Sekizinci Kıta için dört sonsuz soru
Levent Şentürk: “Batur’da mimarlık doğal bir boyut; yüzeyde ise mimarlık ve mimar, retorik bakımdan bir takıntı ve saplantı.”
Soldan sağa: Levent Şentürk, Selahattin Özpalabıyıklar, Enis Batur
Sevgili Levent, en önce seni kutlayayım; kitabın için eline, diline sağlık diyeyim. Sanırım benim gibi pek çok okurun, tabii ki Enis Batur okurları da Sekizinci Kıta’nın ortaya çıkış ve yayımlanış hikâyesini merak ediyordur. Kitabın “Giriş”ine, “Bu kitabı oluşturan on iki parça, yazı hayatımın miladına dönüyor. 1996-2025 arası otuz yıllık zaman diliminde Enis Batur üzerine yazdığım yazıları, yine onun önerisiyle bir araya getirdim” diye başlıyorsun ama bu çok kısa bir özet. Bu başlangıcın devamını anlatır mısın? Özellikle de kitabı kurarken yaşadıklarını…
Çok teşekkür ederim. Haziran 2024’te Şiir Hayvanı’nı edindim, okudum. Opera Atlası’nı 2022’de, Potansiyel Mimarlık İşliği’ndeki ikinci sınıf mimarlık öğrencilerimle beraber ortaya çıkarmıştık. Pomi’nin yirminci yıldönümüydü, Enis Bey’in 70. doğum günüydü. Bu, 300 sayfalık ve A3 ebadında “dev” bir yeniden-yazım çalışmasıydı. Dev diyorum, çünkü ne de olsa biz çok dar olanaklara sahip bir okul ekibiydik. Açıkçası, bu iş üniversitede ne mimarlık ne edebiyat ne de grafik tasarım bölümünde yapılabilirdi. Hepsini birden ilgilendiriyor, hiçbirini ilgilendirmiyor. Bu sebeple benim yapmam kaçınılmazdı. Deyim yerindeyse, imkânsız olduğu için yapılması zorunlu bir işti. Bence atölye işleri böyle bir gerilim taşımalıdır. Yine de içim rahat değildi. Kitabı genişçe bir makaleyle bütünlemek istiyordum.
Sekizinci Kıta
Enis Batur Üzerine Yazılar 1996-2025
Ayrıkotu Yayınları
Kasım 2025
208 s.
Başında geniş bir yazı olursa, sadece bir atölye deneyi değil, şiire gerçek bir yakınlaşma denemesi olduğunun okurlar nezdinde tescillenebileceğini düşündüm. Derken Enis Batur cönk denebilecek o delişmen Kesik Uçlular’ı çıkardı. Nusret Yılmaz’ın doktora tezinin kitaplaşmış hali, alandaki boş oda yankısını azaltacak bir çıkış oldu. 2024 Pen Şiir Ödülü’nün Batur’a verilmesi, temmuzda Opera 5005-6005’in çıkacağı haberi; bunlar Opera Atlası’nın kitaplaşmasına hız verdi. Bir yandan da Instagram’daki pomi.potentialarchitecture (şimdilerde poeta.potentialdesign) hesabımız üzerinden, o aylarda Opera’yı ve hakkında yaptığımız işleri gündemde tutmaya çalışıyorduk. Eylülde Opera’nın 1996’dan beri beklenen o yeni bölümü çıktı. Aynı ay, Harvard Üniversitesi’nin Journal of Turkish Studies dergisinin bir Enis Batur Özel Sayısı yapacağı haberini aldım. 2021’de Opera Odağında Enis Batur Şiiri sempozyum kitabını (yay. 1997) notlu biçimde yeniden okumuştum. Bu notlarla metnimi genişlettim ve bitirdim; Ekim 2024’te Enis Bey, Atlas’a yazdığım “Ekinoks”u okudu. Her zamanki gibi destekledi. O zaman bana, hakkında yazdığım yazıları bir çatı altında toplamayı düşünüp düşünmeyeceğimi sordu. Bu kapsamda bakmamıştım; işe koyuldum.
Ekim ortası Opera Atlası biter bitmez, Hece Atlası’nı yapmaya başladım; yıl sonu gelmeden Batur’a onun da bitmiş halini gönderdim. (Kitap bombardımanını hep kendisi yapacak değil (:=) 300 sayfayı aşkın, büyük boy, ciltli, kendi tasarımım olan iki ayrı kitap çıkmıştı ortaya. Başladım, bitirdim ama nasıl, çözmüş değilim. Yapay zekâlardan yardım alınır cinsten işler değil ayrıca bunlar.
Güzün Ferit Edgü ve Can Alkor’un, yıl biterken İlhan Usmanbaş’ın kayıpları çok arka arkaya geldi. Bu ustaların Batur’un yaşamında geniş ve derin yer kapladıkları bilinir. 2024 bitmeden Enis Batur Üzerine Yazılar’ın ilk provasını da hazır etmiş ve yayınevi arayışına koyulmuştum. Atlaslar için bir girişimde bulunmadım.
21 Mayıs (2025) günü, Mimar Sinan’da Sedat Hakkı Oditoryumu’nda Batur’u konu alan “Yerli Yersiz Bir Kolokyum Çatma Denemesi”nin konuşmacılarından biriydim. Hatta kitabın ilk provasını Batur’a o gün verme imkânı buldum. Haziran ortasında, bir mektubunda Batur bana iki yazımı daha hatırlattı; böylece kitabın kapsamını genişlettim. Sekizinci Kıta adını o günlerde koydum. 250’den fazla kitabıyla otuz yılımı kaplamış bir yazı için, “kıta”dan küçük bir ölçek “kurtarmazdı”! Oradan itibaren siz de sürece dahil olmayı kabul ettiniz; 2003’te YKY’de verdiğim konferansın kayıtları gibi detayları bulup çıkardınız, arka kapağı yazdınız ve kitabın redaksiyonunu yaptınız. Bunlar için duyduğum minnettarlığı kelimelere dökmem zor.
Gönderilmeden kalmış on yıllık bir mektubumu buldum evde ve hem EB’ye on yıl gecikmeyle gönderdim hem de kitaba aldım. Kitaplaşma süreci hızlı gerçekleşti; Aytaç Tolga Timur temmuzdan (2025) itibaren kitabı Ayrıkotu’nun yayın programına aldı ve beş ayda okurlarıyla buluşturdu. Onun son yıllarda yazdıklarıma artan desteği önemli. Bu sırada Gönderilen Enis Batur mektup külliyatı, Minoa’dan iki cilt, dev bir şiir toplamı ve yine koskoca bir söyleşiler kitabı çıkardı Batur. Kısacası, kıtaya her geçen gün başka Terra Incognita’lar eklendi.
Doğrusu, Enis Batur hakkında yazdıklarımın bu oyluma ulaştığının farkında değildim. Atlas’lardaki (Opera ve Hece) görsel materyalleri kitaba dahil etme kararım, neler yapılabileceği konusunda eleştirel+deneysel katkıları tetikleyecektir, diye düşünüyorum. Atlas’larla Sekizinci Kıta’yı yan yana koyunca bin sayfaya yaklaşıyor ve bence bir yıllık emek için hiç fena sayılmaz.
Gerçekten de Sekizinci Kıta’daki on iki parça “miladıma” dönüyor; ilk kitabımın (İşaretname ve İntermezzo, 1998, YKY) en temel parçası olan, mimarlık öğrenciliğime geri giden bölüm, Perec’in Yaşam’ı (1993, Mitos) ile Batur’un Perec Kullanım Kılavuzu’nu keşfettikten sonra tutulduğum o girdabın da miladı bir anlamda. Bu girdap, oulipo oluyor.
Seninle doğum günümüzün –19 yıllık bir farkla– aynı oluşu, tanıştığımızdan beri özellikle benim “Hurufi” ile “OuLiPo’cu”yu birleştiren yanımın hoşuna giden bir çakışma. Bildiğim kadarıyla senin de ilgini çekiyor. Bu arada, bu soruları hazırlarken bir yandan da Enis’in bu haziran Minoa’dan çıkan, Çağlayan Çevik’in hazırladığı Söyleşiler Kitabı’nı okuyorum. Orada yine Çağlayan’ın 2023-2024 aralığında yaptığı bir söyleşide Enis, Godard’ın “Ben film çevirmiyorum, sinema yapıyorum” sözünü hatırlatarak, kendisinin de kitap yapmakla kalmayıp yarım yüzyıldır bir “inşa çalışması” yürüttüğünü söylüyor: “Her yeni kitabım eskilerin içinden geçmiştir ve sonrakilerin içinden geçecektir. Şimdi, ‘çatı’ ya da ‘şantiye’ gibi inşaat terimlerine boş yere başvurmuyorum: Yapıtın cebriyle geometrisi çok önemli. Duvar teknikleriyle boğuştum yolda.”
2018’de Semih Gümüş’ün, “Enis Batur’un şiirinin derin yapısına çıkılacak bir yolculukta nelerin atlanmamasını istersin?” sorusuna verdiği yanıt da şöyle: “Bağlantıların görülmesini, baştan sona bir ağ örüldüğünün kavranmasını isterdim. Hendesenin payının farkına varılmasını isterdim. Temposuyla, ritmiyle, iç uyum kollamalarıyla, gizil ses didiklemeleriyle şiir yazısının yürüdüğünün bilincinde olunmasını isterdim. Okunacaksa öyle okunmalı, yoksa sırt dönülmeli, rahat bırakılmalı!”
Uzun bir soru oldu ama bitiriyorum. Enis’ten söz ettiğim her durumda onun işleri doğru kişiye “delege etme” (Türkçede “ısmarlama” bunu da karşılıyor sanırım) becerisinin üzerinde durmuşumdur. Bu konuda yanılma payının neredeyse sıfır olduğuna, bana ısmarladığı A’dan Z’ye İlhan Berk, Türk Edebiyatında Beyoğlu ve Yüz Yıldan Denemeler üzerinden kefilim.
İmdi, Enis’in Çağlayan’a ve Semih’e verdiği yanıtların ve kendimden verdiğim örneklerin ışığında, Sekizinci Kıta olacak bu derlemeyi yapmanı önerirken de senin mimar ve OuLiPo’cu yanlarını gözden ırak tutmadığından eminim. Sen ne dersin? (Sorudan uzun bir yanıt rica edeceğim yalnız :)
Enis Bey’in birçok kimseyi hem stimüle etmek hem diri tutmak hem de kışkırtıp üretmeye teşvik etmek için sayısız girişimde bulunduğunu biliyoruz; böyle olduğunu 21 Mayıs’taki kolokyumun konuşmacılarından da duydum. Elbette en güzeli herkesin oyun davetlerine aynı oranda yanıt vermesi olurdu. Çoğu tohum yeşeremeden yok olup gidiyor; acı verse de, belki de evrimin yasasıdır.
Herkes oulipo’nun bir yazı cambazlığı olduğunu varsayıyor. Kimya mühendisi François Le Lionnais’nin fikri daha kapsamlı, oulipo’dan katbekat büyük bir fikirdi: “Her alanın bir potansiyel atölyesi olabilir” diyordu 1960’ta. Aslında potansiyel bir evren projesidir bu ve tamamlandığı söylenemez. Şimdi, yarım yüzyıl sonra, yapay zekâ ile bu evrenin oluşumu yeni başlıyor. Queneau’nun Biçem Alıştırmaları –ki Armağan Ekici onu dilimize kazandırdı– belli kısıtları, belli bir metin parçasında deneyen bir “edebiyat potansiyeli”nin ön kitabıdır. Halbuki ne kadar alan varsa, o kadar “potansiyel atölye” olacaktır; her şeyin bir de gölgesi olduğu gibi. “Potansiyel atölye” bir gölge-evrendir, her şeye uyarlanabilir. Her alan, en çok kullandığı unsurdan feragat ederek bu gölge evrene adım atabilir; Alice’in aynanın içine bir adım attığı gibi. Ölçüm kullanmayan bir meteoroloji, değer kullanmayan bir ekonomi, karar içermeyen bir hukuk, ölçek içermeyen bir mimarlık, koordinat içermeyen bir coğrafya… Örnekler çoğaltılabilir. Bir anlığına, gölgenin ışığın bir fonksiyonu olduğunu unutalım. Perec’in romanında “e” harfini kullanmadığı gibi, gölge de bedeni yinelerken maddeyi kullanmaz, hariç bırakır. Nesne yönelimli ontolojiyle Perec’i birleştirelim: Uygarlığımızın dinamitlenmesi midir bu? Tam değil; alanları tembellikten kurtarmak ve daha yüksek bir yaratıcılığı esinlemektir. Ve garantilemese de, her alandan potansiyellerle çıkılacağına işaret eder bu kısıt mantığı.
Batur’da mimarlık doğal bir boyut; yüzeyde ise mimarlık ve mimar, retorik bakımdan bir takıntı ve saplantı. Enis Batur’un “elli yıldır bitmeyen inşaat”ı, düz anlamıyla alınırsa, gerçek bir başarısızlık olarak addedilirdi. Çünkü inşa sürecinin yapıların ömründe küçük bir zaman kesitini temsil ettiğini varsayarız. Ancak gerilere gidersek, hem anıtsal mimarlıkta hem vernaküler mimaride, süregiden yapım sürecinin mimarlığa içkin olduğunu, zanaatın ve sanatkârlığın yüzyıllara yayılan biçimde yapılara nüfuz ettiğini görebiliriz. Mimarlıkta bu süreç çoğuldur, kolektiftir. Yerel düzeyde kolektiftir; küçük ölçekte, yapıların bileşenleri devamlı yıpranır ve tazelenir; “biteviye inşa”nın mikro boyutu budur. İlerletirsek, meşhur Theseus’un Gemisi paradoksuna ulaşılıyor. Ancak yazın alanında bir yapıtın geniş zamanlardaki mimari, dilerseniz kentsel ölçekteki inşası modern bir olgu olarak bireyseldir. Bu da benzersizliğinin modern koşulunu oluşturur. Açıklamamın çok indirgemeci olduğunun farkındayım.
Batur’un Godard’ın sözüne başvurması, bana Timothy Morton’un yakınlarda okuduğum ve üzerine düşünmeye devam ettiğim, çığır açıcı kitabı Hipernesneler’de (Tellekt, 2020) dile getirdiği bir örneği hatırlattı. Batur’un sözlerini çarpıtmak pahasına, sinestezik bir yorum getireceğim. Morton şu söze takılıyor: “Müziğe dair yazı yazmak, mimarlığa dair dans etmeye benzer.” (s. 197) Ona göre, nesnelerin birbiriyle yaptığı hep budur. Batur’un Godard’dan söz edişi bundan farklı değil. Batur karşısına kimi, neyi alırsa alsın, hiç o haline gelmez, ona ulaşmaz, hep kendi “çevirme” işlemini gerçekleştirir. Her birimizin, hatta her nesnenin bir diğeriyle yaptığı budur, Morton’a göre: Şeyler birbirine hiç temas etmez, yazı da sanat, edebiyat, tarih hakkında “yazı-lar”. Onlarla bütünleşme veya onlara dönüşme araçlarına sahip değildir. Kuşun çayır hakkında “çayırlayamayacağı”, yalnız ve ancak “kuşlayacağı” (hatta ben olsam “çayıramayacağı”, “kuşacağı” demeyi yeğlerdim) gibi, ontolojik bir koşuldur bu. Biz, dil gibi esrarengiz bir araca sahip olsak bile, dilde ancak “kendileriz”, “başkayamayız”, demektir bu. Ulaşma, erişme yoktur; derinden kavrama, bütünleşme yoktur; temas bile yoktur. Şiirdeki çevrilemezlik meselesi belki bu nedenle dilsel bir sorun değil de, ontolojik bir sorundur: Yani evrendeki tüm varlıkların paylaştığı bir derin yarıktan kaynaklanmaktadır sorun. Şeylerin kendilerinde erişmedikleri bir geri çekilmişlikleri vardır. Sanat bu erişim imkânını zorlayabilen, çünkü dolaylı yollar izleyen en güçlü araçtır, nesne yönelimli ontolojinin gözünde. İnsanlar olarak koca bir sıfırız demenin âlemi yok belki, ancak tür olarak yere göğe sığdırılmayacak denli merkezî de değiliz. Bizden çok daha yıkıcı canavarların (küresel ısınma, evrim, nükleer enerji) hükmü altındayız.
Batur, kitaplarının nicel sınırını ve bu sınırlanmış malzemenin net biçimini hesaplaya hesaplaya “yapıtıyor”, “inşaatıyor” olsun. Dördüncü veya beşinci boyuttan bir varlık, bu yapıtın kuyruğunun Eros ve Hgades, başının Ağır Su olan bir solucan olduğunu bakar bakmaz görürdü. Oysa bizler, geçmişimize uzanmak için çok özel araçlara muhtacız, ki bunlar asla el altında değil. Sözgelimi, otuz yıldır tutulmuş ayrıntılı bir günlük gezdirmiyoruz her an cebimizde. Çünkü bedenimizde, bütün o sürede ne olduğunu dönüp her an okuyabileceğimiz bir kayıt bulunmuyor. Veya bütün bu zaman boyu hiç durmadan kafamıza monteli çalışmış bir GoPro kameramız da, onun dijital kayıtlarını eksiksiz kaydetmiş bir sabit belleğimiz de yok.
Batur’un “duvar teknikleri” daha çok örgü teknikleri. Tuğlalarla örülebilen biçimler; hele ki dijital kültürün elvermesiyle, eğrisellikler, kaydırmalar, binişmeler, atlama ve seyrelmelerle, nasıl da uçsuz bucaksızdır! Batur’un 250 kitabının yekpâre dijital versiyonunu işleyecek kapasitede yazılımlar, pek yakında, onun duvar teknikleri dediği şeyin metafor olmadığını gösterecektir. O güne kadar yazarın metafora başvurduğunu zannetmeye devam edeceğiz. Kitapları, imajlar gibi, bakar bakmaz algılayacak yapıda olabilseydik, dördüncü boyuttan olsaydık. Yani okuyarak belli bir zamanda katedip bir biçim görmeye çalışan alt boyuttan varlıklar, üçüncü boyuttan varlıklar olmasaydık, o zaman yazarın çabasının ne olduğunu bütün çıplaklığı ve bütün biçimselliğiyle bir anda kavrardık. Bir kitabın bütün yazısının bir bakışta görülebilecek somut bir biçimi vardır ama biz onu zaman harcamadan göremeyiz. Biz çizgi filmin karelerini görüyoruz, çizgi filmi değil. Şimdilik yapay zekâ yazılımları bir kitabı bütün olarak güçlükle işleyebiliyor. Bu nedenle çoğu kez, en az hata payı için, kitapları parça parça, bölüm bölüm yüklemek gerekiyor. Bunun için de önce dijital bir kitabı bölümlerine ayırarak kaydetmek gerek. Enis Batur için bu işlem “çarpı 250” demektir. Zaman alacaktır. İşlemi tamamladıktan sonra bu biçime ulaşmaya yaklaşmış oluruz. Bunu yapmış bir bilgisayar az da olsa “Enis Baturabilir”. Ama batıra-da-bilir… Ben geçtiğimiz yıllarda bir Selahattin Özpalabıyıklar App’i hayal etmiştim. Uzak bir hayal sanıyordum bunu. Edebiyat ve sanat hakkındaki bilgilerimizi Kopernik devriminin yaptığı gibi sarsabilir bu “çarpı 250” deneyi. Bu, kuşkusuz netice itibariyle “büyük bir aşağılama” olacaktır ve çoğu kişi için yenir yutulur olmayan sonuçlar çıkacaktır ortaya. Galileo, isteyerek veya istemeden, insanlığı evrenin merkezinden evrenin sıradan bir yerine fırlatmakla, insana yönelik benzer bir aşağılama gerçekleştirdiği için mahkûm edilmemiş miydi?
Şiiri için de, Batur’un bağlantı, ağ, geometri, tempo, ritim, uyum, ses gibi terimlere başvurması yadırgatıcı değil. Zaman zaman şiir için bunun yapılmadığını, en asal tasarımsal bileşenlerin göz ardı edilebildiğini biliyoruz. Okurların çoğu şiirde de, romanda da ne anlatıldığına gömülüp kalmıştır. Bu araçları ancak akademisyenler layıkıyla kullanır. Diğerleri daima konuyu görürler. Konu hep ettir. Peki bu et hangi iskelete tutturulmuştur ve hangi dokular bu etlerin dökülmeden iskelete bağlı kalmasını sağlamaktadır? Bütün bunları zamanla dağılmaktan kurtaran damar dokusu neye benzer? Son olarak bu bedenin yerçekimiyle baş etmesini sağlayan kas dokusu nedir? İşte bu birkaç sistemi bir arada görmeyince bedeni nasıl anlamazsak, şiiri de, düzyazıyı da sadece anlattıklarıyla görerek anlayamayız, demeye getiriyor bence. Yazının mekânını (“baştan sona bir ağ örgüsü”, “bağlantılar”), zamanını (“tempo”, “ritim”), biçimini (“gizil ses didiklemeleri”, “iç uyum”, “hendese”) kastettiği ortada. Şiirde ilk katmandan yani biçimden bir alt katman olan zamana, üçüncü alt katman olan mekâna, yani gitgide daha sıcak katmanlara, merkeze doğru inilebilir. Daha derinine, gezegenin merkezindeki en sıcak çekirdeğe, şiirin kendi de inemez, erişemez. Hiçbir şiirin geri çekilmiş gerçek nesnesine (öz) başka hiçbir şiir inemez, giremez, varamaz. Ancak birbirlerine elçiler yollayabilirler. En azından nesne yönelimli ontolojinin gösterdiği şey budur.
Herkesin hoşuna gitmeyecek, ana akımda pozisyon edinenlerin işine gelmeyecek bir Enis Batur okuması yapıyorumdur belki. Enis Batur ölçeğindeki bir buzdağının, bir gezegenin, bir siklonun, bir fay çizgisinin, bir okyanusun, bir ormanın; ne derseniz deyin, üzerine daha fazla düşünüp üretmek hepimizin sorumluluğu. Enis Batur yapıtını ortaya koymak için kimseyi beklememiştir. O halde okurları olarak bizler de beklemeyi bırakmalı, hakkında daha fazla kitap yapmalıyız.
Enis Batur’un “sıkı okur”u olmak riskli bir iş. Hele bu okur bir yandan da yazıyorsa, benzer bütün kült ya da en azından kültleşmeye müsait isimler karşısında olduğu gibi, onu “usta” edinip küçük bir örneği yani bir “küçük EB” olma tehlikesi var. Daha da ilerisi, onunla beraber çalışma şansı bulanlar içinde ona benzeyenlerin “EB’nin askeri” konumunda görülmeleri. Cem Akaş ve Cem İleri için uzun süre böyle düşünüldüğünü, hatta bunun çok sık dile getirildiğini biliyorum. “Kesinlikle böyle olmadığınız konusunda onlar gibi sana da kefilim” dedikten sonra sorayım: Sen Enis Batur’la aynı çatı altında çok kısa denebilecek bir süre çalıştın. Ama hem okuru olarak hem de üzerine/dolayımında yazdıklarınla ve birlikte ürettiklerinle otuz yıldır ona hep yakın oldun. Tuhaf, hatta belki tekinsiz bir soru olmayacaksa: Bu risklerden kendini nasıl korudun?
Yazın, sanat, bilim gibi alanlar egemenlik kabul etmeyen, dev alanlardır. Batur’un yapıtından uzaklaşmak, onun “ağdalılığı”ndan, sarıp sarmalayışının verdiği rahatlıktan ayrılmak zordur. Ancak bu zaten yazınsalın, sanatsalın, düşünselin, bilimselin bir niteliği olsa gerek. Bal kavanozuna gömülen arıya dönmemek gerekir. Uydunun kendini dışa fırlatmasını öğrenmek için kendinde yeterli kurtulma enerjisini toplaması zaman alır. Bir yazardan etkilenip kendinizi onun uydusu olduğunuza inandırabilirsiniz. Gerçekte aynı anda başka birçok şeyin uydusu olduğunuzu unuttuğunuzdan böyle olur. Hatırlamak kurtulmayı sağlar: Kendinizi hatırlamak. Başkasını hatırlamaktan kurtulabilirsiniz ama kendinizi hep hatırlarsınız. O nedenle eninde sonunda kendiniz olarak kalırsınız; belirsiz bir şekilde de olsa böyle olur. Bir dönem çikolata mağazalarında kakaolu fındık ezmesi çeşmeleri vardı. Çikolata çeşmesi kadar metaforik bir nesne olabilir mi? Bu, o dükkânların mucizevi nesnesiydi. Çikolata sınırsız diye bir çocuk ağzını o çeşmeye dayarsa ne olur, bir düşünelim. Tutkuda böyle bir sınır vardır.
Bence kimileri Doğu toplumlarındaki “kendinden bilmek”ten ileri gelen bir çarpıklıkla Cem İleri’yi ve Cem Akaş’ı böyle görmüştür. Kendi itaat strüktürlerini üretken, özgül bireylere yansıttıkları “açıklama”lar ancak kendi feodal karakterlerinin ifadesidir. Ne Akaş ne de İleri, birinin askeriydi. Böyle sayılmak için son kişilerdir. Üretimleri de, bakış açıları da bambaşka perspektiflerde olan, çok değer verdiğim ve ilham aldığım, destek gördüğüm yazarlar ikisi de. Ayrıca yayıncılıkları açısından da çok önemli figürler. Bir kuş başka cinsten bir kuşla karşılaşıp onunla şakıdı diye, kendi türüne ihanet etmiş sayılacaksa bu gülünçtür. Kuşların dünyasında nasıldır, bilmiyorum ama insanlar dünyasının dar tanımları çoktur.
Bal kavanozunun dibi ölü arılarla dolu. Belki de mimarlık önemliydi. Veya desen çizmek. Veya reçel kavanozları. Yapı olarak da mürit olmaya uygun değildim. Mimarlık okurken, çevremdeki baskın hoca figürleri, auralarına kapılıp kalınmasından tatmin olur, o auradan ayrılmayıp müritleşenleri kollarlardı. Bunlar gerçek narsistlerdi. Gözünü onlardan hiç ayırmayanları isterler. Ama bunu en istekli mürit dahi tükenmeden başaramazdı. Dahası, bu başta o hocaları tüketen bir şeydi. Bir mimar, öğrencilerinin zihinlerini keşfetmek dururken, niye gidip onları kendine benzetmeye çalışsın? Bunu aklım almıyor. Batur da hep kendi-gibi-olmayanlara yönelmiştir bence; şiiri böyle yönelişlerle doludur. Benzer’ine yönelişi de derinlemesine bir temadır ama bunu düz anlamıyla almamak gerekir. Bir tür zaman-ötesi simbiyozu kovalar.
Enis Batur üzerine yazmak zor. Neredeyse ona yakın bir donanım gerektiriyor. Dolayısıyla ona dair konuşur ya da yazarken hep geriden geleceğizdir. Ben bunu seneler önce kabul ettim – id accepi atque animam meam salvavi. Şimdi bunu yazarken fark ediyorum ki, onu “aşma” çabası –belki bütün usta-çırak ilişkilerinde olduğu gibi– bir tür “baba katli” sanki... Katılır mısın? Yoksa, “Çoğu zaman yaptığın gibi gene aşırıyoruyorsun!” mu dersin?
Siz zaten bambaşka bir lehçenin, aksanın üyesisiniz; önceki sorularda Türkiye’deki modern edebiyat için ne ifade ettiğinizi anlatmaya çalışmıştım. Ağaç ve çayır hangi konuda yarışabilir? Ağaç, çayırla çayırlıkta yarışabilir mi? Veya tersi; çayır, ağaçla ağaçlıkta nasıl yarışsın? Sizin hakkınızda yazarken de bizler hep geriden geleceğiz. Belki her alanda yetkinleşmiş yazarlar için bu koşul geçerlidir. Günümüz, herhangi bir alanda herhangi bir yere ilk giden olmak için yanlış bir çağ. Zaten gidebileceğimiz her yerde, birilerinden önce bir şeyler var ve bizden sonra da olacak. Bu anlamda “her çağ yanlıştı”. Bu da durumumuzu yeterince sallantılı hale getiriyor. Ancak Enis Batur, donanımının yüksek olduğu bir alandan bakarak, kimse üzerinde hak iddia etmez veya kimseye önceliğini hatırlatmaz. Bence yapıtının hiyerarşi-dışılığına aykırı olurdu bu. Bizde bir yetersizlik hissettirmesi bir üslup özelliği, bir provokasyon gibi alınabilir. Sizde ise tam tersi var. Kıvraklıkla, yetersizlik ve mesafe yerine yakınlaştırmaktan yanasınız.
Baba katlini mitoloji öyküsü gibi alırsak doğru bence. Yani bir fenomenin başka bir fenomeni öldürerek yeni bir fenomen oluşturduğu mitoloji öykülerinde olduğu gibi: Kronos, annesi Gaia’nın (Yer) orağıyla babası Uranos’u (Gök) hadım ettiğinde, gökle yer ayrılır ve kozmik ayrışma, mekân doğar. Levent, Enis’i “katlettiğinde” 250 kitap yazan yazar miti yeryüzüne yayılır ve yapay zekâ ile böyle yazarlar her yanda bitmeye başlar, ve saire. Katliamı böyle bir ontolojik dönüşüm için zorunlu bir eylem gibi almak yerinde olur. Bu asal aşırılık olmasaydı, her biri kendi aşırılıklarına sahip diğer varlıklar açığa çıkamazdı. Herkese “Enis Baturlaşma” özgürlüğünü tanımak gerek. Baba-oğul arasındaki otorite çatışmalarını böylesi açığa çıkmalar bakımından okumak mümkündür. Enis Batur’un 250 kitaplık corpus’unun, yapıtının, yazı gövdesinin karşısında yaşadığımız şok geçici olmalıdır. Niagara’yı bile aşacak şeyin Niagara ile farkına varır, o şeyi hayal ederiz. Niagara bile ülküsel bir varlık değil de bir prototip haline gelir böylece. Her sanatsal yüce, koynunda kendini aşacak yılanlar besler. Zümrüdüanka’nın külündeki potansiyel gibi.
Enis Batur, sonsuza yakın sonlulukların, o tılsımlı makinenin yaşayan bir örneği olarak, geleceğin kıtasıdır. Gövdesi yarılıp da içinden o yazı fışkırmasaydı, bu kıta oluşamazdı. O kıtanın önümüzdeki zamanlarda daha pek çok yerleşimcisi olacak.