Sevginin sıvı hali:
Bir ayak bakım uzmanından hikâyeler
“Katja Oskamp hayatlarının son dönemlerini yaşayan insanları anlatıyor, onların hayatları boyunca nasıl çalıştıklarını ısrarla vurgulayarak. Hayatın bu tatsız, acıtıcı yanlarını anlatırken temas etmeyi, dayanışmayı hatırlatıyor, bir başkası için emek vermekteki mutluluğu, sevginin sıvı halinin de olduğunu ve böylelikle umulmadık yerlere sızabileceğini.”
Katja Oskamp
Yazarlık kariyerini bırakıp “Doğu Almanya’nın en büyük prefabrik konut mahallesi” Marzahn’daki bir kozmetik merkezinde çalışmaya başlayan ayak bakımı uzmanının ağzından anlatılan Marzahn, Sevgilim[1] şu cümlelerle başlıyor: “Ne genç ne de yaşlı olduğun yıllar muğlak yıllardır. Bir zamanlar oradan yola koyulduğun kıyıyı artık göremezsin, yöneldiğin kıyıyı ise henüz yeterince açık şekilde seçemezsin.” Peşinden romanın anlatıcısı kendisinin de tam o yaşlarda olduğunu belirtiyor. Bu giriş orta yaşlılık hakkında bir roman izlenimi uyandırıyor, ne ki orta yaşlılığı da içeren ama daha geniş bir küme söz konusu. Bunun nasıl bir küme olduğunun ipucu da ardından gelen paragraftaki şu cümlede mevcut:
Kırkını aşmış kadınları istila eden görünmezlik olgusunu, içimde taşıdığım hüzün benzeri bir duygunun da katkısıyla kusursuz bir hale getirmiştim. (s. 13)
İpucu, “görünmezlik” kelimesinde. Görünmezlik olgusu, romanın anlatıcısının vurguladığı üzere, orta yaşlılıkla beraber kadınları istila ediyor, sonraki yıllarda gücünü daha da artırıyor ve insanlar ileri yaşlarda iyiden iyiye görünmez oluyorlar. Ama sadece onlar değil, görünmezlik olgusu başkalarını da istila edebiliyor, emekçileri mesela ve onların emeklerini de…
Marzahn, Sevgilim’de ağırlıklı olarak kadınların, orta yaşlı ve yaşlı kadınların hikâyelerine odaklanıyor Katja Oskamp, bunun yanı sıra az sayıda erkek kahramanın hikâyelerini de öğreniyoruz. Bu kişilerin tamamı anlatıcıya ayaklarının bakımı için gelmiş müşteriler. Çoğu hayatlarını ağır işlerde çalışarak geçirmiş, ileri yaşlara kadar çalışmak zorunda kalmışlar. Gelgelelim hayatlarının büyük kısmında harcadıkları bunca emek gün gelmiş görünmezleşmiş – emekli olamamışlar ya da çok düşük emekli maaşlarıyla yetinmek zorunda kalmışlar.
Marzahn, Sevgilim’i okurken aklıma sık sık Lucia Berlin’in Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı[2] gelince Oskamp’ın metninin de Berlin’inki gibi otobiyografik ögeler taşıyıp taşımadığını merak ettim – romanın anlatıcısının yazmayı bırakmış bir yazar olmasının da etkisiyle elbette. Ama açıkçası yine aynı nedenle, ayak bakım uzmanı olmayı seçerek hayatında büyük bir değişiklik yaptığını söyleyen anlatıcının daha önce yazar olması nedeniyle metnin otobiyografik olmama ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşündüm. Sürekli başka insanların ayaklarıyla uğraşmaktaki zahmet ve böyle bir iş yapabilmek için öncesinde ciddi bir eğitim alınması zorunluluğu, ne yalan söyleyeyim, ayak bakım uzmanlığını edebiyat eserleri yazmayı bıraktıktan sonra yeğlenecek bir uğraş olarak görmeme engel oldu ve Oskamp’ın romanının hayal ürünü, kurmaca olduğunu düşündüm. Sanırım, anlatıcının ayak bakım uzmanı olarak çalışacağı haberini alanların verdikleri tepkiler bir ölçüde bende de mevcuttu.
Yeni bir meslek eğitimi girişimimden önceden kimseye söz etmemiştim. Ama sonra sertifikayı sallayarak ve gülerek anlattığımda iğrenme, anlayışsızlık ve katlanılması zor bir acıma duygusuyla karşılaştım. Yazardan podoloğa – görkemli bir düşüştü bu. (s. 17)
Romanı okuduktan sonra Katja Oskamp hakkında internette bilgi aradığımda hayli yanılmış olduğumu gördüm. Oskamp da tıpkı romanın anlatıcısı gibi yazarlık kariyerine son verip podolog olmak için eğitim almış ve bu işi yapmış. (Marzahn, Sevgilim’in yazılmış olmasından anlıyoruz ki yeniden dönmüş edebiyata.) Kendisiyle yapılan bir söyleşide romanda hikâyelerini öğrendiğimiz kişilerden bazılarını da ayak bakım uzmanlığı sırasında tanıdığını belirtiyor.[3]
Ben de Demokratik Almanya Cumhuriyetindenim ve hayatımın ilk 19 yılı orada geçti. Marzahn benim için eve dönmek gibiydi. Benzer bir ailede doğdum, bunlara benzeyen bir evde büyüdüm ve hikâyemdeki insanlar, tanıdıklarım, öğretmenlerim, komşularım gibiydi. Bu [hikâyeyi] anlatmak benim için gerçekten önemliydi. Özellikle Berlin'in doğusunu ve banliyölerini medyada çoğunlukla tasvir edildiğinden farklı bir ışık altında göstermek istedim.
Aynı söyleşide bu kişilerden birkaçıyla görüşmeyi sürdürdüğünü de belirtiyor Oskamp. Bu noktada özellikle Bayan Bonkat’ı anıyor, Doğu Prusya’dan 1945’te yedi yaşındayken Demokratik Almanya’ya gelen bu kadının ve onun gibilerin biyografilerinin çok önemli olduğunu söyledikten sonra ekliyor: “Bu hayatları kimse bilmiyor.”
Marzahn, Sevgilim
çev. Regaip Minareci
Can Yayınları
Haziran 2026
152 s.
Orta yaşlıların, yaşlıların görünmezliklerinin yanı sıra bazı hayatların da –Bayan Bonkat gibi göçmenlerin hayatlarının mesela– hiçbir zaman, hiçbir yaşta görünürlüğü olmuyor. Oysa ne büyük zorluklar aşarak, ne büyük kayıplar vererek sürdürüyorlar hayatlarını. Çoğu zaman öbürlerinden daha fazla çalışmak zorunda kalarak. Gerlinde Bonkat annesinden şu cümleyi işittiğinde daha çocuktur: “Biz göçmeniz. Göçmenler iki, hatta üç misli çabalamak zorunda.” Dolayısıyla onların görünmeyen, belki baştan görünmezleşmiş emeği daha fazla. Anlatıcı, hemen bütün müşterileri gibi, Bayan Bonkat’ı da büyük bir şefkatle anlatıyor. Şu tespit özellikle dikkate değer: “Kendini hiçbir zaman mağdur olarak konumlandırmamasına hayranım, çünkü onu çağının ötesine taşıyan bir özellik bu.” Bu cümlenin tersinden anlamı çağın insanının kendisini mağdur olarak konumlandırması. “Görünmezlik” perspektifinden baktığımızda bunu da bir nevi görülme, görünmezliğin önüne geçme çabası olarak değerlendirebiliriz sanırım.
Başkaları pek görmezken Bayan Bonkat’ın bu ayrıksı yanını, görmeye ve anlatmaya değer hayat hikâyesini romanın anlatıcısı nasıl görebiliyor? Ayak bakım uzmanımızın (ve romanın) gücü, farklılığı burada; onlara oldukça dikkatli, ama daha önemlisi büyük bir ihtimam göstererek bakması, onlarla girdiği iletişimde kendisini yukarıda addetmemesi. Ayaklarının bakımını yapacağı müşterilerin oturmalarının ardından yükselttiği koltukları “taht” diye adlandırması, onları “kraliçeler gibi ağırladığından” söz etmesi boşuna değil. Onun bu tavrında “müşteri velinimettir” riyakârlığı yok. Orta yaşlara gelene kadar sürdürdüğü hayatında eksikliğini duyduğu ama ne olduğunu bilmediği, adlandıramadığı bir şeyleri onlarla kurduğu iletişimde buluyor, yaratıyor.
Benim sevgim sıvılaştı, en olmayacak aralıklara sığabiliyor. İçimde taşıdığım hüzün kayboldu, onunla birlikte gençliğe özgü ukalalığın son kalıntıları da gitti. (s. 147)
Romanın geçtiği Marzahn yöresini de görünürlüğü olmayan bir semt, mekân olarak düşünmek mümkün. Görünürlüğün yitmesi hiçbir zaman görülmemek anlamına gelmez çünkü; kişideki yahut mekândaki ayrıntıların, nüansların seçilmemesi, tektip bir görüntüyle eşleştirilip hep aynı klişe içerisinde ele alınması da bir tür görünmezliktir – belki de çağımızda daha sık karşılaştığımız versiyonu budur görünmezliğin. Romandaki parçalardan biri şöyle başlıyor.
Berlin’in doğusundaki prefabrik konut mahalleleriyle ilgili önyargılar hız kesmiyor. Marzahn beton yığınıymış. Oysa Marzahn yemyeşil bir yer; geniş caddelere, bolca park yerine, sağlam yaya yollarına ve karşıdan karşıya geçiş noktalarında alçaltılmış kaldırım kenarlarına sahip. Tekerlekli her şey burada rahatça ilerleyerek gideceği yere ulaşıyor. (s. 33)
Görünmeyenler sadece semtin yeşil alanları değil, alçaltılmış kaldırım kenarları da… Bu neden önemli olsun, diye sorulabilir. Hikâyelerini öğrendiklerimiz arasında çok yaşlı olduğu için ya da hastalıklarından ötürü yürümekte zorlananlar az değil, bu yüzden onların hayatını kolaylaştıran bu ayrıntı mühim. Demek bir zamanlar görünüyormuş tekerlekli sandalyeler, pusetler, yayalar… “Geniş cadde, bolca park yeri, sağlam yaya yolları”, bunların iki Almanya’nın birleşmesinden önce planlanıp hayata geçirildiğini düşünebiliriz; yukarıda andığım “Bayan Bonkat”ın hikâyesinde Marzahn’ın kuruluşuna dair kısacık bilgi var:
Gerlinde, Marzahn’a 1981 yılında geliyor. O tarihlerde ağaçsız dev bir şantiye alanı olan Doğu Berlin’in doğusundaki prefabrike konut bölgesinde çalışanlara tahsis edilen ve revaçta olan bu dairelere ilk taşınanlar arasında yer alıyor. (s. 132)
Katja Oskamp’ın, kendisiyle yapılan söyleşide, “Berlin'in doğusunu ve banliyölerini medyada çoğunlukla tasvir edildiğinden farklı bir ışık altında göstermek istedim,” derken kastettiği bu gibi ayrıntılar olsa gerek. Bu cümlelerden yola çıkarak romanda Demokratik Almanya güzellemesi yapıldığı düşünülmemeli. Küçük değiniler dışında Marzahn’ın 1989 öncesindeki hali pek yok. Semtin ve yerleşiklerinin 2015 sonrasındaki hali anlatılıyor, ancak romandaki kişilerin (ayak bakım uzmanının müşterilerinin) çoğu bu tarihte yetmişlerinde, seksenlerinde olduklarından onların hayatlarının bir bölümü anlatılırken “sosyalist” dönemden de bahsediliyor. En dikkat çekici olan bu kişilerin çoğunlukla mesleki eğitim almış ve fabrikalarda, atölyelerde, hastane ya da ofislerde çalışmış olmaları – o yılların ardından işsiz kaldıkları olmuş, ama bir şekilde yeniden başlamışlar çalışmaya, kimi kendi işini kurmuş, kimi yine bir yerlerde işe girmiş.
Demokratik Almanya zamanlarından “gerçek bir parti görevlisi” de var müşteriler arasında, ondan “yürüyen bir klişe” diye söz ediliyor. Vaktiyle bölge sekreterliği yaptığını söyleyen bu adam yetmişli yaşlarında da kendisini “yukarıda, diğerlerini aşağıda” görmeyi sürdürmektedir. Ayak bakım uzmanımız siyasi, ideolojik konulara pek değinmese de, yukarıda göçmenliği bağlamında andığım Bayan Bonkat’ın annesinin “sosyalizmin inşasının tüm hızıyla devam ettiği yıllarda” söylediği bir cümleyi aktarmaktan geri durmuyor: “Yeni insanı yaratmayı başaramayacaklar.”
“Görünmezlik” olgusu ya da görünmezleşme, var olduğu halde görünürlüklerin yitmesi. Bir de artık var olmadıkları, kayboldukları ya da seyrekleştikleri için “görülmeyenler” var. Ayak bakım uzmanımızın gözleri bunları görüp not etmeye de ayarlı. Mesela bir müşterisinin ayağıyla iletişimi olmadığına dikkat çekiyor, ya da bir başkasının hayat hikâyesini aktarırken Doğu Almanya’yla Batı Almanya arasındaki farkın “ödeme ahlakı”nın varlığıyla yokluğu olduğunu, giderek Doğu’nun da Batı’ya benzediğini vurguluyor. Demansı ilerleyen bir müşterisinin de “her şeyin üzerindeki kontrolünü kaybetmek üzere” olduğunu fark ediyor. Şu cümleyi de eksilenlerin, seyrelenlerin toplu bir sergisi olarak düşünebiliriz.
Tuvaletten tren tarifesine, kültürel olanaklardan nüfus yoğunluğuna kadar Fürstenwalde’de her şey seyreltilmiş olduğu için burada belli ki kimse yaşamak istemiyor. (s. 90)
Ayak bakım uzmanımız sadece eksilenleri, görülmeyenleri not etmiyor; yiten, azalan bir şeyi çoğaltıyor ya da var ediyor. “Teması.” Roman boyunca müşterilerinin ayaklarına yaptığı bakımı ayrıntılarıyla aktarıyor, ama esas olarak yaptığı onlarla temas kurmak. Temas, müşterilerin büyük bölümünün hayatlarında artık pek yeri olmayan bir şey. Farklı şekillerde temas ediyor. Ayak masajıyla ilgili şu sözü sadece masajla ilgili değil, çok daha geniş bir alandaki temaslar hakkında bence. “Geniş alana yayılan temas, belli noktaya temastan daha çok mutlu eder.” Temasın önemli bir biçimiyse dinlemek.
Bay Paulke’nin keyifli sözlerine her güldüğümde yüzünde inanamama, gurur ve mahcubiyet karışımı hafif bir kıpırtı meydana geliyor. İnsanların onun sözlerine tepki vermesini unutmuş artık. (s. 29)
Anlatıcı, kozmetik merkezindeki öbür iki iş arkadaşıyla kendisini “gündelik yaşamın dişi kahramanları olarak” adlandırıp üçünün hep birlikte yaptıklarını şöyle özetliyor – birkaç kadeh Aperol içtikten sonra.
[Marzahn’a] kırk yıl önce taşınmış, şimdi rölatörleri, oksijen cihazları ve asgari düzeydeki emekli maaşlarıyla cesurca hayatlarının son dönemini yaşayan bu insanların bazen günlerce kimseyle konuşmadıklarını, merkezimize gelip açlık çeken kalplerini bize açtıklarını, her dokunuşu minnetle içlerine çektiklerini ve ülkenin geri zekâlıları muamelesi görmedikleri bu mekânda mutlu olduklarını anlatıp […] Değerli bir iş yapıyoruz! (s. 100-101)
Ayak bakım uzmanının müşterilerine yaklaşımındaki sevecenliğin, şefkatin yanı sıra, roman boyunca onların, kendisinin ve iş arkadaşlarının hayatlarını anlatırken ince bir mizahı hiç elden bırakmadığını belirtmek lazım. Mesela az önce aktardığım kendilerini övdüğü diskurun ardından iş arkadaşlarından biri, “Tanrım, yazarlığa başladı yine,” dedikten sonra öbürü, “Hiç değilse karmaşık cümleler kurmuyor,” diyor.
Katja Oskamp’ın Marzahn, Sevgilim’de yaptığı da çok değerli. “Hayatlarının son dönemlerini yaşayan” insanları anlatıyor, onların hayatları boyunca nasıl çalıştıklarını ısrarla vurgulayarak. Çalışma hayatlarının ve iş koşullarının bu kadar ön planda olduğu edebiyat eserleri çok değil. Mesele yine de bunları anlatmakta değil. Oskamp, hayatın bu tatsız, acıtıcı yanlarını anlatırken tıpkı Bayan Bonkat gibi yapıyor, kendisini, iş arkadaşlarını ve müşterilerini “mağdur olarak” konumlandırmıyor. Temas etmeyi, dayanışmayı hatırlatıyor, bir başkası için emek vermekteki mutluluğu, sevginin sıvı halinin de olduğunu ve böylelikle umulmadık yerlere sızabileceğini.
Oskamp’ın bu romanı 2023’te Dublin Edebiyat Ödülüne değer görülmüş. Ödülün web sitesinde kitap “kısmen anı, kısmen kolektif tarih olan bir aşk mektubu” diye nitelendirilmiş. Marzahn, Sevgilim bunların yanı sıra bir dünyayla temas, bağlantı yordamı önerisi – nezaketten, şefkatten, çalışmaktan ve sorumluluğun bilincinde olmaktan oluşan bir yordam.
NOTLAR
[1] Katja Oskamp, Marzahn, Sevgilim/ Bir Ayak Bakım Uzmanından Hikâyeler, çev: Regaip Minareci, Can Yayınları, Haziran 2026, 151 s.
[2] Lucia Berlin, Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı, çev: Aylin Ülçer, Siren Yayınları, 2021, 432 s. Bu kitapla ilgili K24’te yayımlanmış üç yazıya şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
[3] Edel Coffey, “‘Every one of us needs affection, affirmation, human contact’ Marzahn, Mon Amour, the 2023 Dublin Literary Award winner, epitomises this”, The Irish Times, 31 Mayıs 2023.