Daha İyi misin?’de içimize dokunan metinler

Daha İyi misin?

HANDE ORTAÇ

İletişim Yayınları
Aralık 2025
146 sayfa

4. baskı

11 Aralık 2025

MUSTAFA OĞUZ

Kimi kitapları aldığım gibi okurken kimilerini bir köşede bekletirim. Oradan birbirimize bakışıp dururuz. Zaman zaman beni kendine çağırır o kitaplar. Çağrılarına cevap veremediğim gibi, bir de tutar, yanlarına yenilerini eklerim. Gözlerini bana dikmiş kitaplar çoğalır durur. Sonra bir gün hiç planda yokken içlerinden birini alıp okumaya başlarım. Hande Ortaç’ın Daha İyi misin? adlı kitabını okuma serüvenim de bu şekilde gelişti.

Daha önce Kantutan, Üç İki Bir Kayıt adlı iki hikâye kitabına imza atan Hande Ortaç’ın üçüncü hikâye kitabı Daha İyi misin?, 68. Sait Faik Hikâye Armağanı kısa listesinde (2022) yer aldı. Yazar, elektronik kitap yayıncılığı, dijital edebiyat dergisi editörlüğü uğraşılarında bulunmuş geçmişte. 2021 yılında okuruyla buluşan Daha İyi misin? adlı son kitabı daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış, yazılıp kenara konmuş, öfke ve merak ürünü on bir öykü barındırıyor.

Yazar bantmag.com sitesinde yayınlanan röportajda, öykülerindeki tema/konu alanlarıyla ilgili, “… benim yazımın merkezinde, değişen dünyanın kucaklaması gereken tüm bireysel var olma biçimleri, küresel iklim krizi ve olası korkunç sonuçları, aklımın yettiğince konu edindiğim toplumsal adaletsizlikler var. Aile de benim önemli sorunsallarımdan biri. Bu küçük toplumsal birimden umduğumuz medet ve sonu gelmez başarısızlıkları üstüne düşünmeyi seviyorum” demiş.

Aynı söyleşideki, “Aslen, insanın geçirgen olmayan teninden içeri sızabilmeyi başaran hikâyenin amacına ulaştığına inanıyorum” diyerek öykülerinde önce kendi içini kanatan şeyleri anlattığının, sonra bunlarla okurlarının içine dokunabildiğinin, dokunabileceğinin altını çiziyor. Böylece bir etkileşim oluyor. Hikâye okurda bir etki bırakıyor. Yazar işte bu etkiyi bırakabildiği zaman hikâyenin amacına ulaştığını söylüyor. Sanatın asıl amacı da bu değil midir zaten? Bu noktaya ulaşamayan hikâyeler kendini okutamıyor; okutsa da bittiği anda bitiyor; geride hiçbir iz, bir etki bırakmadan kaybolup gidiyor. İyi ile kötünün birbirinden ayrıştığı çok ince nokta.

Bir yazarı sadece okuduğumuz metinleriyle ele alıp değerlendirmeye çalıştığımız zaman, çoğu zaman sağlıklı sonuçlara ulaşamayız. Yazarın yaşamını, düşündüklerini, sanatıyla neyi amaçladığını, anılarını, vb. bilmemizde yarar vardır. Bu bağlamda işimizi en çok kolaylaştıran şeylerden biri de yazarın doğrudan açıklamaları, söyleşilere verdiği yanıtlarıdır. Hande Ortaç, yukarıda sözünü ettiğim söyleşide, “Oyun çağında, hele de bunun keyfini sürme lüksüne sahip bir çocuksanız, hayal dünyasıyla gerçek, kurmacanın sağladığı araçlarla yazıda birbirine harmanlanıp tuhaf bir düşünce sistemi oluşturuveriyor” diyor. Daha İyi misin?’de bu gerçek ile kurmacanın harmanlandığını, sonucunda da yazarın dediği gibi, ortaya “tuhaf bir düşünce sistemi” çıktığını görebiliyoruz. İntihar girişimleri başarısız olanların gözlem için bir kamp ortamında toplanmalarının anlatılmasında bu kurmaca-gerçek harmanlamasını görebiliyoruz.

Kitaptaki her öykü kendi adına değerli ve anlamlıdır kuşkusuz ama bu kitap öncelikle “Mattasızı” hikâyesini anlatmak için yazılmış gibi geldi bana. Sonrasında da küresel iklim krizi yansımaları için yazılan “Pembe ve Eflatun” ile ilgili aynı şey söylenebilir. Hangisi diğerine ağır basar, bilinmez. Yazarın yukarıda sözünü ettiği okur üzerinde meydana getirdiği etkiyi düşünürsek, “Mattasızı” daha bir ağır basıyor. Ölen bir kadının geride bıraktığı sandığını açmak için toplanan ahretliği, kızları ve torunlarının anı defterinden öğrendikleri gizli aşk hikâyesi “Ah” da bir adım öne çıkıyor diğerlerinden.

Kimi kitapları daha bir kolay okur, bitiririm. Bir çırpıda derler ya, öyle. Bazıları da ağır akan ırmak gibidir. Su ağır ağır süzülür; dibini göstermez, derindir. Hande Ortaç’ın kitabını ikinci gruba dahil ediyorum. Oylumlu, derinlikli hikâyeler yer alıyor kitapta. Her bir şeyi ölçülmüş, biçilmiş, eklenmiş, çıkarılmış metinlerle karşı karşıyayız. Yazar sözünü ettiğim durumla ilgili şunları söylemiş: “Bir kurmaca metni yazma süreci, akışkan, elle tutulmaz bir dolu düşüncenin yazıya geçerek somutlaştığı an. Bu benim için sancılı bir süreç. İstediğim sesi bulana, söylemek istediğim hikâyeyi duyana kadar resmen kıvranırım. Bilgisayar başına hep bir soru ya da meseleyle otururum. Eğer aklımda kurmaca bir metin varsa, detaylı bir şekilde plan yaparım. Boş, beyaz bir ekrana yazmadan önce mutlaka defterde bir plan çıkarırım. Gideceğim yol, anlatacağı şey aklımda öncesinde şekillenmiştir ya da metni gözümde canlandırabilmek amacıyla buna zaman ayırırım. Bu evre, uçsuz bucaksız bir çayırda dişine uygun bir tarla çevirmeye benziyor ve bunca olanak arasında kısıtlanmak genellikle sancılı oluyor. Ancak anlatacağım alanı gönlüme göre sınırladıktan sonra yazmaya başlayabiliyorum. Mesela ilk müsvedde üstünde çalışırken tüm ön çalışma çöpe gider, yerine daha tazecik fikirler gelip yerleşir ve bu da elindekini kaybetmenin yarattığı panikten öte, bana inanılmaz bir mutluluk verir. Sanırım ön çalışmayı klişelerimi ilk elden dökmek için yapıyorum. Böylece yeni fikirlerle ve mütevazı buluşlarla bezeli de olsa, oldukça kırık dökük, diğer yandan üstüne çalışmaya değer bir metin ortaya çıkıyor. İşin keyifli kısmı işte bundan sonra başlıyor. Aklımdaki her şeyi sakınmadan kâğıda döküp sonra altın makasla temizlemeyi daha çok severim. Kesip biçme aşaması gerçek anlamda bir oyun oynama halidir ve kendime yetişkin dünyamda böyle şahane bir alan açtığım için minnet duyuyorum.”

Hande Ortaç bu kitabında neleri anlatıyor, okur olarak bizlere neler sunuyor diye sorduğumuzda, hikâyelerde savaş ortamında kadınların korsanların elinden tohumu koruma, kurtarma, kaçırma başarısı; savaşın insanlar üzerindeki etkisi; toprağın insanlar için önemi; şiddeti çok düşük bir depremi bilen deprem bilgisi çok abla; İsveç’te buzlardan değil, daha çok yalnızlığından üşüyen doktora öğrencisi; kocasının kendisini aldattığını düşünen kadının yıkımı; yasak bir gönül ilişkisini, bir kelimenin peşinden giderek hikâyesini öğrenen genç kadın; intihar psikolojisi; nostalji programı; müdürünün tacizine uğrayan genç kadın; güneş görmeyen katlarda çalışa çalışa deliren işkolik bir kadının dramı; geçmişten bir kesiti modellemeyle yansıtarak İstanbul trafiğinde ticari takside sorunlar yaşayan bir kadın yolcu ve gelişen olaylar yer buluyor. İçerik bakımından ele alıp değerlendirdiğimizde, yazarın içerik hazinesinin çok zengin olduğunu; kitabı bitirdiğimizde belleğimizin zenginleştiğini; hikâyelerden çok şey öğrendiğimizi de söylemeliyim ek olarak.

Şiirsel dilin olanaklarını kullanan Hande Ortaç, hikâye dilini zenginleştirmek için de ayrıca çaba harcamakta. Kitabın başından sonuna bütün hikâyelerde aynı, tekdüze bir anlatım görülmemesi de yazarın anlatım olanaklarında farklı yollardan yürümeye çalıştığını gösteriyor. “Ah” başlıklı hikâyede günlük-anı türü metinlere de yer veriliyor. “Nostalji” başlıklı hikâyedeyse anlatı, “Keder, Korku, Mutluluk, Şaşkınlık, İğrenme, Öfke” alt başlıklarıyla gerçekleştiriliyor.

Bu genel değerlendirmelerden sonra kitaptaki birkaç hikâye üzerinde durmak istiyorum.

“Pembe ve Eflatun” başlıklı hikâyenin bir yerinde, “Kadınlar memleketlerinden kaçarken envai çeşit bitkinin tohumunu örgülerinin içine hapsedip getirmişlerdi” cümlesi geçiyor. Kadınlar kurtarmak istedikleri tohumları saçlarının örgülerinin içine gizlemişlerdir. Bu kadınlar, “Toprak buldukları yerde hayatı yeşerteceklerdir” ve küçücük bir toprak görünce oraya saçlarını çözerek tohumları ekerler. Küresel iklim krizi yaşanan coğrafyada, bir savaş ortamında kadınların mücadelesi olanca yalınlığıyla anlatılıyor bu hikâyede.

Yalnız olmayan insan yoktur dedirten bir hikâye “Hey”. Doktora yapmak için İsveç’e giden Nazlı’nın güneşten uzak, donuk günlerinde anılarına sığınması, o donuk ve soğuk coğrafyada geçen günlerin monotonluğu resmediliyor. “Burada beni kendime hapsettiler. Beynimin içine. Kendimle baş başa kaldığımda, içimde bu buz çölünden daha çorak bir ıssızlık olduğunu fark ettim” diyen Nazlı, hikâyesini anlatırken içini kanattıkça, okudukça bizde de kanamalara yol açıyor. Geride bıraktıkları için, “İçimde açtıkları boşluğu bir türlü dolduramıyorum” diyen genç kızın anıları, dostluk ilişkileri, terk edilişi, soğuk ve sıkıcı hayatı, yalnızlığıyla örülen, dil bakımından oldukça zengin bu hikâye insana dokunmada, insanı etkilemede oldukça başarılı.

Hande Ortaç

“Mattasızı” başlığını gördüğünüz anda hikâyedeki gizem sizi metnin içine çekmeye başlıyor. Anlamını bilmediğiniz, kafanızda bir çağrışımı olmayan bu kelimenin peşine düşüyorsunuz hikâye ilerledikçe, hikâyenin kahramanı Melek’le. Uzun bir hikâye. Üç bölüm gibi okuyabiliyoruz hikâyeyi. İlkinde duygusal bir bunalım yaşayan Melek, arkadaşının ısrarıyla geleneksel yöntemlerle kurşun dökerek insanların sorunlarını bir kurşundan okuyan kadına gider. Kadın orada “mattasızı” kelimesini söyler, “Senin içindeki düğümü bu kelimenin anlamı çözecek” der. Melek çocukluğunda bu kelimeyi Koca Teyze denen, ailenin en yaşlı bireyinden duyduğunu hatırlar; kalkar memleketinin yoluna düşer. İkinci bölümde Artvin’de bir dağ başı köyündeki Koca Teyze’ye ulaşma serüveni anlatılır. Zorlu doğa koşulları, bozuk yollar, insanlar derken Koca Teyze’ye varır, kendini tanıtır. Üçüncü bölümde Koca Teyze, “Elaşina’ya sözüm. Kurban olduğum yavrucak. Mattasızım” diyerek kucaklar Melek’i. Sonrasında kalkıp sarma sarmaya başlar yaşlı kadın. O gece de ölür. Daha sonra Koca Teyze’nin yanındaki genç kızdan, Lazca kelimeleri derlemek için gelen bir araştırmacıdan bu kelimenin anlamının “yetim” demek olduğunu öğrenir. “Koca Teyze’nin biricik ahretliğinin torunuyum ben. Elaşina’nın. Koca Teyze beni büyütmesi için çocuğu olamayan yeğenine, yani anneme ve babama teslim etmiş.” Anne-baba işin aslını söylememiş sonrasında. “Bu sırla yaşayan ve bayrağı devretmek için yıllardır bekleyen Koca Teyze, benim varışımla artık misyonunu tamamlamış oldu” sözleriyle hikâyenin sonunu getirir yazar. Hikâyenin bu bölümünde hem Melek’in kendi hikâyesini öğrenmesi vardır hem de Koca Teyze’nin HES’lere karşı direnişinin… Televizyonlarda, haberlerde gördüğümüz, kepçelerin önünde yere oturan, ağaçlara sarılan o yaşlı kadındır Koca Teyze. Olayların sonunda Melek’i köyüne yerleşip orada yaşamaya başlarken görürüz. “Hatırlayınca yorulur insan, unutunca hafifler” sözü de hikâyede akılda kalanlardan.

“Karbon Kopya” başlıklı hikâye de kitabın başat özelliklerini belirginleştiriyor. Hande Ortaç bu hikâyesinde intihar olayı, ölüm ânı, ruh meselesi, başarısız intihar girişimleri, intihar psikolojisi, intiharın gizemi, ölüm ânında insanın çıkardığı duman gibi konu ve kavramları y72 gibi kodlanmış kahraman adlarıyla işliyor.

Yazar, intihar etmek için kalabalık bir noktada kendini minibüsün önüne atmak isteyen kahramanın o andaki duygularını, “… bir minibüsün önüne adımımı atarken vücudumdan bir bulutun yükseldiğini gördüm. O şeyin içimden çıktığını hissettim. Sonra yükselen bulutun gözünden kendime baktım. Bir et yığını içinden canla başla çıkmaya çalışan bir kadın. (…) bedenime veda ediyordum” sözleriyle anlatır.

Başarısız intihar girişimlerinden sonra kurtarılmışlar adıyla bir kampa toplanan 6 kişiye, bir yetkili durumu, “Dünya üstünde binlerce insan intihar ediyor. (…) Muhtemelen insan beynini ele geçiren bir illet ama nasıl ortaya çıktığına, kökenine ya da nasıl yayıldığına dair hiçbir fikrimiz yok. Elimizde sadece sizler varsınız. Sizleri yakından inceleyerek bu hastalığa bir çare bulacağız” diyerek açıklar. Sürekli gözetim altında tutulan bu altı kişi kendilerini tutsak olarak görür. Hikâyenin sonunda bir olaya tanık olurlar. O olayı şöyle anlatır yazar: “Hepimiz cama koştuk. Göz gözü görmeyen yağmurun altındaki kedinin bedeninden beyaz bir bulut yükselmişti. Kedi ve bulut birbirlerine bakıyorlardı. Yağmur yağdıkça kedinin tüylerinin yavaş yavaş açıldığını ve ortaya çıkan deride yaralar oluştuğunu fark ettik. Asit yağmuruna tutulan kedi yavaş yavaş erirken huzurla bedeninden çıkan bulutu seyrediyordu.” Kedinin ölümünü izlerken kendilerini bekleyen sonu izlediklerini düşünür bu kişiler ve bekledikleri sonu yaşarlar.

İntihar ve ölüm pek de çözülmeyen, intihar edenin ve ölenin o anları bizlere anlatamadığı gerçekler. Yazar bu bilinmezlik üzerinde de durur. İntihar psikolojisindeki iç sesten söz eder bir yerde. Ben böyle bir iç sesi duymuştum. Bir şehir hatları vapurundayım, vapurun yan tarafında oturulan yerlerden birinde. O ses, “Haydi kendini denize at” diyor. Çok güçlü bir ses. Baskın. Korktum, hem de nasıl korktum. Kalkıp içeri geçmek, kendimi orada güvene almak istiyorum ama ayağa kalkınca kendimi denize atmaktan korkuyorum. Oturduğum yere sıkı sıkı tutundum. Çevremdekilere neredeyse “Beni tutun” diyeceğim ama yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. Yerimden kımıldamadan vapurun kıyıya yanaşmasını bekledim de, o sesin etkisinden kurtuldum.

Yazarın bu hikâyede anlattığı kendi içinden çıkan ve yükselen bulut olayının benzerini de yaşamıştım bir rüyamda. Bir binanın merdivenlerinden çıkarken bir haykırışın ardından bedenimin içinden çıkıp yükseliyorum, aşağıda kalan bedenimi seyrediyorum. Hikâyeyi okurken bu iki olayı da hatırladım.

Psikolojik ağırlıklı bu hikâye intihara, ölüme, intihar psikolojisine, ruha dair önemli bilgiler de içeren, farklı kurgulanmış, kendini okutan, sürükleyici anlatıma sahip.

Söz konusu söyleşide, “İstediğim sesi bulana, söylemek istediğim hikâyeyi duyana kadar resmen kıvranırım” diyen Hande Ortaç’ın hikâyelerini okuduğumuzda, her metnin bu kıvranma anlarından sonra doğduğunu, her metnin bir yerlerden kanayarak ortaya çıktığını söylememiz pek de abartılı olmaz. Yazar, “Benim için yazmak önce idrak etmeye, sonra da ifade etmeye yarıyor” demişti.

Bu sözlerinde ifade ettiği, gibi idrak süzgecinden geçirdiği, içinde yaşadığı, sonrasında da ifade ettiği hikâyeleri yazmış. Böyle olunca metinlerde bir yapaylık hissetmiyoruz. Ayrıca kitapla ilgili, yazarın çalışkanlığına da dikkat çekmek istiyorum. Kusurlarından arındırılmış metinler sunmuş bize. Bunda editörün katkısını da göz ardı etmemek gerekir. İyi redakte edilmiş metinler kılçıksız oluyor ve kendisini kolayca okutuyor. Editörün bir yayınevi için ne kadar önemli olduğu da ortaya çıkıyor bu noktada.