Kapitalist Gerçekçilik'ten Acid Communism'e:
Marksist ivmecilik ve post-kapitalist arzu
“İşin var olmadığı, insanlar arası ilişkinin parasal olarak dolayımlanmadığı ve üretimin mülkiyetle özdeşleştirilmediği bir ortamda, gerçeklikte nasıl hisseder, bilir, düşünürüz?”
Mark Fisher’ın felsefesi, daha doğrusu politik felsefesi, Kapitalist Gerçekçilik adlı kitabının ünü, daha doğrusu “kötü ün”ü üstünden ziyadesiyle biliniyor ve genellikle bu kitap üstünden tanımlanıyor, hatta damgalanıyor. Peki, bu doğru mu? Fisher, kitabının niteliği de göz önünde bulundurularak, yalnızca bir “semptomatik düşünür”, diğer bir deyişle, olan biteni billur bir hal ve şekilde analiz eden ve bunda “kalan” bir “politik felsefeci” olarak görülebilir mi? Fredric Jameson’ın, Fisher’ın da alıntılamayı sevdiği vecizesiyle, o, “dünyanın sonunu düşünmenin kapitalizmin sonunu düşünmekten daha kolay” olduğunu söyleyen biri miydi sadece?
Fisher’ın intiharından evvel yazdığı geç dönem metinleri hesaba kattığımızda, durum hiç de öyle görünmüyor; zira özellikle de Fisher’ın hayatının sonlarına doğru verdiği derslere ve yazdığı kitaplara baktığımızda, “sistem sorunu”ndan “arzu sorunu”na geçiş yaptığını ve bunu da kapitalist olmaktansa post-kapitalist bir bağlamda gerçekleştirdiğini görüyoruz. Örneğin Post-Capitalist Desire’da toplanan, derlenen dersleri buna çok ama çok iyi bir örnek, çünkü dersler kapsamında ortaya koyduğu vizyon, esasında kapitalizm sonrası, diğer bir deyişle (kapitalizmin ne olduğunu açıkça tanımlayalım, zira tek bir tanımı var ve doğumundan beri pek de değişmiş değil), “üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı ve bu mülkiyet üstünden kâr devşirmeye programlı siyasal-iktisadi sistem”den sonra, ortaya konabilecek bir arzu anlayışının ana hatlarını çizmeye çalışıyordu. Dolayısıyla, yalnızca bu dersleri hesaba katıldığında dahi, Fisher basitçe “kapitalizmin sonsuzluğu”nun düşünürü olarak kodlanamaz; hatta aksine, tersi olarak etiketlenmeyi hak eder: “Dışarı”nın filozofu.

Fisher’ın bir komünist olduğunu biliyoruz, ama nedense bu, Kapitalist Gerçekçilik’in kapitalizme ve onun çağdaş mutasyonlarına olan ilgisi ve tahlilinin derinliği dolayısıyla pek de dillendirilmemiştir. Her ne kadar, gerek derslerinde, gerek yazdığı diğer kitaplarda (mesela K-Punk gibi), kapitalizmin yok oluş koşullarının, herhangi bir komünist gibi, işin ilgasından, mülkiyetin lağvından, ama bunlara ek olarak üretim araçlarının (mekanik ya da sibernetik) temellüğünden geçtiğini düşünse de, Fisher’ı bir komünist olarak anmıyoruz. Neden? Bunun bir nedeni, söz konusu “başyapıt”ının fazlaca okunmasıysa, diğer bir nedeni, son yapıtının da pek okunmamış olmasıdır. Oysa, Fisher’ın negatiftense pozitif programı, eleştiridense hakiki teori ve pratiğe geçişi bu kitapta, bu son kitapta, Acid Communism’de gerçekleşir. Dolayısıyla, Fisher’ı hakkıyla konumlamak için bu kitaba göz atmak gerek.
Burada kesinlikle bu kitabı “bitireceğimizi” iddia etmiyoruz; zaten kitap bitmediğinden, Fisher’ın ölümüyle kesintiye uğradığından, bir “giriş”in yarısından azı olduğundan, bitirilebilecek bir metin ya da toplam da yok ortada. Buna binaen, yapacağımız tek şey bir kurtarma girişiminde bulunmak olacak: Fisher’ın felsefesini ve düşüncesini salt komünizm kavramı üstünden düşünmeyi, daha doğrusu bu felsefi düşünün nihai nesnesinin bu, yani komünizm olduğunu öne süreceğiz. Ve tabii ki bu kavramın ana hatlarını ve Fisher tarafından nasıl tanımlandığını da tartışmaya açacağız. Ek ve son olarak ise, Fisher’ın Marksizmden ve onunla bağlantısında, hatta zorunlu bağlantısında ivmecilikten ne anladığını ele alacağız. Böylelikle, Fisher’ı olduğu kişi olarak, bir “çağdaş komünist” olarak konumlandırmak mümkün olacak. Başlayalım.
Söze bir disclaimer’la girmek gerek: Asit komünizm, adının ister istemez imlediği gibi, kesinlikle “kafayı bulmak”la ilgili olmadığı gibi, herhangi bir şekilde uyuşturucuyla toplum arasında bağ kuran bir “narko-ideoloji” de değildir. Daha ziyade, Fisher’ın da belirttiği üzere, psikedelik ruhun yaratmış olduğu “kafa”nın kendisinin toplumsal bedenin geneline yayılması, daha doğrusu bu kafanın toplumun modeli olarak, olanca soyutluğunda alınması halinde ortaya çıkabilecek bir kolektif durum için bir benzetme ya da bir “ön adlandırma”dır. Fisher’ın kastı açıktır: Nasıl ki hippiler ‘60’larda ve ‘70’lerde dünyayı yeniden görmeyi, duymayı, düşünmeyi ve sevmeyi mümkün kılıp, farklı tipte bir araya gelme ve yaşama biçimleri üretti, yeni zaman-mekânlar var etti ve bu ister istemez yeni bir beslenmeyle, gastronomiyle de ilişkiliydi; benzer bir şey komünizm koşullarında da söz konusu olacaktır. Komünizm, basitçe üretim araçlarının temellüğü değil, bu temellüğün sonucunda ve sonrasında ortaya çıkan hal, özgürleşilmiş bir vaziyettir.
Şimdi, Fisher bu noktaya nasıl varır ve dahası, söylediklerinin bir özgünlüğü var mı? İlk soruya binaen: Fisher’ın asit komünizmi tanımlarken temel aldığı fikir, Herbert Marcuse’nin Eros ve Uygarlık adlı kitabından bir pasaja, “Uygarlık kendisini özgür olma ihtimali olan bir dünyanın hayaletinden korumalıdır” pasajına dayanır. Bu pasaj Fisher için bir bakıma ta Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’sundan beri tanımlandığı haliyle komünizmin imkânına işaret eder ama aynı anda bir sabiti de imler: Üstünden yüz yıl geçmiş olmasına karşın bir hayalet olan şey hâlâ komünizm, “özgür olma ihtimali olan dünya”dır ve bu dünya bir virtüellik olarak hâlâ mevcut dünyayı, kapitalist dünyayı halesiyle kaplar, ki tam da bu nedenle ona “heyula” denmiştir. Diğer bir deyişle, hâlâ ortak olarak sahip olunan, ortak saiklerle kullanılan ve ortaklığın otonom arzu ve ihtiyaçlarından neşet eden bir üretimsellik, var olan sisteme musallat olmaktadır; komünizm adı altında.
Peki, bu bağlamda asit komünizm nedir ve komünizmden farkı ne olabilir? Esasında bir farkı yoktur ya da varsa, olsa olsa bir nüanstır bu: Komünizm, Marx tarafından negatif olarak tanımlandığı haliyle, kapitalizm sonrası bir siyasal-iktisadi sistemin varoluş koşullarına işaret eder; yoksa fikse edilmiş, verili ve sabit bir toplumsallığa değil. Oysa asit komünizm, negatif bir tanımdansa pozitif bir tanımı tercih edip, Marksist komünizm tanımını benimseyip, onun olacağı değil, oluşturacağı etkileri, ruhsal, neredeyse psişik diyebileceğimiz durumları tartışmaya açar. Basitçe, Fisher’ın sorusu şu gibidir: İşin var olmadığı, insanlar arası ilişkinin parasal olarak dolayımlanmadığı ve üretimin mülkiyetle özdeşleştirilmediği bir ortamda, gerçeklikte nasıl hisseder, bilir, düşünürüz?
Dolayısıyla, Fisher’ın asit komünizmden anladığı, tıpkı Marx ve Engels gibi, ne olduğu her açıdan belli bir toplumsallık değil, aksine, ne olmadığı açık olan, ama tanımı gereği de, ortaklığın zemininde ve zemininden kurulacağından, ne olduğuna “gelmekte olan toplum”un karar vereceği bir toplumsal bedenselliktir. Asit komünizmi Fisher, sadece bu bedenselliğe göndermede bulunan, yalnızca bu bedenselliğin kapasitelerine işaret eden bir komünistiklik olarak tanımlar ve asit ismini komünizm ismine yedirip yeni bir isim tamlaması üretmesi de tamamen komünizmin psişesiyle ilgileniyor olmasındandır; projesi kapsamında. Tam da bu nedenle, yarım, hatta çeyrek kitabı boyunca onu ilgilendiren, daha ziyade bu toplumsal örgütlenme biçiminin imkânına işaret etmektir; yoksa onun aşması gereken baskı şekline, kapitalizme değil. Şöyle yazması da bundandır: “Sermayeyi aşmanın yollarını aramak yerine, sermayenin her daim önünü tıkadığı şeye odaklanmalıyız, ki o da üretme, ihtimam ve keyif almaya yönelik kolektif kapasitedir.”
Sadece şu cümle dahi Fisher’ın geç dönem politik programını tanımlar. Evet, kuşkusuz, bir engel ve engelleyen vardır, ne olduğu da bellidir, ama onu aşmaya odaklanmakta kalmak (negatif proje), bizi onu aşmaya başta yönlendiren, erişilmesi umulan potansiyele (pozitif proje) karşı kör kılar. Bu anlamda, Fisher’ın, vakti zamanın da Slavoj Žižek’in de kendince söylemiş olduğu şeyi tekrar ettiğini görürüz: Devrimi değil, devrimden sonrasını düşünmek gerekir, zira böylesi bir düşünce söz konusu değilse, devrim de hiçbir işe yaramaz ve basit bir düzensizlik, kaos ve anarşiden, hatta kısa vadeli bir tanesinden ibaret kalır. Bu açıdan, Fisher’ın asit komünist programı, bir yandan da Buckminster Fuller’ın şu sözlerini yankılıyor: “Bir şeyleri var olan gerçeklikle kavga ederek değiştiremezsiniz. Bir şeyi değiştirmek için, var olan modeli kullanışsız kılacak yeni bir modeli kurmanız gerekir.” Fisher’ın programının ana amacı da bu gibidir işte: Var olan modeli, en azından zihnen, kullanışsız kılacak bir model fikrini üretmek.
Bu açıdan, Fisher, kendisinin de ima ettiği üzere, bir Hardt’çı, Michael Hardt’ın bir takipçisi olarak sınıflandırılabilir, zira “komünizmin pozitif içeriği”ni yeniden hatırlatan bir program öne sürer. Bir İdea Olarak Komünizm’deki metninde Hardt, özel mülkiyetin ilgasıyla bağlantılı olarak, insanın otonom üretiminin mümkün olacağını dile getirdiğinde, negatif bir koşulun pozitif bir koşulla nasıl bağlantılı ya da ona komplementer olacağını gösteriyordu, zira özel mülkiyetin yarattığı çalışma boyunduruğu, insanın bağımsız değil, bağımlı üretimini sabit ve geçer akçe kılıyordu. İnsan, kendini ve öznelliğini, ona dayatılan “iş”le üretiyordu; işiyle kendisi arasında bir set çekmeye zorlanıyordu. Oysa komünist koşullarda, “otonom insan”ın var olduğu bir sistemde işle insan arasındaki ayrım ortadan kalkar ve üretimin insan için, insan adına ve insanca yapıldığı bir toplumsal şartta, ortaya otonom, yani kendi kendini kendi emeğiyle üreten insan çıkar. Fisher’ın dikkate aldığı bu proje ve bu insan, yani bu “insan projesi”dir: Başka bir insanın mümkün olduğuna dair bir program.
Fisher’ın Marksizm ile ivmeciliği kesiştiren programına gelirsek, #Accelerate: The Accelerationist Reader derlemesindeki “Terminator vs. Avatar” adlı metnini baz alarak şunu söyleyebiliriz, asit komünizmle bağlantısında: Komünizm, teknolojinin lağvı ve primitivizme dönüş değil; aksine, teknolojinin, üretim araçları adı altında temellüğüyle, halkın, açık toplumun hizmetine sunulması ve lüksler kadar ihtiyaçların da, dünyanın kaynaklarının optimal bir kullanımıyla, dolayısıyla çevreye, insanı var eden alana halel getirmeksizin giderilmesi ve tabii yaratımı ve yeniden yaratımı, yani halk eliyle, öyleyse otonom üretimi ve yeniden üretimidir. Tam da bu nedenle, Fisher, “Marksizm ivmecidir, değilse de hiçbir şeydir” diyecektir, zira komünizmin ancak belirli bir seviyedeki kapitalist koşullarda mümkün olmasının yanı sıra, bugün dünden daha da olası olduğunu, ama bunun yanı sıra, komünizmin teknolojisiz düşünülemeyeceğini, dolayısıyla bir primitiflik hiç mi hiç ihtiva etmediğini bilir. Asit komünizmi ivmeci bir Marksizmle bağlantılandıran da budur: İnsanın zorunlu olarak teknik bir dolayımla özgür olacağını bilmek.
Bütün bunlar hesaba katıldığında, o halde, tıpkı Félix Guattari ve Antonio Negri’nin Bizim Gibi Komünistler’de yaptığı gibi, Fisher’ın da kendi kitabında komünizmin adını kurtardığını ve onun tanımını tekrar sarihleştirdiğini söyleyebiliriz. Bunu her komünist kendi adına ve mevcut çağla ilişkisinde yaptığından, Fisher da yapar ve asit komünizm bağlamında, diyelim ki çağdaş kapitalist koşullarda, komünist bir toplumun bugün her zamankinden olası olduğunun altını kalın kalın çizer. İmkânsızlık ise, ona kalırsa, işin, halihazırda kapitalist baskının ortaya çıkardığı “çalışma düzeni”nin yarattığı üzüntü, hüzün ve bunun bitimsizliğine duyulan “negatif inanç”tır. Zaten tam da bu nedenle, herkesin işinin elinden otomatik ve giderek otonom hale gelen sistemlerce bir bir alınmasına karşın, kimsenin bu sisteme ve sürece karşı çıkmadığını yazar Fisher; sistemler insandışılaşır, ama onları bu haline getirenin insan olduğu ve öyleyse insan tarafından dönüştürülebileceği düşünülmez. Sistemlerin insandışılığı kimilerine fayda sağlar, kimilerine de (hatta çoğuna da) zarar. Ama işte, her iki taraf da insandır, fakat farklı sınıflardan, öyleyse bilinçlerden de...
İşte, Fisher’ın kitabını bitirdiği nokta da, psişeye, dolayısıyla bilince rastlantısal olarak değil, zorunlu olarak dairdir: Sermayenin, kapitalizmin, bizi eyleme gücümüzden nasıl soyutladığının tahlilini yapmak gerekir. Fisher’ın kitabının temel saiki, komünist koşulların yaratacağı otonom insan figürünü her zaman düşüncenin nihai ufku kılarak, okuyucuyu bu tahlile itmektir. Bu tahlil ki, Fisher’ın ileri sürdüğü üzere, “sermayenin, özgüveni kendinden şüphe etmeye eviren makineleri”nin nasıl iş gördüğünü içerik olarak alır ve Fisher’ın, parti solculuğunun çok ötesinde bir varlığa sahip olduğuna inandığı “sınıf bilinci”nin nasıl sönümlendiğini ve bu sönümlenmenin dinamiklerini anlamayı mümkün kılar. Dolayısıyla, Fisher’ın da belirttiği gibi, sistemik gidişatı tersindirmek ancak bu tahlille, bilişsel bir dönüşümü temel alan bir tahlille olasıdır. Ama işte, bu tahlil de, eğer ki sınıf bilincinin, bu bilincin nesnesi olan sınıfı ortadan kaldıracak hal ve koşullara dek genleştirilmesini içermiyor ve varsaymıyorsa, bir hiçtir ve kifayetsizdir.
Asit komünizm bu anlamda özgün bir programdır, zira tekrar tekrar hatırlatır: Komünizm, insanın ne bir makine ne de bir insan tarafından de facto dolayımlanmadan, kendi emeğiyle kendisini var ettiği bir toplumsallığa; ve sınıf bilinci de, sınıfın tamamen ortadan kalkacağı koşulların ortaya çıkmasını sağlayan bilince, yani kendi nesnesini ortadan kaldıracak, diyalektik olarak def edecek, böylece de post-kapitalist arzunun özgürce akmasına mahal verecek bilince denir. Fisher’a kalırsa her ikisi de; söz konusu olgu da, durum da somut koşulları, teknolojik gelişmelerin seviyesini, kısacası sabit sermayenin gelişim düzeyini hesaba katınca, dün olduğundan daha mümkün, imkânlıdır ve varoluşsal ve duygusal atmosferdeki basıncın sertliği de bundandır: Hayaletten korunmanın gerekliliği. Fisher’ın asit komünizmi bu bakımdan yine ve yeniden bir çağrıdır: Her şey hâlâ olasıdır; gelecek hâlâ “var”dır. Fisher’ı farklı kılan, belki de kökten bir Deleuze’cü hale getiren de bu husustaki ısrarıydı: Dünyaya inanmayı bilmek gerek.