• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Dijital ekosistemin bir ürünü olarak

Kadın nefreti

“Kadın düşmanlığı münferit öfke patlamalarının bir sonucu mu, yoksa dijital çağda örgütlenen bir ideoloji mi? Laura Bates, mizojininin nasıl sistematik bir yapıya dönüştüğünü ve bu yapının gerçek dünyada nasıl şiddet ürettiğini gösteriyor.”

Laura Bates

YASEMİN KAYA

@e-posta

İNCELEME

5 Şubat 2026

PAYLAŞ

Kadınlardan Nefret Eden Erkekler, kadın düşmanlığını münferit öfke patlamaları olarak değil, dijital çağda örgütlenen bir ideoloji olarak ele alan, sarsıcı bir kitap. Çevrimiçi cinsiyetçilik ve erkeklik kültürleri üzerine uzun yıllardır çalışan Laura Bates, New York Times bestseller listesine giren kitabında, kadın düşmanlığı (mizojini) söyleminin internet ortamında nasıl sistematik bir yapıya dönüştüğünü ve bu yapının gerçek dünyada nasıl şiddet ürettiğini görünür kılıyor.
April Yayıncılık’tan Nazlı Berivan Ak çevirisiyle yayımlanan kitap, kadın nefretiyle yüzleşmenin tekil saldırılardan çok, bu saldırıları mümkün kılan ideolojik ve dijital ekosisteme bakmakla mümkün olduğunu güçlü biçimde hatırlatıyor.


Laura Bates kitabına erkek hakları aktivistlerinden alfa erkek ideolojilerine, flört dinamiklerinden açık ya da örtük kadın karşıtı söylemler üreten çevrimiçi topluluklara uzanan geniş bir ekosistemi tanımlayarak başlıyor. “Erkekler dünyası” ya da yaygın adıyla “manosfer” olarak adlandırılan bu alan; istem dışı bekârlar (incel), kız tavlama ustaları (PUA), Kendi Yolundan Giden Erkekler (MGTOW) ve Erkek Hakları Aktivistleri (MRA) gibi farklı grupları kapsıyor. İlk bakışta birbirinden kopuk alt kültürler gibi görünen bu yapılar, kitapta gösterildiği üzere ortak bir dil, ortak bir mağduriyet anlatısı ve geçişken dijital kanallar aracılığıyla birbirine bağlanıyor. Manosferin merkezinde ise erkeklerin sistematik olarak mağdur edildiği ve bu mağduriyetin sorumlusunun kadınlarla feminizm olduğu iddiası yer alıyor.

Laura Bates
Kadınlardan Nefret Eden Erkekler
çev. Berivan Ak 
April Yayıncılık
Ocak 2026
440 s.

Kitap bütün bu erkek gruplarını sırayla tüm özellikleriyle, gelişimleriyle ‒deyim yerindeyse tekmili birden‒ anlatıyor. Örneğin incel kavramı ilk kullanıldığı zaman bugünkü mizojinik anlamıyla doğmuyor. 1990’ların sonunda, ilişki kuramamanın yarattığı yalnızlığı paylaşmak isteyen kadın ve erkeklerin oluşturduğu küçük bir çevrimiçi destek alanı, zamanla radikalleşerek kadın düşmanlığının yoğunlaştığı kapalı bir dünyaya evriliyor. Başlangıçta duygusal dayanışma arayışıyla kurulan bu alan, forumlar, YouTube kanalları, podcast’ler ve sohbet odaları üzerinden büyüyen, kendi medya düzenini kuran saldırgan bir mizojinik ekosistemin parçası haline geliyor.

Bu dönüşüm elbette tesadüfi olarak görülemez. Bates özellikle feminist hareketlerin ve eşitlik taleplerinin görünürlüğünün arttığı son on yılda, kadın düşmanlığını merkezine alan söylemlerin de paralel biçimde sertleştiğine dikkat çekiyor. Tepki siyaseti mizojinik dili yalnızca keskinleştirmiyor; aynı zamanda farklı gruplar arasındaki ideolojik bağı da güçlendiriyor.

Özellikle incel’lerde manosfere girişin sembolik eşiğiyse Matrix filminden alınan “kırmızı hap” metaforu. Kırmızı hapı almak, bu anlatıda, düzenin aslında erkeklerin aleyhine işlediğini “fark etmek” anlamına geliyor. Ancak Bates bunun masum bir uyanış anlatısı olmadığının altını çiziyor. Çoğu zaman kırmızı hap komplo düşüncesine açılan, geri dönüşü zor bir kapı işlevi görüyor. İşini kaybeden, terk edilen ya da yalnız hisseden erkeklere verilen mesaj tanıdık: Sorun bireysel değil; kadınlarda, feminizmde ve kadınların yönetimde ya da toplumsal liderlikte baskın olduğunu iddia ettikleri ‒jinokratik‒ sistemde.

Kitapta anlatıldığına göre, bu çevrimiçi erkeklik ağlarının istatistik diliyle kurduğu ikna stratejisi çok dikkat çekici. Kadınların yalnızca “üst” erkekleri seçtiği ve en çekici yüzde 20’nin tüm ilişkilerin yüzde 80’ini yaşadığını iddia eden 80/20 kuralı gibi söylemler, bireysel kırılganlıkları yapısal bir haksızlık anlatısına dönüştürüyor. Verilen örnekler bu tür istatistiklerin çoğu zaman çarpıtıldığını, hatta kimi durumlarda tamamen uydurulduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, Avustralya’da ortaya atılan ve ana akım medyada sıkça alıntılanan “her hafta 21 babanın intihar ettiği” iddiası buna çarpıcı bir örnek. Kitapta bu tür rakamların, erkeklerin gerçek sorunlarını görünür kılmaktan çok, kadınları ve feminist kazanımları hedef alan bir mağduriyet söylemini beslediği vurgulanıyor. Ancak bu söylemin etkili olmasını sağlayan yalnızca rakamlar değil; bu rakamların nasıl ve nerede dolaşıma sokulduğu.

Kitapta insanları bu çevrimiçi alanlara çeken şeyin çoğu zaman öfkeden çok yalnızlık, dışlanmışlık hissi ya da ilişki kuramamanın yarattığı hayal kırıklığı olduğu üzerinde duruluyor. Birçok kullanıcı, incel forumları, Reddit başlıkları, anonim mesaj panoları, YouTube videoları ve podcast’ler gibi mecralara, kendini açıklayan, rahatlatan ya da “suçu” net biçimde bir yere yerleştiren anlatılar bulmak umuduyla giriyor. Tam da bu nedenle, istatistik dili bu kadar güçlü çalışıyor: Kişisel deneyimi bireysel bir başarısızlık olmaktan çıkarıp dışsal ve “nesnel” görünen bir haksızlık anlatısına dönüştürüyor.

Bates’in özellikle vurguladığı noktalardan biri de bu sürecin çoğu zaman bilinçli bir arayışla değil, platform algoritmaları aracılığıyla ilerlemesi. YouTube’un burada en kritik platform olduğu görülüyor. YouTube küresel mobil internet trafiğinin üçte birinden fazlasını oluşturuyor ve seyredilen videoların büyük bölümü kullanıcıların aramalarından değil, algoritmanın önerilerinden geliyor. Başka bir deyişle, insanlar neyi seyredeceklerine kendileri karar verdiklerini sanırken, çoğu zaman platformun önlerine koyduğu içeriklerle vakit geçiriyor. Sistem de onları giderek daha sert ve daha uç içeriklere yönlendiriyor. Dolayısıyla, ani bir kopuşla radikalleşilmiyor; sıradan duygular ve masum görünen videolar üzerinden, yavaş ama istikrarlı biçimde gerçekleşiyor radikalleşme süreci.

Bates’in araştırmaları incel ideolojisinin ırkçı ve faşist unsurlarla iç içe geçerek büyüdüğünü ve alternatif sağla kurduğu temas sayesinde kendini yeniden ürettiğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda, Donald Trump’ın yükselişi bu çevreler için bir kırılma ânı, bir meşruiyet momenti olarak işlev görüyor.

Incel dünyasında genellikle kapalı ve karanlık alanlarda dolaşan fikirler, PUA kültürü aracılığıyla daha geniş bir dolaşıma giriyor. Flört ve kişisel gelişim diliyle pazarlanan bu endüstri, kadınları özne olarak değil, çözülmesi gereken problemler ya da kazanılması gereken hedefler olarak konumlandırıyor. Kitapta PUA kültürü, incel dünyasıyla ana akım arasındaki en kritik geçiş alanlarından biri olarak ele alınıyor: Açık öfke, yerini “teknik”, “strateji” ve “kendini geliştirme” söylemine bırakırken, mizojini daha geniş bir kesim tarafından kabul edilebilir bir dile tercüme ediliyor.

Kitaba göre, PUA kültürünün merkezinde flört ve ilişkiyi karşılıklı rıza ve iletişim alanı olarak değil, oynanması gereken bir “oyun” olarak kurgulayan güçlü bir analoji yer alır. Bu çerçevede erkek “oyuncu”, kadınsa ya oyunun kendisi ya da kazanılması gereken hedef haline geliyor. Kadınlar özne olarak değil, çözülmesi gereken problemler gibi ele alınıp, “hayır” net bir sınır olmaktan çıkarılarak doğru teknikle aşılabilecek bir direnç olarak yeniden tanımlanıyor. İlişkiler “cinsel piyasa değeri” gibi kavramlarla adeta bir pazara indirgenirken, mizojini bir inanç sistemi olmaktan çıkarılıp öğrenilebilir bir beceri, hatta koçluk ve kurslarla pazarlanan bir ürün haline geliyor. Bates’in işaret ettiği üzere, bu analojiler sayesinde incel dünyasındaki açık öfke, ana akımda dolaşabilecek bir “kendini geliştirme” diline tercüme edilir; rıza bulanıklaşır, ısrar ve manipülasyon ise ustalık gibi sunulur. PUA kültürü mizojiniyi yalnızca yaymakla kalmıyor; onu paketleyip pazarlayan, böylece daha geniş kitlelere taşıyan bir endüstri olarak işliyor.

MGTOW söylemi ise ilk bakışta bir kadınlarla ilişki dünyasından “çekilme” vaadi sunsa da, çoğu zaman kadınların kamusal ve profesyonel alanlardan dışlanmasını meşrulaştıran bir zemine dönüşüyor. Trump döneminde görünürlük kazanan ve Mike Pence’le özdeşleşen “Pence Kuralı”, bu zihniyetin nasıl siyasal meşruiyet kazanabildiğinin çarpıcı bir örneği. Erkeklerin kadınlarla baş başa kalmaktan kaçınmasını savunan bu yaklaşım, siyasi meşruiyet kazandığında bir anda “makul bir önlem” gibi sunulabiliyor.

Laura Bates

Kitabın en rahatsız edici ama en ikna edici hatlarından biri, çevrimiçi taciz ve tehditlerin “trol” etiketiyle hafifletilmesine yöneltilen eleştiri. Bates’e göre mesele bireysel kötülükler olmaktan çok; mizojinik şiddeti görünmez kılan ve onu sıradanlaştıran bir iklimin kurulmuş olması. Bu iklimde sonuçlar ısrarla “kadınların meselesi” olarak çerçeveleniyor; failin örgütlü dünyası ve ideolojik motivasyonu perde arkasında kalıyor.

Tam da bu noktada, Bates kitabın merkezine yerleştirdiği hayati bir soruyu gündeme getiriyor: Kadınları açıkça hedef alan, ideolojik bir çerçeveye sahip, sınır aşan biçimde yayılan ve kendini küresel ölçekte yeniden üreten bu yapılar neden hâlâ aşırılık ya da terörizm başlığı altında ele alınmaz? Neden kadınlara yönelik bu sistematik şiddet “kamusal bir tehdit” olarak tanınmaz? Bates’e göre bunun temel nedeni, kadınlara yönelen saldırıların uzun süre ideolojik bir tehdit olarak değil; “özel alan”, “bireysel sorun” ya da muğlak bir “toplumsal gerilim” olarak kodlanmasıdır. Bu görünmezlik, ideolojik şiddetin medyada ele alınış biçiminde özellikle belirginleşiyor. Kitapta bunun en çarpıcı örneklerinden biri, 23 Mayıs 2014’te Elliot Rodger’ın gerçekleştirdiği saldırı. Rodger eylemini açıkça ideolojik bir çerçeveyle gerekçelendirmiş; kadınlardan ve “seks yapan erkeklerden” intikam aldığını ilan etmişken, saldırı uzun süre bir akıl sağlığı sorunu ya da “reddedilmiş bir gencin trajedisi” olarak anlatıldı.

Bu çerçeveleme kadın düşmanı şiddetin nasıl sistematik biçimde ideolojisinden arındırıldığını gösteriyor. Rodger vakasının bireysel bir trajediye indirgenmesi kitap boyunca işaret edilen çifte standardın en net örneklerinden biri. Benzer ölçekte ve açık ideolojik motivasyonla gerçekleştirilen şiddet eylemleri, fail Müslüman olduğunda hızla “radikalleşme” ya da “terör” başlığı altında değerlendirilirken, kadın düşmanı ideolojiyle işlenen saldırılar hâlâ kişisel sapmalar olarak okunuyor. Kitabın altını çizdiği mesele tam da burada yoğunlaşıyor: Aynı şiddet, failin ideolojisine göre ya politik bir tehdit ya da münferit bir ruhsal çöküş olarak niteleniyor.

Laura Bates, 2014 yılındaki bir protestoda.

Kitabın son bölümünde Laura Bates meseleyi son derece çarpıcı bir benzetmeyle ele alıyor: Gine kurdu hastalığı. Enfekte olmuş suyun içilmesiyle vücuda giren bu parazit aylar boyunca hiçbir belirti vermeden kalıyor. Yaklaşık bir yıl sonra ise, çoğunlukla alt bacakta son derece ağrılı bir kabarcık oluşuyor. Yanma hissi dayanılmaz hale geldiğinde kişi refleksle bacağını tatlı suya sokunca sadece başı deriden çıkan kurt, yüz binlerce larvasını suya salarak döngüyü yeniden başlatıyor.

Kitapta erkek egemen ideolojinin işleyişi de bu Gine kurdu hastalığına benzetiliyor. Kadın düşmanı düşünce biçimi çoğu zaman başka “konaklar” aracılığıyla, fark edilmeden içeri sızıyor; kişi ne olduğunu anlamadan yayılıp kök salıyor ve sonunda ciddi acılara yol açıyor. Üstelik bu acıyı hafifletmeye yönelik tepkiler, istemeden de olsa başkalarına zarar verirken yayılımı hızlandırıyor. Görünen, sorunun yalnızca küçük bir parçası olurken, asıl etki yüzeyin altında sessizce ilerliyor.

Bates, Gine kurdunun tedavisini bu analojiyi tamamlayan bir adım olarak ele alıyor. Kurdun bir anda çekilip çıkarılmaya çalışılması ‒yalnızca ucu deriden dışarıda olduğu için‒ ani bir müdahale nedeniyle kopmasına, bu da dokuda daha büyük hasara yol açıyor. Bu nedenle parazitin küçük bir çubuğa sarılarak günler, hatta haftalar boyunca milim milim vücuttan çıkarması gerekiyor. Yani hızlı bir çözüm yok.

Bates’e göre mizojinik aşırılıklar tam olarak böyle çalışıyor: Çoğu zaman fark edilmeden yayılıp görünür hale geldiklerindeyse çoktan derinlere yerleşmiş oluyorlar. Bu nedenle yalnızca en uç vakalara odaklanmak ya da sorunu ani ve sert müdahalelerle “söküp atmaya” çalışmak sonuç vermiyor. Laura Bates’e göre asıl yapılması gereken, erkek rol modellerinin de desteğiyle, bu düşünce biçimini mümkün kılan dili, dijital altyapıları ve kurumsal kör noktaları bütünlüklü biçimde ele almak.

Kadınlardan Nefret Eden Erkekler mizojinik bir dünyayı soğukkanlılıkla ele alıp adeta teşrih masasına yatırıyor. Kadın düşmanlığını uç örneklere ya da bireysel patolojilere havale etmenin ne kadar rahatlatıcı ama aynı zamanda ne kadar tehlikeli olduğunu gösterirken, okuru tekil saldırı anlarına değil, onları mümkün kılan zemine bakmaya çağırıyor. Bates bir direniş eylemi olarak kaleme aldığını belirttiği kitabını da bu çağrıyla kapatıyor:

“İşte ancak bu şekilde kurdun tamamını çıkarabiliriz.”

 

Laura Bates hakkında

Toplumsal cinsiyet eşitliği alanında uluslararası üne sahip İngiliz yazar, aktivist ve konuşmacıdır. 2012 yılında başlattığı Everyday Sexism Project (“Gündelik Cinsiyetçiliğe Karşı Proje”) ile günlük hayatta yaşanan cinsiyet ayrımcılığı örneklerini belgeleyerek küresel bir farkındalık hareketi başlatmıştır. Bu proje, yetişkinlerden gençlere kadar çok sayıda insanın deneyimlerini paylaştığı ve cinsiyet eşitsizliğini görünür kıldığı kapsamlı bir platformdur.

Yazarlık kariyeri boyunca cinsiyet eşitsizliği, toksik toplumsal normlar, dijital nefret ve sistemik ayrımcılık gibi temaları ele alan çok sayıda kitap kaleme almıştır. İlk kitabı Everyday Sexism, Waterstones Yılın Kitabı adaylığına layık görülmüş; Girl Up ise Sunday Times’ın çok satanlar listesine girmiştir. Okuyucu ve eleştirmenler tarafından beğenilen eserleri arasında Fix the System, Not the Women gibi çağdaş feminist tartışmalara katkı yapan kuramsal metinler de yer alır. Kitapları sekizden fazla dile çevrilmiştir.

Bates, The Guardian ve New York Times gibi yayınlarda düzenli olarak yazmakta, BBC Breakfast ve CNN gibi çoklu medya platformlarında yorumcu olarak yer almakta ve tüm dünyadan siyasetçiler, okullar ve STK’larla işbirlikleri yaparak cinsiyet eşitliği odaklı projeler geliştirmektedir. 2015’te toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki hizmetleri nedeniyle British Empire Medal ile onurlandırılmış olan yazar, BBC’nin Değişim Yaratan 100 Kadın ve CNN’nin Vizyoner Kadınlar listelerine giren isimlerden olmuştur.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Kadınlardan Nefret Eden Erkekler
  • Laura Bates

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

‘Yılın Okuru’ ile söyleşi:

“Okudukça sevdim, sevdikçe seçtim, seçtikçe keyif aldım.”

Adnan Kara:  “Okuyacaklarımı  kendim seçmek istiyorum. Kitaplara böyle yaklaşıyorum, onların da bana öyle yaklaşmasını istiyorum.”

NİLÜFER KUYAŞ

Sonraki Yazı

DENEME

Leonardo ve Caterina’nın Gülüşü

“Vecce'nin romanında Leonardo da Vinci’nin annesi Caterina, onun serüvenine çeşitli şekillerde dahil olmuş farklı karakterler tarafından anlatılıyor; farklı karakterlerin yaşamöykülerini birbirine eklemleyen, birbirine bağlayan mitoslar dizisi gibi.”

AYDIN AFACAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist