Victoria Hocam ve Amcam Sokrat
“Kitap bize yalnızca kendimizi ve geçmişimizi değil; hiç yaşamadığımız coğrafyaları, tanımadığımız insanları ve onların dünyalarını da daha iyi anlama imkânı sunuyor.”
Victoria Rowe Holbrook
Kâşki sevdügümi sevse kamu ehl-i cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa
–Taşlıcalı Yahyâ
İnsanlarla tanışıklığımız ne zaman başlar? Onlarla ilk defa yüz yüze görüştüğümüzde mi, yoksa çok daha öncesinde, isimlerini ilk duyduğumuz anda mı? Yahut mutasavvıfların söylediği gibi, ruhlar âleminde tanışıp birbirimizi sevmiş; dünyada karşılaştığımızda ise zaten yıllardır tanış olduğumuzu fark etmiş olabilir miyiz?
Victoria Holbrook’un Amcam Sokrat’ını okurken, yıllardır zihnimi meşgul eden bu soru yeniden aklıma geldi. Hocayla ilk ne zaman tanışmıştık? Ona ilk e-postayı attığım 2009 yılında mı, ilk defa yüz yüze görüştüğümüz 2017 yılında mı, yoksa adını ilk duyduğum 2003 yılında mı? Sanırım bu hikâyeyi 2003’ten başlatmak daha doğru olacaktır. Trabzon’da lisans programından mezun olmuştum; birkaç ay sonra aynı bölümde araştırma görevlisi olarak göreve başlayacaktım. O günlerde, bugün rahmetle andığım, yüksek lisans tez danışmanım ve hayatta bana en çok dokunan insanlardan olan Ahmet Hilmi İmamoğlu Hocamın odasında gördüğüm bir kitap sayesinde Victoria Holbrook ismiyle tanıştım. Kitabın adı son derece etkileyiciydi: Aşkın Okunmaz Kıyıları.
Bu bir roman mıydı, bir inceleme kitabı mıydı? İlk bakışta anlamak zordu. Fakat kitabın isminden sonra beni en çok etkileyen şey yazarının adı oldu: Victoria Holbrook. Ne kadar ahenkli, ne kadar güzel tınlayan bir isimdi! Telaffuzunda ayrı bir zarafet vardı, kitabın adıyla birlikte söylendiğindeyse bambaşka bir etki bırakıyordu: Victoria Holbrook, Aşkın Okunmaz Kıyıları. İsimle kitabın adı sanki birbirini tamamlıyor, zihinde kolayca yer ediyordu. 2003 yılının sonbaharında bu isim hafızama kazındı.
Kitabı elime alıp karıştırdığımı hatırlıyorum. Yüksek lisans tezimde Fuzûlî ve Şeyh Gâlib’de İslâmî kaynaklı sözleri çalışmaya başladığımda, bu kitabın Hüsn ü Aşk’ı anlamak için ne kadar önemli olduğunu daha iyi fark ettim. Bununla birlikte, yüksek lisansın yoğunluğu içinde kitabı her gördüğümde elime alıyor, birkaç sayfa okuyup yine bırakıyordum.
Zamanla Victoria Holbrook ve Aşkın Okunmaz Kıyıları, bulunduğum hemen bütün akademik ortamlarda karşıma çıkmaya başladı. Klasik Türk edebiyatıyla ilgili neredeyse her kitaplıkta bu eser vardı. İlginç olansa şuydu: Herkes ama herkes bu kitabın adını büyük bir hayranlıkla telaffuz ediyordu. “Victoria Holbrook, Aşkın Okunmaz Kıyıları...” derken, sanki hem kitaba hem de yazarına duydukları hayranlığı dile getiriyorlardı. Kitabın Hüsn ü Aşk’ı anlamak için vazgeçilmez bir eser, hatta bu konuda yazılmış en önemli incelemelerden biri olduğu söyleniyordu. Fakat zamanla başka bir şey daha fark ettim. Bu övgülerin önemli bir kısmı, kitabın gerçekten derinlemesine okunup anlaşılmasından değil, adeta ününün tekrar edilmesinden ibaretti. İnsanlar çoğu zaman kitabın adını büyük bir hayranlıkla anıyor, fakat ortaya koyduğu düşünce dünyasına aynı ölçüde nüfuz edemiyorlardı. Bunu fark ettiğim her seferinde küçük bir hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim.
2006 yılında İstanbul Üniversitesi’nde doktora eğitimime başladığımda Victoria Holbrook yine karşıma çıktı. Hüsn ü Aşk ve Şeyh Gâlib üzerine yaptığım hemen her okumada kaynakçada mutlaka Victoria Holbrook’un adına ve çalışmalarına rastlıyordum. Aşkın Okunmaz Kıyıları’nı daha dikkatli okuyup bitirdiğimdeyse büyük bir hayret yaşamıştım. Anadili Türkçe olmayan, Türk ve İslâm kültürünün içinde yetişmemiş bir araştırmacının, Türk edebiyatının ve tasavvuf düşüncesinin en çetin metinlerinden birinin üzerine böylesine derinlikli, böylesine kuşatıcı bir inceleme kaleme alabilmesi gerçekten hayranlık vericiydi.
2009 yılında “Originality and Ottoman Poetics: In the Wilderness of the New” başlıklı bir makalesine ihtiyaç duydum, fakat o günlerin şartlarında metne ulaşmak mümkün değildi. Dergilerin dijital arşivleri bugünkü kadar erişilebilir değildi ve makalenin PDF’ine ulaşamıyordum. Bugün belki gösteremeyeceğim bir cesaretle, oturup kendisine son derece basit bir İngilizce e-posta yazdım. Makaleye ihtiyacım olduğunu anlatıyor ve mümkünse PDF’ini gönderebilir mi diye rica ediyordum. İşin ilginç tarafı, zihnimde onunla Türkçe yazışabileceğim ihtimali hiç oluşmamıştı. Bugün dönüp baktığımda, bunun yalnızca bana ait bir durum olmadığını düşünüyorum. Sanırım benim kuşağımdan pek çok araştırmacının ortak bilinçaltı buydu. Hüsn ü Aşk gibi zor bir metni derinlemesine anlayan bir insanın aynı zamanda bizimle rahatlıkla Türkçe yazışabileceğini nedense aklımıza getiremiyorduk. Bunun, üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken, ilginç bir zihniyet meselesi olduğunu bugün daha iyi görüyorum. Ben yine de İngilizce yazmıştım. Hocanın cevabıysa beni hem şaşırtmış hem de mahcup etmişti. Son derece sade bir Türkçeyle cevap yazıp makaleyi bana gönderdi. Victoria Holbrook’la ikinci tanışıklığımız bu e-posta vesilesiyle oldu. Bunu anlatırken hatırladığım ilk şey, onun tevazuu ve yardımseverliği karşısında duyduğum hayranlık ve minnettarlıktır.
Yıllar geçti. 2017 yılında Amasya Üniversitesi’nde doçent olarak görev yapıyordum. Uzun zamandır kendisiyle yüz yüze tanışmayı istiyordum. O sıralarda üniversitemiz, alanımızdaki önemli araştırmacıları davet ederek konferanslar düzenlememizi teşvik ediyordu. Benim aklıma gelen ilk isim Victoria Holbrook oldu. İlginçtir; bugün, 2026 yılında bile pek çok kişinin onun Türkiye’de yaşadığını bilmediğini görüyorum. O gün de benzer tepkiler almıştım. “Hoca Amerika’dan mı gelecek?” diyenleri hatırlıyorum. Kendisiyle yeniden iletişime geçtim, o da büyük bir nezaket göstererek davetimizi kabul etti.
Amasya’ya geldi, konuşmasını yaptı. Uzun uzun sohbet etme, birbirimizi daha yakından tanıma fırsatı bulduk. O değerli konuşmanın yalnızca salonda kalmasını istemediğim için, Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’nin ilk sayısında konuşmasının metnini yayımlamak isteyip istemeyeceğini sordum. Böylece dergimizin ilk makalesi de, onun “Hüsn ü Aşk’ın Arkeolojisi-I” başlıklı çalışması oldu.
Bu tarihten sonra İstanbul’a her gelişimde kendisiyle görüşmeye başladım. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı kürsüsünde çalışmaya başladıktan sonraysa bu görüşmelerimiz daha da düzenli hale geldi. O günden bu satırları yazdığım âna kadar dostluğumuz devam etti. Son birkaç yıldır da birlikte “Beauty and Goodness/İyilik ve Güzellik” başlıklı çevrim içi buluşmaları yürütmeye çalışıyoruz.
Bu yazının geri kalanında kendisinden Victoria Hocam diye söz edeceğim. Benim için bu hitap yalnızca bir nezaket ifadesi değildir. Onunla tanışmadan önce eserleriyle hemhal olmuş, bir hoca olarak kendisinden çok şey öğrenmiştim. Tanıştıktan sonraysa bu hitabın ne kadar yerinde olduğunu her görüşmemizde yeniden hissettim. Yanına her gidişimde, bildiği her şeyi büyük bir şevkle anlatan, bilgisini kendisine saklamayan, karşısındakine cömertçe aktaran bu kıymetli insanın yanında hep bir talebe olduğumu hissettim. Her buluşmamızdan yeni sorularla, yeni meraklarla ve yeni ufuklarla ayrıldım.
İki yıl önce kendisini ziyaret ettiğimde bir hatıra kitabı yazmakta olduğunu, kitabın sonuna yaklaştığını ve yakında yayımlanacağını söylemişti. Doğrusu, zihnimde canlanan şey klasik anlamda bir hatıra kitabıydı. Bir süre sonra kitabına bir isim verdiğini söylediğinde, doğrusu Amcam Sokrat adını hiç beklemiyordum. Aşkın Okunmaz Kıyıları gibi, daha isminden itibaren okuru düşünmeye sevk eden bir kitaba imza atan Victoria Hocamın hatıra kitabına neden böyle bir isim verdiğini ilk anda anlayamamıştım. Kitabın 94. sayfasında, on iki yaşındayken Platon’u, Sokrates’i ve İlk Çağ filozoflarını okumaya başladığını, bütün bu filozoflar arasında Sokrates’in kendisinde bambaşka bir yer edindiğini de özellikle vurguluyor. Onun konuşma tarzını, insanlarla ilişki kurma biçimini ve hayata yaklaşımını son derece sıcak ve sahici bulduğunu; Sokrates’i adeta amcası gibi sevdiğini; eğer olsaydı böyle bilge, iyi kalpli ve kendisini anlayan bir amcası olmasını isteyeceğini anlatıyor. Kitabına Amcam Sokrat adını vermesinin arkasında da işte bu derin gönül bağı yatıyor. Kitabı bitirdiğimde, ben de bu ismin ilk anda düşündüğümden çok daha derin ve çok daha kişisel bir anlam taşıdığını fark ettim. Çocukluğunun yalnız geçen yıllarında Sokrates’e, Platon’a ve felsefeye sığınan; daha sonra da hayatını büyük ölçüde bu düşünce dünyasının içinde şekillendiren bir insan için, hatıra kitabına verilebilecek en tabiî isim elbette Amcam Sokrat olabilirdi. Victoria Hocam bu isim seçiminde de o kendine mahsus zekâsını ve ince kavrayışını bir kez daha göstermişti.
Amcam Sokrat kitabını büyük bir heyecanla elime aldığımda, doğrusu onun çocukluğunu, gençliğini, üniversite yıllarını, çalışma hayatını ve hayatının farklı dönemlerini kronolojik bir sıra içinde okuyacağımı düşünüyordum. Zihnimde canlanan, alışık olduğumuz türden bir hatıra kitabıydı. Fakat kitapta biraz ilerledikten sonra, elimde bambaşka bir mantıkla kurgulanmış bir eser bulunduğunu, bu kitabın alışılmış anlamda bir hatıra kitabı olmadığını fark ettim. Elbette “Anılar” alt başlığıyla yayımlanan kitapta çocukluğuna, üniversite yıllarına, akademik hayatına, yolculuklarına ve farklı ülkelerde yaşadığı tecrübelere tanıklık ediyoruz. Ancak bütün bunlar herhangi bir hatıra kitabında karşılaşabileceğimiz olayların peş peşe sıralanmasından ibaret değil. Hatta bana göre Amcam Sokrat’ın en dikkat çekici tarafı tam da burada başlıyor.
Victoria Hocam bu kitapta yalnızca kendi hayatını anlatmıyor; aynı zamanda Amerika’nın, Türkiye’nin ve bir bakıma dünyanın son elli-altmış yıllık kültürel ve düşünsel atmosferine de tanıklık ediyor. Okur onun şahsi hatıralarını okurken, aynı zamanda bir dönemin zihniyetini, tartışmalarını, entelektüel çevrelerini ve kültürel iklimini de adım adım takip ediyor. Kitabı okurken beni en çok şaşırtan hususlardan biri de buydu. Bazen yalnızca kitaplardan okuduğumuz, filmlerden tanıdığımız ve isimlerini büyük bir hayranlıkla andığımız insanlar birdenbire karşımıza Victoria Hocamın hayatının doğal kahramanları olarak çıkıveriyor. Hollywood’un ünlü isimleri, siyasetçiler, sanatçılar, düşünürler, Türkiye’de adını duyup hayranlık beslediğimiz entelektüeller... Bunların her birinin bir şekilde onun hayatına dokunduğunu; kimi zaman dostu, kimi zaman çalışma arkadaşı, kimi zaman hocası, kimi zaman da yol arkadaşı olduğunu görünce, insan ister istemez hayrete düşüyor. Bir insanın hayatına bu kadar çok kişi nasıl dokunabilir? Bir insan kendi ülkesinin ve Türkiye’nin edebiyatında, sanatında ve düşünce hayatında iz bırakmış insanlarla nasıl bu kadar tabiî bir şekilde tanışabilir? Çoğumuz için bu isimlerden yalnızca biriyle tanışmış olmak bile ömür boyu anlatılacak bir hatıra olurdu. Victoria Hocam ise bütün bunları olağanüstü bir hayat yaşamış olmanın gösterişiyle değil, son derece tabiî bir hayatın akışı içinde anlatıyor. Sanki bunların hiçbirinde şaşılacak bir taraf yokmuş gibi... Belki de kitabın en samimi taraflarından biri de bu.
Sohbetlerimizde içimden defalarca şu düşüncenin geçtiğini hatırlıyorum: “Hayata ve insana dair bu derin birikim keşke yalnızca sohbetlerde kalmasa; bunları uzun uzun yazsa...” Amcam Sokrat iyi ki yazılmış! Çünkü bu kitapta bir hatırayı anlatıp geçmiyor; o hatıranın anlamını araştırıyor. Olayların merkezindeki insanların neden öyle davrandıklarını; içinde bulundukları toplumun hangi şartlar altında o tavrı geliştirdiğini; dönemin siyasi, kültürel ve psikolojik ikliminin insanları nasıl şekillendirdiğini büyük bir dikkatle analiz ediyor. Bence kitabı farklı ve değerli kılan asıl taraf da bu. Burada karşımıza olayların gürültüsüne kapılmayan; insanı anlamaya çalışan; öfkeyle değil düşünerek hüküm veren; hayatı felsefeyle, psikolojiyle ve kültürle birlikte okuyabilen, gerçek bir entelektüelin zihni çıkıyor.
Victoria Hocam kişilere ve olaylara takılıp kalan biri değil. Onun dikkati her zaman insanın içindeki iyiliğe ve güzelliğe yöneliyor. En olumsuz hadiselerde bile iyi bir niyet, güzel bir sebep veya insana dair umut verici bir taraf bulabiliyorsa, onu görünür kılmayı tercih ediyor. Bu yüzden, Amcam Sokrat bana göre yalnızca bir hatıra kitabı değil; aynı zamanda insana, hayata ve olaylara nasıl bakılacağını sakin, gösterişsiz ve derinlikli bir üslupla öğreten, gerçek bir hayat kılavuzu.
Amcam Sokrat dikkatle okunduğunda, satır aralarında hayat tecrübesinden süzülerek gelen psikolojik, felsefi ve sosyolojik birçok çözümlemeyle karşılaşmak mümkündür. Bunların her birinin üzerinde uzun uzun durulabilir. Ben burada sadece bunlardan birine işaret etmek istiyorum. Kitabın 91. sayfasından itibaren başlayan yaklaşık üç sayfalık bölümde, çocukluğunda anne ve babasının kendisine karşı takındıkları tavrı psikolojik bir çözümlemeye tabi tutuyor. Çocukluğunda birçok arzusu karşılanmayan, pek çok hevesi kursağında bırakılan ve yeterince destek göremeyen bir çocuk olduğunu anlatıyor. Ancak yıllar sonra anne ve babasının bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi davranmalarını yalnızca kişisel bir kırgınlık olarak değerlendirmiyor; bunun psikolojik arka planını anlamaya çalışıyor. Anne ve babasının fanteziyi gerçekliğe tercih eden insanlar olduklarını; üstelik bunun sadece onlara mahsus bir özellik olmadığını; içinde yetiştikleri kuşağın da benzer bir zihniyet taşıdığını ifade ediyor. Tam bu noktada Freud’un “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri” başlıklı metnine gönderme yaparak, insanların fantezilerini nasıl kurduklarını ve zamanla bu fantezilerin gerçekliğin yerini nasıl alabildiğini tartışıyor. Sofokles’in Kral Oidipus oyunu üzerinden, kuşakların birbirini anlamakta yaşadığı güçlüğü ve ebeveynlerle çocuklar arasındaki gerilimi yorumluyor. Ona göre Freud, Kral Oidipus’ta daha çok çocuğun babaya yönelik duygularına dikkat çekmiş, fakat babanın yeni kuşaktan duyduğu korkuyu yeterince fark etmemiştir. Oysa Laios’un, oğlunun kendisini öldüreceğine dair kehaneti duyunca yeni doğan çocuğunu ortadan kaldırmaya çalışması, aynı zamanda eski kuşağın yeni kuşaktan duyduğu korkunun da güçlü bir sembolüdür. Victoria Hocam bu düşünceyi kendi aile hikâyesiyle de ilişkilendiriyor. Buna aile içinde gizlenen akrabalık ilişkileri, söylenmeyen gerçekler ve üzeri örtülen aile sırları da eklenince, ortaya adeta Kral Oidipus’u andıran, trajik bir aile tablosu çıkıyor. Ona göre, babası hayatı boyunca bir başkası tarafından gerçekten anlaşılma ve bilinme ihtiyacıyla yaşamıştır. İçindeki mahrumiyet duygusu öylesine büyümüştür ki, başkalarının ihtiyaçları –hatta kendi çocuklarının ihtiyaçları bile– onun gözünde kendi varlığına yönelmiş bir tehdit gibi görünmeye başlamıştır. Böyle zamanlarda gerçeklikle değil, zihninde kurduğu fantezilerle hareket etmiş; bu hayalî tehditlere karşı sert ve yıkıcı tepkiler vermiştir.
Rowe
Holbrook
Amcam Sokrat’ta dikkatimi en çok çeken taraflardan biri de şu oldu: Victoria Hocam yaşadıklarını anlatırken kimseyi suçlamıyor. Hiç kimseyi mahkûm etmiyor. Kırgınlıklarını bile anlamaya çalışarak anlatıyor. Olayların görünen yüzüyle yetinmiyor; onların psikolojik, kültürel ve felsefi arka planını araştırıyor. Belki de bu yüzden, kitap yalnızca bir hatıra kitabı olmaktan çıkıyor.
Taşlıcalı Yahyâ bir gazelinde şöyle der: Kâşki sevdügümi sevse kamu ehl-i cihân/ Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa. Yani, “Keşke bütün cihan halkı benim sevdiğimi sevseydi de, hepimizin konuştuğu tek şey sevgili hakkında olsaydı.” Amcam Sokrat hakkında hissettiğim duygu tam da budur. Bu kitabı herkesin okumasını, okuyan herkesin bu güzel ruhu daha yakından tanımasını ve onu benim gördüğüm gibi anlamasını çok isterim. Bu heyecanımı da elimden geldiğince etrafımdaki insanlarla paylaşmaya çalışıyorum. Nitekim, kitap yayımlandıktan kısa bir süre sonra, doktora öğrencilerimden bu kitabı okuyup değerlendirmelerini rica ettim. Aldığım geri dönüşler beni son derece mutlu etti. Her biri kitabın farklı bir yönünü keşfetmişti.
Öğrencilerimden biri, kendisini en çok etkileyen tarafın hayatı boyunca ülkeler değiştirmesi, hiç tanımadığı çevrelere cesaretle girmesi ve öğrenme aşkıyla konfor alanından vazgeçmesi olduğunu söyledi. Ayrıca hiçbir gruba veya çevreye ait olma zorunluğu hissetmeden kendi doğrularının arkasında durabilmesini de güçlü ve samimi bir duruş olarak değerlendirdi. Bir başka öğrencimse, hayatın acımasız ve sert gerçekleriyle hayaller, rüyalar ve yaratıcılık arasında kurduğu geniş köprüden etkilendiğini; kitapta anlattıklarının hayatın hemen her rengini içinde barındıran, geniş bir yelpaze oluşturduğunu ifade etti. Bir diğer öğrencimse, hatıraları okurken, kadınların karşılaştıkları birçok güçlüğün yalnızca belirli toplumlara mahsus olmadığını fark ettiğini söyledi. Doğu ile Batı arasında bu bakımdan düşündüğünden çok daha fazla ortaklık bulunduğunu; özellikle zihinsel üretime yönelen, bilgi peşinde koşan ve entelektüel bir hayat kurmaya çalışan kadınların dünyanın birçok yerinde benzer engellerle karşılaştığını gördüğünü; özellikle Ohio Üniversitesi yıllarına dair anlattıklarının kendisi üzerinde derin bir etki bıraktığını ifade etti.
Bu farklı değerlendirme ve tespitler, kitabın farklı okurlarda bambaşka pencereler açabildiğini ve gerçek zenginliğini gösteriyordu. Amcam Sokrat sakince, sindirilerek ve belki de birden fazla defa okunduğunda, her okur kendi hayatına değen yeni anlamlar bulacaktır. Kitap bize yalnızca kendimizi ve geçmişimizi değil; hiç yaşamadığımız coğrafyaları, tanımadığımız insanları ve onların dünyalarını da daha iyi anlama imkânı sunuyor. Bu vesileyle, bana yalnızca eserleriyle değil; sohbetleriyle, dostluğuyla ve hayata bakışıyla da yol gösteren Victoria Hocama, başta Amcam Sokrat olmak üzere bütün eserleri için gönülden teşekkür ediyorum. Onu, iyiliğin ve güzelliğin peşinde yürüyen; hayatın anlamını düşünmeye ömrünü adamış, gerçek bir yol gösterici olarak tanımış olmaktan büyük bir bahtiyarlık duyuyorum.