• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Çığırından çıkmış bir zaman bu

“Kudret, tezini tamamlamadığı takdirde doktora programından atılacağına dair ihtardan sonra, ani bir kararla Türkiye’ye dönüyor. Kısa bir süre öncesine ait Şikago fotoğrafları da ona 'başka bir ömre aitmiş gibi'  silik, donuk ve uzak geliyor. Peki ne oluyor da zaman böyle askıya alınıyor?”

MİRAY ÇAKIROĞLU

@e-posta

ELEŞTİRİ

16 Temmuz 2026

PAYLAŞ

Doktora programından yakın arkadaşlarımızdan biriyle okulun çevresindeki bir tepeye yaptığımız yürüyüşlerden birinde, ona tezimle eşzamanlı bir dosya tuttuğumdan bahsettim. Aşırı Komik Doktora Maceralarım adını vereceğim bu dosyanın, tezimin kendisinin ‘literatüre’ yapacağı katkıdan daha büyük bir katkı yapacağını düşünüyorum diye de ekledim. Arkadaşım şakaya eşlik ederek böyle bir dosyayı okumakla yakından ilgilendiğini söyledi. Ama böyle zalimce bir düşünceyi gerçekten kastetmiş olup olmadığımı tarttığı kaçamak bir bakıştan sonra.

İkimiz için de dünyanın öbür ucu olan bir tepede; kaygıdan, her türden çabadan ve belirsizlikten ibaret o atmosferde durmak, hayat verdiğimize inandığımız o işin, nefes alıp verecek o metnin yaşamına tutkuyla inanmakla mümkün olabilir. Kudret’in Büyük Kişisel Projem diye nitelediği, Heidegger üzerine, gövdesi olmayan ve yalnızca dipnotlardan oluşan bir tez yazma hayali, onunla kabul etmek isteyeceğimden çok ortak yönümüz olduğunu düşündürdü.

Güçsal Pusar’ın Bulutlardan Başka Her Şey[1] romanının kısa tanıtımı önüme düştüğü zaman, ilk tepkim, “Hayatımın telif hakkını kimseye verdiğimi hatırlamıyorum” diye düşünmek oldu. Bunu kendime saklamayıp küçük ağımdaki sosyal çevreyle de paylaştım. Ağımdaki olağan şüphelilerden, yani tıpkı benim gibi ve tıpkı Kudret gibi “otuzlarının yanlış yarısında” olup hayatının son on yılını bir Amerikan üniversitesinde –hadi hakkını verelim, Amerika’nın en iyi üniversitelerinde– doktora yaparak geçirmiş olan arkadaşlarım, kitaba duydukları ilgiyi ilettiler.

Ben bazen mensubu olduğum grubu düşünerek, kendimden “mevsimlik akademik göçmen” diye bahsederim. Ancak insan hayatında, taşların çeşitli türden kayıpları işleyerek yeni bir anlam kurmaya çalışmanın acısıyla yerine oturduğu dönemin karabataklığını göçmenlik de pek karşılamıyor.

Bulutlardan Başka Her Şey’in Birgül Oğuz’un İstasyon’uyla[2] beklenmedik bir ortaklığı var. Oğuz’un İstasyon’u bir adada, bir “istasyon ev”de geçer. İstasyon’un Deniz’i üniversitedeki işinden ihraç edilmiştir ve hem kitabını tamamlamak hem de içinde yaşayarak, bir han gibi işlev gören “istasyon ev”e göz kulak olmak üzere geçici süreliğine burada konaklar. Kudret de Şikago’dan İzmir’e, annesinin yanına dönerken birbirlerini artık ne kadar tanıdıklarından emin olmadığı bir eski arkadaşının Moda’daki evinde, pandemiyle ilişkili bir tür sınırları esnek karantina dönemi geçirir. Ömer’in Rachel’la birlikte yaşadığı ev, Kudret için bir “istasyon ev,” bir geçiş mekânıdır. Bir çeşit örtük kamusallığı olan Deniz’inkinin aksine, Kudret’inki arkadaşlıklarının hukukuna dayanan daha geleneksel bir misafirlik.

Roman, Raymond Carver’ın bir öyküsünde[3] sorduğu sorunun (“O aşka ne oldu?”) bir versiyonuyla ilgileniyor. Metinde sık sık karşımıza çıkan, Heidegger’in kitabının ismi de olan, ‘varlık’ ve ‘zaman’, romanın üzerine kurulu olduğu ana eksenin iki ucu. Kudret’in “Heidegger’de hiçlik kavramı” üzerine çalıştığı on yıl boyunca, “ömrünün vadesinden düşülmeyecek gibi” yaşanan bunca zaman nereye gitti? Kudret, tezini kalan sürede tamamlamadığı takdirde doktora programından atılacağına dair ihtardan sonra, ani bir kararla Türkiye’ye dönüyor. Çok değil, kısa bir süre öncesine kadar Şikago’daki yaşamına dair fotoğraflar da ona “başka bir ömre aitmiş gibi silik ve donuk”, “silik, donuk ve uzak” geliyor. Peki ne oluyor da zaman böyle askıya alınıyor?

Bulutlar, bu şekil değiştirmiş zamanla birlikte “her zaman bir kol mesafede” durmadığında, düşünmenin zihni nasıl sakatladığını, kötürüm ettiğini anlatıyor. Olan şu: Zihin, görev olarak atanan o tek, ancak çok boyutlu ve uzun zamana yayılan tek işte kalmayıp, alışık olduğu saçılma, dağılma, derinleşme pratiğini de bırakmayıp gündelik hayatın, geçmişin, hayattaki dönemeçlerin, verilen ve verilmeyen kararların, yaşantının kendisine çevrildiğinde, hayatı acımasızca kıyıyor.

Kudret’in düştüğü zihinsel deliklerden birinde uzun uzun ele aldığı, kitapların arkasındaki fiyat etiketi hadisesi gibi. Kitap etiketlerini çıkarmak için bir alet icat etmek icap etse, bunun adı etiket çıkarıcı mı, etiket soyucu mu, etiket sıyırıcı mı olurdu? Gündelik hayatın başına gelen, en ufak bir anlamdan yoksun kalana kadar soyulup sıyırılmaya tabi tutulmak. İnsan uzun süre kendi yüzüne dikkatle baksa, yüzü şekil değiştirir gibi görünür (umarım kimsenin başına gelmez).

Hamlet’e ait olan, “Çığırından çıkmış bir zaman bu”[4] repliğini zaman deneyiminin yaşantıya dönüşmesinde aksayan, yerine oturmayan bir şey olduğunu tarif etmek üzere, zamansallığın kendisi üzerine düşünenler ödünç alır. Örneğin, Marx’ın Hayaletleri[5] kitabında Jacques Derrida, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra tarihsel deneyimden bağımsızlaşınca Marksist geleneğin geleceğiyle ilgili bir tartışma yürütürken, Hamlet’in bu dediğine değinmeden geçmez.

Zamanın geçişi fark edilir hale geliyorsa, zaman çığırından çıkmış, beklendiği gibi davranmamaya başlamış, elle tutulur hale gelmiştir. Zamandan maddeymiş gibi davranmasını beklemeyiz. Zamanın kendisi bir açmaza dönüştüğünde, yaşantıya ait anahtarlar yeni kapıları açmaya yetmediğinde, vaziyet bizi zamanın kendisiyle ilgili neyin ters gittiğini anlamaya yöneltir bizi. Bu dizge kopukluğu nasıl anlaşılacaktır?

Roman ilerledikçe, metin ne yazık ki bu düşünce hattından saparak vakanüvisliğe dönüşüyor. Tek farkla: Kayda değer bir vakanın olmayışı, vakanın kendisi. Bunun bir anlamı var elbette. Deneyimin olması gereken yerde koca bir boşluk olduğunun kaydı tutuluyor. Kudret şehirde hareket ederken zihnine çarpan görüntüleri imge olmaya zorluyor; onların kendisi için anlamlı olacak örüntüler oluşturmalarında diretiyor. Bunu yaparken, İstanbul’un ona sunduğu anlık sahnelerde kendi geçmişine ait deliklere batıp çıkıyor. Çoğu kez bir can sıkıntısı ve bunalmışlıkla kapıldığı düşünce silsilesini yine zoraki bir şekilde kendi durduruyor.

Romandaki görsel betimleme akışının ne işe yaradığı teslim edildikten sonra, sürekliliğiyle yoran bir ritimde sabitlendiğini söylemeliyim. Bir süre sonra, okurun romanın odağından uzaklaşmamak için çaba göstermesi gerekiyor. Aksi takdirde, bu romanın kaleydoskop gözün işlediği küçük ilginçliklerin dökümü için yazılmış olduğunu düşünmemek elde değil.

Bir süre sonra ise, yazar “dünyanın şahdamarı” diye nitelediği İstiklal Caddesi’nden, yoldan sadece geçerken bile insanın mutlaka duyacağı müziklere kadar şimdi yerinde durmayan bir anı-mekân olarak bahsederken, okurun okumaya devam edip etmemekle ilgili bir karar vermesi gerekiyor. Daha önce, yemek davetinin akşamında karakterler arasında geçen diyalogların sezdirdiği, bol duran ve genellikle hiçbir şey dememek üzere kullanılan politik genellemeler, bir yemek masası diyaloğu olarak rahatsız etmiyordu. Ancak İstiklal’le ilgili iç monoloğa geldiğimizde, bu genellemelerin öznesizliği karşısında daha sabırlı olmak gerekiyor.

Güçsal Pusar
Bulutlardan Başka Her Şey
Yapı Kredi Yayınları
Mayıs 2026,
272 s.

Buradaki başlıca mesele şu. Romanda buraya kadar geldiğimizde, anlatıcıyla örtük bir anlaşma yapmış gibiyiz. Bize Şikago-İzmir arasındaki mukadder yolculuğundaki –mukadder, çünkü ilk defa bu kadar kesin olarak yenildiğini hissediyor– İstanbul durağında gördüklerini ve görüntülerin iç dünyasındaki tezahürlerini anlatacak; biz de, anlattıkları ne kadar tuhaf olsa da itiraz etmeyeceğiz.

Sıkıcı bir eşlik de değil bu. Annesi bir yere kadar gitmişken kurabiyesini yiyen küçük kızın “elinden kurabiyesini alıp koca bir ısırık alsam...” diye düşünüyor örneğin. Kendi formsuz düşüncelerinin boğuculuğuyla cebelleşirken, küçük kızın öylece kurabiyesini yemesi sinirini bozuyor. İçsel manzaranın fiziksel manzarayı değiştirmesine sempati duyuyoruz. Hal böyleyken, bir şapka çıkararak selamlama zorunluğuyla bahsedilen mevzular, anlatıcının yaptığımız absürtlük anlaşmasını ihlal ettiğini hissettiriyor. Anlatıcımız yolda karakterini mi değiştirdi?

Gerçi roman değindiğim bu kısımdan bir süre sonra tamamen makas değiştirmeye karar veriyor. Bir şekilde yine Gezi’yle bağlantılı olan, mistik bir atmosferin içine yerleştirilmiş Kader karakteriyle tanışıyoruz. Üstelik kitaba ismini veren formül, Kader’in ağzından açıklanıyor: Her şey boşluktur ve tek hakikat budur. Eğer bunu zihinde canlandırmak gerekirse, önce bulutlara, sonra bulutlardan başka her şeye bak.

Kendisini bir yere çıkarmıyor gibi görünen, içinde boğulduğu zihinsel aşırı yüklemenin çözülüşü, ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz hastalığıyla kendi bedeni ve onun yakın etrafıyla sınırlı dar alana mahkûm Kader’in sezgisel olarak bildiğini, bir şekilde Kudret’e aktarması, bunun sonucunda Kudret’in geçirdiği katartik aydınlanmayla mümkün oluyor. Yani aslında dünyanın öbür ucuna gitmeye gerek yokmuş.

Kader ve Umut gibi alegorik karakterlerin eşliğinde yaşadığı bir buhranla tamamladığı yolculuğunu, okura verilen bu sonun perspektifinden okumamayı elbette tercih edebiliriz. Beni kitaba asıl çeken, söylediğim gibi, dizgesi bozuk zamana tam olarak ne olduğu ve romanın bununla nasıl uğraştığı. Bunun için kendi aradığımı, Boğaziçi Felsefe’nin yaşantısal bir uzantısı gibi olan Beyoğlu’ndaki bir barda buluyorum. Kudret, arkadaş grubunu “sanki zamanın geçişinden habersizlermiş gibi”, burada, bıraktığı yerlerinde buluyor.

Zamanın raydan çıktığı yer; bundan önceki tamlık, bütünlük hissinin kendisiyle yakından ilgili. Boğaziçi Felsefe, Kudret’in tarifiyle, “lamekânların” buluştuğu yer. Bizi bırakın, biz kitabımızı okuyalım diyen insanların sığındığı bir yer. Bana, Aptullah Kuran Kütüphanesi’nde herhangi bir şeye yönelik çalışmak üzere değil, kütüphanenin sosyal hayatı için orada buluşan gece topluluğunu hatırlatıyor. Sanırım lamekânların hepsi, kütüphanenin kendine özgü bu gece hayatını kendilerince yeniden yaratmayı denemişlerdir.

Güçsal Pusar
Fotoğraf: Gazete Oksijen

Metinde bu yersizlik, zemin ayağının altından çekilmiş gibi ortada kalmışlık hissi, Kudret’in arkadaşı Faik’in ağzından anlatılıyor. Faik’in söylediklerinden, Boğaziçi’nin yakın geçmişine ait rektör atamasıyla başlayan yakın geçmişten söz ettiğini anlıyoruz. Halbuki, söyledikleri, bir yakın geçmiş değerlendirmesi olmasının yanı sıra, genişçe, açmazın kendisi olarak okunabilir:

En iyi şartta bir sığınaktı akademi. Bizim gibilerin sığınağı. Bizi ellemeyin, biz kendi halimizde okuyacağız diyenlerin. Ellemeyin arkadaş! Aslında bizden bir şey olmayacağı belliydi ama yine de dünyada bizim de bir yerimiz varmış, bize de bir yer düşecekmiş gibi yaptık.

Boğaziçi Felsefe’nin merkezde olduğu İstanbul’da geçirdiği zamanın yekpâreliğinin, tam da onu sürdürmeye çalıştığı halde nasıl raydan çıktığını anlamak için, aslında hayatına bir anlam verebilmesi için bu dönemle ilgili hesapları temize çekip kapatması gerekiyor. Ancak çok da kolay bir iş değil bu, çünkü tıpkı gelecek gibi, geçmiş de uzak ve belirsiz.

Ömrünün bakiyesinden düşülmeyecek gibi hissedilen zaman, belki deneyime dönüşmedi ama geçti. Deneyime dönüşmediği de doğru değil; aslında herhangi bir yerde, herhangi bir şeyle meşgul olarak geçse de, yaşamı birtakım deneyimlere dönüşecekti. Romanın odağındaki tarz-ı hayat ise kolayca isim verilebilecek niceliksel izler bırakmıyor. Bu hal, Kudret’in Şikago’da neden sevildiğini bir türlü açıklayamadığı içkide somutlaşıyor en çok.

Philip Larkin’in bir şiirinde çok iyi bir imge var. Larkin bu şiirde Zaman’ı kişileştirmiştir. “İşlerin nasıl yürüdüğünü” öğrenmek için sabırsızlanan oğlanın başını okşayarak ona şöyle der:

Şöyle otur da izle sağanağını

Hadiselerin bir güzel benzetişini hayatı

Kimsenin görmediği bir biçime.[6]

Kudret, “istasyon ev”den ve İstanbul’un imge sağanağından, yeni bir dizge kurulacağına, hayatı olan saçılmış parçaların yeni anlamlı bir görüntü oluşturacağına dair sezgisel bir güvenle ayrılıyor. En azından, Beyoğlu’ndaki baş döndürücü aydınlanma gecesinden kaldığını öğrendiğimiz, elinin “not almaya en uygun” yerine yaptırdığı kalıcı dövme, ona hayatın bulduğu, sonra yeniden kaybettiği, sonra da kısmen yeniden canlandırabildiği anlamını hatırlatacak.

Bazı anlara zamanın tamamı sığıyor ama onlar da geçip gidiyor. Neden? Başka anlara da zamanın tamamı sığsın diye.

Hadiselerin hayatı daha önce hiç kimsenin görmediği bir biçime benzetişini seyrederken, bu tam göçmenlik de olmayan karabatak deneyimiyle ilgili düşünmek için roman bana bir çerçeve sağladı.

Kurgu dışı bir not: Belirsiz geleceğine uğurladığımız Kudret’ten farklı olarak, yazar doktora tezini tamamlamış. Ayrıca tez Heidegger’le değil, Kant’la ilgili.

 

 

NOTLAR

[1] Güçsal Pusar, Bulutlardan Başka Her Şey, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mayıs 2026, 272 s.

[2] Birgül Oğuz, İstasyon, Metis, Kasım 2020, 112 s.

[3] Raymond Carver, Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz, çev. Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları, İstanbul, 2013, 160 s.

[4] William Shakespeare, Hamlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2008, 188 s.

[5] Jacques Derrida, Marx’ın Hayaletleri: Borç Durumu, Yas Çalışması ve Yeni Enternasyonal, çev. Alp Tümertekin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001, 272 s.

[6] Philip Larkin, Bayram Düğünleri, çev. Miray Çakıroğlu, Ketebe Yayınları, İstanbul, 2021, 120 s.

Yazarın Tüm Yazıları
  • birgül oğuz
  • Bulutlardan Başka Her Şey
  • Güçsal Pusar
  • İstasyon

Sonraki Yazı

DENEME

Ghost Stories:

Kaç hayalet dolaşıyor?

“Kendi sesiyle konuşamayacak bir insanı nasıl olup da kendi anlattığınız bir hikâyeye dönüştürebilirsiniz?”

ŞÜKRAN YİĞİT
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist