Yazma Üzerine:
Yazmak ne demektir – ve yazamamak?
“Yazmaya başlamadan önce genellikle hiçbir şey okumam, diye yazar Hemingway, çünkü okumanın, yazmaya ket vurma, onun yerini alma imkân ve ihtimalinin olduğunu bilir.”
Ernest Hemingway, Kenya, 1953.
Yazar olmak nedir? Bu soru üstüne düşünen yazar pek olmaz, zira halihazırda fazla meşguldür yazmakla, dolayısıyla ne yaptığına dair bir soru soracak vakti genel itibarıyla bulunmaz. Bakıldığında, formülle yazmayanlar arasından, kendini yazar olarak tanımlayanlar az görülür; yazar (İngilizcesiyle author ya da writer) olarak değil, daha ziyade yazdıkları şeyin karakterine göre tanımlarlar kendilerini (romancı, öykücü, şair). Bunun da basit bir nedeni vardır: Yaptıkları işin özüne değil, faaliyete değil, daha ziyade yazıyı kullanma şekillerine ve dahası, onunla yaptıkları şeye odaklanırlar. Yazarlar diyelim, ama yazar değillerdir; en azından akıllarında.
Bundan ne anlamalıyız? Yazar kelimesinin, Türkçede hem bir fiile hem de bir isme işaret etmesinin içerdiği bir anlam yükünün bulunduğunu, yazarın hayatının yazı yazmak ibaret olduğunu mu? Pek değil, çünkü yazarların yazı yazmak üstüne düşündükleri, ama bunu yaparken de bu düşünceyi yazı yazmaya doğru çözündürdükleri, dolayısıyla düşünceyi yazıya kilitledikleri bilinir. Bundan kasıt, yazmak üstüne düşünüp durmamaları, ama düşünceyi yazı için, yazının yazılışı için en uygun koşulları sağlayacak şekilde, bir araç olarak işe koşmalarıdır. Tam da bu nedenle, birbiriyle hiçbir uyum göstermeyen yazarlar, örneğin Yazmak Üzerine’nin Henry Miller’ı ve Yazma Sanatı’nın Stephen King’i, yazıya dair birbirinden apayrı şeyler yazarak aynı sonuca varır: Yazmak. Özetle, yazar yazıyı düşünüyorsa, düşüncenin sonu yazma fiilinde biter; başka da pek bir şeyde değil.
Peki, nasıl bir düşüncedir bu ve içi açılabilir mi? Yazmayı mümkün kılan, ancak yazanın bildiği, hatta yazanın dahi bilmediği, daha ziyade uygulamaya geçirdiği veya örneği olduğu koşullar, daha doğrusu bu koşulların sağladığı kuvvetin, yazma gücünün bileşenleri yazıya dökülebilir mi? Ve eğer bu mümkünse, bunun faydası nedir? Bu soruların ilkine cevap şu diye düşünüyoruz: Yazma sürecinin ardından, ancak bu sürecin sonrasında, süreci düşünerek, ama ona da geri dönüşü garanti altına almak şartıyla, sürecin “tersine mühendisliği”ni ya da tahlilini yapmak mümkündür, ki yazmış (asla yazacak değil) kişi için bir turnusol veya ipucu ortaya konsun, “yazar tıkanması” illüzyonunu kırmak için (Bu noktaya döneceğiz). Ve ikinci soruya cevap da şu olabilir: Yazmayı düşünmenin faydası, yazmaya itmesinden ileri gelir, yoksa değersizdir. İlk durumda, bir daha yazılabilsin diye ve ikinci durumda, ilk durumu onamak için düşünmek, yazmak.
Bu tip bir düşünceyi, hiçbir yazara “örnek olmak” için değil, yapılan işin “doğa”sını kavramak adına öne sürebiliriz ancak: Yazmanın ne olduğuna, yazarın ne yaptığına dair düşünce, hele ki bu düşünce yazarın aklındaysa, giderek kifayetsizleştiğinden, düşünceyi kendi üstüne kıvırarak, lafı da fazla uzatmadan, yazmanın “özünde” ne ifade ettiğine bakmak elzemdir. Öyle ki bu, yazmaya dair en kaba, pratik ve pragmatik bakışı da yansıtacaktır. Yazmanın ilk ve son kertede ne olduğuna dair bir düşüncedir söz konusu olan ve ne zaman yazmaktan çıkılsa ve tekrar yazmaya başlanmak adına düşünülse, ona varılacak bir düşüncedir de. Bir düşünce ki, derinliğini yüzeyselliğinden alan. Yazıya dair olan ve kalan, fakat ancak yazanın anlayabileceği denli de “deneyimle sabit” bulunan.
Böylesi bir düşünceyi, Yazma Üzerine’de Ernest Hemingway’nin açıkça ifade ettiği fikrindeyiz. Her ne kadar bu tip bir düşünce, tanımı gereği yazma fiili sona erdikten ya da kesintiye uğradıktan sonra var olsa da, dolayısıyla her yazar tarafından da bir şekilde sezinlenebilir bulunsa da, her yazarca dile getirilmediği, dile dökülmediği de açıktır. Hemingway’in, büyük oranda farklı yazarlara göndermiş olduğu mektuplardan derlenmiş bu sözde kitabında vardığı da esasında bu; yani yazmanın, öyleyse yazarın ne yaptığı ve nasıl var olduğuna dair bir düşüncenin “yazıya geçirilme”si. Biz de, artık kendisine bir yazar deniyor olduğundan kendisine utanarak yazar diyebilen bir kişi olarak, Hemingway’in yaptığı neyse, dolayısıyla bildiği neyse onu yapıp bildiğimizden, onun bilgisini kendimizinkiymiş gibi aktaracak ve belki de ilk ve son kez, ne yaptığımıza, daha doğrusu neyi nasıl, ne şekilde yaptığımıza dair düşüneceğiz.
Hemingway’in (bizim ayırt ettiğimiz haliyle) öne sürdüğü altı madde var. Bunlar, temelde yazmayı, okumaya kapılmamayı, yazılanı bitirmeyi, yazmak hakkında düşünmemeyi (ironi!) ve konuşmamayı (duble ironi!) ve yalnızlığa alışmayı, yani bu hal ve durumları ilgilendiriyor. Her birini detaylandırarak, yazmanın ne olduğunu anlamanın, olağanüstü olduğu kadar temelli bir indirgemeyle, mümkün olduğunu düşünüyoruz. Yazar olarak yazının nereye gideceğini yine bilmiyoruz, ama bu sefer, (görüleceği üzere) özellikle de ilk maddeye ithafen, yazmayı kesmeyeceğimiz kesin. Başlayalım.
Yazmak, yazmak, yazmak.
İlk madde en basit maddedir ve bir yandan da anlaması en zorudur da, zira tam da anlaşılmadığında ama faaliyete geçirildiğinde, diyelim ki “bedenli bilindiği anda” bir şey ifade eder. “Devam etmek zorundasın” diye yazar Hemingway, “zorundasın” kelimesinin altını çizerek, zira yazmaktan başka yazmayı sağlayan hiçbir şey olmadığını bilir. Sonuçta, yazıldığında, yazılmıştır ve yazar yazıyorsa, bu yazabildiği için değil, yazdığı içindir; nihayetinde –yapabilmek değil de onun faal kılınışı yazıyı ortaya çıkardığından. Bu açıdan da yazmak, aslında yazmaktır ve bu, her ne kadar kulağa deli saçması gibi gelse de, yazmanın ön koşulu bile değil, nihai koşulu, “koşullar koşulu”dur. Her yazarın bildiği ve şu anda, şu saniyede, yazarken kesinliğine bir kez daha kani olduğum şeydir bu; yani yazmak yazmaktır; yazmak, yazmak, yazmak. (E. M. Cioran’ın dahi, o kesif ve ziftvari pesimizmine karşın, her gün yazdığı biliniyor.)
Yeterliliğe inanmak.
İkinci maddede, yazının yazıya yeterli olduğu inancı gelir. Bu bir inançtır, çünkü sürekli yenilenmesi gerekir. Çok az yazar, yalnızca yazarak yazabileceğinin farkındadır, ama daha da azı, okumadan da yazabileceğinin farkına varmıştır. Bundan kastımız, şüphesiz ki düpedüz okumadan yazılabileceği değil, daha ziyade, yazmaya dair bir arzu, hatta yazma fiili söz konusuysa, halihazırda okunmuş olduğudur. Yazının sürecine girildiyse, okunmamış olması mümkün değildir, ancak “yeterince” okunmamış olduğu düşünülebilir. Ama işte, bu da bir diğer “yazmaya bahane” olduğundan, ciddiye alınacak bir şey değildir. Bu nedenle, “yazmaya başlamadan önce genellikle hiçbir şey okumam” diye yazar Hemingway, çünkü okumanın, yazmaya ket vurma, onun yerini alma imkân ve ihtimalinin olduğunu bilir. Tabii ki alabilir de, hatta gerekiyorsa alsın da, ama kişi kendini yine de kandırmasın: Yazmamak için okumak ile yazmak için okumak iki ayrı şeydir ve ikincisi, zaten yazabiliyor olmanın koşuludur ve yazma yeterliliğine inancı artırır; yoksa ilki gibi inancı yiteceği noktaya dek köreltmez, sönümlemez.
Bitirmek.
İşte üçüncü madde ve belki de en önemlilerinden biri budur: Yazılan şeyin bitmesi gerekir; yazılanın sonu gelmelidir. Tabii yine kendini kandırmak kolay olacaktır: “Açık yapılı bir eser yazıyorum”, “Deneme son bulmaz”, “Süreçten haz alıyorum” ve dahası. Kimse kusura bakmamalı: Boş laflar. Yazmak, her şeyde olduğu gibi, sonu gelmediğinde, bir külfet olmanın da ötesinde, anlamsızdır. Yazıya karakterini kazandıran, göreli değil, mutlak bitmişliğidir. Tabii ki bir esere her daim ekleme yapılabilir, ama onu bitirmeyi de bilmek gerekir; bu uzun vadeli işlerde de kısa vadeli olanlarda da böyledir. Tam da bu nedenle Hemingway, yazmayı “başladığını bitirmek”le özetler. Yazarın yazan değil, “yazmayı bırakacağı yere dek yazan” olduğunu bilir. Herkes birkaç kelimeyi, paragrafı, sayfayı sihirli, hatta dahiyane şekilde art arda dizebilir, ama çok azı, “Hepsi bu” diyebileceği noktaya dek kadar yazar. Ve işte, onlar, yazar olmuşlardır. Zaten bu böyle olmasaydı, yazar olarak da tanınmazlardı, zira eserleri olmazdı; yani “bitirdikleri şey”ler. Antonin Artaud bile, tüm o delirmişliğinde, ne idiği belirsiz yazdıklarını (Here Lies’ı bile!) hep, her daim bitiriyordu. Sizi özel kılan ne?
Düşünmemek.
Dördüncü madde, en önemlisi olmasa da, en dikkate alınasıdır, zira herkesin düştüğü bir tuzağı yansıtır; bu yazının bile anbean kaçınması gereken bir tanesini. Yazma üstüne düşünmek: Tehlikeli bir şey. Neden? Çünkü yazıyla değil, yazıyı düşünüyor, onu nesneleştiriyorsunuz. Onu arzuluyor, ama arzunuzu yazıdan kılmıyorsunuz. “Düşünmeye başladığın anda vazgeç” diye yazması da bundandır Hemingway’in, çünkü ne zaman ki düşünürsünüz, yazmaya dair kaygılanır, kaygılandıkça da yazamazsınız. Basit bir mantık. Mantıksal sonuç ise bellidir: Yazmamak. Kaygılanmadığınızda dahi yaptığınız şey, esasında aynı şeydir: Yani yazmamak. Yazmıyor olduğunuzu düşünmemek için de yazmayı düşünürsünüz ve beyniniz ikisini ayırt edecek uyanıklıkta olmadığından, sizi avutur: “Şu iş bitsin, yazacağım.” Ama genelde o iş asla bitmez. Düşünce işi sonsuzdur, tıpkı yazma işi gibi. Ve yazar, ikinci sonsuzluğu seçer; ilkini ikincinin hizmetine ve hâkimiyetine alarak. “Oluruna bırakmak” suretiyle. Don DeLillo’dur yazarlığın ne olduğuna dair soru sorulduğunda en güzel cevabı veren: “Günlerin geçişini izlemek.”
Konuşmamak.
Beşinci madde de, dördüncü maddeyle ilişkisinde, yazdığını sanma illüzyonunu kırmaya yarar: Yazmak hakkında konuşmak, yazmamaktır, dolayısıyla yazarlıkla ilgisi yoktur. Tabii, ilkinde, pasif ve içsel, ikincisinde ise aktif ve dışsal bir yazmama hali söz konusu, eğer buna yazmama hali diyebileceksek. Düşünerek yazılmıyordu ama işte, konuşarak, yazılacak şeyler hakkında konuşarak da yazılmaz; yalnızca yazılan hakkında konuşmak yazmamak olduğundan değil, yazılana dair bir “bitmişlik” hissi uyandırdığından ve (konuşma hoşa gittiyse) yazmanın verdiği hazzı, suni bir “yazmaya dair konuşma” hazzıyla ikame ettiğinden de. Hemingway’in, yazdıkları hakkında konuşmasının ona “kötü şans” getirdiğini söylemesi de bundandır; bu durum mistik olduğundan değil, “yazı konuşmaları” neredeyse hep yazmanın keyfini kaçırdığından; beklenti ve duyuru hazzını sonuncunun yerine koyduğundan.
Yalnız olmak.
Ve son olarak, altıncı madde gösterir ki, yazmak, aynı zamanda bir hali varsayar, doğası gereği, ki o da yalnızlıktır. Gerçekten, okuma dahi bir arada yapılabiliyorken kısmen, yazmada böyle bir şans neredeyse hiç yoktur. Yazan yalnız, sessiz bir ortamda, “kendi başına”dır. Ve yolculuğu da, “zihinsel yolculukları” da bu hal içinde, bu vaziyettedir. Yazarın hayatının “yazma hayatı” değil de “yalnız hayat” olduğunu bu nedenle söyler Hemingway. Yazar istediği kadar ödül alsın, istediği kadar yolculuk etsin, konu yazmaya, “iş”ine gelince, yalnızdır. Yazdıkları ve kendisi vardır ve yazmanın öncesi ve sonrasında gelişen her şey, ancak yazarlığının, yazmışlığının, yazısının uzantılarıdır, o kadar. Dolayısıyla, yazmayı mümkün kılan bir diğer şey de, eylemedeki bu “eksiklik” halini, bu “izolasyon”u kanıksamaktır. “Dışarıdakileri” düşünenden yazar olmaz. “Yazman” olur belki, “yazıcı” olur belki, ama yazar değil. Friedrich Nietzsche, en güzel eserlerinden bazılarını (mesela Putların Alacakaranlığı’nı) “yalnızlığın dorukları”nda yazmamış mıydı?
Şimdi, bu maddelerden sonra, bir “son söz”ümüz olacak mı? “Her şey”i söylemedik mi? Belki de, bütün bu maddelerin, Hemingway’in yazdıklarından çekip çıkarılan tüm bu “yazma kuralları”ndan sonra, yazıyı, yazar tıkanmasının nasıl da bir illüzyon olduğuna değinerek bitirmek gerek, zira tam da bu sözde “yazamama hali”, her bir yazarın yaşadığına inanılan bu deneyim, iddia ediyoruz ki, yazmanın ne olduğu unutulduğunda baş gösteriyor ve bu maddeler de yazının ne olduğundan başka hiçbir şey ifade etmediği düzeyde, ona ciddi ve temelli bir panzehir oluşturuyor.
Bir yazar nasıl yazamaz? Özetleyelim: Yazmadığında, yazmanın kendinde yeterli ve gerekli olduğuna ikna olmadığında, bitirmeyi şu ya da bu nedenle başaramadığında, fazla düşündüğünde, fazla konuştuğunda, yeterince yalnız kalmadığında. Bu açıdan, yazar tıkanması, esasında yazarın, zaten yazmış olanın, yazmış olduğu koşullardan kopmuşluğu sonucu kendini içinde bulmuş olduğu, geçici bile değil, tamamen yazmama halinden ileri gelen, sanrısal bir durumdur. Ve düşünüldüğünde (tanrı korusun!), genellikle değil her zaman, yazmayı istemekte, ama yazıdan istememekte temellenir. Bir “yazı makinesi”nin başına geçip de yazmayı uman, zaten yazmamalı. Yazmalı, sadece yazmalı ve sonrasında ne olup bittiğine bakmalı (tıpkı Manuel Bir Daktiloya Ağıt’ta bildirildiği gibi). Yazmayı, düşündüğünü anlamak olarak kavrayacağı şekilde yazmalı diyelim, yoksa ne düşündüğünü bildiği varsayımıyla, düşündüğünü aktarmak olarak anlayacağı şekilde değil. Bu anlamda yazar tıkanması, yazarın kendi kendisini boğmasına benzer: Fazla yazmak ister, ama “yazma istenci”ne sahip değildir. Yazmayı amaç kılmıştır, ama unutmuştur ki yazı bir şeyse, olsa olsa tek bir şeydir: Araç. İşte yazamamanın en basit ve kesin formülü: Yazmayı istemek, hem de çok.
Özetle, yazanlar arasından (Kritik ve Klinik’te de yazıldığı gibi) çok azı kendisine yazar diyorsa, yazmakla ilgili düşünüp konuşmuyorsa, sadece yazıyor, yazdığını bitiriyor ve yazmaya okumadan bağımsız bir inanç duyuyorsa, zaten yazmayı aşmıştır ve onun için yazı, bir amaç değil, bir araç bile değil, bir yaşama ve hareket tarzı, bir modus faciendi’dir. Yazmayı bir “mesele” haline getirenler, tam da yazmayı amaç kıldığından, yazamayacakları güne dek yazar. Oysaki yazar, yazdığında bile yazmıyordur ve budur onu ölene dek yazar kılan. Yazmayı aşmıştır, dolayısıyla artık yazacaktır; arzuladığı şeye ancak onu arzulamadığı anda varacağını kavramış biri misali; nasıl yazdığı bir gizem olan ve olması da gereken. Hemingway de yalnızca bundan bahsediyordu: “Çünkü tüm muhteşem yazınlarda bir gizem vardır ve bu gizem açımlanamaz.”
Bir yazar-olmayan-yazarın mottosu: Yazar olmayı kesin; gizem olun.
Önceki Yazı
Sevginin sıvı hali:
Bir ayak bakım uzmanından hikâyeler
“Katja Oskamp hayatlarının son dönemlerini yaşayan insanları anlatıyor, onların hayatları boyunca nasıl çalıştıklarını ısrarla vurgulayarak. Hayatın bu tatsız, acıtıcı yanlarını anlatırken temas etmeyi, dayanışmayı hatırlatıyor, bir başkası için emek vermekteki mutluluğu, sevginin sıvı halinin de olduğunu ve böylelikle umulmadık yerlere sızabileceğini.”