• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Kırım’dan Stalingrad’a, Avusturya’dan Ankara’ya:

Muzaffer bir hayat

“Nuriye Ortaylı'nın Annem Şefika adlı kitabını okurlara hararetle öneririm. Hem 20. yüzyıl tarihinin kimi en acı sayfalarına, sürükleyici roman kıvamında bir biyografi aracılığıyla vâkıf olmak hem çetin kadınlık hallerini bir kez daha anımsamak için.” 

Şefika Karaşay (Karaşayskaya) Ortaylı. / Stalingrad, 1942 (kolaj)

ERENDİZ ATASÜ

@e-posta

İNCELEME

23 Temmuz 2026

PAYLAŞ

Dr. Nuriye Ortaylı, on yıllar önce Ankara’daki feminist hareketten yol arkadaşım. Onu hep yüzündeki yumuşacık gülümsemeyle, sakin tavırları ve yumuşacık sesiyle anımsarım; “Keşke bütün hekimler böyle olabilseler” derim. Annesi Şefika Ortaylı’nın 20. yüzyılın en ıstıraplı dönemlerine rastlayan inanılmaz hayatını son derece hafif, sade ama yüreğe dokunan bir üslupla anlattığı bu kitabını okurken hem içindeki gizli yazarla tanışıyorum hem de “Bu acı hikâye ancak bu kadar öfkesiz, kinsiz, bu kadar sakin anlatılabilirdi” diye düşünüyorum.

Bu kitap bir göçmenlik hikâyesi, bir savaş hikâyesi. Tarihin çil yavrusu gibi dağıttığı ailelerin, çetin bir hayatta kalma mücadelesinin; yıkıldığı yerden doğrulup kalkabilen ve yaşama yeniden dört elle sarılabilen, hiç kuşkusuz üstün zekâlı, öğrenme merakı bir ömür boyu sürmüş, en acı yaşantılarda bile, hayatın en ağır darbelerinin altında bile küçük güzelliklerle anlık mutluluklar yaşayabilen ve ne yaşama azmini, ne insanlara güvenini, ne dayanışma duygusunu yitiren, asla acılaşmayan, dirençli , disiplinli, adaletli ve şefkatli bir kadının, bir abide insanın, Şefika Karaşay (Karaşayskaya) Ortaylı’nın hikâyesi.

Nuriye Ortaylı
Annem Şefika: 

Kırım’dan Stalingrad’a, Avusturya’dan Ankara’ya
Kronik kitap
İstanbul
Şubat 2026
3. baskı, Mart 2026
416 s.

Şefika Karaşay, Kırım Tatarlarından köklü bir bey ailesinin kızıdır. Büyük Devrim’le aynı yılda, 1917’de doğar. İnsanları değerli gören, merhametli bir ağadır babası; ancak tarih böyle ayrıntılarla uğraşmaz. Devrim zordadır; İç Savaş bir yandan, açlık öbür yandan. Aile mülkünü, servetini kaybeder. Baba bir süre hapse düşer; kaybettiği çiftliğin çalışanlarının “onun iyi bir insan” olduğuna tanıklık eden yazılı başvuruları sonucu serbest kalır. Bulundukları yöre artık yurt olmaktan çıkmıştır; aile gönüllü sürgünle önce Akmescit’e, ‒Kırımlıların yoğun olduğu her bölge tehlikelidir‒ sonra da Rusların yoğun olduğu Stalingrad’a göçer. Artık tamamen yoksuldurlar; yoksulluğu tevekkülle kabul ederler. Yakınmakla yitirilecek zaman yoktur; hayata tutunurlar. Şefika tutkuyla okumaktadır; karşısına çıkan engelleri bazen zekâsıyla, bazen şansın, daha doğrusu iyi insanların yardımıyla yener. Kitapta dikkati çeken bir şey, insanların dayanışmacı ruhudur. Her sınıftan, her ırktan insan arasında gerçekleşen dayanışma. Gene de çok çocuklu, geniş aile un ufak olmuş, anne ölmüştür. İkinci Dünya Savaşı kapıyı çaldığında, Şefika babası ve üç erkek kardeşiyle yalnızdır. Barınak, gıda, araç gereç, ilaç; her şey yetersizdir. Şefika hayret verici yetenekler geliştirir; öğretmenlikten muhasebeciliğe kadar ne iş bulduysa çalışır. Rusçası çok iyidir, Rus edebiyatına büyük bir sevgi besler; yarı aç gezer ama Stalingrad Üniversitesi’nin edebiyat bölümünden mezun olmayı başarır. Çok iyi bir eğitim almıştır. Ne gariptir ya da ne yaman çelişkidir ki, artık hepten yoksulluğa düşmüş Şefika’ya bu mükemmel eğitimi sağlayan da, onu ağa kızı ve Tatar olduğu için güvenilir yurttaş saymayan da Sovyet yönetimidir!

1937 özellikle zor bir yıldır; savaş yaklaşırken Sovyet yönetimi tedirgin ve kuşkucudur. İnsanlar sebep gösterilmeden tutuklanabilmekte, kimisi geri dönmemektedir; Şefika’nın kardeşleri de bir süre tutuklanır. 1941’de Nazi ordularının Sovyet topraklarını işgal etmelerinden az önce baba hayata veda eder. 1942’de Naziler, Stalingrad’dadır. Burada Rus halkının sanat sevgisiyle ilgili, değinmeden geçemeyeceğim çok ilginç bir detay var. Şehir bombardımanla yıkılıp yanıp yok olmadan, yüzlerce insan hava saldırıları sonucu can vermeden önce, aileler bir daha el süremeyecekleri piyanolarını yanmasınlar diye şehir dışında bir tepenin üstüne taşımışlar! Ölü bir şehir ve hayatta kalmış piyanolar!

Kemal ve Şefika Ortaylı, bebekleri İlber ile, 1948.

Almanlar sağ buldukları kentlileri şehir dışına sürerler; esir kampında bitecek bir ölüm yürüyüşüdür bu. Kırım Tatarı olmanın kâbusu Yahudi olma şüphesiyle yer değiştirmiştir. Şefika büyük aileden geriye kalmış bir-iki akrabasıyla açlığın, yorgunluğun ve kuşkunun kol gezdiği kampta sağ kalmaya çalışmaktadır. Bu kitap tarihî belge olmasının yanı sıra hayatın çelişkilerine, ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğuna, bıçak sırtındaki yaşamlarda kişinin hayata tutunmasını sağlayan kişisel ya da çevresel bir koşulun bir anda ölümcül kesilebileceğine dikkatimizi çeker. Stalingrad kampında mahpusluk, Almanya’ya kölece çalışma kamplarına ya da ölüm kamplarına gönderilme riskini taşır. Savaş rüzgârları tersine dönerken, Şefika’nın grubu kamptan kaçmayı ve Kırım’a ulaşmayı başarır. Ancak bu bir kurtuluş değildir. Kızıl Ordu yaklaşmaktadır ve Sovyet yönetimi Tatarlara güvenmemektedir. Birçok Kırımlı Tatar gibi, Şefika’nın iki ağabeyi de Kızıl Ordu’da Almanlara karşı savaşmaktadır; ama kıyamet gününde kim kime ne anlatacaktır! Almanya yenilmiş, ölüm kampı kâbusu bitmiştir. Şefikalara Kırım’da yerleşik Alman nüfusla birlikte Avusturya’daki uluslararası mülteci kampına sevk edilmek, eski deyimle “ehven-i şer” görünür. Şefika tek başınadır ama yılgın değildir. Kampta kendisi gibi Tatar olan Kemal Ortaylı ile tanışıp evlenecek, Nuriye’nin ünlü ağabeyi, Prof. İlber Ortaylı kampta doğacaktır.

Şefika Ortaylı,
İlber Ortaylı, 1979.

Uluslararası mülteci kampındaki Kırımlıların çoğu yeni vatan olarak Türkiye’yi seçecektir. Mühendis olan Kemal Bey yeni ülkede fabrika işçisi, evvel ezel iyi bir roman okuru olan Şefika ise Kerime Nadir’in romanları sayesinde Türkçesini geliştiren, yoksul koşullarda üç çocuğunu büyütmeye çalışan bir ev kadınıdır. Kırım Tatarları, Türki halklar grubundandır elbette ve dilleri Türkçemize çok benzer; ama gene de önemli lehçe farklarının aşılması gerekmektedir. Her halde uykusuz geceler Şefika’nın yoldaşıdır, çünkü ne kitap okumayı, ne günce tutmayı, ne de savaştan sağ çıkabilmiş ve dünyanın dört tarafına çil yavrusu gibi dağılmış akraba ve eş dostla mektuplaşmayı bırakmıştır. Üç çocuğunu hava almaları için götürdüğü parkta, çoğu devlet memuru eşi olan yeni arkadaşlar edinir. “Kocanız ne iş yapar?” sorusuna, Sovyet Rusya’dan gelmiş Şefika, büyük bir doğallıkla “İşçi” der. Bu son olur; arkadaşlarını kaybetmiştir! Şefika anlaşılan Cumhuriyet burjuvazisinin görgüsüz takımına çatmıştır.  Cumhuriyet’in halkçılık ilkesinin ta o zaman zayıfladığı da söylenebilir. Tabii İkinci Dünya Savaşı sonrasında, komünizm korkusu histeri boyutuna varmış bir Türkiye’de Sovyet Rusya kökenli olmak da kuşku doğurmaya yetmektedir. Sovyet yönetimince bey kızı olduğu için makbul vatandaş sayılmayan bir kişi Türkiye Cumhuriyeti’nde işçi karısı olduğu için dışlanmaktadır. Hayat gerçekten ciddiye alınamayacak kadar saçma! Neylersiniz ki, aynı zamanda korkunç!

Şefika ve Nuriye Ortaylı, 1976, Paris.

Çetin koşulların insanı Kırımlı aile, yeni ülkede alt basamaklardan başladıkları yaşam merdivenlerini tırmanmaktadır. Şefika Hanım’ın Rus Edebiyatı diploması işe yarayacak; Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Rusça öğretmeni olarak işe başlayacak; çok uzun yıllar Rus Dili ve Edebiyatı hocalığı yapacak; aralarında ünlü şairimiz Ataol Behramoğlu ve Azer Yaran’ın da bulunduğu çok değerli öğrenciler yetiştirecek; emeklilikten sonra Türkiye’nin Sesi radyosunda, Rusça bölümünde çalışacak; Rus edebiyatını Türklere, Türk edebiyatını Rusça konuşanlara sevdirme yolunda emek harcayacaktır. Ve can yoldaşı kızıyla dünyayı gezecek, 2020’de, 103 yaşında vefat edecektir. Son yıllarında o müthiş hafızası onu terk eder. Yalnızca uzun bir hayatın mı cilvesidir olan, yoksa sabırla katlanılan ve üstesinden gelinen ağır hayat yükünün de etkisi var mıdır?

 
 
 


Nuriye annesinin sıradışı hayatını kaleme alırken metni çok güzel düzenlemiş: Anlatı tam bir kronolojik sıra izlemiyor. Aksi halde bu meraklı ama acı öykü soluk soluğa okunmasına rağmen okuru acıtabilirdi. Yazarımız kronolojik gidişatı unutmamıza meydan vermeden, araya farklı zamanlara, kendi çocukluğuna ya da yetişkinliğine ait hatıralar koymuş; hep annesini önde tutarak. Böylece hem okur, tarihin ıstırabından başını kaldırıp nefes alabiliyor hem metin başka boyutlar kazanıp zenginleşiyor. Diğer bir başarısı, dipnot meselesine getirdiği çözüm. Farklı bir coğrafyada ve kültürde geçen olaylar, doğaldır ki bazen tarihsel, bazen kültürel açıklamalar gerektirmektedir. Nuriye metni dipnotlara boğmak yerine, gerekli açıklamaları metnin arasına, sayfanın ak rengi üstüne çok yakışan açık bej-gri tonda çerçeveler içine yerleştirmiş. Metnin bütünselliğini bozmak yerine, metne koşut ilerleyen ve okuru ana metinden kopartmayan bir buluş.

 
 
 


Şefika Karaşay Ortaylı’nın hayatı hiç kuşkusuz muzaffer bir hayattır; ama “zafer” dediğimiz zaten kan, ter ve gözyaşından mamul değil midir?

Nuriye Ortaylı

Ana-kız Ortaylılar, Şefika Hanım’ın isteğiyle Sovyet Rusya coğrafyasına iki kez yolculuk yapacaklardır. 1991’de ve Sovyet devleti dağıldıktan sonra 1994’te. Amaç on yıllardır görüşülememiş kardeş ve akrabalarla hasret gidermek, ölülerin mezarlarını ziyaret etmektir. Şefika’nın Kızıl Ordu’da savaşmış iki ağabeyi Rusya’da, ablası Azerbaycan’da kalmıştır. Abla ve İzzet Ağabey vefat etmiştir ama çocukları sağdır. Sağ olan Ahmet Ağabey’le ve vefat edenlerin çocuklarıyla kavuşulur ama heyhat, mezarlar yıkılmıştır.

1994’teki son ziyaret doğrudan Kırım’adır. Yoksa bir yaban ele midir? İngilizcede bir deyiş vardır: “Hiçbir zaman yurduna dönemezsin.” Şefika Ortaylı, Kırım’dan ayrılacakları günün sabahında, otel odasının penceresinden, ona tamamen yabancı bu yeni Kırım’ı dakikalarca hüzünle seyreder ve “Ben Ankaralıyım” diye fısıldar.

Kitap minör bir ezgi gibi biter.

 
 
 


Bu güzel kitabı okurlara hararetle öneririm. Hem 20. yüzyıl tarihinin kimi en acı sayfalarına, sürükleyici roman kıvamında bir biyografi aracılığıyla vâkıf olmak hem çetin kadınlık hallerini bir kez daha anımsamak için. Hem de –biz Türkler son derece unutkan insanlarız– ülkemizin insanlarının kendi tarihçelerine merak duymaları için. Zira Atatürk Cumhuriyeti’ni, Osmanlı’nın kaybettiği vatan parçalarından; Rumeli’den, Kafkaslar’dan ve –tabii 200 yıl önce Kırım’dan– Anadolu’ya göçen insanlar, Anadolu’da yaşayanlarla kaynaşıp da kurdular…

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Annem Şefika
  • İlber Ortaylı
  • Nuriye Ortaylı
  • Şefika Karaşay Ortaylı

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Hakikat ve canlılık:

Bilmenin yolları

“Ian McEwan’ın yarattığı kurmaca evrenlerde oyuncul bir yan var; bunu sağlayan da imkânlarla imkânsızlıkları yarıştırması, kâh temkine kâh temkinsizliğe çağıran olay örgüleri.”

BEHÇET ÇELİK

Sonraki Yazı

DENEME

Anayurt Oteli  

ve bir hastalık olarak yalnızlık

“Yusuf Atılgan’ın Zebercet aracılığıyla altını çizdiği bastırılmış duyguların kitlesel bir travma zincirini yansıttığını düşünebilir miyiz?”

LEYLA ÖZLER
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist