• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ghost Stories:

Kaç hayalet dolaşıyor?

“Kendi sesiyle konuşamayacak bir insanı nasıl olup da kendi anlattığınız bir hikâyeye dönüştürebilirsiniz?”

Siri Hustvedt ile Paul Auster, Brooklyn, 2020.

ŞÜKRAN YİĞİT

@e-posta

DENEME

16 Temmuz 2026

PAYLAŞ

Siri Hustvedt ve Paul Auster, 1981 yılının New York’unda, bir şiir akşamında tanışırlar. Aralarında filizlenen ilk görüşte aşktır ve artık günlerini, gecelerini ya Siri’nin temiz ve düzenli ya da Paul’un pis ve dağınık evinde birlikte geçirmeye başlarlar; hatta çok geçmeden Paul, Siri’yi ailesiyle tanıştırır. Ancak her şeyin yolunda göründüğü bir sabah Paul uyanır ve Siri’ye ayrı yaşadığı eski karısına ve çocuğuna dönmek istediğini söyler. Bu beklenmedik dönüş karşısında yirmi altı yaşındaki Siri yıkılmasına yıkılır ama birkaç gün sonra dimdik ayağa kalkıp Paul’e iki mektup yazar. Siri’nin bu mektupları yazması için bir mazereti de vardır; çünkü şimdiye kadar Paul’e onu sevdiğini açıkça söylememiştir ve bu ne olursa olsun söylenmelidir. Gerçekten de mektupları okuyan Paul bir süre sonra Siri’yi arar, Siri onun evine gider ve her ikisi de karşılıklı olarak birbirlerinden ayrılamayacaklarını ifade ederler. Bu konuşmanın ardından Siri kalkar ve bir “kuzeyli disiplini ve şevkiyle”, Paul’un her zaman “pis” bulduğu evini ova ova temizlemeye başlar.

Siri Hustvedt
Ghost Stories
Simon & Schuster
Mayıs 2026
320 s.

Bu anı, Siri Hustvedt’in Paul Auster ile olan kırk üç yıllık birlikteliklerini anlattığı Ghost Stories’den. “Kuzeyli disiplini ve şevki” ifadesi de Siri Hustvedt’in ifadesinin meali olarak okunabilir. Ama bu aynı zamanda Hustvedt’in romanlarının anahtarı olarak da görülebilir; çünkü Hustvedt belirgin bir biçimde otobiyografik unsurlar taşıyan romanlarında, ortaya çıkan bir duygusal yoğunluğu ya da kaosu da çoğu zaman kognitif ya da entelektüel olarak düzenlemeye ve romanı mümkün mertebe bu minvalde yapılandırmaya çalışır. Bu tavır Hustvedt’i bana göre kimi zaman ilginç bir deneme yazarı katına çıkarırken, kimi zaman da roman yazarı Hustvedt’in ayağına dolaşır; çünkü Hustvedt’in karakterleri romana bir yapboz oyununun parçaları gibi konuşlandırılırlar. Örneğin, Hustvedt’in en yetkin romanı sayılan ve ilk uluslararası başarısını getiren Sevdiklerim adlı romanında, sanat tarihçisi Leo Herzberg diğer roman kahramanları arasındaki entelektüel köprü işlevini üstlenir; diğer roman kahramanları ise, yine Hustvedt romanlarının karakteristiği olarak edebiyat profesörü, şair, ressam ya da histerinin tarihi gibi konuları araştıran insanlardır ve işte bu alanlar tam da Hustvedt’in parladığı alanlardır. Bu yolla bütün o bilgiler, tartışmalar, spekülasyonlar romana şelale gibi akar. Elbette teorik olarak bunun bir sakıncası olamaz, elbette Hustvedt’in roman kahramanları ve kurgusu bu akışı sindirebilecek şekilde tasarlanmıştır. Üstelik, yazdığı karakterler hayatta karşılıkları olan karakterlerdir; hatta bu karakterlerin hayatta o kadar sağlam karşılıkları vardır ki, roman hakkında yazılanların bir kısmı açıkça hangi karakterin Auster, hangi karakterin Hustvedt olduğunu tartışır; fakat yine de bütün bunlar çoğu zaman romanı için için kemiren bir yapaylıktan ve Hustvedt’in entelektüel deşarj alanı olmaktan kurtaramaz.

Ghost Stories, beklendiği üzere, son derece kişisel bir anlatı. Hustvedt, Auster’ın bütün hastalık sürecini, tahlil sonuçlarını, ilaçlarını, bunların etkilerini ve yan etkilerini anlatarak bu umut ve çaresizlik sürecinin “en doğru nasıl ölünür?” sorusuna bağlanışını büyük bir titizlikle anlatıyor. Bu sürecin anlatıldığı kimi kısımları özellikle atladığımı ve atlamanın benim gibi okuduklarını kaldıramayacaklarını hisseden okurlar için teknik olarak çok kolay olduğunu belirtmek isterim; çünkü Hustvedt’in hastalığın her aşamasında yakınlarına ve arkadaşlarına durumu tüm detaylarıyla anlatan e-postaları, kitapta o günlerde yazıldığı haliyle yer alıyor ve diğer bölümlerden kolayca ayırt edilebiliyor.

Siri Hustvedt ile Paul Auster, Minnesota, 1982.

Ghost Stories gerçekten de genel olarak açık yüreklilikle yazılmış bir yas ve anı kitabı izlenimini veriyor, ama tabii ki yasın gölgesi hep orada. Hustvedt, Paul Auster’la birlikte geçirdikleri kırk üç yılın dökümünü yaparken sadece açık, sade ve yer yer şiirsel bir dille kendi hayatlarından söz etmekle kalmıyor; aynı zamanda özel mektuplarla, kısa mesajlarla, notlarla, fotoğraflarla da okuru o hayata dahil ediyor. Bu dökümün bir parçası da, Paul Auster’ın, doğumunu görse de büyüdüğünü göremeyeceğini anladığı için, bütün hastalık sürecinde torununa yazmayı sürdürdüğü mektuplar. Hayır, Auster bu mektuplarda torununa yetmiş yedi yıllık hayatının kendine kazandırdığı bilgeliklerden dem vurmuyor ya da ona öğütler vermeye kalkışmıyor; sadece ve sadece kendisinin bu dünyadan gidişiyle belki de yok olacak, bir daha kendisinin anlattığı gibi hiç anlatılamayacak bir şeyden; yani torununun annesi, yani kendi kızı Sophie’nin çocukluğundan, nasıl büyüdüğünden ve hayat planlarının nasıl şekillendiğinden söz ediyor. Böylece Auster torununa adeta annesinin çocukluğunu ve gençliğini armağan ediyor. Artık bir müzisyen olarak izlediğimiz, Siri ve Paul’ün ortak çocukları Sophie ise doğduğu andan itibaren evin yıldızı. Fakat bir de Daniel var.

Daniel
Auster

Kimileri hatırlayacaktır: Paul Auster’in ilk eşi Lydia Davis’le olan birlikteliğinden doğan oğlu Daniel Auster 2022 yılında aşırı dozdan hayatını kaybetmişti. Bunun öncesinde Daniel’in on aylık bebeği yatağında ölü bulunmuş, bir süre sonra da bebeğin kanında eroin ve morfinden çok daha güçlü bir madde olan fentanil tespit edilmiş, bunun üzerine Daniel ihmal yoluyla kızının ölümüne sebebiyet vermekten tutuklanmış ve ardından da kefaletle serbest bırakılmıştı. Hustvedt her aileyi temelinden sarsacak bu kayıpların ardından yaşananları belki de tahmin edilebilir olduğundan detaylı olarak anlatmıyor, hatta kimi zaman tam bu konunun kıyısından dönüyor; ancak Paul Auster’ın hastalığının bu ölümlerin ardından ortaya çıkmış olabileceği ihtimalini açık seçik ifade ettiği gibi, Paul Auster’ı anma töreninde de, çevrelerinde bu konunun etrafında örülen suskunluk perdesinden söz ederek, bu trajedinin de hayatlarına dahil olduğunu özellikle vurguluyor. Hustvedt’in sözleriyle, “bu suskunluk zehirli bir sis gibi” anma töreninin üzerinde çökmüştür ve o bunlar hakkında konuşmazsa, o an “infilak” edebilir.

Belli ki New York entelektüel çevresi bütün olup bitenlerden “en azından basın yoluyla haberdar olmasına” rağmen, aileyle dolaysız kişisel ilişkilerinde bu ikili trajediyi yok saymıştır. Hustvedt’ e göre böylesi korkunç olaylar zaten telaffuz edilemez; çünkü bu durumlar için bilinen sosyal kurallar, standart ifadeler ya da yerleşik taziye sözcükleri yoktur ve kimse bir taziye mektubu göndererek, “Oğlunuzun kendi çocuğunun ölümüne sebebiyet vermekten tutuklandığını ve kefalet karşılığı serbest bırakıldıktan sonra ise kendisinin de aşırı dozdan öldüğünü duymaktan çok müteessiriz” diyemeyecektir. Siri ise o anma töreninde bu konuyu açık açık dillendirerek bu suskunluğu kırdığını ve herkesi bir yükten kurtardığını düşünür. Ama bu gerçekten böyle midir? Mesela ben o anma töreninde bulunan bir davetli olsaydım ve bu konu hakkında konuşmaya karar veren Siri Hustvedt, sözlerine Paul Auster’ın daha oğlu doğmadan önce yazdığı ve bir babanın istemeden oğlunun celladı olduğunu anlattığı bir metni alıntılayarak sözlerine başlasaydı; ve sonra, bu metni bir geçiş olarak kullanarak, eğer onların aile hikâyesinde istemeyerek de olsa cellat olan birinden söz edilecekse, bu celladın Paul değil, oğlu Daniel olduğunu söyleseydi?.. Sanırım bu sözler üzerine, Hustvedt’in acısını anlamama rağmen, içimden soracağım –belki Emmanuel Levinas’ın da soracağı– ilk soru şu olurdu: Kendi sesiyle konuşamayacak bir insanı nasıl olup da kendi anlattığınız bir hikâyeye dönüştürebilirsiniz? Diyelim ki telaffuz edilemeyeni telaffuz ederek, herkesi suskunluğun ağırlığı altında ezilmekten kurtarıp kendinizi de infilak etmekten korudunuz; fakat sizin acınız, kullandığınız bu edebi dil ve kehanet miti yoluyla, bir trajediyi estetize etmenizi meşru kılar mı? Elbette bu soruları içimden de olsa sorabilme “cüretini” göstermemin arkasında sadece Ghost Stories’de anlatılanlar değil, Paul Auster ve Siri Hustvedt’in romanlarında varlığı sıklıkla ifade edilen otobiyografik çerçevenin de önemi var:

Paul Auster’ın 2003 yılında yayımlanan Kehanet Gecesi adlı romanının kahramanlarından John Trause’nin yirmi yaşındaki oğlu Jacob da kendi oğlu Daniel gibi uyuşturucu bağımlısıdır, şiddete eğilimlidir ve uyuşturucu satıcılarıyla başı derttedir. Okurun Trause adındaki harflerin yerini değiştirerek Auster adını bulması zor olmayacağı gibi, yine 1996 yılında Auster’ın oğlu Daniel’in adının karıştığı cinayet olayını hatırlaması da zor olmayacaktır. Daniel bir uyuşturucu satıcısının öldürülmesi esnasında cinayete doğrudan iştirak etmese de aynı evde bulunduğunu, kendisine kurbanın cebinden çalınarak verilen parayı kabul ettiğini itiraf etmiş ve mahkeme onu beş yıl süreli denetim şartıyla serbest bırakmıştı.

Aynı şekilde, yine Siri Hustvedt’in 2003 yılında yayımlanan Sevdiklerim adlı romanında da, Auster’ı belirgin bir biçimde andıran ressamın oğlu Mark bir uyuşturucu bağımlısıdır ve çevresi üzerindeki yıkıcı etkisi açık seçik anlatılır. Hatta romanın neredeyse üçte biri bu konu üzerinde yoğunlaşır ve yukarıda değindiğim cinayet olayına çok benzer bir olayı içerir. Gerek Hustvedt gerekse Auster bu bağlantının niteliği üzerine konuşmayı reddederler, ki ikisi de aslında romanları üzerine konuşan yazarlardır. Bu romanlardaki Jacob ve Mark tiplemeleri ister açık otobiyografik nitelikte olsun ister tamamen kurgu niteliğinde olsun; sonuç olarak Auster ve Hustvedt’in hayatlarında uyuşturucu bağımlısı bir oğulun varlığı bilinmektedir ve bu romanlar bu bilginin farkındalığına rağmen/sayesinde yazılmış ve okunmuştur. Bu durumda adı Daniel değil de Jacob ya da Mark olan genç bir uyuşturucu bağımlısının yıkımı zaten çoktan New York entelektüel çevrelerinde okunan ve tartışılan nitelikli metinlere dönüşmemiş midir? Yani gerçek hayatta henüz bitmemiş bir hayatı edebiyatta bitmiş bir malzemeye dönüştürürken ve o bitmemiş hikâyeye trajik bir son yazarken, söz konusu suskunluğun da çoktan parçalanmış olduğunu düşünemez miyiz? Ve hal böyleyken, kendisini savunamayacak bir Daniel’in, üstüne bir de istemeden de olsa cellat olarak anılmasının ardında bir vicdani yükü hafifletme çabası da görebilir miyiz? Edebiyatta otobiyografik olanın etik sınırları var mıdır? Yaşayan birini edebiyatın malzemesi yaparak, yani onu kurgu zamanına hapsedip statik bir edebiyat figürü haline getirirken, aynı zamanda onun geleceğini de gasp etmiş olur muyuz? Elbette bu soruları sorana, olup biten her şeyi hatırlatıp “Sen hâlâ ne anlatıyorsun?” da diyebiliriz. Ancak bu noktada bugüne kadar bu konudaki suskunluğunu hiç bozmamış olan Daniel’in annesi, yazar Lydia Davis’in varlığı da aklımıza gelebilir ve geride kalanların birbirlerine karşı nasıl bir sorumluluk ilişkisi içinde olabilecekleri hakkında da düşünebiliriz. Bu bağlamda özellikle iki kaynağın yol gösterici olabileceğini düşünüyorum.

Yazar ve çevirmen Lydia Davis birçok öyküsünde anneliği tartışır; ancak bu öykülerdeki kaygısı çocuklarının bir portresini çıkarmak değil, anne olmanın zihinsel ve vicdani yönlerini tartışmaktır. Lydia Davis’in, Daniel’in ölümünden bir yıl sonra yayımlanan kitabındaki “Bir Annenin Fedakârlığı” adlı şu kısa öykü dikkat çekicidir: “Onun iyi ve mutlu olması için sağ kolumu verirdim. Yani belki sağ kolumu değil. Ama sol kolumu kesinlikle.” Davis, bu virtüözü olduğu minyatür öykülerdeki mesafeli ve ironik tavrını bu öyküde de korumaktadır; ancak sevgisi ve kederi, arka planı bilen her okurun gözünde bu biçimsel ironi zırhını aşındıracaktır.

Aynı bağlamda, 2014 yılında yazarın The New Yorker dergisinde yayımlanan geniş bir portresinde aktarılan sözlerini de dikkat çekici bir kaynak olarak değerlendirebiliriz. Davis bu yazıda, o zamanlar hâlâ hayatta olan Daniel’le bir diyaloglarından söz eder: Davis kendi annesiyle ilgili bir öykü yazmıştır ve öyküyü okuyup değerlendirmesi için Daniel’e verir. Daniel okuduktan sonra, annesine öyküdeki bir bölümün anneannesinin duygularını incitebileceğini düşündüğünü ve o bölümü öyküden çıkarmasının iyi olacağını söyler. Davis de gerçekten o bölümü öyküden çıkarır ve ancak anneanne öldükten sonra, yine oğlunun tavsiyesiyle, çıkardığı bölümü tekrar öyküye dahil eder. Bu anekdot ve bunun açıkça aktarılması ne anlama geliyor, bu sorunun Hustvedt’in –kendisinin de Ghost Stories’de uzun uzun sözünü ettiği– entelektüel kapasitesini aşacağını pek sanmıyorum; yine onun kadar hissedemesem de, anladığımı sandığım acısının “cellat” sözcüğünü kullanabilmesini meşrulaştırabileceğini sanmadığım gibi...

 

 

KAYNAKLAR

Paul Auster, Kehanet Gecesi, çev. İlknur Özdemir, Can Yayınları, İstanbul, 2004

Lydia Davis, Our Strangers, Canongate Books, 2024

Dana Goodyear, “Long Story Short”, The New Yorker, 2014

Siri Hustvedt, Ghost Stories, çev. Uli Aumüller ve Grete Osterwald, Rowohlt, 2026

Siri Hustvedt, Sevdiklerim, çev. Ufuk Boran Kaptan, Can Yayınları, İstanbul, 2005

Yazarın Tüm Yazıları
  • Ghost Stories
  • paul auster
  • Siri Hustvedt

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Çığırından çıkmış bir zaman bu

“Kudret, tezini tamamlamadığı takdirde doktora programından atılacağına dair ihtardan sonra, ani bir kararla Türkiye’ye dönüyor. Kısa bir süre öncesine ait Şikago fotoğrafları da ona 'başka bir ömre aitmiş gibi'  silik, donuk ve uzak geliyor. Peki ne oluyor da zaman böyle askıya alınıyor?”

MİRAY ÇAKIROĞLU

Sonraki Yazı

İNCELEME

Victoria Hocam ve Amcam Sokrat

“Kitap bize yalnızca kendimizi ve geçmişimizi değil; hiç yaşamadığımız coğrafyaları, tanımadığımız insanları ve onların dünyalarını da daha iyi anlama imkânı sunuyor.” 

MÜCAHİT KAÇAR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist