• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Gece Trapezcileri

“Murat Şahin Öcal’ın tuhaf bir ürperti uyandıran öyküleri, 'Her canlı bir gün ölümü tadacaktır' gidiş gelişleriyle yaşam-ölüm aksını gündeliğin un ufak mutluluklarıyla çözüyor.” 

Kitap kapağından ayrıntı. 

ŞULE S. ÇİLTAŞ

@e-posta

DENEME

18 Haziran 2026

PAYLAŞ

Ölüm, şeylerin yüzeyini kaplayan, bizi ne zaman yakalayacağını kestiremediğimiz, ‘daha yüksek ve daha derin’ bir yerden algılandığı gibi, Mustafa’nın intiharından geriye kalan sıradan hayatlarımızdaki yaygın ‘bilgiyle’ de kavranıyor işte.

Murat Şahin Öcal
Gece Trapezcileri
Alakarga Sanat Yayınları
Şubat 2026
198 s.

Siz de yazıyorsunuz; bunu bilen az sayıda arkadaşınız var. Konu hep kitaplar; konu Bener’in, Sait Faik’in, Karasu’nun şu ya da bu öyküsü. Konu, size dönüp dolaşıp “yeniyi” yaratmanın imkânsızlığını hatırlatan, karşınıza dikilen, diktikleri “büyük” yazarlar. Aslında kendi kökü dünyaya kazılı, daha önceki “büyük” yazının “tekrarının” kıyısında, ilk bakışın o geri dönüşsüz yargısıyla hesaplanıyor, ölçüp biçiliyor, karşılaştırılıyor, hizalanıyorsunuz. Maurice Blanchot’nun, kişinin kendinden sıyrılıp derin karanlıklarla eş tuttuğu yazmak eyleminin tarifi, ebedi tekrarın hüküm sürdüğü büyülenmenin tehdidi altındaki bir yalnızlığa sürüklenmek belki de.[1] Bu dostlar, yazmanın kökeninin bir önceki okumalara dayandığını bilmeseler de size başka kitaplar öneriyor; yazabilirsiniz hakkında diye. Bunlardan biri elinize ulaşıyor: Murat Şahin Öcal, Gece Trapezcileri… Ne kadar işiniz var... Evle ilgili yapılacak şeyler, alışveriş; bir sonraki güne kalırsa sizi memnun edecek, rahatça çalışabilmenize izin verecek, Le Monde’un,Nouvel Obs’ın kitap ekini, Magazin Littéraire’i okumaya zaman bırakacak kadar yemek hazırlığı, yalnız yaşayan anne-babanızla ilgilenmek… Arada kitap, Fransızların Folio serisine benzeyen kapak tasarımıyla diğer kitap yığınlarının arasından size bakıyor.

Aslında siz daha ağır şeyler okuyorsunuz. Adriana Cavarero’nun Platon’a Rağmen[2] kitabında bahsi edilen, hakikati, düşüncenizin dikkatini sıradan şeylerden başka yöne kaydırıp daha üst bir gerçeklikte arama arzusu değil bunun nedeni; yalnızca düşünebilmek. Ağır şeyleri düşünürken de yanı başınızdaki şeylere, gündeliğe kayıtsız kalamıyorsunuz zira. Yine korkutuyor sizi yaşam o başka, ya da gündelik yaşamın hafif gibi görünen ama içinden çıkılamayan ‒artık iyice yaşlanan babanızla ilgilenmek konusunda aile bireylerinin sorumluluğu‒ dertleriyle karşılaştığınızda ağır kitaplar aklınıza bile gelmiyor. İhtiyarlık gibi yaşamın olumsuz koşullarına açık kritik dönemini, rahat, sağlıklı ve mutlu geçirilmesi gereken dönemini “sosyal devlete” havale ederken; haklarımızı hararetle tartıştığımız kitaplar bir yana, “Bakıcı tutun”, “Evini kiraya verin, huzurevine yatırın” masalsı önerileri havada uçuşurken; sağlık sorunları yaşayan ana-babalarımız, yakınlarımız çoğunlukla size düşüyor mesela.

Evet, bir gündelik rutininiz var ve çocuklarınızla, çevrenizle, hastalarınızla ilgilenirken başlıyorsunuz Murat Şahin Öcal’ın Gece Trapezcileri adlı öykü kitabını okumaya. İlk öyküyü okurken, ara verdikçe, ertesi gün ziyaret edeceğiniz, 87 yaşında ama hâlâ yaşlandığı aklının ucuna dahi gelmeyen babanız için yemek hazırlıyorsunuz; her şeyi yemiyor. Hazırladıklarınızı derin dondurucuda haftalık korunmak üzere ayırıp dondurma kaplarına aktarıyorsunuz. Tekrar öyküye, “Olay Yeri İnceleme ve Tespit Tutanağı”na döndüğünüzde, bir torba lafın arasına sıkıştırılan “iş ricasını”, amiriyle “monoloğa” giren, orta birden terk “felsefe doktorunun” sözlerini, siz “ağır okumalarınızın” hatırına, Pierre Bourdieu’nün “ihlal karları ve aidiyet karlarıyla” ya da “damgalanmışlıkla” açıklıyorsunuz zihninizde. Kahramanın ağzındansa, basitçe şu sözler dökülüyor:

… Yani senin anlayacağın, vampir gibiyiz amirim. Ama kimseye zararımız yok. En fazla birbirimizin kanını emeriz. Artık o kadarına da razıyız. Ne de olsa hepimiz yalnızız. Mahcup insanlarız yani. Bize bıraksan, her şeyi biraz kendi kabahatimizmiş gibi hissederiz… Ne bileyim durduk yere utanırız işte… Aslında arkadaş doğru söylemiş. Belki de çoktan ölmüş olmamız gerekirdi amirim. Hepimizin. (s. 15) 

Sabah babanıza gitmeye hazırlanırken, ağabeyiniz arayıp gece babanızı nefes darlığı şikâyetiyle acile götürdüğünü ve yoğun bakıma kaldırıldığını haber veriyor. Babanız ya da anneniz hastalandığında artık aklınıza gelen tek şey ölüm. Ölümü Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’nde[3] yinelenen “musallat” hikâyelerinden; gerçek mi karabasan mı ayrımsız labirentimsi kıssalarından; Sevim Burak’ın Afrika Dansı’nda,[4] hastanede, kişiselleşmiş bir solunum cihazına pusu kurmuş onun en “maddi” halinden; Heidegger’in Metafizik Nedir?’inden[5] okudunuz: Varlığın kendi görünürlüğü, insan bilincine kendini sunmasına katlanmak kaygı, en uç olana dayanmaksa ölümdü hani. Hegel’de şöyleydi mesela:[6]

Ölüm, bu olmaz gerçekliği (Unwirklichkeit) böyle adlandıracaksak eğer, ölüm başa gelebileceğin en korkuncu, ölmüş olanı koyuvermeyip elde tutma çabası ise en büyük gücü gerektiren çabadır. Güçsüz güzellik anlama yetisinden nefret eder; çünkü anlama yetisi güzellikten, üstesinden gelemeyeceği bu çabayı göstermesini ister. Oysa tinin yaşamı, ölümden üretken, yok olmamak için direnen, kendini saf haliyle korumaya çabalayan yaşam değildir; tinin yaşamı ölüme katlanabilen, kendini ölüm içinde koruyup sürdüren yaşamdır. Tin, kendi gerçeğini, saltık yırtılışta kendini bularak kazanabilir ancak. Tinin gücü, olumsuzun yolundan ayrılıp kendi yolunu tutan olumlunun gücüne benzemez… Tinin gücü olumsuzun yüzüne bakabilmesinde, olumsuzun yanında konaklayabilmesindedir.

İki gün sonra servise alınıyor babanız. Hastaneye gidiş gelişlerinizde Murat Şahin’in kitabı çantanızda; babanızın serumu, nebülizatöre akıtılan sıvı ilaçları, iri mavi antibiyotiği verildikten sonra, “Fevkalade Ölümcül Seçenekler”e devam ediyorsunuz refakatçi koltuğunda. “Ah Mustafa, sen ne yaptın!” diye başlıyor hikâye, karşılıklı içilen bir meyhane sofrasında:

Ölmenin bin türlü yolu var Mustafa. Yeter ki içinde alev alev yaşatmaya çalıştığın bir har olsun. O elbette öldürür seni, merak etme. (s. 27)

Ölüm, şeylerin yüzeyini kaplayan, bizi ne zaman yakalayacağını kestiremediğimiz, “daha yüksek ve daha derin” bir yerden algılandığı gibi, Mustafa’nın intiharından geriye kalan sıradan hayatlarımızdaki yaygın “bilgiyle” de kavranıyor işte. Ve “basit” insanların yaşama ve ölme cesareti, onları “yüce” olanın içine dahil ediyor. “Fevkalade Ölümcül Seçenekler”de bir dostun; “Hayat Bu”da bir babanın ‒ki sonun tekrarını, “Babam her gece ölüyordu” cümlesiyle beyitleştiren‒; “1931-1995”te çınar ağaçlarının, yerdeki yaprakları süpüren çöpçülerin, bekâr odasında muhafaza edilen üç beş parça eşyanın, “babasız bir çocukluğu ve davranışlarına hükmeden katı kuralların” arasından kendine bir karakter yontan İzzet Salih Efendi’nin ölümleri…

İzzet Salih Efendi’nin durumu bundan biraz farklıydı. O sadece yüzeysel bir hassasiyetle sonbahar aylarında genellikle kaldırımdan değil asfalttan yürürdü. Onunkisi bir derinlik arayışı ya da hislerin kabarması durumu değildi. Sadece ağaçları çok sever, yaprakların ezilmesini kalben tasdik edemezdi. (s. 50)

Bir gün iki gün derken, okumaya çok düşkün olan babanız gazeteden başka bir şey olup olmadığını soruyor; yok diyorsunuz önce, sonra çantanızda gezdirdiğiniz kitap geliyor aklınıza. Ağzından üfleye üfleye, kaşlarını çatarak okumaya başlıyor babanız; kitap kâh hasta yatağında, kâh sehpanın üzerine yüz üstü bırakılıyor. Onu böyle görünce, Pierre Hadot’nun Yaşam İçin Felsefe’de anlattığı bir parça geliyor aklınıza;[7] Péguy’nün metinlerinden birinde, Saint Louis Gonzague’ye çocukken sordukları, bir saat içinde öleceği söylenseydi ne yapacağı sorusunu, “Top oynamaya devam ederdim” diye yanıtlaması.

Öyküler gibi hayat mı, hayat gibi öyküler mi, karıştırıyorsunuz Gece Trapezcileri’nde. Ölümler, yalnızlıklar, yüzünde peçesiyle gündelik şeylere, kimsenin anlatmadığı “herkesin” hikâyesine dağılıyor. Karşınıza ne zaman çıkacağını kestiremediğiniz özlü sözler, büyük söz oyunları, ağır göndermeler, aleni dolaysızlığı ve saflığıyla nüans hassasiyetinde bir “hayat bilgisi”nde ifadesini buluyor. Her şeyi içine alana hayat diyorsak eğer, gözden kaçanlarsa birer hikâye.

Murat Şahin Öcal

Hastane dönüşlerinde artık el yordamıyla inip bindiğiniz; felsefenin, sanatın, her türlü düşünsel üretimin fırsatlarının içinde ya da dışında; psişik güdülerin, vicdanın, suçluluğun birbirine karışmış, ağır kokularıyla metro kalabalığındasınız. Merakla elinize aldığınızda sizi derin düşüncelere salan, formüllerini, oturduğunuz yeden, yaşadıklarınıza, dünyayla ilişkinizdeki tutumunuza, çatışmalarınıza uyarladığınız o “derin” kitaplardan uzak, “basit kalabalığın” ortasında. Basit, basitleştirildiği için mi basit görünür? Yaşadığı ne varsa gündeliğin burgacında çevire çevire kâh düze çıkıp nefes alan, kâh kendi sonunu getiren “karmaşık kalabalığın” derdi, onun hesabı başka yerde midir? O yüzden mi Murat Şahin Öcal, “Kalemini çiçek açmış genç kızların gölgesinde yontmuş” o Fransız ustayla kendi tespitlerini yan yana getiriyor?

… Hayatın en önemsiz ayrıntıları açısından bakıldığında bile, ‘insan’ herkesin gözünde özdeş, isteyen bir şartnameyi ya da vasiyetnameyi inceler gibi inceleyebileceği maddi bir bütün teşkil etmez; sosyal kişiliğimiz başkalarının düşüncesinin yarattığı bir şeydir. ‘Tanımadığımız birini görmek’ diye adlandırdığımız basit eylem bile, kısmen zihinsel bir eylemdir. Baktığımız insanın dış görünüşünü ona ilişkin bütün kavramlarımızla doldururuz ve gözümüzde canlandırdığımız bütün içinde hiç şüphesiz bu kavramlar daha fazla yer tutar. (s. 164)

Bizi Ankara’nın kilit noktalarında, hafif hikâyelerin arkasındaki ağır toz bulutuyla dolaştırdığı, kitaba ismini veren “Gece Trapezcileri” öyküsünde Murat Şahin, gördüklerimizin ötesinde, göremediklerimizin, misal iki genç kızın duygularına indiriyor yukarıdaki satırları karşılık olarak:

İki genç kızın, tanıdığımızı düşündüğümüz insanların ve bildiğimize inandığımız zamanların dilinde mahpus kalmadan, masumiyetin zarını yırttıkları bir dilde arkadaşlık ediyor oluşunu belki de böyle anlamak gerekir… İnsanın kendi hacminden geniş bir yer tutmaya çalışması, üzüntülü bir komedidir. Yine de bu durumun hacminden az bir yere sığmaya çalışmaktan daha kederli bir son vaat edip etmediğini bilemeyiz… Kendini zamana ve dile zincirlememiş, serin ve hafif bir esenlik. Kendinden razı olmanın ferahlığıyla, yalın insani bir sadelikte buluşabilmenin mutluluğu. (s. 164-165)

Abinizin anjiyosu ile sizin kırılan diş randevunuz çakışıyor; babanız yalnız, devreye kuzen giriyor. Murat Şahin Öcal’ın tuhaf bir ürperti uyandıran öyküleri, “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır” gidiş gelişleriyle yaşam-ölüm aksını gündeliğin un ufak mutluluklarıyla çözüyor. Ne var dünyada başka zaten? Parklar var, sevgililer var, babalar var, ölüm var, ahhhh ölüm var! Siz de biliyorsunuz bunu, Murat Şahin Öcal da biliyor Heidegger de.

 

 

NOTLAR

[1] Maurice Blanchot, Yazınsal Uzam, çev. Sündüz Öztürk Kasar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000.

[2] Adriana Cavarero, Platon’a Rağmen-Antik Felsefenin Feminist Bir Yeniden Yazımı, çev. Bilge Tanrısever, Otonom Yayınları, İstanbul, 2023.

[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, Metis Yayınları, İstanbul, 2020.

[4] Sevim Burak, Afrika Dansı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2018.

[5] Martin Heidegger, Metafizik Nedir?, çev. Yusuf Örnek, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara, 2009.

[6] G. W. F. Hegel, Ruhun Fenomenolojisi’ne Önsöz, çev. Ragıp Ege, İletişim Yayınları, İstanbul, 2026.

[7] Pierre Hadot, Yaşam İçin Felsefe, çev. Kağan Kahveci, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2024.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Gece Trapezcileri
  • Murat Şahin Öcal

Önceki Yazı

DENEME

Yazma Üzerine:

Yazmak ne demektir – ve yazamamak? 

“Yazmaya başlamadan önce genellikle hiçbir şey okumam, diye yazar Hemingway, çünkü okumanın, yazmaya ket vurma, onun yerini alma imkân ve ihtimalinin olduğunu bilir.”

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

İNCELEME

Mektepten Memlekete Van:

Şehirler bizim neyimiz olur?

“Mektepten Memlekete bir şehir kitabından çok, zaman karşısında direnmeye çalışan hafızanın hikâyesi.”

MIHEMED ŞARMAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist