, mimarlık dünyasının düşünsel zafiyetinin bir sonucuydu; dönemin ruhunu yakalamanın, güncel eğilimleri izlemenin en kestirme yolu taklitten geçiyordu, Türkiye mimarlığı da bu yolu seçti.”

Behçet Çelik “Sevginin sıvı hali”nde Katja Oskamp’ın Marzahn, Sevgilim adlı romanını ele alıyor ve “hayatlarının son dönemlerini yaşayan” insanları anlattığı için Oskamp’ın yaptığını çok değerli buluyor: “Çalışma hayatlarının ve iş koşullarının bu kadar ön planda olduğu edebiyat eserleri çok değil. Mesele yine de bunları anlatmakta değil. Oskamp, hayatın bu tatsız, acıtıcı yanlarını anlatırken kendisini, iş arkadaşlarını ve müşterilerini “mağdur olarak” konumlandırmıyor. Temas etmeyi, dayanışmayı hatırlatıyor, bir başkası için emek vermekteki mutluluğu, sevginin sıvı halinin de olduğunu ve böylelikle umulmadık yerlere sızabileceğini.”

“Yazmaya başlamadan önce genellikle hiçbir şey okumam, diye yazar Hemingway, çünkü okumanın, yazmaya ket vurma, onun yerini alma imkân ve ihtimalinin olduğunu bilir.” Hasan Cem Çal’ın denemesi “Yazmak ne demektir – ve yazamamak?”, yazmaya, yazamamaya ve yazar tıkanmasına dair küçük bir manifesto sayılabilir, Hemingway’in bu konuda yazdıklarından yola çıkan…

Şule S. Çiltaş Gece Trapezcileri  üzerine yazdı: ““Murat Şahin Öcal’ın tuhaf bir ürperti uyandıran öyküleri, 'Her canlı bir gün ölümü tadacaktır' gidiş gelişleriyle yaşam-ölüm aksını gündeliğin un ufak mutluluklarıyla çözüyor.” 

Mıhemed Şarman, “Şehirler bizim neyimiz olur?” diye soruyor ve Sait Ebinç’in Mektepten Memlekete Bir Şehir Estetiği: Van adlı eserini “bir şehir kitabından çok, zaman karşısında direnmeye çalışan hafızanın hikâyesi” olarak tanımlıyor.

Canan Arslantunalı “Dumile Feni’nin African Guernica’sı” başlıklı gezi yazısında, Picasso'nun Guernica’sını görmek için gittiği müzede nasıl başka bir Guernica ile daha karşılaştığını anlatıyor: “Ayrı dönemlere ve jeopolitik bağlamlara ait iki Guernica’nın yan yana gelmesi, sanat tarihini bütünleyici bir alana dönüştürmeyi ve ortaya yeni sorular ortaya atmayı başarmış: Farklı tarihsel bağlamlar benzer acıları nasıl farklı biçimlerde görünür kılar?”

Hülya Avtan’ın yazısı çizgili, resimli şarap kitapları Şarap 101 ve Şarap 102 üzerine: “Şarabı anlamak bisiklet sürmeye benzer”. Abdullah Ezik, David Szalay’ın Beden’ini ele alıyor. Bu haftanın Vitrin’inde önümüzdeki ayın yazılarının izini sürebilirsiniz.

 
 
 

12 Haziran Cuma

Haftanın yazıları: Mahmut Temizyürek, “Mitos, Logos, Vico ve sonra…” başlıklı denemesinde, şairleri ideal Devlet’inden kovmayı düşünen Platon’a karşı şiirin ve şairin kurucu tarihsel rolünü temelden sorgulayan Giambattista Vico’nun izini sürüyor. Deniz Gündoğan İbrişim, son romanı üzerine Sema Kaygusuz ile söyleşti: “Şiirsel yıkıcılık, arzunun ta kendisidir.” Türkân Işık Cim sevdiği yazarın yeni kitabını coşkuyla karşılıyor: “Sema Kaygusuz romancılığında yeni eşik”.

Cengiz Kotan’ın “Örmeyen Bayan yahut Kâtibe Bartleby” adlı ilginç denemesi, psikiyatrik bir vakadan yola çıkıyor, Melville’in Bartelby’si ve Woolf’un Deniz Feneri’ne uğrayarak: “Bir yanda hedefine kilitlenmiş olarak A noktasından B noktasına koşan Odysseus’çu üslup, diğerinde sarmal gibi kendi içine dönen Penelope’ci üslup. Peki, ne yolculuğa çıkıyor ne örgü örüyorsanız öykünüzü kim ve nasıl anlatabilir? Hatta buradan anlatılmaya değer bir öykü çıkabilir mi?”

Tolga Yıldız, “Matbaa klişelerinden yapay zekânın örüntülerine” adlı yazısında yapay zekâyı “devasa bir klişe makinesi” olarak tanımlıyor. Ama yapay zekâyı küçümsediğini sanmayın, tam tersine...

Çevirmenlerle söyleşi dizimize bu hafta başladık. Cansu Canseven’in “Batının kurucu metinleri tek bir çeviriye, tek bir sese hapsolmamalı” diyen İrem Uzunhasanoğlu ile yaptığı söyleşide konuşulanlar: Yazarlık, çevirmenlik, yeniden çeviri meselesi, yaratıcılık süreçleri, zaman yönetimi ve metinler arası yolculuklar. Ayrıca Uzunhasanoğlu’nun çeviri eleştirisine, çeviride sadakat ve “self translation” kavramlarına dair düşünceleri, çevirmen-editör ilişkisinde neleri önemsediği…

Çiler İlhan’ın denemesi, Hahya Yanagihara’nın Değersiz Bir Hayat’ına dair: “Hanya Yanagihara’nın yakın ilişkiler, travmayla başa çıkmak, kendini gerçekleştirmek gibi temaları odağına alan kitabı Değersiz Bir Hayat, editörlere, eleştirmenlere, çağın hızına sırtını dönmesine rağmen kanonlaştı. Azimli ve geniş yürekli bir okursanız, sizin için de geç değil.”

Cengiz Alkan, Şenay Aydemir’in AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat adlı kitabı üzerine yazdı: “Hakiki bir korku yaratmanın yollarına giriş”

Ergün Gezici Hamit Baydu’nun tek bir öyküsünü ele aldı: “Babamın Tütünü”nde arzu, utanç ve politik şiddet”. Bayram S. Taşkın, Canan Sancak’ın Kalp Bir Kastır Yorulur’u üzerine yazdı. Vitrinde haftanın kitaplarından bir derleme var.

 
 
 

6 Haziran Cumartesi

"Dışarıdan" gelen yazılar...

"Dışarıdan yazı kabul ediyor musunuz?" Bu soru K24'le ilk kez iletişime geçenlerin sık kurduğu bir cümle. Elbette kabul ediyoruz. Daha önce de söylediğim gibi, dışarısı ile içerisi iç içe geçebiliyor, dışarıdan yazmaya başlayan nice yazarımız kısa sürede K24'ün daimi yazarları haline geldiler, örnekleri çok.

Epey yoğun bir yazı trafiğimiz var, derginin canlılığı açısından iyiye işaret bu, ama tam da aynı nedenle yazılar yayımlanmak için epey bekleyebiliyor. Ya da şöyle söylemeli, bu platformda yazılar, sosyal medya çağında çoğu kişinin alıştığı hızda yayına girmiyor. Hem değerlendirme hem de yayına hazırlama süreci uzayabiliyor, hele yazıda problemli noktalar varsa... Sipariş edilen yazılar tabii ki önceliklidir, sürpriz yazıların dışında önceden planlanmış, istenmiş ve yayın planına girmiş olanları... Güncel konular, yeni kitaplar da tabii ki yüksek öncelikli. Düzeltisi yapılmış hatta grafikleri bile hazırlanmış kimi problemsiz yazılar bu nedenle uzun süre bekleyebiliyor. Yazışarak yazara haber vermeye çalışıyoruz, bu konuda geciktiğimiz de olmuyor değil.

Böyle bir durumda yeni yazarlarımız elbette beklemek istemeyebilirler, ama yazıyı başka bir mecraya vermeden önce bize bildirmelerini tercih ederiz. Tek tük de olsa böyle durumlarla karşılaştık. Aynı yazıyı aynı anda birkaç mecraya birden gönderenlere ise diyebileceğim tek şey şu: Lütfen yapmayın, yayın platformları birer sosyal medya aracı değil.  Neyse ki bu tür durumlarda kırk yılda bir karşılaşılıyor.

Bir başka mesele de, özellikle Yapay Zekâ kullanılarak yazılmış –bazı örneklerde yazdırılmış– yazıların tektipleşmesi, birbirini fazlasıyla andırması. Yazılım taramasından geçirdiğimiz bu yazıları maalesef yayına almıyoruz. Gelgelelim, bir metnin Yapay Zekâ tarafından yazılıp yazılmadığını yüzde yüz bir doğrulukla anlamak her zaman mümkün olmayabiliyor. Neyse ki kanıtlayamasanız bile YZ tarafından üretilmiş metinleri ortak noktalarından tanımak mümkün: Yavanlık, çeviri kokusu, tuhaf ve dolaylı ifadeler, standart yazım... YZ hiç kullanılmadığı halde de metin bu standartlardaysa, yine yapacak bir şey yok demektir. Zamanla YZ üslubu kalem kâğıtla yazanları bile ele geçirir mi dersiniz? 

Gelelim bu haftaya: Behçet Çelik “Duygular üzerine düşünmek, yazmak” adlı denemesinde Aksu Bora ile Gökçe Zeybek Kabakcı tarafından derlenen  Zamanın Duyguları üzerine yazdı. Orhan Koçak, önceki hafta yayımladığımız “Eviner’de çizgi ve sahneleme”den sonra “Jest ve rastlantı”da İnci Eviner’in yapıtına bakmayı sürdürüyor: “Eviner’in yapıtında 'içten gelen jest' diye bir şeyin kımıltısını hissedebiliyorsak eğer; bunun en çıplak biçimde belirdiği an da, desenler kadar, belki daha çok, bunlara 'eşlik eden' şiirlerdir.”

Bartu Şanlı’nın yazısı, Gillian Rose’un Türkçeye yeni çevrilen Marksist Modernizm’ine dair.

Hasan Cem Çal, “Protokol olarak soyutlama ve çağdaş sanat” başlıklı denemesinde Reza Negarestani’nin Torture Concrete’inden yola çıkıyor ve çağdaş sanat ile soyutlama protokolü arasındaki ilişki için şu tanıma ulaşıyor: “Maddeye işkence yapmayı bilmek.”

Gizem Arman’ın çocuk edebiyatına dair yazdıklarını, çocuk kitaplarını ele aldığı eleştirileri okuyor musunuz? Kaçırdıysanız, şu linke tıklayıp şimdiye kadar yazdığı yazıları okumanızı tavsiye ederim. Bu haftaki “Kurtlar sokaklarda gezerken” başlıklı yazısında Arman, masalların evcilleştirilmesinin yanlışlığına dikkat çekerek şu sorunun cevabını vermeye çalışıyor: “Neden Kırmızı Başlıklı Kız’ı yutan kurda, kötü üvey anneye, cadıya; Huckleberry Finn’e, Jo March’a, Matilda’ya ihtiyacımız var?”

Öykü Gizem Gökgül, Albert Cossery’nin Bereketli Vadinin Tembelleri adlı eserinden yola çıkıyor, Tembellik Hakkı (Paul Lafargue) ve Tırışkadan İşler (David Graeber) gibi kitaplara da değinerek Yapay Zekânın tehlikelerine dikkat çekiyor: “Cossery’nin karakterleri tembelliği seçmişti. Gelecekte ise milyonlarca insan, yapay zekâ yüzünden tembelliğe (çalışmama özgürlüğüne değil, çalışamama zorunluluğuna) mahkûm edilebilir.”

Özcan Yılmaz’ın denemesi Anne Rabe’nin Mutluluk İhtimali adlı romanına dair.

Vitrin’deki kitaplara ek olarak bu haftaki Tadımlık’ta Avusturyalı filozof Lisz Hirn’ın İnsan Nedir? Kırılganlığın Antropolojisi  adlı kitabı yer alıyor.

Ali Çatal Marmaris'ten Tarsus'a: Bir Anadolu Seyahatinden Notlar  üzerine yazdı, Cansu Civelek de Ia Genberg'in Detaylar'ına dair. 

Bu hafta K24'te hiç söyleşi yok dikkat ederseniz. Ama pek çok söyleşi hazırlığı var mutfakta. Şimdiden haber vereyim, önümüzdeki haftalarda bir dizi "çevirmen söyleşisi" yayımlamaya başlayacağız. Cansu Canseven'in yapacağı bu söyleşi dizisiyle çevirmenlerin sesini yansıtmaya çalışacağız.

 

 
 
 

30 Mayıs Cumartesi

K24’ü düzenli izleyenlerin bildiği üzere uzun bayram tatillerinde, yayına ara vermiyoruz, ama K24 editörü dahil herkes tatilde olduğu için seyreltilmiş bir yayın yapıyoruz; daha az yazı. Bu hafta da öyle oldu.

Orhan Koçak’ın Cansever/Kant: Estetik Yücenin Serüveni adlı kitabı üzerine Barış Özkul’un yazısını yayımlamıştık: “Yüceyi düşünerek eleştiriyi kurmak”. Adnan Ekşigil de bu kitap üzerinde duruyor ve onu “Kant’a dönüşte son aşama”nın örneklerinden biri olarak niteliyor: “Koçak, Türk şiirinin belirli bir kesitinin karşılaştırmalı/okutmalı bir panoramasını sunarak, Kant estetiğine çok özel bir noktadan giriş yapıyor. Haliyle, 'ben güzel şiir yazmak istemiyorum' diye ilan eden Edip Cansever’i diğer ediplerden ayırıp, ‘güzel’in içinden alarak ‘yüce’nin tahtına yerleştiriyor.”

Engin Soysal birkaç ay önce yayımladığımız “Henri Michaux okuru J.M.G. Le Clezio” denemesinden sonra 2008 Nobel ödülünün sahibi Le Clezio’nun izini sürmeye devam ediyor: “Le Clezio’nun Amerika’ları”.

Burak Görün, Anne Enright ile Çitkuşu üzerine söyleşti: “Dünyaya sahip olduğumuzu sanıyoruz. Dil de bu sahiplenmenin ilk eylemi...”

Melek Sönmezer imzalı bu haftanın ikinci söyleşisi, Serdar Soydan’a yeni çıkan romanı Lütfen Alkışlamayın üzerine: “Safiye Ayla ve Komando” alt başlığını taşıyan bu biyografik dönem romanında “giderek toksikleşen, her iki tarafa da zarar veren bir aşk ilişkisi”ni anlattığını belirten Soydan, dönemler değişse de çok şeyin değişmediği kanatinde: “Bugün yaşananlar da o zaman olup bitenlerle neredeyse birebir aynı.”

Vitrinde her zamanki gibi yeni kitaplar var.

İyi bayramlar.

 
 
 

22 Mayıs Cuma

İyimser olmanın giderek zorlaştığı bir dönemde, Aslı Güneş iyimserlik ve umut kavramlarını kitaplar üzerinden tarıyor: “Pollyanna kurdun karnında: İyimserlikten daha iyisi, trajik umut”. Yasemin Kaya ile Utku Özer, “Büyümenin, büyüyememenin ve büyümeyi reddetmenin romanları”nda bildungsroman’ın Dünyadaki ve Türkiye’deki belli başlı örneklerini inceliyorlar. Hasan Cem Çal, Bin Yayla’nın izini sürmeye devam ediyor, bu kez “soyut makine” kavramının peşinden giderek: “Soyut makine, Bin Yayla’nın tüm kavramlarının tebarüz etmesini sağlayan kavramdır diyebiliriz. Hatta giderek Bin Yayla’nın ta kendisinin bir tür soyut makine olduğunu iddia edebiliriz.”

Bekir Demir’in “Hiç okuyamayacağımız kitapların hüznü üzerine” adlı denemesi, Borges, Benjamin, Rilke, bolluk devrinde kitaplara yetişememenin sıkıntıları ve Zaid’in So Many Books adlı kitabı üzerine bir "döşek anlatısı". Enis Batur "Miyyavv" adlı denemesinde Marcel Broodthaers’in “Bir kediyle söyleşisi”ne yer veriyor. Türkan Cim Işık dijitalleşme ve otokurmaca arasındaki bağlantıyı sorguluyor: “Türün değişiminin çağın değişimiyle paralel olduğunu, 2000’li yıllardan sonra yazılan kitaplarla, dijital evrenle birlikte varolmaya başlayan sonsuz kaydırma işlemi arasında yadsınamayacak bir bağ olduğunu söylersem çok mu ileri gitmiş olurum?”

Şu sözler Abdullah Ezik’in Nihat Özdal’la son romanı Ornitolog üzerine yaptığı söyleşiden: “Doğrudan bir felaket anlatısı değil Ornitolog; kuruyan göller, sessizleşen alanlar, azalan kuşlar… Bunlar bir anda olmuyor. Tam tersine, gündelik hayatın içinde normalleşerek ilerliyor. Bence asıl mesele de bu: yıkımın görünmezleşmesi.”

Figen Alkaç, Gaye Boralıoğlu’nun Her Şey Normalmiş Gibi adlı romanı üzerine yazdı, Mesut Barış Övün’ün yazısı Kara Kitap’taki bir bölümden yola çıkıyor: “Bedii Usta’nın Evlatları”. Haftanın Vitrininde ilginç ve önemli kitapları seçmeye çalıştık...

 
 
 

15 Mayıs Cuma

“İnci Eviner’in sanatı,” diyor Orhan Koçak, “içeriklerinden ve biçimsel öğelerinden de önce, niceliğiyle, sırf bu niceliğin çokluğuyla, büyüklüğüyle çarpar seyirciyi.” Bu niceliğin çokluğuna ve çeşitliliğine uyan kapsamdaki “Eviner’de çizgi ve sahneleme” başlıklı yazısında Eviner’in bütün yapıtına bakmayı deniyor.

Mehveş Bingöllü’nün “Yaşadığımın kanıtı” adlı denemesi, Jorge Semprún’un romanı Neçayev Dönüyor üzerine değil. Daha çok belleğe, hatırlamaya, geçmiş ve yasa dair. Bingöllü’nün K24’te daha önceden yayımlanmış denemelerini de arka arkaya okursanız, birbirlerinin devamı olmasalar da bir bütünlük oluşturduklarını göreceksiniz. K24’te örnekleri çok: Kim bilir, bir süre sonra bu denemelerin kitaplaştığını da görebiliriz.

Behçet Çelik’in deneme tadındaki incelemesi, Yael Inokai’nin 2022 Anna Seghers Ödülüne değer görülen romanı Basit Bir Ameliyat  üzerine.

“Evcilleşmemiş bir ruha”: On gün önce kaybettiğimiz şair Elif Sofya üzerine Betül Dünder yazdı.

Şebnem İyinam, Şiirin Dolaşımı adlı yeni kitabı dolayısıyla Yalçın Armağan'la Türkiye'deki edebiyat kanonu üzerine konuştu. Kitap gibi bu güzel söyleşi de pek çok tartışmanın kapısını açacak nitelikte. Örneğin ben kendi hesabıma, Yalçın Armağan’ın yayıncılıkta tekelleşmeyi bu kadar desteklemesine ve övmesine hayli şaşırdım. Tabii ki abartıyorum, Armağan ile İyinam'a takılıyorum, bu konunun tartışılmaya muhtaç olduğunu vurgulamak için. Hiç kapanmayacak kanon bahsi gibi bunu da gelecekteki gündem maddelerimiz arasına koymuş olalım.

Umut Dağıstan “Kanonun içinde mahsur kalan” ve sadece Yaban’la etiketlenen Yakup Kadri’ye yeni bir gözle bakmak gerektiği kanısında: “Kanon bir yazar için görünürlük değil, bazen kalıplaşma ve sıkışma demektir. Hatta belki bazen dipsiz bir unutuş...”

Gurebâhâne-i Laklakan’a dair incelemesinde Agah Enes Yasa “Ahmet Haşim’in Bursası’nda bir bakış rejimi olarak tuhaflık” üzerine düşünüyor: “Haşim bu metinde kendini gelenek ile modernite arasındaki o tanıdık çekişmenin tam ortasına yerleştirir. Üstelik bunu dışarıdan bir gözlemci gibi değil, bizzat o gerilimin içinde konuşan bir ses olarak yapar.”

Bu haftanın Tadımlık’ı Kızıl Yazı’dan. Nergis Ertürk'ün Kızıl Yazı: Türkiye ile Sovyetler Birliği Arasında Edebiyat ve Devrim adlı kitabı Selahattin Özpalabıyıklar çevirisiyle Tetes Kitap tarafından haftaya basılıyor. Kitaptan kısa bir metni Tadımlık olarak yayımlıyoruz.

Adalet Çavdar Ayrıntı Yayınları’nın mini dizisinden çıkan iki kitabı ele aldı: “Philipp Blom'un Umut'u, iyimserlikten değil, belirsizlik içinde eylemde bulunmaktan söz ediyor. Meg Bernhard'ın Şarap'ı ise bu umudun toprakta, emekte ve paylaşılan zamanda nasıl kök salabileceğini anlatıyor.”

Vitrin’de bahar kitapları…

 
 
 

8 Mayıs Cuma

Bu hafta iki söyleşi var K24’te: Biri Yasemin Çongar’ın Mehtap Ceyran’la geçen ay yayımlanan Dönüş üzerine yaptığı söyleşi: “Varlığımızın derinlerinde gizlenen bir dil her şeyin çetelesini tutar.” Ceyran’ın önceki  kitabı Mevsim Yas’a dair Ayhan Geçgin, Melike Koçak ve Murat Çetinkaya’nın yazılarına da arşivimizden bakabilirsiniz. Aynur Kulak imzalı öteki söyleşi Hande Ortaç’ın önceki ay çıkan Sus adlı romanına dair. Hande Ortaç’ın öykülerinden oluşan Daha İyi misin?  için Mustafa Oğuz’un yazdığı yazıya da buradan ulaşabilirsiniz. Binlerce yazıdan ulaşan bu arşivi, her yeni yazı okuduğunuzda birkaç şekilde taramak çok ilginç sonuçlar verebilir. Özellikle K24’e ilk kez yazı yollayacak olanlara tavsiye ederim: Ele aldığınız kitaba dair daha önce aynı platformda çıkmış yazılara, en azından bir göz atmanız şart. Nasıl hakkında bir şey yazılmayan kitap boşlukta, havada asılı kalırsa, tek tek yazılar da öyle. Yazıların birbirleriyle konuşması, birbirlerine referans vermesi ya da eleştiri yöneltmesi, kitabın da tek tek yazıların da bir bağlama oturmasını hızlandıracaktır.  Sizden önce bir başkası... aynı kitap üzerine yazmışsa, okumadan geçmemeli. Ve hatta değinmeden.

Asu Aksoy’un Kuru Taşın Başı belgeselinden yola çıkarak yazdığı “Su Ölür mü?” başlıklı yazısı, kalkınmanın simgesi olan barajlar yüzünden yok olan köyler kadar “canlılığını kaybeden, ölen, nehir olmaktan çıkan” nehirlere de değiniyor: “Modern teknolojinin ele geçirdiği Ren Nehri gibi Çoruh Nehri’nin de bir nehir olarak artık var olmadığını söyleyebiliriz; nehir bir enerji rezervine indirgenmiştir.”

Lucy Caldwell’in Yakınlıklar’daki öyküleri üzerine kitabın çıktığı yıl Çiler İlhan K24’e bir yazı yazmıştı: “Eksiltmeler, adanmışlıklar, kadınlıklar”. Yazarın yeni kitabı Bu Dünyada Kalmak için Nedenler’e dair de bu hafta Behçet Çelik yazdı: “Solucan deliklerinden geçerek.”  Çelik’e göre “Gündelik hayat yaşantılarının anlatıldığı satırların arasında bizi başka yere, başka zamana, giderek varoluşla ilgili meselelere taşıyan solucan delikleri var bu öykülerde.”

Hasan Cem Çal’ın Lovecraft’a dair yeni yazısı Azathoth üzerine. Lovecraft hayranları için Çal’ın üç yıl önce Nyarlathotep için yazdığı yazıyı da bu vesileyle hatırlatalım: “Kozmik korku ve dehşetin tanıklığı”.

Duygu Sezek, Merve Çanak’ın 2018’de çıkan ilk şiir kitabını değerlendiriyor: “Hiçölüm’de mensur şiirin imkânları”.  Lovecroft'un metnindeki hiç oluş ile Hiçölüm'ün hiçbir ilgisi olmadığı ortada, yine de bu iki yazının yan yana gelmesi sanki kaçınılmaz göründü gzüme.

Sevil Eryaşar Rachel Cusk’ın Otobiyografik Üçlemesinden yola çıkarak “otobiyografik roman ve mahremiyet.” üzerine bir tartışma yürütüyor, Cusk’ın bir önceki üçlemesi Çerçeve’ye de değinerek. Eryaşar’a göre: “Geleneksel erkek otobiyografilerinin kronolojik, bütünlüklü, açıklayıcı yapısının karşısında, kadın yazarların eksiltmeli dili ve parçalı kurgusu mahremiyeti koruyan bir yapı kuruyor.” Behçet Çelik'in de 2018'de Cusk'ın Çerçeve Üçlemesi'ni "Rachel Cusk'ın romanları" başlıklı denemesinde ele aldığını hatırlatayım. Hoş, siz çoktan arama kutusuna Cusk yazıp Çelik'in yazısına ulaşmışsınızdır.

Yol Çiçekleri, Ahmet Güntan’ın 70. Yaşı dolayısıyla hazırlanmış, çok sayıda yazarın katkıda bulunduğu bir armağan kitap. Haftaya dağıtıma girecek kitaptan Tuncay Birkan’ın yazısını Tadımlık olarak sunuyoruz: “Sarıldım Çiftliği. üstüne iki kısa not: Doğanın dilsizliği ve hikâyesizlik arayışı”

Vitrinde yeni çıkan kitaplar arasından sizin için seçtiklerimiz yer alıyor, her zamanki gibi.

 
 
 

1 Mayıs Cuma

Aslı Güneş’le yaptığı uzun söyleşide Bülent Şık soruyor: “Bilim yapmak nasıl oldu da bu denli politik bir eyleme dönüştü?” Pirolizidin alkaloiti içeren bitkisel ürünler hakkında halkı uyardığı için tazminat davasıyla yüz yüze gelen, Bakanlık projesinin bulgularını açıkladığı için yargılanan Bülent Şık halk sağlığına ilişkin söylediklerinin yanı sıra bilimsel etiğe de değiniyor ve piyasanın bilimi nasıl şekillendirdiğini açıklıyor. Sarı Zarflar filminin eleştirisi de söyleşinin sonuna gelen okuru bekleyen bir sürpriz.

Geçtiğimiz ay iki okulda birden baş gösteren şok edici şiddet eylemleri üzerine çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Ama 2003 tarihli Elephant filmi dolayısıyla “teşhis hırsımızın şiddeti”ne dikkat çeken Tolga Yıldız’ın yazdıklarına benzer şeyleri pek işitmemiştik doğrusu: “Şiddeti kendi politik haklılığımızın süsü yapmaktan, her felaketi diğer kampın çürümesine kanıt diye kullanmaktan, ölen çocukların bedenleri üzerinden teşhis yarıştırmaktan vazgeçmedikçe o koridorlardaki kan izleri silinmeyecek.” 

Barış Özkul, “Panoptikondan Ölü Ev’e kapatılmanın farklı biçimleri” başlıklı uzun yazısında Dostoyevski’nin Ölü Bir Evden Hatıralar’ını Foucault’nun analizi açısından ele alıyor: “Foucault’nun analizinde hapishane büyük ölçüde özneyi şekillendiren, onu sınıflandıran ve yönetilebilir kılan bir iktidar aygıtıyken, Dostoyevski aynı baskı düzeninin içinde iktidarın hiçbir zaman bütünüyle ele geçiremediği bir insani potansiyeli ısrarla görünür kılar.”

Sarı Duvarların Altında, 1891 ile 1917 arasında Charlotte Perkins Gilman, Susan Glaspell, Mary E. Wilkins Freeman, Willa Cather tarafından yazılmış dört metni bir araya getirirken tek bir büyük sorunun etrafında dolaşıyor: Baskı altındaki bir ruh ne zaman kırılır, ne zaman sessizce direnir, ne zaman isyan eder? Kitabı ele alan Gülsen Doğaner “Duvarlar yıkılmadı”, diyor “yalnızca biçim değiştirdi.”

“Soyut kelimesinin küfür yerine geçtiği bir dönem”: Şebnem İyinam, Poetik Çıkmaz adlı kitabı yeni yayımlanan şair, eleştirmen ve müzik yazarı Orhan Kahyaoğlu ile Türkçe şiirin kritik bir döneminde dergilerin rolünden poetik kamplaşmalara, eleştirinin ideolojik sınırlarından bireysel şiir arayışlarına kadar uzanan bir söyleşi yaptı...

Beyza Tafralı’nın “Poetik çıkmaz’ı Modern Türkçe Şiir Antolojisi  ile aşmak” adlı incelemesi, bu güzel söyleşiyi tamamlıyor: “Poetik Çıkmaz, Modern Türkçe Şiir Antolojisi ile beraber okunduğunda, 20. yüzyıl modern şiirimizin estetik özerklik ile politik angajman arasında gidip gelen çok katmanlı yapısını bütüncül bir perspektifle görmeyi mümkün kılıyor.”

Ümit Yılmaz, Dorothee Elmiger’in Die Holländerinnen adlı romanını ele aldı: “Yeniden kurmacanın uçurumunda”

Julian Barnes, son kitabı olduğunu duyurduğu Ayrılış(lar)’da okuruna veda ederken anılardan, geçmişi aynen ‘olduğu gibi’ yeniden kurmak için harcadığımız çabalardan, kendi hastalığından söz açıyor... Ayrıntı Yayınları'ndan haftaya çıkacak olan otobiyografik kitabının bir yerinde anlattığı, ortasında koskoca bir ‘delik’ olan kırk yıllık hikâyeden kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.

Simay Dindar Emine Yıldırım’ın fantastik öğeler taşıyan 2024 yapımı ilk uzun metrajlı filmi Gündüz Apollon Gece Athena üzerine, Şaziye Çıkrıkcı ise Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı’nın ilk romanı Öyle Uzak ki Evim'e dair yazdı, Özlem Sipahioğlu Gospodinov’un Ve Her Şey Aya Büründü adındaki öykü kitabını inceledi. Vitrin’de bu haftanın seçilmiş kitaplarını ön ve arka kapaklarıyla inceleyebilirsiniz.

 
 
 

24 Nisan Cuma

Levent Yılmaz Her Şeyin Şafağı’ndan yola çıkarak kaleme aldığı denemesinde soruyor: “Neden uzak geçmişte adil, eşitlikçi bir dünyanın var olduğunu savlıyor (kimi veçheler olgusal doğrular olsalar da) ve bugün de böyle bir dünya yaratmamız gerektiğini haklı çıkarmaya çalışıyoruz?” Tektanrılı dinlerin ilksel cennetinin yeni gelişen düşüncelere yansımasından da olabilir bu, “böyle gelmiş böyle gider” anlayışına, dünyanın değişmezliğini ve insanın açgözlü doğasını varsayan köklü kanaatlere karşı çıkma arzusundan da… Tıpkı bazı veganların insan doğasının aslında veganlığa uygun olduğunu iddia etmesi gibi. O halde Yılmaz’ın retorik sorusu şu şekilde de sorulabilir: Daha önceden var olmamış bir dünyayı kuracak, tarih boyunca hiç başvurulmamış bir beslenme biçimini sürdürecek bir potansiyelimiz yok mu? Hem de eskiden insan doğasına aykırı olduğu düşünülmüş sayısız yeniliğe günbegün kucak açarken? 

Murat Menteş’in Tanpınar’a Huzur Yok adlı romanını Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi’ni referans alan Aslı Güneş eleştirdi: "Tanpınar'ın 'afili filinta' olarak portresi".

“Kurbanların sesleri”nde Behçet Çelik, 24 Nisan 1915 günü İstanbul’da tutuklanan, büyük çoğunluğu Ermeni toplumunun önde gelenlerinden oluşan iki yüzü aşkın kişinin akıbetlerine ilişkin yayımlanmış kitaplara bakıyor, o kitaplardaki ayrıntılı tanıklıkları, belgeleri ve yorumları birbirleriyle karşılaştırıyor.

Mesut Varlık Hrant Dink’in seçme yazılarından hareketle hazırlanan ve 15 yazarın deneme ve makalelerinden oluşan 23,5 kitabını ele alıyor: “Yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlar”.

Hasan Cem Çal Allan Kaprow’un Sanat ile Hayat Arasındaki Sınırların Bulanıklaşması Üzerine Denemeler adlı kitabına dair yazdı: “Sanat ile hayat arasındaki açık nasıl kapanır; gedik nasıl dolar?”

Adalet Tohumu adlı bir çocuk kitabı dizisinden hareket eden Gizem Arman, üst başlığı "Kavramların gölgesinde çocuk edebiyatı" olan yazısında çocuk kitaplarındaki didaktizme dikkat çekiyor: “Kitaplar anne babalar beğensin diye yazıldığında çocuk da edebiyat da araçsallaşarak özne olmaktan çıkar.”

Fahri Aral’ın kaleme aldığı “İmkânsızın peşinde”, Coşkun Aral'ın anılarından oluşan İmkânsız Coğrafyalar’ı tanıtıyor: “Sürekli 'imkânsız'ın peşinde koşan bir gazetecinin, bir savaş muhabirinin serüveni.”

Serdar Soydan’ın Lüks Nermin üzerine söyleştiği Şaziye Karlıklı yazdıklarının kurmaca biyografi adında bir türe dahil olduğunu söylüyor: “Kurmaca biyografi benim için gerçeğin zenginleştirilmesi anlamına geliyor. Somut bir örnek vermek istersem evdeki eski gümüşlerin parlatılması gibi bir şey.” 

Nedim Dertli Oliver Laxe imzalı 2025 yapımı Sırat filmini, Şaranur Yaşar ise Murat Özsan’ın Şişedeki Gemi romanınıele aldı, Özlem Sipahioğlu José Luis Sampedro’nın en tanınmış romanlarından biri olan Etrüsk Gülümsemesi’ni, Tarhan Gürhan ise Gökhan Tok’un Büyük Asya Seferi’ndeki kısa öykülerini tanıttı… Bu haftanın vitrinindeki yeni kitaplar da tanıtılmayı ve eleştirilmeyi bekliyor.

 
 
 

17 Nisan Cuma

“Edebiyat elbette yazarın zihinsel geçmişinin bir ürünüdür ama yazarın eserini kendi zihinsel geçmişinden koruması, eserin bu geçmişe maruz kalmasını önlemesi de gerekir.” Şükran Yiğit Ayşegül’den Uğultulu Tepeler’e, Kemalettin Tuğcu romanlarından Geniş, Geniş Bir Deniz’e kendi okuma serüveninin duraklarından yola çıkıyor denemesinde: “Ayşegül, Sara, Ahmet, Catherine”.

"Intermezzo ve çok geç kapitalizm: Dolayımsızlığın gizli çekiciliği"nde K24’ün eski yazarlarından Alptekin Uzel, Sally Rooney’nin Intermezzo adlı romanını dolayımsızlık kavramının ışığında ele alıyor, Anna Kornbluh’un Immediacy: Or, The Style of Too Late Capitalism adlı kitabının teorik çerçevesine başvurarak.

Esin Hamamcı, 1960’lardan Günümüze Edebiyatımızda Kent Hakkı Romanları üzerine N. Buket Cengiz ile söyleşti:  “Göçmenlerin kenti yaşayabilme hakkı için önce kentte yaşama hakkına sahip olmaları gerekiyor. Bir insanın kentte yaşama hakkına sahip olması ne demektir? Kentteki varlığının meşru görülmesi. Kimin tarafından? Kendini kentin sahibi olarak hisseden, kentin eski sakinleri tarafından.”

“Yazmak kurtarır mı?” diye soruyor Şule S. Çiltaş, Hüzünlü Kaplan’a dair denemesinde: “Yapıtın parçalı-melez yapısı Neige Sinno’ya yaşadıklarıyla ilgili hem bir mesafe hem özgürlük tanıyor. On dört yaşına kadar düzenli olarak üvey babasının tecavüzüne uğrayan Sinno’nun Hüzünlü Kaplan'ının tek bir satırında nefrete yer yok.”

Özgür Taburoğlu, “Zorba Zamanlar: Ahmet Telli’nin kalemleri”nde şairin bir portresini onun dizelerinden bir kolajla çiziyor: “Büyük bir okyanustan mürekkep şiir dünyasının sakinidir Telli. Geçmişin akmaya son vermesi onun da mürekkebinin tükenmesi demektir.”

Fatih Yiğitler Polonya edebiyatının geçtiğimiz hafta ölen ünlü ismini, Türkçeye çevrilmiş eserleri eşliğinde anıyor: “Wiesław Myśliwski için şahsi bir portre denemesi”

Hamdi Karaşin, “Mekanik Rodeo atı Batı”da, Cumhuriyet edebiyatının erken dönemlerinde Batı’yı mesele eden dört yazarın dört romanındaki ortak noktalara dikkat çekiyor: “Peyami Safa’nın Yalnızız, Refik Halid Karay’ın Anahtar ve Reşat Nuri Güntekin’in Eski Hastalık romanlarında Batı bir rodeo atı gibi; Doğu da mekanik olarak algıladığı bu atı terbiye etmeye çalışıyor…”

Adalet Çavdar’ın yazısı Caner Almaz’ınYaşamaklar, Boşluklar ve Duvarlar’dan oluşan üçlemesine dair.

Emrah Pelvanoğlu, Metallica’nın bas gitaristi Clifford Lee Burton’ı yad etti: “Bir insan yalan söylediğinde…”

Bayram S. Taşkın, Bahar Yaka’nın Dikiş Tutmaz’ı, Abdullah Ezik Anne Michaels’ın Tutsak’ı üzerine yazdı, en genç yazarlarımızdan Mustafa Arda Arık Gogol’ün “Portre” adlı öyküsünü inceledi. Bu yılın 16. Vitrin’inde haftanın kitapları.
 

 
 
 

10 Nisan Cuma

Bazı kitaplara dair birkaç yazı yayımlıyoruz, bazıları üzerine daha da çok. Bunun sebebi sadece o kitapların önemli olması değil, pek çok tartışmaya yol açmaları, tartışma zeminine elverişli olmaları. Bu hafta Behçet Çelik Margrit Schreiner’ın otobiyografik romanlarına dair yazdığı denemede “kurmacayla gerçekliğin muğlak sınırları” üzerinde duruyor. Çelik daha önce de K24’te Margrit Schreiner üzerine yazmıştı: “Anonim döngüde muhtelif kıvrımlar”. Bu vesileyle Schreiner ile Aynur Kulak’ın söyleşisine de göz atabilirsiniz: “Kendini tanımak, yazmanın bir gereğidir.”

Para Gürültüsü üzerine bu kez Dila Keleş yazdı: “İleri saran dünya, geri alınan zaman”. Latife Tekin’in ilk romanlarına da geri dönen Dila Keleş’e göre “Para Gürültüsü, üretici emeğin dönüştürdüğü dünyanın artık emeğe ihtiyaç duymadığı günümüzde yoksulluğun ne olduğunu, zamana nasıl tutunulacağını, ‘yuva’nın nerede kurulup bozulduğunu soruşturan bir anlatı.”

Para Gürültüsü üzerine daha önce yayına aldığımız, birbirleriyle de konuşan yazıların tümüne şu linkten ulaşabilirsiniz. Dosya olma zamanı gelmiş midir dersiniz?

İki yeni kitaptan sonra, kesinlikle yeni denemeyecek, ama üzerine yazdıkça sayfaları arasında yeni yeni şeyler bulunan iki “kitap-öncesi” kitap: İlyada ve Odyseeia. Türkan Cim Işık, Homeros destanlarını mutfak, sofra ve kadınlar üzerinden değerlendiriyor: “İlyada daha çok savaşçı erkek topluluğunun, savaş halinde çaresiz kadınların, kölelerin, alınıp satılan kadınların üzerinden ilerlerken, Odysseia’da kadın tehlikeli, büyülü ve bağlayıcıdır.”

“Günlük hayatı şiirle yeniden kurmak” başlıklı yazısında Canberk Doğalı, Turgay Fişekçi’nin şiirini değerlendiriyor: “Fişekçi’nin şiirleri günlük hayatı kucaklar ve onu sıradışı bir hale getirirler; günlük hayatın dilini öyle bir kullanırlar ki, onu yeniden inşa ederler. Ve işte bu şiirde, küçük ve sıradan olan, artık büyük ve önemlidir.”

Hasan Cem Çal, Afrika Dansı’ndan sonra bu kez de Sevim Burak’ın bir başka kitabını ele aldı: Ford Mach I.

Deniz Durukan’ın denemesi, Nilay Özer’in dördüncü şiir kitabı Yüzü Kelebeklerle Örtülü üzerine: “Her şeyden sızdım bir derinliğe”.

Memleketini Özleyen Yengeç ile Yaşamın Kıyısından kitapları Yaşamın Kıyısındaki Yengeç adıyla yeniden basılan Gobelyan’ın öykülerini Mazlum Vesek ele aldı: “Yoksul, karanlık ama bir o kadar emekle yoğrulan, yaşayan bir sokağın öyküleri bunlar. Her şeye rağmen Gobelyan’ın sokağından barış, hayvan ve insan sevgisi, dostluk ve dayanışma sesleri yükseliyor.”

Şirvan Erciyes, Dönüşte Yağmura Yakalandık adlı öykü kitabı üzerine Muzaffer Kale ile söyleşti.

Ramazan Atlen, Erdem Dönmez’in kaleme aldığı Yakup Kadri biyografisini inceledi: Yakup Kadri Karaosmanoğlu-İnkılapçı Muhafazakâr.

Aydın Afacan, Nazmi Ağıl’ın Bana Hiç Yazmayan Dünya’sını ele aldı: “Amerikan edebiyatının önde gelen adlarından Emily Dickinson’ın şiirlerinin çevirisi. Ama kitap çeviri şiirler ve asıllarıyla sınırlı değil, çeviri kararları, anekdotlar, başka kaynaklara göndermeler ve yorumları da içeren bir çalışma. Düzenlemesi ve kaynakçası ile akademik bir çalışma gibi, şiirlerin hem asılları hem de çevirileriyle birlikte sunuluşu, çeviri süreci ve sonuçlarıyla birlikte başka kaynaklara, metinlerarası bağlantılara uzanan, hem akademik hem de yazınsal açıdan bir sohbet niteliğindeki akışıyla ilginç bir kitap.”

Bu kitap üzerine daha önce K24’e yazan –Aydın Afacan’ın da referans verdiği– Mahmut Temizyürek Bana Hiç Yazmayan Dünya’yı “şiirle ilgilenen herkes için (çevirmen, okur, şair, özellikle de genç şairler için) bir kılavuz” olarak nitelemişti.

Ergün Gezici’nin yazısı, Jorge Ibargüengoitia’nın Ölü Kızlar’ına dair: “Ölü Kızlar’da Blanca’nın bedeni”. (Bu arada Ölü Kızlar isminde iki farklı kitap var halihazırda raflarda. Tek benzerlikleri de isimleri değil. Selva Almada’nın Ölü Kızlar’ı için Sena Akalın’ın söyleşisine bakabilirsiniz.

Süreyyya Evren, Hasan Türksel’in Zamanın Dalgaları’nı ele alırken otokurmacayı kurcalıyor, Dovlatov’un Yabancı Kadın’ına ve Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul’una da değiniyor. Bu haftanın yeni kitapları Vitrin’de.

 
 
 

3 Nisan Cuma

Önceki hafta Latife Tekin’in son romanı Para Gürültüsü üzerine üç yazı birden yayımlamıştık – küçük bir dosya. Yazıları hatırlatayım: “Hayatın ve estetiğin büyük ‘düzeltmesi’” / Aslı Güneş, “Kramp çağında bir dil”  / Mesut Varlık, “Bize bir zaman oyunu oynuyorlar” / Deniz Durukan.

Bu hafta Barış Özkul’un yazısıyla dosya devam ediyor: “Piyasa masalı ile gürültü estetiği arasında”. Özkul’a göre romanın en kuvvetli taraflarından biri “tam da bu dünyanın parçası olan, ondan tiksinen ama aynı zamanda onun tarafından büyülenmiş bir bilinç kurabilmesi.”

Bazı kitaplara dair birden çok yazı yayımlanmasının bir sebebi söz konusu kitabın önemli olmasıysa, öteki de yayına giren yazıların ötekileri tekrar etmemesi, konuya yeni bir bakış açısı getirmeleri. Bunu ne kadar başardığımızın takdirini elbette size bırakıyoruz – ama sosyal medyadan çok burada, başka bir yazı olarak!

“Afrika Dansı: Duoloji ve deiksis” başlıklı yazısında Hasan Cem Çal “Burak’ın hiçbir kitabında, Afrika Dansı da dahil olmak üzere, 'dil oyunu' ya da 'biçimsel bozulum' yoktur,” diyor, “zira söz konusu olan, apaçık, pornografik düzeyde açık bir programdır.” Hasan Cem Çal’ın Sevim Burak’a dair bir başka yazısı haftaya yayında olacak.

Dilan Salkaya “Çocuk seyirci ama çocukça olana karşı” başlıklı yazısında  dijital platformlarının egemenliğindeki sinema dünyasında çocuk seyirciler hakkındaki temel varsayımları sorguluyor: “Çocuk seyirci, bugünün aktörü ve öznesi olarak değer görmeyi hak ediyor. Yetişkinler olarak korumacı davranmak yerine, çocuklara bir filmi nasıl anlamlandırmaları gerektiğini göstermek daha kıymetli.”

Yapay zekânın gündelik hayatımızda yerinin artmasına paralel olarak, bu konudaki yazılar da K24’te daha fazla görünmeye başladı. Anlaşılan daha da artacak. Tolga Yıldız çeşitli yapay zekâ yazılımları tarafından üretilen metinleri ele aldığı denemesinde “Asıl sorun,” diyor, “dil modellerinin metin üretmesi değil, giderek bir yazı normu üretmeye başlaması. Çünkü insan, sık maruz kaldığı şeye benzeme eğilimindedir.”

Ümit Yılmaz, Luis Sepúlveda’nın Mazideki Halimizin Gölgesi adlı romanını inceliyor: “Kazanmadan hayatta kalmışların anlatısı”.

Abdullah Ezik’in Müge İplikçi ile yaptığı söyleşi yazarın son romanı Sahte Cennetten Kaçış'a dair: Kadın dayanışması, bellek ve hatırlama, mekânın psikolojik işlevi, günümüz Türkiye’sinde ve küresel ölçekte artan otoriterleşme eğilimleri...

Aynur Kulak, Kemal Aydoğan’la konuştu: “Tiyatro sanatı oyuncunun sanatıdır.”

Kemal Tekin, Senem Gökel’in şiirlerini Mehmet Yaşın’inkilerle, resimleriniyse İlhan Berk’in resimleriyle karşılaştırarak ele alıyor: “Gökel’in şiirinde kurgu ile gerçek arasında bir gerilimden çok, bir eşik ilişkisi vardır. Şiir ne gerçekliği temsil eder ne de ondan kaçar.”

Tahsin Aladağ, Rıdvan Hatun’un Cehennemde İlahi’sini, Şirin Etik Sándor Márai’nin Csutora’sını  ele aldı – bu kitap hakkında Şule Kaynar’ın bir yazısını da önceden yayımlamıştık.

Mesut Barış Övün, Eduardo Galeano’nun Biz Hayır Diyoruz  seçkisini ele aldı, Özlem Sipahioğlu da Ethem Baran’ın Kırkikindiler Bittiğinde adlı kitabını inceledi. Bu yılın 14. Vitrin’inde haftanın kitapları var.

 
 
 

27 Mart Cuma

K24’te bu hafta neler var? Mehveş Bingöllü’nün denemesi yas üzerine: Annesinin kaybını atlatabilmek için yazmaya çalışmasını, yazamayışını anlatıyor Bingöllü, bir yandan kendi acısıyla baş etmeye çalışırken bir yandan yasa dair kurmacaları okumaya dayanamadığı için okuduğu düzyazılarla teselli arıyor, böylelikle yas ve acıyı genelleştirebiliyor. Kitaplara değinen, kişisel bir acıdan yola çıkıp zarifçe öznellikten uzaklaşabilen, ürpertici güzellikte bir deneme bu.

Adnan Ekşigil çoktan unutulmuş bir kurumu, Fransız Akademisi’ni örnek alarak kurulmuş Sillogos’u hatırlatıyor yazısında: “Sivil toplum tarihimizde sararmış bir sayfa”.

Nicholas Rombes’in 10/40/70: Dijital Film Kuramı Çağında Kısıtlamanın Özgürleştiriciliği adlı eseri üzerine yazdığı yazıda Hasan Cem Çal şu soruyu soruyor: “Film, yaşamın mikro-kozmosu ya da mikro-modeli olabilir mi?”

“Edebiyatın edebi adaleti” başlıklı denemesinde Cansu Civelek iki romanı ele alıyor: Mario Vargas Llosa’nın Teke Şenliği ile Junot Díaz’ın Oscar Wao’nun Tuhaf Kısa Yaşamı’nı…Dominik Cumhuriyeti diktatörü Rafael Trujillo’nun tek adam rejiminin ülkeyi otuz yılı aşkın ne hale getirdiğini anlatan bu iki romandan yola çıkan Civelek edebiyatın gecikmeli de olsa adaleti yerine getirme gücünün olduğunu ileri sürüyor ve hatırlatıyor: “Türkiye’de henüz anlatılmamış ama anlatılmayı bekleyen hikâye çok.”

Haydar Ali Albayrak’ın Evren Yesari’yle söyleşisinde "Ben yola bir kapıyı bulmak için çıkmıştım aslında..." diyor Yesari. Osmanlı kuvvetlerinin İstanbul’un fethi sırasında açık unutulan bir kapı sayesinde şehre girdiği söylentileri üzerine, efsaneden ibaret bu kapıyı ararken, Buharkapı’yı, Vaker’de hikâyeleri anlatılan Buharkapı’yı bulmuş…

Hatırlarsanız Vaker üzerine K24’te daha önce de bir söyleşi yayımlamıştık: “Kentsel dönüşüm, kültürü, sosyal dokuyu, anıları, dayanışmayı da yıkıyor...” Ayrıca son bir aydır “yıllık izninin bir bölümünü” kullanmakta olan Behçet Çelik’in “Vakerilmiş gerçekler, sosyal medyada hikâyeler” adlı eleştiri yazısını da…

Selahattin Özpalabıyıklar’ın Levent Şentürk ile söyleşisi Şentürk’ün Sekizinci Kıta: Enis Batur Üzerine Yazılar  adlı kitabı üzerine – tabiatıyla, Enis Batur’a dair aynı zamanda.

Derin Doğa Kokal, “Korku ve Arzu Arasında”da Yusuf Atılgan’ın öykülerinde motife dönüşen erkek karakterleri ele alıyor: ““Atılgan’ın öykülerinde gelişme yoktur, bütün hikâyeler başladığı yerde biter.  Bunun sebebi de öykülerdeki erkek karakterlerin harekete geçmesini engelleyen korku duygusudur.”

Nedim Dertli, Iris Murdoch’un Oldukça Onurlu Bir Yenilgi’sini inceliyor, Gizem Arman çocuğun iç dünyasında yaşananların, doğa ve aile ilişkileri ile harmanlanarak sunulduğu üç romanın çocukluk dönemi kırılmalarını nasıl kurduğunu; bu kırılmaların anlatı zeminine nasıl dönüştüğünü ele alıyor: "Hikâyeden hakikate".

Ahmet Turan Köksal’ın yazısı ise bir karikatür karesinden –Umut Sarıkaya’ya ait çok ünlü bir kare bu– yola çıkıyor, karikatür üzerinden yapay zekânın gündelik gerçeklikle ne kadar örtüştüğünü inceleyerek YZ üzerine bazı spekülasyonlara girişiyor: "Yapay zekânın Sobalı Ev ile imtihanı"...

Bunların dışında: Kerem Görkem Miguel Bonnefoy’nın Miras’ı üzerine yazdı,

Bahar Gerçek Doğru Maggie O’Farrell’in kaleme aldığı Hamnet ‘i sinema uyarlamasını da değerlendirerek ele aldı, Abdullah Ezik Menekşe Gülben’in yeni kitabı Beygül’ü, Meltem Vural da Richard Sennett’in Karakter Aşınması’nı inceledi.

Vitrinde haftanın kitapları…

 
 
 

20 Mart Cuma

K24’te bu hafta Latife Tekin’in son romanı Para Gürültüsü’ne dair üç yazı birden var; küçük bir dosya sayılabilir. Aslı Güneş, “Hayatın ve estetiğin büyük düzeltmesi” başlıklı yazısında “Roman, yoksulluğu dijital çağın tekinsiz sularına taşırken, okuru sadece bir metni okumaya değil, bir 'dilsel sabotaja' davet eder” diyor, “Metnin ritmi ile paranın hızı arasındaki çatışma, dilsel bir sabotajdır.”

Mesut Varlık’a göre “Para Gürültüsü, finans dünyası ve mesajlar dünyası gibi edebiyatın en uzağındaki alanların nasıl da 'devrimci' bir jestle edebiyata dahil edilebileceğini gösteriyor.”

Deniz Durukan ise “Bize Bir Zaman Oyunu Oynuyorlar” adlı yazısından anlaşılacağı üzere, Latife Tekin’in bu metinde asıl meselesini yoksulluktan çok zenginliğin sefaleti üzerine kurduğu kanaatinde: “Yoksulu o sefaletten korumak asıl derdi.”

Yasemin Kaya ile Utku Özer, kapsamlı bir Zabel Yesayan portresi çiziyorlar: “Yesayan, tek bir anlatı biçimine ya da etik pozisyona sığmayan; tanıklık kadar suskunlukla, sürgün kadar içe kapanışla da düşünen bir yazar. Yesayan’ı okurken yalnızca geçmişte kalmış bir dönemin tanığıyla değil, bugüne ulaşan bir direncin sesiyle karşılaşırız.”

Dilan Salkaya, The Bride!  filmini “Dadaist bir Frankenstein kolajı” olarak betimliyor.

"Köpek, Batı, İki Film" başlıklı denemesinde Mehmet Sebih Oruç, yeni çevrilmiş iki filmdeki (Die My Love ile Bird) köpek ölümlerinden yola çıkarak sinemadaki aşırı köpek hassasiyetinin “aslında insandan kaçışın bir biçimi” olduğunu ileri sürüyor.

“Irkçı kapitalizm ve güler yüzlü asimilasyon” başlıklı yazısında Tolga Yıldız Sinners filminin Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesinin çok ötesine geçtiğini söylüyor: “Film, vampiri kaba bir canavar klişesinin sınırlarından çekip alıyor; ötekinin emeğini, sesini ve belleğini eşitlik vaadiyle gasp eden tarihsel bir iştah olarak yeniden kuruyor.”

Tayfun Topraktepe, Engin Barış Kalkan’la geçen aylarda çıkan romanı Şarap İskelesi Sokak üzerine söyleşti: “İroni benim için can simidi.”

Figen Alkaç, Sema Aslan’ın 2021’de yayımlanan romanı Dünyanın Kasım’a Görünüşü üzerine yazdı: “Romanın görmezden geline geline kendi patikalarına sürüklenmeye zorlanan kahramanları, hangi kelimeyle konuşsalar kekemedirler sanki. Çünkü kelimeler onlara güçsüz ve değersiz olduklarını fısıldıyordur durmadan.”  

Haftanın Vitrininde yeni kitaplar var ama bu hafta Kitap yazıları bayram tatili sebebiyle yok.

Herkese iyi bayramlar.

 
 
 

12 Mart Perşembe

Kitap kapağı ve yayınevi kapağı

Yayınevlerinin sitelerine çok sık giriyorum, bazen yeni kitaplara bakmak için, bazen sadece bir kitaba link vermek için, bazen iş için bazense meraktan. Kimi yayınevlerinin çok güzel, kullanışlı, iyi tasarlanmış web siteleri var. Bazı sitelerse bulmaca gibi. Bazılarının web sitesi bile yok. Bazılarının var ama çalışmıyor. (Aylardır ana sayfasında under construction ibaresiyle duran sitelere yine de gerektiğinde link veriyorum, olur da ileride site açılır…) Bazı yayıncılar yeni kitaplarını nedense çalışan web sitelerine koymuyorlar, bazen aylar sürebiliyor yenilerin eklenmesi. Bazıları hiç koymuyor! Oysa sosyal medyada ilk başka kitabın görünürlüğü daha çok olsa da, birkaç gün içinde her şey akışa karışıp gidiyor.

Web siteniz var, yeni kitaplarınız da orada. Ama kitap kapaklarını kopyalamayı yasaklamışsınız. (Niye?) Bazı yayıncılar da kitap kapaklarını değişik formatlarda (üç boyutlu, sağlı sollu marjlı vb.) koyuyor, sitenin herhangi bir yerinde düz kapak bulunamıyor bir türlü. Kitap kapaklarını siteye güzelce yerleştiren ama kitaplara dair en temel bilgileri bile bizden esirgeyenler var: Kitap ne zaman basılmış, kaç sayfa, çevirmeni kim? Bazı yayıncılar işin kolayını bulmuş, doğrudan kitap satış sitelerine yönlendiriyor okuru. Nerdeyse hiçbir sitede kitaplar için basın kiti yok.

Oysa web sitesi bir yayınevi için önemli. Eninde sonunda okurların dönüp dolaşıp geleceği yer orası. Kitap satış sitelerinde binlerce kitap arasında kaybolan koleksiyonunuzun eksiksiz bir şekilde okura sunulduğu yer orası. Yayıncıların kitap kapaklarına gösterdikleri özeni web sitelerine de göstermeleri gerekmez mi? Web sitesi de yayınevinin kapağı sayılmaz mı?

Neyse, biz gelelim kendi arka kapağımıza:

Murat Belge’nin Bir Dönüm Noktası Olarak Oğuz Atay ve Tutunamayanlar  adlı kitabını inceleyen Barış Özkul’a göre Belge'nin metniTutunamayanlar’ın yalnızca bir “aydın bunalımı” ya da “Türkiye eleştirisi” romanı olmadığını, Selim ile Turgut’un karşıt yazgıları üzerinden ilerleyen özgül bir künstlerroman olarak da okunabileceğini gösteriyor. Nuray Mert’in yazısı hem Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk: Entelektüel Bir Biyografi  kitabına hem de kitabı K24’te daha önce ele almış olan Taner Akçam’a yönelik bir eleştiri. Hasan Cem Çal, Nick Land’in teorik kurgularına yönelik, ‘teknik’ bir yazı kaleme aldı, “Karanlık Aydınlanma”ya hiç değinmeksizin. Özgür Taburoğlu, Jane Bennett’ın Canlı Madde’sini inceliyor, canlılık tanımının değişmekte olduğuna vurgu yaparak. Pınar Öğrenci Berlinale’de ödül alan –ve gösterime yeni giren– Emin Alper’in Kurtuluş  filmini eleştiriyor. Güzin Ayan Postu Modern Kızıl Tilki’yi şöyle tarif ediyor: “...günümüzün yazarlarını ve edebiyat yayıncılığını enine boyuna eleştiren, parodi, ironi ve hicivden mürekkep, örneğine az rastlanır türde, muzip bir kurmaca.”

Muziplik değil, postmodernlik de değil; Henri Michaux’yu okuyan J.M.G. Le Clezio’yu okuyan Engin Soysal bizi de “Buzullara Doğru” götürüyor. Aynur Kulak, Fresko Üçlemesi'nin son kitabı Başka Zamanların Adımları  üzerine Başak Baysallı ile söyleşti.

Bu hafta Tadımlık’ta yine yepyeni bir yayınevinin ilk kitabı var: Arapçadan Türkçeye çeviri eserler yayımlayan Samyeli Yayınlarının ilk kitabı, Mahmud Derviş'le yapılan söyleşilerden ve onun şiirine, poetikasına dair alıntılardan oluşan İşte Böyle Yarattım Şiirimi. Doğumgünü olan 13 Martta şairi kendi sesinden alıntılarla selamlıyoruz. 

Şule Kaynar Toni Morrison’ın Resitatif’i üzerine yazdı, Ceren Şimşek de Louise Gornall’ın Parçalı Bulutlu romanına dair. Özlem Sipahioğlu, Gisèle Pelicot’un hikâyesini ve Yaşama Övgü’yü anlatıyor bize: “Utanç yer değiştirmeli.”

Vitrin’de yeni kitaplar sizleri bekliyor, arşivde de binlerce yazı…

 
 
 

6 Mart Cuma

Bu hafta K24'te neler var? Haftalık bülten size bu yazıdan daha önce ulaşmıştır muhtemelen ama olsun... Aslı Güneş’in eleştirel denemesi, sadece Günay Çateo Kızılırmak’ın son romanı Mualla’ya değil, roman vesilesiyle yasa ve yas üzerine yazılmış kitaplara dair: "Boşluğun estetiği bize ne söyler?" Pluribus TV dizisi üzerine geçen ay Ahmet Turan Köksal’ın bir yazısını yayımlamıştık. Köksal diziye yapay zekâ penceresinden bakıyordu, bu hafta yayına aldığımız Levent Yılmaz’ın uzun mu uzun denemesi ise bambaşka bir yerden yaklaşıyor konuya: Bir antik çağ felsefi ideali olan auterkeia (kendine yeterlik) gibi imkânsız bir kavram üzerinden.

Tolga Yıldız, Alevilikle Bektaşiliğe bakışı özcülükten kurtaracak yaklaşımlara sahip üç kitabı ele alıyor, Aleviliğin donmuş bir kültürel miras olmayıp “coğrafi tecride, merkezî devletin devletin vergi/asker baskısına ve üretim ilişkilerinin dayattığı zorunluluklara karşı geliştirilmiş, 'dinsel paralellikler'le 'senkretizm' üzerinden inşa edilmiş, tarihsel bir hayatta kalma stratejisi” olduğunu ileri sürüyor. Yazısının başlığı da Yıldız’ın tutumunu ele veriyor zaten: “Sınıfsal, mekânsal ve kültürel süreklilikler içinden Aleviliği yeniden okumak.”

Özlem Sipahioğlu, “Metinlerimde hiçbir fantezi unsuru yok, hepsi gerçek” diyen, Leziz Kadavralar ve Değersizler’in yazarı Agustina Bazterrica ile söyleşti. Bazterrica “büyülü gerçekçi” olarak nitelenmeye de karşı: “Eserlerim çoğu zaman hemen büyülü gerçekçi olarak etiketleniyor. Büyülü gerçekçilik, gerçekdışı, tuhaf ya da düşsel olanı gündelik ve sıradan bir şeymiş gibi sunmaya dayanır; bence eserlerim ne gerçekdışı ne tuhaf ne de düşsel. ”

Ebru Ak, "Tuhaf kadınlarla buluşabilmek özgürleştirir" adlı denemesinde üç kadın yazarı farklı ve zorlu yaşamlarını anlatan üç kitabıyla bir araya getiriyor; Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sı, Kjersti Skomsvold’un Hızlandıkça Azalıyorum’u, Violette Leduc’un Küçük Tilkili Kadın’ı… Yazarın kendi deyişiyle: “tuhaflıkta ortaklaşmanın şaşırtıcı coşkusunu paylaşmayı amaçlayan bir paralel okuma denemesi.”

Bu hafta Tadımlık’ta çiçeği burnunda bir yayınevinin, Nâra Kitap'ın ilk kitabı yer alıyor: İranlı Sepideh Gholian tarafından kaleme alınan Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü: İran’ın En Acımasız Cezaevlerinde Hayata Tutunmanızı Sağlayacak 16 Tatlı Tarifi. Nâra Kitap’a uzun ömürler dileriz.

Kadınlara dair üç yazının aynı anda yayına girmesi, 8 Mart’ın eşiğinde bir tesadüf mü? Büyük oranda tesadüf: Kadın mücadelesi 8 Mart’tan 8 Mart’a bir konuk değil, K24’ün sürekli ve ayrılmaz bir parçası. Yoksa geçen hafta yayına giren, Sena Akalın’ın Selva Almada ile yaptığı söyleşiyi bu hafta yayımlayarak 8 Mart’ı selamlamak da düşünülebilirdi: “Kadın düşmanı ataerkil kültür, kadın, çocuk, yaşlı, hayvan, doğa ayırt etmiyor...”

Ümit Erdem’in Murat Üstübal ile söyleşisi, Ücra’ça üzerine. Ücra dergisinde şair Murat Üstübal ile Bülent Keçeli’nin yapmış olduğu söyleşileri içeren kitaba dair konuşulurken pandemide kaybettiğimiz şair Bülent Keçeli de yâd ediliyor.

Adalet Çavdar, Yeşer Sarıyıldız ile Çınlayanlar’daki distopik öyküleri üzerine konuştu: "Sessizlik, rıza ve denetim üzerine". G. Bahar Melik’in denemesi "kulisini kaybeden özne", yeni teknolojilerin dünyasında kamusallığın aldığı değişik görünümler: “Özetle, tekerlek bulundu ve geri alınamaz,” diyor Melik, “Artık mesele nasıl şoför olunduğu, hangi arabalara binilebileceği, yolların kime ait olduğu, hız sınırlarını kimin koyduğu ve trafik kurallarının gerçekten uygulanabilir olup olmadığıdır.”

Bu hafta ayrıca, Şadi İdem, Janet Biehl’in Ya Ekoloji Ya Felaket: Murray Bookchin’in Yaşamı  adlı kitabını, Cansu Civelek de Sovyet dönemi Rus edebiyatının postmodern yazarlarından Venedikt Yerofeyev’in Moskova-Petuşki’sini ele alıyor.

Kerem Görkem Vincenzo Latronico’nun Kusursuzluk romanını tanıtırken kuşaklar arasındaki çatışmaya ve yeni dünyaya bakıyor. Görkem’e göre Kusursuzluk, “devamlı suretle kendini inşa eden, asla tamamlanmış hissetmeyen bir kuşağın aynası.”

Vitrin’deki kitaplar da cabası…

 
 
 

27 Şubat Cuma

Sena Akalın’ın İspanyolca yazan çağdaş kadın yazarlarla yaptığı söyleşi dizisi devam ediyor: Akalın bu hafta, Türkçede Bir Nehir Değil ve Ölü Kızlar adlı eserleriyle bilinen Arjantinli yazar/şair Selva Almada ile uzun uzun söyleşti. Edebiyatın dışında, erkeklik halleri, ataerkil kültürün yarattığı tahribatlar, kadın cinayetlerine karşı Güney Amerika’da yükselen kolektif öfte ve Ni Una Menos hareketi de söyleşinin uğrak noktaları arasında.

Masumiyet Müzesi’nin televizyon dizisi uyarlamasını romanla karşılaştıran Umut Dağıstan “dizinin romana ne kadar sadık olduğunu” tartışmanın anlamlı olmadığını söylüyor.

Bir başka uyarlama, Hamnet. Bir Fırat Hikâyesi’nin yazarı Birsen Demirtaş Özbek’in denemesi, romandan ve filmden öte, yas süreci üzerine.

Asuman Susam, Halil Yörükoğlu’nun öykü evrenini kapsamlı bir şekilde ele alıyor: “Gelenekte Bir Filiz”.

Ahmed Kutlu, Rüzgâr Dolu Konaklar’dan Dünya Güzeldir Hâlâ’ya Bejan Matur şiirinin değişimini inceliyor: “Rüzgârdan ışığa: Bejan Matur’un poetik dönüşümü”.

Sevil Eryaşar, Judith Hermann’ın –bir üçlemenin ilk kitabı olan– Bütün Aşkların Başlangıcı’nı Deleuze ve Guattari’nin yersizyurtsuzluk ve köksap kavramlarının ışığında ele alıyor.

Cansu Civelek Isabel Allende’nin Ruhlar Evi ‘ne dair yazdı: “Bir hafıza tekniği olarak  büyülü gerçekçilik”. Figen Alkaç’ın denemesi Mesut Varlık’in ilk şiir kitabı eskidendy  üzerine.

Mıhemed Şarman, edebiyatta samimiyeti tartıştığı yazısının başlığını Oscar Wilde’dan ödünç almış: “Bütün kötü şiirler samimidir.”

Behçet Çelik “Kalemi kendine batırmak pahasına” üstbaşlıklı yazısıyla, bu hafta kaybettiğimiz Necati Tosuner’i anıyor: “Necati Tosuner'in edebiyatımızdaki yerinden söz ederken üzerinde en başta durulması gereken, dile gösterdiği özen ve kısa, yalın anlatma konusundaki ustalığıdır.”

Özge Topuz Karadayı, Jean-Paul Fournier’nin Nereye Gidiyoruz Baba? adlı anlatısını inceliyor. Ö. Faruk Kalaycı Ayşe Şasa’nın hayatından yomla çıkan televizyon dizisi Ayşe’yi eleştiriyor… Vitrin’de yine bu haftanın kitapları…

 
 
 

20 Şubat Cuma

“Gri Arılar bir savaş romanı ama anlatılan, dostun düşmanın dosdoğru tayin edilemediği, sıradışı bir savaş” diyor Behçet Çelik, Andrey Kurkov’un romanını ele aldığı denemesinde. Gri Arılar’a dair kısa bir yazıyı daha önce de yayımlamıştık; “Savaşın ortasında arıların kanat sesleri.” Hasan Cem Çal’ın Mindy Seu’ya dair yazısı hem A Sexual History of the Internet hem de bu kitapla bağlantılı performansı konu ediniyor, ki bu örnekte kitap ile performans iç içe geçmiş durumdalar. Erhan Altan somut şiirin kurucusu Augusto de Campos'un 95. yaşını kutluyor, onun ve Noigandres dergisinin hikâyesini anlatırken.

Aramıza yeni katılan genç kuşak yazarlarımızdan Ogan Göncü, Paul Thomas Anderson’ın son filmi Savaş Üstüne Savaş’ı inceledi: “Ne uğruna savaştığını unutma”. (Yazıyı bitirdikten sonra giriş resmine bir kez daha bakarsanız resmin bir parça değiştiğini göreceksiniz. Ya da bana öyle geliyor)

İki şairin söyleşisi... Levent Karataş, Volkan Hacıoğlu ile uzun ve kapsamlı bir söyleşi yaptı: “Şiire çırak olmak”.

Tuğçe Kaplan’ın denemesi, hiçbir zaman tamamlanamayan, hep yarım kalan, epey zaman önce baştan aşağı yenilenen ve artık sihrini, büyüsünü, perilerini kaybeden, eski haliyle sadece A Ay filminin sahnelerinde yaşayaduran perili köşke dair. Bir heterotopya olarak perili köşk ve İstanbul.

Aslı Uzdil, besteci Emre Eröz’le çağdaş müzik üzerine söyleşti, Melek Deniz Özdemir 2026 Kahire Kitap Fuarını değerlendirdi.

Sema Vatansever Balkan edebiyatının uluslararası ölçekte tanınan önemli seslerinden biri olan Luan Starova’nın geçen yıl Türkçeye çevrilen İstanbul’da Bir Göçmen kitabını ele alıyor: “Göçmenliğin diyalektiği ve dilin ilk ölümü”. Vatansever ayrıca Starova’nın “Balkan saga”sını Türkiye’ye bağlayan ve henüz çevrilmemiş son kitabına da dikkat çekiyor: Baba.

Cansu Civelek Şeylerin Ağırlığı (Marianne Fritz), Kerem Görkem Şehir (Kaya Genç), Koray Feyiz Kuşlar Sanatı (Pablo Neruda) üzerine yazdı… Bu haftanın vitrinindeki kitaplar da yazılmayı bekliyor.

 
 
 


13 Şubat Cuma

Bu haftanın arka kapak yazısı

Orhan Koçak’ın son kitabı Cansever/Kant: Estetik Yücenin Serüveni’nden çok kısa bir bölümü Tadımlık olarak daha önce yayımlamıştık. Bu hafta Barış Özkul, kitabı titizlikle ele alıyor: "Yüceyi düşünerek eleştiriyi kurmak". Özkul –başlığından da anlaşılabileceği gibi– yazısını Koçak’ın Longinus, Burke ve Kant üzerinden yaptığı yüce analizi ile sınırlamış olduğundan, bu kitaba dair Edip Cansever tartışmalarını da içeren ikinci bir yazıya da yer var ileriki günlerde. Hoş, böyle olmasaydı da kitaba yeni bir gözle bakmamızı sağlayan veya tartışmayı derinleştiren yeni bir yazı için her zaman yerimiz olur…

"Yaptıklarımızdır bizi yapan": Levent Yılmaz’ın uzun ve lezzetli denemesi, Polybios’tan Machiavelli’ye, Hobbes’tan Vico’ya,  Hugo Grotius’tan Spinoza’ya tarih felsefesinin bir soykütüğü (soybilimi).

Bu denemenin hemen ardından Mindy Seu’nun Cyberfeminism Index’ine dair bir yazının gelmesi bazı okurları şaşırtıyor olabilir. Böyle şaşırtmacalara devam edeceğiz, söz. (Spoiler vermiş oldum – bu bağlamda, şaşırtmamaca.)

İrvin Cemil Schick, András Riedlmayer’in ardından kaleme aldığı obituarda bir tarafıyla artık kaybolmaya yüz tutmuş bir dünyanın da yasını tutuyor.

Aynur Kulak, son kitabı Sarıldım Çiftliği. üzerine Ahmet Güntan’la konuştu: “Artık saklanmıyorum.” Şirvan Erciyes’in yazısı da aynı roman üzerine: “Sarıldım Çiftliği., ekotopya, aşk ve kazalar”.

Övünç Demiray, Kemal Tahir’in Büyük Mal ile Köyün Kamburu romanlarını ve Metin Erksan’ın Susuz Yaz  filmini dikizlemek/röntgencilik açısından yeni bir gözle inceliyor: "Kemal Tahir'de dikizcilik ve pencere".

Nedim Dertli Javier Marías’ın iki romanı (Tomás Nevinson ile Berta Isla) arasındaki benzerliklere dikkat çekiyor; Engin Fırat Sıfırın Melodramı’nı ve Hıdır Işık’ın şiirini değerlendiriyor, Cansu Civelek Opriçnik’in Bir Günü’nü ele alıyor, 2006 yılında ilk kez basıldığında distopik olarak nitelenen Sorokin’in romanının artık güncel bir hale geldiğini esefle vurgulayarak. Nilay Erik kitap tanıtımının ötesine geçiyor ve Patrick Süskind’in Herr Sommer’in Öyküsü’nden yola çıkarak Bay Sommer’le söyleşiyor… Vitrin’deki kitapların çoğu da yukarıdakiler arasına eklenecek kısa sürede.

Mıhemed Şarman, “kendi kitaplarını kendi basıp dağıtımını yine kendisi yapan yazarlara ithafen” Varoluş ve ekmek” adlı küçük bir yazı dizisine başladı. İlk yazı: “Bizim burada biri daha yazıyordu.”

Şarman bir yerde arka kapak yazılarına da değiniyor:

“Sanki ellerinden gelse içeriğin tümünü kapağa taşıyacak; ne var ne yok hepsini oraya döküp tek bir müşteriyi bile kaçırmayacak; hatta bazen ‘mutlaka alınmalı, okunmalı’ türünden, bakanın eline yapışacak ısrarlı cümleler içeren kitapları heyecanla alırım.”

İçeriğin “tümünü” değilse bile önemli her şeyi arka kapağa taşımak, “mutlaka okunmalı” gibisinden önemli yayınlardan ve ünlü şahsiyetlerin ağzından çıkma övgülerle, alıntılarla kitabı eline almış okuru yakalamak… Kolay değil. Arka kapak yazılarıyla epey sık haşır neşir oluyorum: Her hafta seçilmiş 10 kitabı Vitrin’e koyarken en azından 10 kitabın arka kapak yazısını okuyorum, ayrıca şu anda okumakta olduğunuz yazılar da haftalık bir derginin arka kapak yazısı aslında… (Bu nedenle de biraz külfetli)

Bunun dışında zorluklarını iyi bilecek kadar arka kapak yazısı yazmışlığım da var. Kitabı almaya, okumaya dair bir iştah uyandırmak üzere yazarı ve kitabı biraz tanıtmak, anlatmak gerek – ve bu arada tanıtma işini dozunda tutup eseri özetler durumuna düşmemek. Çok kısa olursa kitabı hele yazarı bilmeyen biri için arka kapak anlaşılmaz olabilir Çok uzun olursa yazı okunmaz, okuru baştan bezdirirsiniz. Altın kural, arka kapak yazısının kitaptan daha kısa olmasıdır.

Edebiyat söz konusuysa iş zorlaşır, hem romanın tadını vermek hem de sürprizbozan mayınlarına basmamak icap eder. Klişelerden kaçınacak, ama karmaşık ve çetrefil cümleler de kurmayacaksınız. Okurun yüreğine değmek isteyecek, ama kişisellikten ve öznellikten uzak duracaksınız.

Önemli kişilerin ve bilinen yayınların övgülerini –varsa– art arda dizebilirsiniz, ama bakalım o önemli şahsiyet o anda kitabı ellerinde tutan müstakbel okurun sevdiği biri mi? İstatistikler kitabı aldıran şeyin arka değil ön kapak olduğunu söylese de hiçbir yayıncı ve editör hazırladığı kitabı serbestçe övme fırsatını kullanmaktan, kitabı kutsayan kısa bir metni özene bezene yazmaktan kendini alamaz. Sevgili Selahattin Özpalabıyıklar gibi arka kapak yazılarına kıyamayıp, onlarla bir türlü vedalaşamadıkları için bazılarını kitaplarına alanlar bile olmuştur.

Oysa genelde bu küçümen ve güzel yazılar editörlüğün öteki uğraşları gibi anonim kalmaya mahkûmdur, kimin tarafından yazıldığının ancak üç beş kişi tarafından bilineceğini bile bile o metin için ter dökmekte fedakâr ve kalender bir taraf vardır.

“Arka kapak yazarları; kitapların isimsiz influencer’ları.” –Los Mexicos Times

 
 
 


6 Şubat Cuma

Popüler roman, tarihsel roman...

Aslı Güneş, Ahmet Altan’ın O Yıl’ı üzerine yazdığı yazıda tarih-roman ilişkisini ele alıyor; Altan’ın epiğin dünyasında konumlandığını, “tarihsel roman iddiasıyla yola çıkıp” tarihsizliğin konforuna yerleştiğini söylüyor – O Yıl’ı bir “tezli roman” olarak daha önce ele aldığı Ahmet Büke’nin Kırmızı Buğday’ıyla karşılaştırarak:  Siyaseten birbirine taban tabana zıt bu iki metnin aynı edebi seçimlerle yol alması edebiyatımıza dair bize ne söylüyor?

Bu iki romanın tezleri zıt olsa bile tastamam aynı dönemi ele aldıkları için birbirlerine benzedikleri söylenebilir, oysa çok daha yakın bir tarihi konu alan ve kısa zaman önce yine K24’te Şükran Yiğit’in eleştirdiği Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni’si de aşağı yukarı benzer özellikleri taşıyor. Öyle olmadığını düşünenlerin sosyal medyada birkaç cümleyle cevap vermek (sızlanmak/paylamak/söylenmek) yerine derli toplu yazılar yazmaları ne iyi olur!

Sosyal medya demişken, bu tür yazılardan sonra çok kişinin Türkiye’de eleştiri yok’çuluk sihirli değneğine sarıldığı (“Bizde eleştiri yok, neyse ki bir örnek çıktı” ya da “bizde zaten eleştiri yok, bu da bir örneği”) görülüyor. Var mı yok mu, bu verimsiz tartışmaya girmeksizin başka bir şeye dikkat çekmeli: Sihirli değneğin bu kadar çok kullanılmasının sebeplerinden biri, kitap eleştirisi yazanlarımızın çoğunun nedense popüler metinlerin eleştirisine gönül indirmemeleri. Hızlı bir taramayla herkes görebilir ki bir metnin eleştiri ve analiz mıknatısı haline gelmesi için ya klasik (modern klasik?) mertebesine ermesi gerekiyor, ya da popüler olmayıp sınırlı bir okura hitap etmesi, eleştiriciye bir problem teşkil etmesi.

Anlaşılır bir şey; klasikler üzerine yazmanın, yeni bir yorum getirmenin zorlukları vardır ama metin üzerine önceden epey söz söylendiği için aslında güvenli bir alandasınızdır. Ataç’ın deyişiyle genç bir yazar/şair üzerine eğilmek “zarını atmaktır”, ilerleyen zamanda hep yek gelebilir, düşeşler dubaraya dönüşebilir vs. (Tavla benzetmesi pek hoş değil, öte yandan "zar atma"daki risk faktörüne dikkat çektiği için de kullanışlı.)

Diğer yandan eleştirinin bir derinlik ihtiyacı içinde olduğundan söz edilebilir: Ele aldığı kurmaca metinlerden daha çok coşku uyandırabilen düzyazıların üretilmesi, kurmacanın eleştirmen için de bir problem teşkil etmesine bağlıdır. Dolayısıyla eleştirmenden/akademisyenden ille de popüler metinlere eğilmesini beklemek, onu vazifelendirmek biraz eski bir eleştiri anlayışının sonucu: “Hükmünüzü verin, kitabı okuyup okumayacağımızı anlayalım.” Yargıdan ibaret eleştiri. Peki ya eseri bir bağlama oturtmak, başka kitaplarla akrabalıklarını keşfetmek, ilk bakışta görülmeyen özelliklerini ortaya çıkarmak, o metne bakışımızı baştan aşağı değiştirecek bir ufuk açmak? Bunlar konu dışı. Terimin hep kötü anlamda kullanıldığına dikkat etmişsinizdir.

Eleştirmek gibi olmasın ama, eleştirinin popüler metinlere uzanmayışının iki sonucu var: Bazı metinler çok sattıkları ve eleştiriden mahrum bırakıldıkları için adeta üzerlerinde dokunulmazlık zırhı taşıyorlar; bazıları ise –özellikle popüler olmak talihsizliğine uğramış bazı yazarlarımızın eserleri–salt popüler oldukları için pek edebiyattan sayılmayabiliyor. (Bu cümlelerin bir çağrı içerdiğini vurgulamaya gerek var mı, bilemedim. Sizce?)

Eleştiri eleştiri diye konuşup dururken, kitap tanıtımı denen metinlerin ne kadar kıymetli olduğunu da unutmayalım, iyi yazılmış bir tanıtım, eleştiri metinleriyle boş ölçüşebilir ki zaten deneme-eleştiri-tanıtım sık sık iç içe de geçer. İstatistiklere göre K24’ün en çok okunan kısmı Kitaplar sekmesi. Epeydir adı değişti sekmenin: Kitaplar / Filmler / Oyunlar / Diziler / Sergiler… Nitekim bu hafta Abdullah Ezik’in Gonzago’nun Öldürülüşü oyunu üzerine bir yazısı yer alıyor bu köşede.

Bir buçuk yıl kadar önce yayına aldığımız Filistin Edebiyatı ve Direniş dosyamızı hatırlarsınız. Güzel bir dosyaydı, kaçırdıysanız linke tıklayıp bir göz atmanızda yarar var. Gerçi ne kadar ince eleyip sık dokursanız dokuyun, dosyalar eksik kalmaya mahkûm. Hele Filistin gibi dünyanın kanayan yarası söz konusuysa…

Bana sorarsanız “dosya mantığı” basılı dergilere özgü, statik ve hatta ansiklopedik bir yayın anlayışına ait. (Bazen belli bir konuda yoğunlaşan yazıları, daha kolay erişim sağlamak üzere bir dosya başlığı altında ayrıca topladığımız oluyor, ama bu daha çok dizi yazı sınıfına giriyor.) Bu statikliği aşmanın net bir yolu var; bir kez Filistin dosyası yayımladık diye görevimizi yaptığımızı sanmamak.

Onun için sık sık K24’te Filistin yazılarına rastlıyorsunuz, rastlayacaksınız da: Bu hafta Burak Kumpasoğlu,  13 Filistinli kadınla yapılan söyleşilerden oluşan, Filistinli Radikal Kadınlarla Söyleşiler ve Güzel Dediğimiz Ne Varsa adlı kitabı ele alıyor: “Direnişin radikal kadınları”.

Çiler İlhan’ın denemesi, Daybreak in Gaza adlı derleme kitaba dair: “Sen bir rakam değilsin, adın Noor”. İlhan’a göre “Daybreak In Gaza, beş bin yıl öncesine uzanan yerleşim birimlerinden işgal altındaki hayatlara, Gazze’yi olanca zenginliği ve kederiyle etraflıca betimleyen, topluca yazılmış bir aşk mektubu. Aynı zamanda sözel bir kültürel direniş.”

Enis Akın’la hem yeni şiir kitabı Telaş hem de Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu incelemesi üzerine Onur Köybaşı söyleşti: "Şiire giderken çocukluğum hep yanımda." Nilüfer Kuyaş’ın röportajı ise “bilinmeyen okur”la: Kuyaş sık sık kahvede ve semtte kitap okurken gördüğü Adnan Kara’yı “yılın okuru” ilan edip okuduğu kitaplar ve okuma üzerine konuştu: “Okudukça sevdim, sevdikçe seçtim, seçtikçe keyif aldım.”

Yasemin Türker, mizojininin nasıl sistematik bir yapıya dönüştüğünü ve bu yapının gerçek dünyada nasıl şiddet ürettiğini gösteren  Kadınlardan Nefret Eden Erkekler’i yazdı: “Dijital ekosistemin bir ürünü olarak kadın nefreti”.

Aydın Afacan’ın denemesi,  Leonardo da Vinci uzmanı Carlo Vecce’nin Caterina’nın Gülüşü-Leonardo’nun Annesi adlı, araştırmalara dayanan romanı üzerine: “Leonardo ve Caterina’nin Gülüşü”. Osman Damla’nın incelemesi, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ına ve postmodern literatüre dair: “Gerçekliğin gölgesinde dinlenen roman.”  

Vitrin’de bize gelen, ileriki günlerde ele almayı düşündüğümüz, dikkatinizi çekeceğini umduğumuz kitaplar var yine.

 
 
 

29 Ocak Perşembe

K24 11 yaşında...

2015 yılından bu yana dijital ortamda yayın yapan K24 kitap ve eleştiri dergisi, şu günlerde 11 yaşına bastı. Dile kolay, 11 yıl , hepsi de arşivde, her an taranmaya ve okunmaya hazır 5545 yazı, 1237 kitap tanıtımı. K24 bu hızda yayına devam edecek – ekonomik koşullar izin verdiği ölçüde…

Peki, bu konuda siz ne yapabilirsiniz?

Madem sordunuz söyleyeyim. Yapılacaklar elbette kim olduğunuza bağlı:

– Bir okur iseniz: K24’ü okumaya, başkalarına salık vermeye devam etmenizin bizim için önemli bir katkı olduğunu bilmenizi isteriz. Benzer biçimde K24’ü sosyal medyada takip etmeniz, hatta K24’ün haftalık bültenine üye olmanız hem sizin K24’te yayınlanan yazılardan daha yakından haberdar olmanızı sağlayacaktır hem de bizimle bu şekilde gireceğiniz etkileşimler, eleştiri ve dileklerinizi doğrudan bize yazmanız hatalarımız, eksikliklerimiz ve dışarıdan nasıl görüldüğümüz konusunda ufkumuzu genişletecektir. Eleştiri ve dileklerinizi K24’e doğrudan yazabilirsiniz. Hatta K24’e yazabilirsiniz. Unutmayın ki, birçok yazarımız önceleri K24’ün okuruydu.

– Yayıncıysanız: Basın bültenlerinizi ve kitaplarınızı düzenli olarak K24’e göndermeniz yayınlarınızı daha yakından takip etmemizi, haberdar olmamızı sağlayacaktır. K24’e vereceğiniz reklamların her ay on binlerce kişi tarafından görüleceğini de hatırlatmak isteriz.

– Kültür kurumuysanız: K24’e sponsor olabilirsiniz, sizlerle birlikte projeler geliştirebiliriz.

– Yazar iseniz: Sadece yazmaya devam etmeniz yeterince önemli bir katkı. Bütçe yokluğundan dolayı bir buçuk yılı aşkın bir süredir yazarlarımıza telif veremiyoruz, dolayısıyla K24’e yazaduran bütün yazarlarımız gönüllü destekçimiz sayılır. Bu durumdan çıkmanın yollarını ararken bütün yazarlarımıza bir kez daha teşekkür ederiz.

Bu haftanın ilk yazısı Julio Cortázar’ın  Seksek’i üzerine. Hasan Cem Çal, Seksek’i atonal roman olarak niteliyor: “Seksek bir anlatıdan çok, bir anlatı kurma istenci, aynı zamanda bu kurulumun zorluğuyla ilgili. Esasen bir roman, ama roman demesi de zor.”

Özge Yaka’nın Annelik Kitabı – Deneyim, Sadakat, Dönüşüm adlı çalışması hakkında Burcu Şenel Alpuğan yazdı: “Bu bir ‘nasıl olunur’ kitabı değil. Tüm ikircikliği, 'çatışmalı ve çarpışmalı halleriyle' anneliğine ve kendine dönmek, anneliği tüm yönleriyle irdelemek, anneliğin imkânlarını tartışmak ve işaret ettiği dönüşüm potansiyeline bakmak isteyenlere eşlik edebilecek bir yol arkadaşı.”

Mahmut Temizyürek, epeydir takip ettiği genç şair Sevda Altınkaya’nın ilk kitabı Gölgesinde İpekler'i coşkuyla selamlıyor: “Birçok şiirini farklı dergilerde okumuş olmakla, bir kitapta bir arada bulup okumak arasında çok büyük fark olduğunu şimdi daha iyi hissediyor; şairin duyuş alanının genişliğini görüyorum. Şu verili insanlık durumunda kendilik sorgusunun, var olma sancısının, özellikle kadınlık bilincinin söylemlerini bir arada okuyorum. Evet, keskin bir zarafet; çünkü Sevda Altınkaya, şiiri bir direnme eylemi olarak düşünüyor olmalı ki, inançlı bir kesinlik işliyor dilinde.” 

Şule S. Çiltaş, asıl adı Hamid Aït-Taleb olan Xavier Le Clerc’in henüz Türkçeye çevrilmemiş Le pain des Français (“Fransızların Ekmeği”) adlı eserini Yeryüzünün Lanetlileri'yle  birlikte okumayı deniyor, Barış Ünlü’nün Fanon’a dair kitabını da unutmadan. Özgür Taburoğlu, Jacques Lacan’ı postmodern zamanlara uyarlamaya çalışan Serge Lesourd’un  Özne Nasıl Susturulur? adlı çalışmasını ele alıyor: "Suskun özne, konuşkan benlik".

Cenk Gündoğdu, İkinci Yeni’nin merkezine Ece Ayhan’ı aldığı çalışması Bakışlı Bir Kedi Beyaz  üzerine Hasan Bülent Kahraman’la, şiirimizin modernleşmesi, İkinci Yeni’nin şiirimize etkilerini de içeren hacimli bir söyleşi yaptı. Aynur Kulak, son öykü kitabı Barıştıralım Sizi vesilesiyle K24 Hollanda temsilcisi Çiler İlhan’la sohbet etti. Abdullah Ezik’in yazısı, Can Göknil’in “Evrende Vals” adlı sergisi üzerine: “Gökkubbenin altında bir masal”. Ahmet Turan Köksal son ayların popüler televizyon dizisi Pluribus’u ele aldı.

K24’te çocuk kitaplarına dair yazmaya başlayan Gizem Arman’ın ilk olarak Süper Hazineler Kitabı'nı tanıttı. Cansu Civelek Octavia Butler’ın Yakın’ını ele aldığı yazısında Butler’ın Türkçeye neden bu kadar geç çevrildiğini de sorguluyor. Maria Turtschaninoff’un Miras Toprak adlı romanını Adalet Çavdar şöyle betimliyor. “Bu kitabın ana fikri basit ama sarsıcı: Toprak mülk değildir; hafızadır. Ve hafıza, yalnızca hatırlamaz; talep eder.”

Yılın beşinci Vitrin’inde son ayın kitaplarından seçtiklerimiz yer alıyor. 

12. yaşından gün almaya başlayan K24’ten bütün okurlarına, yazarlarına sevgiler ve teşekkürler.

 
 
 

23 Ocak Cuma

Hayali okur

Bu haftanın ilk yazısı, K24’te yeni yazmaya başlayan gıda mühendisi, akademisyen, çevre ve insan hakları aktivisti, barış akademisyeni Bülent Şık’ın bir dosya büyüklüğündeki denemesi: “Alerjinin politik ekolojisi ve çocuklardan çalınan biyolojik miras”. Popüler bilim yazılarıyla düzenli olarak K24’te yazmaya başlayan Şık insan sağlığının bireysel değil, “ekosistemik” olduğunu söylüyor: “Bağışıklık sistemi yalnızca bedenin iç dengesiyle değil, dış dünyanın biyoçeşitliliğiyle kurduğu barışçıl ilişkiyle ayakta kalır.”

İrvin Cemil Schick, Nikos Dimu’nun 1975’te yazdığı “Yunan Olmanın Mutsuzluğu”nu konu ediniyor, Herkül Millas’ın çok yerinde çevirisiyle Türkçede Ne Mutsuz Yunan Olmak!  diye basılan kitap, Schick’e göre bize tutulmuş bir ayna gibi kullanılabilir. “Bunları okurken tekinsiz bir aşinalık duyan sadece ben miyim?” diye soruyor Schick; “Eski Yunan yerine ‘Osmanlı’ desek, aynen bizi anlatmıyor mu bu satırlar?”

İlginç bir not: Herkül Millas kitabın başına 2014’te yazdığı notta kitabı aslında 20 yıl önce çevirdiğini belirtmiş, yani 1994’te: “Ama (Türk) arkadaşlarla bir tereddüt yaşadık. Türkiye’de Yunanistan ve Yunanlar zaten fazlasıyla kötüleniyordu; bu konuda ön ve kalıp yargılar fazlasıyla vardı. Bu kitap hiç de hedeflemediği biçimde milliyetçiliği besleyebilirdi. Ve yayımlamadık.” 

Peki ya şimdi? Millas “Türk toplumunun daha olgun olduğunu” düşünüyor; “En başta ‘tarihimiz’ sorgulanıyor, ‘geçmişimizle’ yüzleşmeye çalışıyoruz vb. Umarım bu kitabı okuyanlar, muhtemel önyargılarının kanıtı diye okumazlar.”

Ömer F. Oyal, De Maistre Vakası’nı inceleyen Cioran’ı da bir vaka olarak ele alıp ‘Karşı Aydınlanma' akımıyla ilişkilendiriyor: "De Maistre vakası ve Cioran vakası".

Şebnem İyinam’ın K24 yayın kurulu üyesi Nilüfer Kuyaş’la ilginç söyleşisi, Kuyaş’ın son romanı Sarah ve Şemsi’den İstanbul’a, Kuyaş’ın denemelerine kadar uzanıyor.

Gaye Keskin, Cem Akaş’la Sözcüklerin Anlamı ve “bölünmüş gerçekçilik” (interrupted realism) üzerine konuştu. Modern İspanyol edebiyatının en özgün ve sarsıcı seslerinden biri olan, Neşe ve Ordesa’nın yazarı Manuel Vilas, Türkiye’de ilk kez bir röportajla okurların karşısına çıkıyor: “Neşe bu dünyaya dair değil.”

Süreyyya Evren’in uzun denemesi, Seyfettin Tokmak’ın 2024 yapımı Tavşan İmparatorluğu adlı filmi üzerine: “Tavşan İmparatorluğu’nda sivil itaatsizlik, pasif agresyon ve isyan”. Öykü Gizem Gökgül, Béla Tarr’ın ölümünün ardından yazdığı yazıda, ta 1988’deki Lanet filminde Tarr’ın seyirciye sorduğu önemli sorunun altını çiziyor: “Kötülük yapmamak yeterli mi?”

Kemal Tekin, metin ve fotoğraf ilişkisini irdelerken, Hilmi Yavuz ve Kamil Fırat’ın sözcüklerle fotoğrafları bireştiren ortak kitaplarından ve bu kitaptan yola çıkılarak yapılan sergiden yola çıkıyor: "Dilsel olanla görsel olanın eşiğinde".

K24’ün yeni yazarlarından Cansu Civelek, Dmitri Danilov’un dünyasına Selam, Saşa romanı ve Podolsklu Adam oyunu üzerinden bakıyor: “Suçsuz ceza: Danilov’un yazınında hukuk, ahlak ve rıza”.

Şule Kaynar’ın “Cadılar meclisi” başlıklı yazısı, Türkçede daha önce Duygular Sözlüğü ve Schadenfreude ile tanıdığımız Tiffany Watt Smith’in yeni yayımlanan Kötü Arkadaş: Kadın Arkadaşlığının Yüzyılı adlı kitabı üzerine.

Zafer Özcan, Paul Richardson’ın Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu: Coğrafyanın Mitleri adlı ilginç kitabı üzerinde duruyor: Eski haritalar coğrafi kesinlikten uzaktı, bilinmedik bölgeler canavarlar ve mitik varlıklarla doluydu. Ama günümüz coğrafyası da mitlere dayanıyor…

Klinik psikolog Ceren Şimşek, Herta Müller’in Soluk Salıncağı’nı “psike ile soma arasında bir sarkaç” olarak tanımlıyor.

Haftanın vitrininde neler var? Her zaman olduğu gibi, sizin için seçtiğimiz, yeni çıkmış on kitap. Tabii her yeni kitap değil, o kadar yerimiz de yok zaten. Burada bir seçme söz konusu: Vitrinde editörün ve/veya yayın kurulunun tavsiye ettiği, K24 okurlarını ilgilendireceğini düşündüğümüz, gözden kaçmasını istemediğimiz kitaplar yer alıyor. Tabii bu bir tahmin, bir varsayım. Yazı yazarken, yayına girecek yazıları seçerken varsaydığınız hayali okurun (kısmen kendiniz) ilgisini çekeceğini düşündüğünüz kitapları seçme işi. Her aşamada muhatap kabul ettiğimiz varsayımsal/hayali okurun gerçekliğe daha yakın olmasının bir yolu, bu okurun hayali olmaktan çıkıp K24’le ilişkiye geçmesi, geribildirim göndermesi… Ne dersiniz?

 
 
 

15 Ocak Perşembe

Teklifsiz bir gezinti teklifi: Bir yazıdan ötekine

Fahire Kurt Antwerp’teki yeni Magritte sergisi dolayısıyla yazdığı "Melon şapkalı devrimci" başlıklı yazısında yazıda sürrealizmin politik yanına vurgu yapıyor: “Magritte’in sürrealizmi devrimci bir projeydi ve burjuva saygınlığının baskıcı maskesini indirmeyi amaçlıyordu. Çoğu sürrealist gibi o da bir komünistti.”

K24’te daha önce Ezgi Alkan da Mark Polizzotti’nin Gerçeküstücülük Neden Önemlidir? adlı kitabını tanıtırken Polizzotti’nin izinden giderek sürrealizmin her şeyden önce baskıya direniş olduğunu söylemişti. İki yıl kadar önce de Erhan Altan “Avangardın eksikliği” başlıklı denemesinde Türkiye’de edebiyatın ve sanatın krizlerle baş etme gücünden yoksun oluşunu gerçek bir avangardın olmayışına bağlıyordu. Bütün bu yazılar farklı şekillerde ve bağlamlarda gerçeküstücülük gibi bir akımın –bugünden bakıldığında öyle görülebilirse de– jest ve oyundan ibaret olmayıp bir mücadeleden doğduğunu göstermiyor mu? Yazılar da kitaplar gibi, birbirleriyle ilişkilendikçe, bir diğerinde yankılandıkça kuvvetleniyor, tazeleniyor. İnsanlar gibi. (Velhasıl, beğendiğiniz bir yazıyı okuyunca yazının en altındaki etiketlere tıklayarak arada bir şansınızı bir deneyin, derim.)

Aynı şekilde Sarp Sözdinler’in Richard Powers’ın Her Şeyin Hikâyesi (Overstory) adlı romanına dair yazdığı yazıyı okuduktan sonra Emre Ağanoğlu’nun bir buçuk yıl kadar önce K24’te çıkmış eleştirisine bir göz atmak isteyebilirsiniz: “Ekolojinin metafizik hali”. Yazının sonundaki etiketlerden birine tıklamanız yeterli. Yine etiketlerden, Ebru Bilun Akyıldız’ın bitki, hayvan insan ve makine zekâsından söz ettiği “…ve bizim kibirli ahmaklığımız” adlı denemesine zıplayabilirsiniz. 

Hatta bazen de yazının sonunda görmediğiniz etiketleri arama kutusuna yazarak şansınızı deneyip dolaşmaya devam edebilirsiniz. Biliyorum, kimsenin fazla vakti yok, ama dergi dediğimiz şey göz gezdirilen, karıştırılan, bakılan, taranan, okunmak üzere bir yere ayrılan, nihayetinde okunan bir şeydir – çevrimiçi olsa da. K24’ün yazıları arasında linkler, etiketler ve serendiplilikle dolaşan okurlarımız yok değil, sık sık mesaj atıp kopuk linkleri, eksik etiketleri bildirmelerinden (sağ olsunlar) biliyorum. Sosyal medyadan bir linke tıklayıp tek bir yazıyı okumakla yetinenlerin de bir süre sonra sitede daha fazla vakit geçireceklerini, “bir arkadaşa bakıp çıkacağım”cılıktan sıyrılacaklarını umalım.

Mesela Cevat Çapan’ın son şiir kitabı Sürgünler Ayrılıklar’a dair Mahmut Temizyürek’in “Şairlerle Bir Nehir Söyleşi”  adlı denemesini okudunuz, ama Şiir Unutmaz ve Buzulmelek'in yazarı Temizyürek Çapan’ın şiiri üzerine K24 için iki deneme daha yazmıştı önceden: “Cevat Çapan’da şiirsel yeryüzü” ve “Geceleyin Bir Tren’in nostaljik yolcusu”. Bunların dışında Sözcükler’in yayıncısı Turgay Fişekçi’nin (“Şiirlerle büyük tablolar”) ve Türkolmak’ın şairi Kutay Onaylı’nın (“Hangi Coğrafya, hangi başka?”) yazıları da elinizin altında. 

Nuray Mert’in bu hafta yayımladığımız “Popülizm yüzyılı: Demokrasi neden gözden düştü?” adlı yazısından yola çıktığınızda ise zaten çok önce yapmış olduğumuz, 2017 tarihli Popülizm dosyasına rast geleceksiniz. Sosyal medya ve popülizm çağından önce böyle rast gelişlere “internette sörf” filan deniyordu.

Bu hafta Heinrich von Kleist’in Michael Kohlhaas’ını ele alan Hasan Cem Çal, K24’ün nevi şahsına münhasır yazarlarından. Çal’ın bütün yazılarını ekrana getirip aralarında gezinmek de ilginç olacaktır, bu yazıların arasında mutlaka atladıklarınız, görmedikleriniz vardır, eminim.

K24’ü nasıl okuyup nasıl gezeceğiniz tamamen size kalmış bir şey elbette, web sitesi gezdiren emlakçı havasından çıkıp (unutmadan, şurada da güzel ve düzenli bir haftalık bülten var) bu haftanın birkaç yazısına daha değineyim en iyisi: Yasemin Kaya ile Utku Özer, “Bir zamanlar Ermeni harfleriyle Türkçe yazılırdı” başlıklı yazılarında “Ermeni harfleriyle Türkçe metinler yalnızca bir yazı biçimini değil, bir arada yaşamanın dilini de anlatıyor” diyorlar. "Carmina Burana'da ritmin karanlık nabzı"nı kaleme alan  Özlem Göncü Carmina Burana’yı ve Carl Orff’u pek çok farklı yönden ele alıyor, Dilan Salkaya sadece Jafar Panahi’nin 2025 yapımı Görünmez Kaza’sını değil, Panahi’nin İranı’nı da ele alıyor, İştar Gözaydın “Asla Okuyamayacağınız 101 Kitap” hakkında kısa mı kısa bir tadımlık yazdı, önümüzdeki hafta çıkacak iki yeni kitap için de ayrıca kısa tadımlıklarımız var: Esra Sarıoğlu’nun Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın adlı kitabının Alev Özkazanç tarafından kaleme alınmış önsözüne yer verdik. Orhan Koçak’ın Cansever/Kant: Estetik Yücenin Serüveni  adlı kitabından da kısacık bir bölüm okuyabileceksiniz.

Ayrıca üç kitap: Mehmet Mahsum Oral, Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi (Ömür Müzeyyen Yılmaz), Çayan Okudici, Travesti At (Ezgi Alkan), Sophie Lewis, Ailenin İlgası (Adalet Çavdar).

Vitrin’de her zaman olduğu gibi haftanın seçilmiş kitapları yer alıyor, ama giderek on kitap seçmek daha da zorlaşıyor; yayınevlerinin internet sitelerini ve kitap satış sitelerini dolaştıkça bir önceki yıla göre çok daha az kitap basıldığını, bu yetmiyormuş gibi basılanlar arasında K24 okurunu ilgilendirecek türdekilerin payının da azaldığını görmek üzüntü verici.

 
 
 

8 Ocak Perşembe

Yeni yılın ikinci haftasına hızlı bir bakış

Selim İleri’yi tam bir yıl önce kaybetmiştik. Ölümünden sonra yayımlanan son kitabı Sen Diye Biri’ne dair Behçet Çelik ve Hasan Bülent Kahraman’ın yazılarıyla anıyoruz İleri’yi. Kant’ın yeni çevrilip basılan Yargı Gücünün Eleştirisi’ni Orhan Koçak ele aldı. Şükran Yiğit eleştirel denemesi “Edebiyatın yan etkileri”nde sadece Şermin Yaşar’ın Söyleme Bilmesinler’ini değil, belli bir edebiyat eğilimini de eleştiriye tabi tutuyor – midcult terimiyle bu eğilimi genelleştirerek. Yeni yazarlarımızdan Şener Şükrü Yiğitler "Cin Ali'nin bağı"nda çocuk edebiyatımızın önüne yetişkinler tarafından çekilen sınırlara ve didaktizm engeline dikkat çekiyor: “Esasen bütün bir Türk çocuk edebiyatı külliyatı Cin Ali maceralarının varyasyonlarıdır.”

Son romanı Her Şey Normalmiş Gibi üzerine Gaye Boralıoğlu Yasemin Çongar’la konuştu: “…bütün bu imkânların içinde bir yerlerde çare muhakkak vardır. Buna umut denebilir mi, bilmiyorum. Romanda da hep tartıştığım gibi, umut çok netameli bir kavram. Göbekten bağlanmak istemem. Tedbirli olmak lazım.”

Mehmet Kâzım Enis Batur’un müzik yazılarını içeren Kuş Dili’ni enine boyuna ele aldı. Burak Kumpasoğlu Mai Al-Nakib’in Nesnelerin Gizli Işığı’ndaki öykülerini Joseph Cornell’in kutuları ve assamblajları eşliğinde okumayı öneriyor.

Necmi Sönmez’in M. Şehmus Güzel’i anma yazısı, Menekşe Toprak’ın bir iki hafta içinde yayımlanacak yeni romanından kısa bir Tadımlık, Vitrin… Bunların dışında kısa kitap yazıları: Cafer Solgun Gökçe Bilgin’in 05.45 İstanbul’unu yazdı, Beril Erbil de Selva Almada’nın Bir Nehir Değil’ini… Raife Polat Alzheimer ve bakım gibi zor bir konuya odaklanan Fatma Duran’ın Bir Doz Yaşam’ını herkese salık veriyor, yeni yazarlarımızdan Cansu Civelek ise Underground  adlı romanın yazarı  Vladimir Makanin ile Dostoyevski (Yeraltından Notlar) ve Lermontov (Zamanımızın Bir Kahramanı) arasındaki sürekliliklere dikkatimizi çekiyor.

Bircan Polat “Anti-Odysseus” başlıklı yazısında Odysseus’un eve döndüğü hikâyelerle Erpenbeck’in Gidiyor Gitti Gitmiş’te anlattığı, Berlin’in ortasında bekleyen karşıtlaştırıyor: Onlar yolda değildir, bir yere de varmazlar. Bircan Polat da ilk kez yazıyor K24'e... Bu vesileyle ona, Şener Şükrü Yiğitler'e ve Cansu Civelek'e hoşgeldiniz diyorum. 

 
 
 

1 Ocak Perşembe

2026 için iyi dileklerle

Yeni yılın ilk gününde K24'te neler var? Üçüncü haftasına giren “Bence 2025’in kitabı…” soruşturma dosyasını kapatıyoruz. Taçlı Yazıcıoğlu’nun Dilin Yedinci İşlevi’ne dair yazdığı deneme, kitabın dışına taşarak oto-sansürü tartışıyor ve anti-entelektüalizmi hicvediyor. (Yazının sonuna korsan bir okur mektubu da her nasılsa eklenmiş.) Aslı Güneş, işçi sınıfından gelen yazarları takibini sürdürüyor, 2025 yılı için seçtiği kitap, Didier Eribon’un Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü  adlı metni.

“Ahmet Altan’ın anlatıcılığında bir 'hiper-anlatıcı/romancı' edası vardır” diyor Feridun Andaç, Osmanlı Kuarteti’nin son romanı O Yıl’a dair  incelemesinde. Süheyla Tolunay İşlek, Guadalupe Nettel’in öykü kitabı Yoldan Çıkanlar’a dair "Pembe kapıdan geçmiş insan ve bazı sinematografik çağrışımlar" başlıklı denemesinde yazarın ilk kitabı Benzersiz Kızım’a da değiniyor. Kendisi Sekans Sinema Kültürü dergisinin editörlerinden biri, bu nedenle Nettel'i bizden biraz farklı bir gözle okuması doğaldır belki: “Öykülerden kafamı kaldırdıktan sonra uzun planlar, loş ışık kullanımları, dar kadrajlar, geniş açılar birbirini takip edip durdu.”

Necmi Sönmez, Zafer Şenocak’ın Türkçe, Almanca ve İngilizce yazılmış, yazarın resimlerini de içeren ilginç kitabını değerlendiriyor: "İmgenin en yalın haline ilerleyen bir ok". Sevengül Sönmez’in seçtiği kitaplardan biri, efsanevi editör Roberto Calasso’nun Editöre Not adlı eseri. Tek kitapla yetinemeyenlerden Mesut Varlık’ın ilk seçimi, Selim İleri’nin Sen Diye Biri’si: “Elbette bir Cüneyt Arkın biyografisi değil bu kitap; daha çok eski dostluklarının kalan sahnelerinden hareketle, Selim İleri’nin kendi külliyatı arasındaki son gezintisi, son düzeltmeleri, son eklemeleri, kurmaları…”

İki kitap yerine koca bir kitap dizisini seçip ek olarak bir kitaba değinmeden geçemeyenler de yok değil: “Çöküşün eşiğindeki bir dünyaya dair”.

Marina Papazyan’ın Waseem Ahmad Siddiqui ile güvensizlik ve umut üzerine yaptığı söyleşi, Siddiqui’nin Depo’daki “…Şimdi! (Evinizde kalabilir miyim?)” sergisinden yola çıkıyor: “Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?”

Şerif Mehmet Uğurlu, Ali Özgür Özkarcı’nın Kopukluklar’ı üzerine, Yusuf Kadri de 2024 yapımı Penguen Dersleri  filmine dair yazdı. Yılın ilk Vitrin’ini de unutmayalım. 

 

 

 

EDİTÖRÜN NOTU [2025] için lütfen buraya tıklayınız.

EDİTÖRÜN NOTU [2024] için lütfen buraya tıklayınız.

Yazarın Tüm Yazıları
  • k24

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 37

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Armağan Yemişi / Bir Kıssa Bin Hisse / Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları / Gölgesi Buralara Düşüyor / Kanon Mücadelesi / Kentler ve İslamcılıklar / Kuzenler / MİR / Sığınağım ve Fırtınam / Ursula K. Le Guin’in Kedi Kitabı

K24

Sonraki Yazı

DENEME

Liberal faşizm,

bir oksimoronun sonu

“Daha otuz küsur yıl önce birbirlerinin panzehri olarak görülen piyasa serbestisiyle otoriter siyaset, bugün aynı siyasi projede yan yana gelebiliyor. 'Liberal faşizm' kavramını ciddiye almamızı gerektiren tarihsel dönüşüm de tam olarak bu.” 

BARIŞ ÖZKUL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist