Anayurt Oteli
ve bir hastalık olarak yalnızlık
“Yusuf Atılgan’ın Zebercet aracılığıyla altını çizdiği bastırılmış duyguların kitlesel bir travma zincirini yansıttığını düşünebilir miyiz?”
Anayurt Oteli sinema uyarlamasından (Ömer Kavur, 1987) bir kare.
Anayurt oteli, muğlak bir taşrada on iki odalı bir konaktır. Zebercet her sabah uyanır, ortalıkçı kadını kaldırır, çay suyu koyar, etrafı kolaçan eder ve kapının hemen ötesindeki masasına yerleşir. Dört duvar arasında kendini var etmeye çalıştıkça silikleşmiş, toplumda yer edinememiş, orta yaşlı, yalnız bir adamdır. Ne bir akrabası vardır ne bir ahbabı; sadece ortalıkçı kadın. Zebercet’i ele geçirmiş bir yeknesaklık vardır otelin havasında. Dış kapı her açıldığında bu yeknesaklığa meydan okuyan umut parçacıkları peyda olur fakat bu küçük umutlar kalıcı değildir. Anayurt Oteli’ni mahkûm ve gardiyanın aynı kişi olduğu bir hapishane metaforu olarak değerlendirebiliriz. Zebercet’in iç dünyasıdır kendini tutsak tuttuğu yer. Aile yadigârı konağın sınırlarını aşamamanın verdiği bir durgunluk içinde geçer günler. Otelin eski yüzlü mobilyaları gibi, gelip gidenlerin çehreleri de eskimiştir. Aynı isimler, aynı numaralar, aynı sesler, seslenmeler yankılanıp durur. İnsanın içini sıkan, tekdüze hava gittikçe ağırlaşarak okuyucunun içine çöker. Huzursuz ruh halini içselleştirmiş bir ana karakterle baş başa kalan okurun bundan kaçışı yoktur.
Anayurt Oteli
Can Yayınları
Şubat 2025
21. baskı
128 s.
Zebercet isminin okurda bıraktığı buruk intiba en az konağın kasveti kadar önemlidir; hatta hikâyenin yapı taşlarından biridir. Zebercet’in talihsizliği kendisine verilen iddialı isimle[*] başlayıp amansızca sürüp giden bir girdaba dönüşmüştür; şanssızlığını üzerinden atamamış, yoksunluğu zamanla tek varlığına dönüşmüştür. Mahrumiyetleri dışında kimdir bu adam? Zebercet hikâyenin sonunda kendi umutsuzluğuna teslim olurken, Yusuf Atılgan bu soruyu cevapsız bırakır.
Zebercet’in hayata bağlanamama veyahut var olamama durumu bir tür perde mekanizmasına benzer. Bu perdenin sık sık inmesiyle Zebercet hissizleşir, tepkisizleşir, kendinden uzaklaşır. Asıl korkulması gereken de budur. İnsanlar kendi içlerine döndükçe dış dünyadan kopmazlar. Bilakis, kendi benliklerinden uzaklaştıkça dış dünyanın bir parçası olamamaya başlarlar. Kendinden bu kadar uzak düşmüş birinin topluma ait bir birey olmasını nasıl bekleyebiliriz ki? Zebercet’in karşı cinsle arasındaki zayıf bağ, benliğindeki boşluklardan, kopuk noktalardan sadece biri. Cinsellik; kontrolsüz güdüler ve işlevsiz fantezilerle dolu, sapkınlığa doğru ilerleyen bir yoldur Zebercet için. Erkekliği, kendini tamamen değersiz hisseden bir adamın belki de tek değer umududur, fakat sonunda o da boşa çıkar. Tüm çabalarına rağmen, cinsel enerjisi onu sadece görünmezliğe götürür. Çaresiz bir hiddetin itici gücüyle ortalıkçı kadına tecavüz ederken bile onu uyandıramaz; gecikmeli Ankara treniyle gelmesini beklediği, fantezilerini süsleyen zarif kadına kavuşamaz ve kimse ona 2 numaralı odada kalan kadının sevişirken bağırdığı gibi, “Nasıl da seninim!” diyerek sarılmaz. Zebercet, görünmezliğin insanı karanlık yerlere sürükleyen türden bir yalnızlığın tezahürü olduğunu düşündürüyor.
Yusuf Atılgan’ın Zebercet aracılığıyla altını çizdiği bastırılmış duyguların kitlesel bir travma zincirini yansıttığını düşünebilir miyiz? Gelişmeye çalışan bir ülkenin, modernleşme uğruna kendi kimliğinden vazgeçmeye hazır bir neslin parçası olmanın ve arada kalmışlığın ardında bastırılan duyguları tarif eden bir çıkmaz… Modernleşme hırsının dışında kalmış, hatta daha en baştan tasarlanan idealin içine dahil edilmemiş; kafası karışık, huzursuz, kendini ne kentsoylu atılımlara ne de taşralı naifliğe ait hisseden bir toplumu anlatıyor olabilir Yusuf Atılgan. Kendini gerçekleştirememiş bireylerin bir toplamı tasvir edilen taşra.
Doğma büyüme şehirli biri olarak, taşra denince aklıma gelen ilk şey uzak oluşu. Bu uzaklık fiziksel bir mesafeden çok, yabancılığı çağrıştırıyor bana. Bir taşralının gözünden şehir hayatı da aynı şekilde tarif edilebilir ama Yusuf Atılgan’ın taşrası herkese uzak kurgulanmış bir yer bence. Öyle bir kasaba düşünün ki, hızla sanayileşen şehirlerin tozuna bulanmış, bu tozun ardında gizli kalmış ve zamanla oradaki insanlar da unutulmuş, terk edilmiş bir nevi. Kent açgözlülükle büyürken ve öylece oluruna bırakılan taşralıların bihaber oldukları değerler çoğaldıkça, kendi bildikleri azalmış, önemini yitirmiştir. Neticede, kentteki hayat her geçen gün genişlerken taşradaki yaşam daralmış, daraldıkça insanlar yalnızlaşmış, yalnızlaştıkça yabancılaşmışlardır.
Bu temaların tek bir karakter üzerinden işlenmesi, toplumu daha kişisel bir perspektifle ele almaya teşvik ediyor okuru. Örneğin horoz dövüşü sahnesi bir cemiyet resmi çizerken, bu sahnenin izlediği yol bizi ana karakterin işlediği cinayete götürür. Horoz dövüşünün insan ruhunun zalim taraflarına ışık tuttuğunu söyleyebiliriz. İç sıkıntısı, baskılanmış öfkesi, erilliği ve dolduramadığı boşluklarıyla şiddete meyletmiş bir toplumun aczinin vahşi bir dışavurumu belki… Zebercet bu kanlı dövüş aracılığıyla, içindeki en karanlık tarafla bağlantı kurar. Ortalıkçı kadını öldürmesine şüphesiz bu bağlantı önayak olacaktır. Dövüşten hemen sonra kendisine ilgi gösteren 17 yaşındaki Ekrem, ona, “Niye ayırmak istediler abi?” diye sorar. Zebercet, “Bilmem. (Düşündü) Belki sonuna kadar gitmekten korkuyorlardır, sonunu görmekten” der. Bu diyalog, Zebercet’in bilinçaltında tetiklenen tehlikeli dürtünün habercisidir.
Bu bölümde, horoz dövüşüyle eşzamanlı olarak güçlü bir cinsellik teması işlenir. Zebercet’in Ekrem’in ilgisi karşısındaki tutukluğu ve suskunluğu, hiç keşfedilmemiş, üstü örtülmüş bir cinsel kimliğe işaret ediyor olabilir. Taşrada cinsellik daha gizli saklı yaşandığından, suçluluk ve utanç duygusunu da beraberinde getirdiği izlenimini veriyor. Zebercet’in cinsel dürtüleri de bu duygularla sarılıdır. Horoz dövüşü bize insanlığın tekinsiz gölgesini, Ekrem ise toplumun en savunmasız ve kırılgan taraflarından birini gösterir. Hislerini anlamlandıramayan Zebercet, Ekrem’den beklediği kararlılığı göremeyince konağa döner.
Yusuf Atılgan, Zebercet’in ortalıkçı kadını öldürüp cesedini öylece bıraktıktan sonra seyirci olarak katıldığı cinayet davası sahneleriyle okuyucunun izanını zorlamaya devam eder. Zebercet duruşmayı izlerken, sanık koltuğunda kendisinin oturduğu bir senaryo tasavvur eder. Mahkeme oturumları Zebercet’in kendi zihnine ulaşması için bir köprü görevi görür adeta. Bu bölümde Zebercet kendini kabul etmeyi ilk kez deneyecektir. “Neden öldürdünüz?” sorusuna cevap veremeyen sanıkla kendini özdeşleştirdiğini söyleyebiliriz; hatta Zebercet soruya içinden cevap verir: “Bilemiyorum; nedensiz olamaz mı?” romanın en çarpıcı cümlesi bana kalırsa. Burada ibrenin bir anda bana döndüğünü hissettim. Yusuf Atılgan sanki karşımda durmuş, beni sarsıyordu. Zebercet’in ortalıkçı kadını sebepsiz, gerekçesiz öldürdüğü gerçeğini yüzüme vuruyordu. Zebercet karakterinin işlediği suçtan beni de sorumlu tutuyordu; beni ve Zebercet dışında herkesi.
Hikâyenin ikinci yarısının başında, Yusuf Atılgan edebi tavrında yer yer değişiklikler yaparak, mutat, kısa ve kesik cümlelerinden uzaklaşır; uzun cümlelere, detaylı tasvirlere ve görkemli bir anlatıma yönelir. Bu üslubun kullanıldığı kısa bölümde Zebercet’in kendi geçmişiyle bağ kurma çabası öne çıkar. 90. sayfada, mezarlıkta Zebercet’in yanına oturan yaşlı bir adamın ondan sigara istemesiyle başlayan sohbet, intiharında önemli bir rol oynayacaktır. Bu beyden, Zebercet’in dayısının okuldan bir arkadaşına sinirlenerek onu az kalsın boğduğunu; aynı zamanda kendi yengesine âşık olduğunu ve düştüğü çaresizlik içinde kendini asarak hayatına son verdiğini öğreniriz. Dayısıyla ilgili öğrendikleri Zebercet’in bazı hassas düğmelerine basacaktır. Bunlar kendini dayısıyla özdeşleştirme gayretinin Zebercet’i intihara sürüklediğini düşündürse de; benim okumam, aksine, bu çabanın sonuçsuz kalmasıyla yaşamına aynı şekilde son verdiği yönünde.
Zebercet’in benliğiyle son mücadelesi bu çıkmaz sokakta, yenilgiyle biter. Bankta oturup o beyle konuşan Zebercet, dayısıyla, ailesiyle ya da kısaca geçmişiyle bağ kurmaya çalışmıştır. “Bıraksalar boğar mıydı?” sorusu cevapsız kalmış ve böylelikle Zebercet’in kendi insaniyetine dair son ümidi de suya düşmüştür. Belki dayısı da onun gibi öfkesine hâkim olamayıp birini öldürebilecek biriydi; belki o da âşık olmuş, umutsuzluğa kapılmıştı kendisi gibi. Özetle, Zebercet’in son irtibat umudu dayısıdır ama o da zayıftır, incedir, kopmaya mahkûmdur.
Kitabın son sayfasında, anlatıcının sesi en net haliyle şöyle der:
... Gözleri, ağzı açık, bacakları gerilerek, çırpınarak sallanırken kollarını kaldırıp başının üstünden ipi tutmaya uğraştı. (Ne oldu? Yapmayı unuttuğu bir şeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?)
Bu sorular Zebercet’in son çırpınışındaki çaresizliği yansıtır. Okurda geriye kalan yine yalnızlık duygusudur.
[*] Zebercet olarak da adlandırılan peridot (yılantaşı), olivin mineralinin bir çeşidi sarı yakuttur. (Vikipedi)
KAYNAKÇA
Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge, Metis Yayınları, İstanbul, 1995.
Tülin Ural, "Onca yoksulluk varken: Türk edebiyatında yoksulluğun temsili", K24
Önceki Yazı
Kırım’dan Stalingrad’a, Avusturya’dan Ankara’ya:
Muzaffer bir hayat
“Nuriye Ortaylı'nın Annem Şefika adlı kitabını okurlara hararetle öneririm. Hem 20. yüzyıl tarihinin kimi en acı sayfalarına, sürükleyici roman kıvamında bir biyografi aracılığıyla vâkıf olmak hem çetin kadınlık hallerini bir kez daha anımsamak için.”
Sonraki Yazı
DTF St. Louis’te arzu, veri ve bakım
“Diziyi 'flört uygulamaları ilişkileri bozuyor' diye izlemek kolay: Eskiden insanlar birbirine bağlıydı; telefonlar geldi, sadakat çözüldü vb. Oysa uygulama olsa olsa var olan çatlakları açığa çıkarıyor, hızlandırıyor ve yeni biçimlere sokuyor.”