• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Mektepten Memlekete Van:

Şehirler bizim neyimiz olur?

“Mektepten Memlekete bir şehir kitabından çok, zaman karşısında direnmeye çalışan hafızanın hikâyesi.”

Van Şehri ve Van Kalesi'ni gösteren tarihi bir gravür. T. Taylor, 1880'ler.

MIHEMED ŞARMAN

@e-posta

İNCELEME

18 Haziran 2026

PAYLAŞ

John Berger bir eserinde, “Ancak cadde ve sokaklarında, pencere önlerinde bir tür kederle dolaştığımız yahut kaldığımız yerler bize ait olabilir” der. Bu kısa ama güçlü yargının çerçevesinde baktığımızda, doğmadığımız, çocukluğumuzun geçmediği şehirler de bize ait şehirlerdir. Bu minval üzere, doğmadığım bir şehir olan Van “benim şehirlerim” diyeceğim yerlerden biridir. Zira onun adına ya da onunla konuşacak kadar anı, keder ve sevinç biriktirmişim cadde ve sokaklarında.

Peki, bir şehre nasıl ait oluruz, yahut bir şehri bizim şehrimiz yapan şey(ler) nedir? Sanırım şehirlerin güzel ya da çirkin olmasından, iyi ya da kötü vakitlere eşlik etmesinden bağımsız olarak; hayatımızın dört önemli safhasından birini (çocukluk, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık) onsuz hatırlayamayacak olmamızın; dahası, söz konusu şehrin/mekânın bu evrelerin sadece fonu değil, bizatihi faili olmasının o şehirleri bize ait kıldığını söyleyebiliriz. Berger’den devam edersek; bir şehirde geçirilen dönem, artık o şehrin dondurulmuş varlığıyla cisim kazanmış bir zaman dilimidir. Bin bir farklı duygu ve halle içinde dolaşılan cadde ve sokaklar; evleri, parkları ve kafeleriyle ömür dediğimiz yekûnun bir parçası haline gelir. Bu çerçeveden bakınca, “Ben (özne) şehrin nesi oluyorum?” sorusuyla “Şehir benim neyim olur?” sorusu iç içe geçer. Birbirini yansıtan ve besleyen bu sorular, bir cevaptan çok bir hüviyetin, bir serencamın başlığı hükmüne geçer. Evet, mimarinin ya da mekânın zamanı kendine çekme, onu içinde dondurup yeniden zamana dönüştürebilme gibi bir kudreti ve cilvesi vardır. Zira zaman ve mekân birbirine muhtaç, ayrılmaz ikizlerdir. Bu yüzden, kişi eğer bir şehir/yer olmadan birçok şeyi hatırlayamıyorsa, büyük oranda kendisi o şehre aittir diyebiliriz. Çünkü kent artık bir yer olmaktan çıkmış, bir zaman diliminin adı, hatta kendisi olmuştur; yani kristalize olmuş bir zaman. O halde, bir şehirde, bir yerde doğmaktan çok; oranın yaşamına katılmanın, şahit, tanık ve fail olmanın bizi oralı yaptığını söyleyebiliriz. Kütük ve hemşerilik meselelerine de biraz bu gözle bakmakta fayda var.

Van neyimiz olur?

Van’da tarih boyunca Türkler, Kürtler, Araplar, Azeriler, Küresinliler; halk arasında Acem/Ecem diye tabir edilen, hep şehir merkezinde yaşamış olanlar; Ermeni olduğunu unutmuş ya da saklama istidadı hissedenler; kendilerini Van yerlisi olarak tanımlayanlar başta olmak üzere, pek çok farklı hafıza ve kimliklere sahip halk ve gruplar yaşamış, yaşamaktadır. Tümü de bir şekilde kendini Vanlı olarak görür, tanıtır; Van’a meşrebince katkı sunmuştur. Bunların yanı sıra iş, eğitim ya da başka sebeplerle Van’a gelip hayatının bir dönemini Van’da geçiren ve zamanla kendini Vanlı hisseden geniş bir kesim de vardır. Şahsi gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki, bu gruptakiler çoğu zaman şehrin tarihine ve kültürüne daha büyük bir merak ve yakınlık duyar; hatta çoğu kez Van’ı savunma ve tanıtma refleksi geliştirecek kadar benimserler. Ancak Van’a ait olduğunu düşünen bu kesimlerin her birinin zihnindeki Van farklıdır. Herkesin kendine mahsus bir şehir tasavvuru, biriktirdiği hatıralar ve kurduğu bir Van imgesi vardır. Üstelik bu farklılık yalnızca etnik ya da kültürel kökenlerden kaynaklanmaz; Van’la kurulan ilişkinin mahiyetinden de beslenir. Her grup, şehrin belli bir döneminin, hikâyesinin ya da karakterinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu düşünür. Ne var ki, çoğu zaman insanlar Van’ın kendi hayatlarındaki yerini sorgulamaktan çok, kendilerinin Van’ın nesi olduğunu tartışırlar. Kimi yerliliğini, kimi asıl sahipliğini, kimi şehri imar edenler olduğunu, kimi de nüfus üstünlüğünü öne çıkarır. Bu sınırlar çizilirken küçük-büyük çekişmeler, siyasal hesaplar, ihtiraslar, itibar arayışları ve rekabet devreye girer. Böylece şehre ait ortak bir üst kimliğin oluşması güçleşir; şehir kimliğinin yerini grup kimlikleri alır. Bu zaviyeden bakıldığında, kazananlar değişse de, kaybeden hep aynı kalır: Şehrin kendisi. Van da uzun yıllardır biraz da bu nedenle, kaybeden şehirlerden biri olmuştur. Bugün karşımızda çarpık kentleşmenin, ekonomik geri kalmışlığın ve değerlendirilmemiş potansiyelin gölgesinde kalmış bir Van manzarası vardır maalesef.

Tarihi Van kalesi, şehri ve ahalisi. Fransız Ressam Théophile Louis Deyrolle, 1876.

Belki de bu döngüden çıkmanın, bu sorunu çözmenin yolu, “o şehrin nesi olduğumuz” sorusundan çok, “şehrin bizim neyimiz” olduğu sorusunun peşine düşmektir. Çünkü ilk soru şehri araçsallaştıran, özneden şehre doğru giden bir bakışın ürünüdür. Oysa şehrin bizim neyimiz olduğu sorusu, kişisel biyografiyle şehir tarihini birbirine yaklaştırır; insanın kendi hikâyesini yaşadığı yerin hikâyesiyle birlikte düşünmesini sağlar. Böylece sahiplenmeye değil aidiyete, iddiaya değil muhabbete ve merhamete dayanan bir şehir bilinci ortaya çıkar. Bu yazıya ilham veren eser ve onun yazarı da bir bakıma şehrin nesi olduğu sorusunun peşine düşmektedir. Şehrin kimliğini, kişiliğini ve ruhunu anlamaya çalışan bir çabanın ürünü söz konusu bir çalışma. Van üzerine çok sayıda ve çok çeşitli eserler kaleme almış, eski kaynakları yayına hazırlamak gibi önemli çalışmalara imza atmış Sait Ebinç[1] ve onun Mektepten Memlekete: Bir Şehir Estetiği adlı kitabından bahsedeceğiz.

Bir eski zaman Van’ı

Ötüken Yayınları’ndan çıkan kitap, yazarın farklı zamanlarda gerek matbu gerek dijital mecralarda yayımlanan yazılarının Van şehir kimliği/kişiliği teması etrafında bir araya getirilmesinden ve uzun süredir özenle tarayıp sakladığı belli olan, Van’a ait nadide fotoğraf koleksiyonundan oluşuyor.[2] Ebinç’in kitabı her şeyden önce Van kentini seven ve hafızasında onun haritasını, izlerini ısrarla korumaya çalışan birinin kaleminden çıkmış bir eser. Ebinç kitabında gençlik ve çocukluk yıllarının Van’ına dönüyor (1970-80 yılları arası); Van’ın belli başlı portrelerinden, kendini mahalleleriyle özdeşleştirmiş sokaklarından, sokaklara hayat katmış insanlarından, şehir ahalisinin kolektif rutinlerinden, artık yok olmuş bağ ve bahçelerden söz ederek, şehrin gündelik hayatının çok yönlü fotoğrafını estetik bir üslupla çekiyor.

Sait Ebinç
Mektepten Memlekete Bir Şehir Estetiği: Van
Ötüken Yayınları
Nisan 2025
312 s.

Ebinç’in kitabını okurken, Van’la otuz yıla yakın bir ilişkisi olan biri olarak kendi Van’ımla onun Van’ını ister istemez karşılaştırdım. Ebinç, Van’ı anlatırken birincil ilişkilerin hâkim olduğu bir kent portresi çiziyor. Komşuluğun güçlü olduğu, insanın sadece bir aileye değil mahalleye, oradan da şehre ait olduğu; sıkı, toplumsal bir yapının kolektif ritüellerle hüküm sürdüğü yıllardan bahsediyor. Bu yılları haliyle derin bir nostaljiyle anıyor. Ebinç’in anlattığı Van, büyük bir şehirden çok, bir kasabanın sıcaklığını ve yakınlığını taşıyor. O Van’ın bugün büyük ölçüde geride kaldığı söylenebilir, ki bu kaçınılmaz bir durum. Zamanın ve şehrin tabiatı gereği yeniden kurulması da pek mümkün görünmemektedir. Ama o kolektifliğin, sıcaklığın günümüzde hâlâ Vanlı üst kimliğe evrilmemesi Van ve Vanlılar için üzücü ve yıkıcı bir durum. Bir şehrin ruhunu yahut kimliğini, tarihinden çok gündelik hayatının tarihi üzerinden çıkarılabileceğini göz önünde bulundurursak, Ebinç’in tarihî yapılardan yahut tarihî olaylardan çok, gündelik hayatın topografyasını çıkarmaya çalışması böylesi bir gayretin göstergesidir kanımca. Her satırında büyük bir yitirilişin hüznü, zamanın artık kendisine ait olmadığının, kendi zamanının dışına düşmüş birinin kırgınlığı seziliyor. Bu hüzün ve yitik zamanı kelimelerle yeniden inşa çabası, kitabı bir şehir anlatısından yahut tanıtımından çok, lezzetli bir edebi metne yaklaştırıyor. Ebinç’in kitabının en güçlü yanı da, bu minval üzerine kendi çocukluğa ve büyülü bir zamana duyduğu özlemle bir kentin tarihini iç içe anlatma başarısından kaynaklanıyor. Ancak bunu yaparken, herkesten çok kendi Van’ını anlatıyor. Hatta denebilir ki, yazarın kendi Van’ına duyduğu güçlü aidiyet, bazı noktalarda anlatının ufkunu genişletmekten ziyade, onu şahsi hafızanın sınırları içinde tutmasına yol açıyor.

Ebinç’in eserini okurken, iki binlerin başından bugüne kadar Van’la kesintili olarak yaşayan biri olarak kendi Van’ımın izini onun Van’ında ararken buldum. Ve şehirleri şehir yapan şeyin ortak bir kent hafızası olduğu gerçeğinden hareketle, bir şehrin alışkanlıkları, hatta huyları diyebileceğimiz şeyleri düşündüm. Ebinç’in kitabına baktığımızda, Van’ın alışkanlıklarına, daha kişiselleştirilmiş bir tabirle huyu ve suyu diyebileceğimiz, yani gündelik tarihinin öne çıkan rutinlerine dair şu kayıtları düştüğünü görüyoruz: Semaver eşliğinde bağlarda içilen limonlu çaylar, kerpiç evlerden kişiliksiz binalara geçiş, avlulu evler, dut ağaçları, iğde ağaçlarının mevsimlik kokusu, Şamran Kanalı, yüzme ve çimme maceraları, Van ağzındaki şaşırma ünlemleri (“vilee” gibi) , Şamran Mahallesi’nin elma kokması, Van’daki kitapçılar, yerel gazeteler, Van pastası, kavurga, araba üzerinde hayvan taşıma, sabahçı kahveleri, çarşıda satılan pancarlar, döneme ait insanların ortak bir ruh halinin tezahürü olan jestler...

İyimser bir bakışla, bugün baktığımızda bunların bir kısmının devam ettiğini, hatta bir şehrin kimliği ve kişiliği için önemli bir malzeme sağladığını söyleyebiliriz ama yitirilenler de mevcut. Van’da müstakil bir kitapçı kalmadı sözgelimi. En son kitapçımız olan “Vakıf Kitabevi” de son yıllarda kapandı. Ondan önce Maraş Caddesi’ndeki “Kelepir Kitabevi” yaklaşık on beş yıl önce kapısına kilit vurmuştu. Van’ın önemli bir rengi olan sahaflar, derme çatma dükkânlarında hâlâ direnmeye devam ediyor. Kitapçılık da ontolojik bir değişme uğradı; kafe ve kitabın bir arada olduğu, kitabın çoğu zaman kahveye meze yapıldığı mekânlara sıkıştı kitapçılık. Yerel basını her zaman kuvvetli olmuş Van’ın gazete ve dijital haber siteleri devam ediyor. Şehrivan en eski ve en istikrarlı yayınlarından biri olmayı sürdürüyor. Vanlı hâlâ çayı çok sevmekte ve limonu çayın mecburi eşlikçisi olarak görmektedir. Bugün sadece Van’ın değil, bölgenin belki de en lezzetli çayını eski usullerle hazırlayan “Dolayının Kahvesi”, Van çay seremonisinin yaşayan en güzel örneğidir. Van ağzı ise Vanlının yaşam bakışını, iklimini derinden yansıtan bir Van Türkçesi denecek kadar halkın içine yerleşmiş vaziyettedir. Öyle ki, Vanlı olmak, yahut kentte yaşamak biraz da bu dile hâkim olmaktan geçer. Ama sanırım en büyük değişim, bağların ve bahçelerin topyekûn yok olmasıdır. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde dahi kendine yer bulmuş, 1950’lere kadar varlığını korumuş, dillere destan bağ ve bahçeler; onların etrafında gelişen piknik, dinlenme ve çeşitli seremoniler hızla yok olmuştur. Van’ın son yıllarda giderek betonun ve plansız yapılaşmanın baskın olduğu bir çehreye bürünmesi, şehrin tabii estetiğiyle kurduğu ilişkiyi zayıflatmıştır. Bir zamanlar bahçeler, avlular ve kerpiç evlerle nefes alan şehir, bugün birbirine uyumsuz binalar ve eskinin derme çatma yapılarıyla kaotik bir görünüm arz etmektedir. Tabiatı gereği estetik bir cephe sunan kerpicin, yumuşak rengiyle şehirle uyumlu taşın yerini; çoğu sıvasız, yahut sıvalı ama boyasız, rengârenk ve birbirinden habersiz binaların alması, Van şehir siluetini bakılamaz derecede çirkinleştirmiştir. Yazar bu durumu pek güzel ifade ediyor: “Bir zamanlar küçük şehrin küçük evlerinde rahat ve sakin yaşayan bu şehrin aslısı, şimdilerde bu küçük evlerin içinde gönüllerini kaybedip beton yığınlarının geniş evlerinde daralan gönüllerle yaşamaya başladılar. Bu şehirde eski evler ve bağlar mütevazı, sakin, ölçülü o estetik ve mimari değerleri ne yazık ki kaybettiler. Eski bahçeli evlerimizin vakarı, insani ölçüleri kendinde toplayan çekingen; fakat mimari estetik ve zarafete sahip evlerdi. Bu evlerin bir hususiyeti de tektonik bir bütünlüğe sahip olmalarıydı. Şimdinin şahsiyetsiz beton ormanları gibi binalar, mütehakkim, insanların üzerine saldıran azman, vahşi hayvanlara benzeyen apartmanlar yoktu o yıllarda.”

Sait Ebinç

Van Gölü’nün şehir hafızasındaki yeri kitapta fazla görünür değil. Bununla birlikte, bu eksiklikten çok, biraz da yazarın anlattığı dönemin ruhundan kaynaklanıyor olabilir. Zira iki bin onlara kadar göl, şehir hayatının tümüne sirayet eden bir unsur olmaktan ziyade, uzaktan seyredilen bir güzellik olarak kalmıştır. Göl tüm güzelliğiyle ya balık için ya da arada gidip yüzmek için hatırlanan bir şeydi. Her ne kadar “deniz” deseler de, Vanlılar uzun yıllar gölle sahici bir ilişki kuramadılar. Zira şehrin kıyısı olan göl hiçbir zaman yüzmeye ve dinlenmeye elverişli hale getirilmedi. Gölün bağrında duran Edremit ilçesi bile ancak yeni yapılan sahil yolu sayesinde hareketlendi. Yüzme alanları ve halk plajları biraz da sosyal medyanın etkisiyle dolmaya başladı. Van Gölü’nün karşı kıyısındaki Bitlis, Ahlat, Tatvan ve Adilcevaz gibi yerleşim yerleriyle herhangi bir düzenli deniz taşımacılığının olmaması da, gölü turistler için gerçek bir cazibe merkezi haline getirmeye engel olmakltadır.

Yitik şehre yitik üslup

Ebinç’in kitabını yazarken söz ettiği ve artık şehirde değil, hafızalarda silik izleri kalmış şeyleri sıralarken kullandığı üslup da anlattığı şeylere yakındır. Ebinç’in kullandığı kelimeler, tıpkı bahsettiği zamanların Van’ı gibi, ruhu ve hatırası olan ama unutulmaya yüz tutmuş Osmanlıca lügatten çıkmıştır. Zengin dil, burada hükmü geçmekte olan birer solgun fotoğraf gibi duran kelimelerle işlenmektedir. Sentaksı ve dili, zaman ve mekân üzerine Türkçenin en nefis yazılarını yazan Abdülhak Şinasi Hisar ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın üslubuna oldukça yakındır. Kitabın ilk bölümlerini okurken, özellikle Boğaziçi Yalıları kitabından pasajlar okuyormuş hissine kapılabilir okuyucu. Bazı pasajlar karşısında okuyucu sanki Van’ı değil de, üslubunun güzelliğine konu olmuş bir Van’ı okuyordur. Kitabın 23. sayfasındaki şu pasaj buna güzel bir örnektir: “Bugün yaşadığımız Van’da geçmiş zaman hatırasını, geçmiş zaman duygusunu yaşatacak birkaç eski kerpiç evin dışında, geçmişe ait bir köşe kalmamıştır. Eski şehrin ayakta kalmış eserlerindeki mimari incelik ve zarafet, dost yüzündeki gülücükler gibi varlığın aşina yüzleridir. Yeni şehirde, yeni Van’da binaların kişiliği yoktur. Ne çehrelerinde yeni duygular yaratacak üslup ne yüzlerine bakıldığında hayalinizde incelmiş bir zevk, estetiği selamlayacak, sanatkâr tarafınıza hitap edecek bir füsun bulamazsınız.”

Van’ın sert geçen kışları da kitapta kendine pek yer bulmamış. Hâlbuki Van kışları o kadar uzundur ki, baharını bile yutar. Bu kış ve yoğun kar, beraberinde ilginç hatıralar ve sert bir yaşam görgüsü getirmiştir. Kar öyküleri, kar hatıraları, kışın sert ve çetin bakiyesi Van’da yaşamanın başrolündedir. Bu sebeple, Ebinç’in eseri Van’ın bütününü kuşatan bir şehir monografisinden ziyade, şehrin belirli bir hafıza katmanını özenle muhafaza eden estetik bir hatırlama çabasının edebi ve estetik yüzü olarak okunabilir. Kitabın son sayfası kapandığında, insanın zihninde kalan yalnızca Van değildir. Bir şehrin nasıl kaybolduğu, nasıl hatıraya dönüştüğü ve hatıranın nasıl bir yurda benzediği sorusu da okurla birlikte yaşamaya devam eder. Bu bakımdan, Mektepten Memlekete bir şehir kitabından çok, zaman karşısında direnmeye çalışan hafızanın hikâyesi olarak okunacak bir kitaptır.

 

 

NOTLAR

[1] Van’a yönelik literatürün çevre illere göre görece daha zengin olduğu söylenebilir. Bu kapsamda Sait Ebinç’in yanı sıra Sosyoloji Bölüm Başkanı Suvat Parin’in bireysel ve ortak çalışmaları; Van Kent Okumaları Grubu bünyesinde Muhlis Kaya’nın titizlikle yürüttüğü kapsamlı araştırma ve tanıtım faaliyetleri; Orhan Kılınç’ın Van konulu kitabı ve Hıfsullah Altaşlı’nın kültürel incelemesi gibi daha onlarca örnek çalışmayı saymak mümkündür.

[2] Bu fotoğraflar maalesef hem çok küçük hem renksiz basılmış. Daha iyi bir basımı hak eden bir çalışma kanımca.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Mektepten Memlekete Bir Şehir Estetiği Van
  • Sait Ebinç

Önceki Yazı

DENEME

Gece Trapezcileri

“Murat Şahin Öcal’ın tuhaf bir ürperti uyandıran öyküleri, 'Her canlı bir gün ölümü tadacaktır' gidiş gelişleriyle yaşam-ölüm aksını gündeliğin un ufak mutluluklarıyla çözüyor.” 

ŞULE S. ÇİLTAŞ

Sonraki Yazı

SANAT

Dumile Feni’nin African Guernica’sı

Picasso'nun Guernica’sını görmek için gittiğiniz müzede başka bir Guernica ile daha karşılaşırsanız…

CANAN ARSLANTUNALI
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist