‘Yılın Okuru’ ile söyleşi:
“Okudukça sevdim, sevdikçe seçtim, seçtikçe keyif aldım.”
Adnan Kara: “Okuyacaklarımı kendim seçmek istiyorum. Kitaplara böyle yaklaşıyorum, onların da bana öyle yaklaşmasını istiyorum.”
Adnan Kara. Fotoğraf: Nilüfer Kuyaş
‘Yılın okuru’ olduğunu düşündüğüm bir okurla tanıştım.
Bir yıla yakındır rastlıyorum ona, çok erken saatte yaptığım sabah yürüyüşlerinde görüyorum, mahallemdeki bir kahvede her sabah kitap okuyor. Birkaç kez parkta bir banka oturmuş okurken de gördüğüm oldu. Son rastladığımda kitabına öyle dalmıştı ki, ayakta okuyordu. Bunu görünce kararımı verdim ve çekingenliğimi yenerek kendimi tanıttım. Tebrik ettim, onu biraz tanımak istedim.
Adnan Kara, İstanbul doğumlu. Horasan-Kars-Gümüşhane hattında göç etmiş ataları var. İzmir 9 Eylül Üniversitesi mezunu, maliyet kontrolünde uzmanlaşmış bir muhasebeci. O da benim gibi Boğaz’da oturuyor ve tesadüfen işyeri benim oturduğum mahallede.
2025 yılında okudukları arasından en beğendiği üç kitabı seçmesini rica ettim, sağ olsun kabul etti. Bir başka gün o kahvede yarım saat sohbet ettik, bu kitapları bana yorumlamasını istedim.
Adnan Bey romanları ve kurmaca dışı kitapları dönüşümlü okuduğunu söyledi: Bir tane felsefe, bir tane psikoloji, sonra da bir kurmaca. Bu üçlü dönüşümü mutlaka korumaya çalışıyormuş: “Sadece felsefe ya da psikoloji okursam çok ağır geliyor, sadece kurmaca okursam çok basit geliyor. Hepsini kendi hayatımda birleştirmeye çalışıyorum.”
Galiba iyi okuru tanımladı bana böylece. “Felsefeye ilginiz var demek ki” dediğimde, “Başka türlü hayatımızı anlamlandıramayacağımızı düşünüyorum” diye cevap verdi.
Bana yorumlamak için seçtiği ilk kitap yarı kurmaca, yarı deneme, türleri karıştıran ilginç bir roman: Sappho’nun Peşinde. Livera Yayınevi’nden çıkmış. 19. ve 20. yüzyıllarda özgürlük için mücadele eden bir dizi kadın sanatçının ve yazarın hayatlarından sahneler aktaran kitapta Sarah Bernhardt, Colette, Eleanor Duse, Josephine Baker ve Virginia Woolf gibi isimler var. Selby Wynn Schwartz kaleme almış. Çevirmeni Ayşenur Bilgen.
“Sevgi dili günümüzde bize yeterli gelmiyor, öyleyse sevgiyi anlatacak yeni cümleler bulmamız lazım.” Bu kitaptan aldığı en temel fikri böyle ifade etti Adnan Bey ve kendi mecazlarıyla tanımladı:
Çınar ağacında titreşen yaprağı gören iki ayrı insanı tek kelimede birleştirecek bir şey mesela; ya da annesinin karnındaki çocuğuna dokunan baba ile annenin duyguları; bunları tek bir cümlede ya da ortak ifadede eritmemiz lazım, çünkü yaşadığımız dünyadaki dil bunun için artık bize yeterli gelmiyor. Kitaptaki bu fikir çok etkili oldu benim hayatımda, çünkü ben de öyle düşünüyorum. Kitabın anlattığı şeyler kadınlara dair. Anlattığı kadınların hayatlarına dokunuyor ve onları bir araya getiriyor. Farklı çağlardan seslenseler bile birbirlerine dokunmuşlar gibi çok hoş bir kurgu yaratmış. Lezbiyen ilişkileri de ele alıyor; biz ister kabul edelim ister kabul etmeyelim, o insanlar kendilerini böyle kabul ediyorlar; biz neden saygı duymuyoruz bu insanlara? Neden ötekileştiriyoruz? Böyle sorular uyandırdı okurken.
Bizim içinde yaşadığımız toplum mesela, bunu öyle rahatlıkla yapıyor ki, basit bir şeymiş gibi, halbuki bir insana sen şusun demek, dememekten daha zor. Deme. Neden demek ihtiyacı hissediyorsun? Neden ötekileştiriyorsun? Türkiye’de şu anda her şey öteki. Ya bendensin ya ondansın. Ya öylesin ya böylesin. Ya şusun ya busun. Bir kalıp var, sen o kalıbın dışında kendini nasıl ifade edebilirsin? Bu sürekli insanların sırtına yüklenen bir şey. İnsanlar da doğal olarak bocalıyor. Bunu göze alan var, alamayan var. Çok az insan göze alabiliyor; lanet olsun diyerek öte tarafa bakan insan daha çok. Ve galiba buralara o yüzden geldik; ben öyle düşünüyorum.
Bu romanda kadınların özgürlük arayışını temsil eden ve binlerce yıl önce yaşamış olan Sappho’yu, o tarihî kişiliği sadece şair olarak görmüyor Adnan Kara; felsefeci olduğunu düşünüyor. Kendine bir yaşam alanı bulamayınca, o yaşam alanını yaratmış bir kişi olarak görüyor.
Midilli’de bir okul kurma ihtiyacı hissetmiş, kendisi gibi insanların olabileceğini düşünüyor ve daha da güzel olanı şu; insanlara yardım ediyor. İnsanın böyle bir görev edinmesi toplum için yapılabilecek en iyi şey bence. Hem örnek oluşturuyor hem de bunun için bir alan açıyor.
Sohbetimiz ilerledikçe Adnan Kara’nın eşitlikçi ve sosyal adaletçi bir bakışı olduğunu anlıyorum. Kadınlar konusundaki düşünceleri de böyle. Çocukların sorumluluğunun büyük oranda anneye yüklenmesini yanlış buluyor. Kadının önce bir insan, sonra bir kadın, sonra bir anne olduğu, en başa anneliği koymanın doğru olmadığı kanısında. Anne dediğimiz insanın da herkes gibi sevgiye ihtiyacı olduğunu söylüyor. “Siz buna alan sağlamadığınız sürece, toplum biraz sevgisiz büyümeye başlıyor, ki ben Türkiye toplumunun da şu sırada böyle yaşadığını düşünüyorum. Kadınlara bu özgürlük alanını sağlamamız lazım” diye devam ediyor.
“Çocuklarla asıl ilgilenmesi gerekenin devlet olduğunu düşünüyorum, yoksa çok büyük eşitsizlikler yaşanabiliyor toplumda” diyerek noktalıyor sözlerini. Böyle bir sosyal devlet ve eşitlikçi toplum düşlediği zaman, bir ütopyadan söz ettiğini biliyor, “Thomas More’un Ütopya’sında olduğu gibi,” diyor, “belli standartlar yaratılmalı çocuklar için. İnsanlara kendilerini özgürce ifade edebilecekleri alanlar açmamız lazım.”
Adnan Kara çok uzun zamandır düzenli kitap okuduğu için, artık çok az şaşırtıcı şeyle karşılaştığını, ama gene de ilgisini çeken yerlerde kitapların satır altlarını çizerek ve not alarak okumaya devam ettiğini söyledi. “Bende bıraktığı duygu çok kuvvetliyse, üzerine bir şeyler yazmaya çalışıyorum” dedi.
“Belki bir gün çocuklarım okur yazdıklarımı, ‘Babam ne düşünmüş?’ diye merak ederlerse” diye ifade etti bunu. İki çocuğu var, eşi öğretmen.
Kendi babasını çok erken yaşta kaybetmiş. “Bir gün onun bir defterde bizimle, çocuklarıyla ilgili yazdığı notlara rastladım. Kısa bir süre tutmuş ama gene de defter tutmuş. Bu beni çok mutlu etti; sanki babam geri gelmiş ve bize sesleniyormuş duygusu yaşadım.” Küçük denemeler yazmasında bu duygu rol oynamış. Ufacık şeylerin onda yarattığı duyguları yazdığını söyledi; “hoşuma giden ya da bana yaşam neşesi veren şeyleri.”
Ama okuduğu kitaplarda büyük temalardan kaçınmıyor. Seçtiği diğer kitap Ibram X Kendi adlı yazarın Panzehir kitabı, “Irkçılık Karşıtı Bir Rehber”. Doğan Kitap’tan çıkmış, çevirmeni Murat Karlıdağ.
“Neden bu kitap?” diye sordum.
Kendimde şöyle bir şey gördüm. Bana ayna tuttuğunu düşündüm. Mesela Türkiye’de şöyle bir şey uzun süredir yaşanıyor, şimdilerde çok dillendirilmese de bu söylendi. ‘Suriyeliler kötüdür.’ Bunun ırkçı bir söylem olduğunu gördüm, bütün Suriyelileri kast ettiğine göre, çünkü ayırmıyorsun, ama sen tanımıyorsun ki onu. Ben mesela Suriyelilerin hiçbirini tanımıyorum; böyle bir şey söylersem ırkçılık olur. Tabii ki ben kendi yaşamımda böyle bir şey yapmamaya çalışıyorum. O kitap daha canlandırdı bu konudaki düşüncelerimi. Irkçı söylemin nasıl geliştiğini ya da bilinçaltında nasıl yer ettiğini anlatıyor.
“Farkında olmadan hepimizin içimizde ırkçı duygular yer ediyor belki” dediğimde, “Farkında olmamak çok kötü bir şey,” diye cevap verdi Adnan Kara:
Çünkü farkında değilim demek bir masumiyet kisvesi kazandırıyor bize, halbuki yapabilenlere alan açmış oluyoruz. Ben bunun gerçekten tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum.
Nazi Almanyası ile ilgili çok kitap okudum, Almanların çoğunun sadece sessiz kalarak Nazilere onay verdiğini gördüm. Aslında öyle bir düşünceleri yok, istemiyorlar ama orada yaşayan komşuları kendi dinî inançlarına göre yaşıyorlar diyelim mesela, neden buna saygı duymuyoruz? Sessiz kalarak onaylamış olmak; bu beni çok üzen bir şey.
Adnan Bey’in tarihe olan merakını görünce, seçtiği Sappho kitabına tekrar aklım gitti ve türleri karıştıran kitapları sevip sevmediğini sordum; kurmaca ile gerçek, kurmaca ile tarih karışımı kitapları mesela.
Evet, bu tarz kitapları tabii ki çok seviyorum. Ben bir kere tarihi egemenlerin yazdığını düşünüyorum. Kendim o çağda yaşamadığım için, tarih böyle oldu diye anlatanları değil, tarihte olanlara dair sorular sorduran kitapları beğeniyorum. Üzerine konuştuğumuz kitaplar da sorular sorduruyor. Sappho ile arkadaş olmak isterdim mesela. Neden dostum değil ki; böyle bir insanla neden karşılaşmadım?
Bu görüşü, okumanın insanı hiç de yalnızlaştırmadığını hatırlattı bana; kitaplar sayesinde farkındalığımız artmakla kalmıyor, kitaplar yoluyla normalde tanışmayacağımız kişilerle tanışmışız gibi hissediyoruz. Adnan Bey’e göre bir kitap sizde böyle duygular uyandırmıyorsa ve özellikle de soru sordurmuyorsa, o kitabı okumakta pek ısrar etmemek daha iyi.
Üçüncü kitap gene bir roman. İspanya’nın Bask bölgesinden bir yazarın, Marian Izaguirre’nin Bir Zamanlar Hayat Bizimdi adlı eseri.
Madrid’de bir kitapçı dükkânında tanışan iki ayrı kuşaktan kadının dostluğu üzerine. İspanya iç savaşından İngiltere’ye uzanan, hikâye içinde hikâye anlatan bir roman. DeliDolu Yayınları’ndan çıkmış, çevirmeni Seda Ersavcı.
“Bu kitap sımsıcak yaptı içimi” dedi Adnan Kara. “Ömrünün sonlarında olan bir kadın, herhangi bir başka insanı görüyor ve onunla bir bağ kuruyor. Hem kendi hayatını anlatıyor hem başkalarına dair hikâyeler üretiyor. Kitabın diğer kahramanları da o küçük kitabevini ayakta tutmaya çalışan karakterler. O insanların hayatına dokunuyor ve onlara bir miras bırakıyor. Duygularının gerçekliğini ve insanlarda karşılığı olduğunu görünce, gönül rahatlığıyla yapıyor bunu. Bu hikâye beni çok mutlu etti. Son derece basit cümlelerle anlatılmış. Şu düşünceyi uyandırdı bende: Hayat başkaları açısından ne kadar sıradan olursa olsun, bizim hayatımız, bizim dünyamız; daha değerli hiçbir şey yok dünyada.”
Bu üç kitabı konuştuktan sonra, Adnan Bey’i ayakta okurken gördüğüm kitabı merak edip sordum. Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası, 2022 yılında Booker Ödülü’ne aday gösterilen bir roman; yazarı Maddie Mortimer, Timaş Yayınları’ndan çıkmış, çevirmeni Rabia Elif Özcan. Hastalık ve ölüm gibi ağır temaları olan bu kitabı Adnan Bey bir cümleyle özetledi: “Ölüm duygusu çok kolay aşılabilecek bir şey değil. Ben bunu aşabileceğimiz tek yol buldum, o da sevgi” dedi.
Başkahraman kadının sığındığı şey, aslında hepimizin hayatta aradığımız şey, sevgi. Herkes birbirinden sevgi istiyor, başka ne isteyebiliriz ki? İletişimde olmamızın sebebi bu, çocuklarımızı büyütmemizin sebebi de bu; karşılıklı bir alışveriş, ama olmazsa olmazı hayatın, başka türlü ayakta duramıyoruz. İyi ki yaşadım demek çok değerli bir şey, çünkü hepimiz sevdiklerimize, bir zaman gelecek, veda edeceğiz. Beni Adnan yapan en değerli şeylerden bir tanesi hayatımızdaki sevdiğimiz insan. Bu benim var olmamın yegâne sebebi. Anılarım orada, duygularım orada, o insanı tanımanın verdiği mutluluk orada. Sözünü ettiğimiz roman da bana bu duyguları aktardı, yazan kişiyle bu duygularda bir araya gelmişiz.
Kitapların ona başka bir bakış açısı sunmasını da çok seven bir okur Adnan Kara. Okuma merakı erken yaşta başlamış. On beş yaşındayken çok yakın bir arkadaşı, Jack London’un Deniz Kurdu’nu oku demiş ona. Bugünmüş gibi hatırladığını söylüyor. “Bir çocuğun nasıl büyüdüğünü ve kendini tanımlayan bir kişiye nasıl dönüştüğünü görmüştüm orada” diye ifade ediyor. Bir daha da okumayı bırakmamış. Tatiller dışında her gün okuyor. Evet, doğru gördünüz; çoğunluğun tersine, Adnan Kara tatillerde kitap okumuyor, okumaya ara veriyor. “Tatile gitmişsem, çevremi gözlemlemeyi tercih ediyorum, kitaplarla ilişkimi bir süreliğine kesiyorum. Yeni bir kültürü tanımak istiyorum; denize bakmak, ormanda yürümek, bir tepeyi aşmak hoşuma gidiyor; ruhum da dinlenmiş oluyor” dedi. Sonra da çok sevdiğim bir cümleyle kendi okurluğunu tanımladı: “Okudukça sevdim, sevdikçe seçtim, seçtikçe keyif aldım.”
Adnan Kara’nın kitaplarla ilişkisi böyle…
Ama eleştiri ve tanıtım okuyarak seçmiyor kitapları, kendisi araştırıp bulmayı seviyor. Ayrıca, çok satan kitaplara karşı biraz mesafeli:
Ben hayata soldan bakan bir insanım. Hayatın her yönüne, her boyutuna. Ama kurgulanmamış bir soldan bahsetmiyorum. O yüzden de kitap seçerken buna çok dikkat etmeye çalışıyorum. İnsana dair ne söylüyor, insanı yaşamın neresine koyuyor, bunlar önemli benim için.
O yüzden kişisel gelişim kitaplarını hiç sevmem. Adı üstünde, kişisel gelişim. O insan bununla gelişmiş olabilir, kendine bir refah alanı yaratmış olabilir, ama o insan yapmış, ben değil. Ben orada olmak istemiyorum. Ben kendi özgür alanımda yaşamaya çalışan bir insanım. Kendi özgürlüklerim olması lazım. O nedenle mesela bazı çok satan kitapların çok anlamsız olduğunu gördüm. Sonra kendi konularımı kendim seçmeye başladım.
Mesela daha okumadım, Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabını, ama o alıntı cümle herkesin ağzında, ‘Babam bahçıvandı, şimdi bir bahçe’. Kitabın arkasında var zaten, çok da derin bir cümle, bunu merak ediyorum ama herkes aynı şeyi tekrar edince bende bir çekingenlik oluşuyor. Günün sonunda, kendim seçmek istiyorum, öyle davranmaya çalışıyorum. Kitaplara böyle yaklaşıyorum, onların da bana öyle yaklaşmasını istiyorum.
Bu son cümlesi, kitapları canlı varlıklar gibi görmesi hoşuma gitti. Sanki bir kitabın çıkıp onu ikna edecek farklı bir şey söylemesi gerekiyor, o kitabı alması ve okuması için.
Ona teşekkür ettim, sadece “yılın okuru”yla değil, galiba mükemmel bir okurla karşılaştığım duygusunu taşıyarak.
Önceki Yazı
“Şiire giderken çocukluğum hep yanımda”
Son dönem Türk şiirinin en önemli isimlerinden Enis Akın'la yeni şiir kitabı Telaş ile Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu adlı incelemesi üzerine konuştuk. Şiirden eleştiriye, gelenekten bugüne uzanan geniş bir söyleşi.
Sonraki Yazı
Dijital ekosistemin bir ürünü olarak
Kadın nefreti
“Kadın düşmanlığı münferit öfke patlamalarının bir sonucu mu, yoksa dijital çağda örgütlenen bir ideoloji mi? Laura Bates, mizojininin nasıl sistematik bir yapıya dönüştüğünü ve bu yapının gerçek dünyada nasıl şiddet ürettiğini gösteriyor.”