“Şiire giderken çocukluğum hep yanımda”
Son dönem Türk şiirinin en önemli isimlerinden Enis Akın'la yeni şiir kitabı Telaş ile Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu adlı incelemesi üzerine konuştuk. Şiirden eleştiriye, gelenekten bugüne uzanan geniş bir söyleşi.
Enis Akın
En yetenekli fotoşopçudan cenaze arabasına, güzel dünyadan gülme korkusuna, bir yenilgi olarak ahlaktan övülen dikkatsizliğe, beyaz bir mendilden Bilge Karasu’ya, seğiren parmaklı intikamdan Melbourne’a, affedilemeyen o şairden barmene, pandemiden yazlıkçılara, çoraplardan babAlar’a ve daha birçoğuna… Nasıl güzel bir “telaş” bu anlatamam. İşte Geldik, buradayız; A7 etiketiyle yakın zamanda okuyucuyla buluşan yeni şiir kitabınız Telaş hayırlı uğurlu olsun ve hoş geldiniz Enis Akın. Söyleşiye başlamadan önce bize eşlik edecek bir şarkı istesem sizden?
“Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer”i dinleyebiliriz, Yüksek Sadakat’ten.
Telaş, “Genellikle Hayattı” şiiriyle açılış yaparak okuru selamlıyor. Bu şiir beni oldukça etkiledi, hatta şiiri okurken Onur Özdemir’in “Kurtlu Kuyu” şarkısını aklıma getirdi. Şarkıyı açıp şiiri birkaç kez daha okuduğumu belirtmeliyim. Bana kalırsa bu açılış şiiriniz, yaşamın montajlanabilir bir şey olduğu fikriyle oynayarak, fotoşop dosyası gibi katmanları silerek, değiştirerek, hatta bazıları görünmeden orada var ediyor kendini. Nostaljiyi de, aşkı da, hafızayı da ciddiye almaz gibi yaparak aslında onları başka bir düzlemde yeniden sorguluyor. Anılar bile düzenlenebilir, hatta manipüle edilebilir iddiasını da taşıyor. Dünyayı kadim bir fotoşopçuya benzetiyorsunuz. Bu şiir üzerine neler demek istersiniz ve bize biraz kitabın hikâyesinden bahseder misiniz?
Şu kadarını söyleyebilirim: Bu kitap tarihsel bir dönemi kapsamıyor, yani yeni ve eski şiirler bir arada, dikine bir kesit oluşturuyor; bütünlüklü şiir kitaplarımdan biri şeklinde tasarlandı. Ama ne tek tek şiirler üzerine ne de kitap üzerine herhangi bir şey açıklamak istemem, bu konuda söz sahibi olduğumu da zannetmiyorum. Ayrıca yayımlanmış bir şiir karşısında şairin söylediklerinin ne önemi olabilir ki? Her okur kendi anlamını oluşturabilir, modern şiir böyle bir şey değil mi?
“Genellikle Hayattı” şiirinizde “seksenler diye bir şiir yok, onu da silelim...” diye bir dize dikkatimi çekiyor. Bu ifade bir reddediş ya da unutma çağrısına, Türk şiirinin ‘80’li yıllarına dair estetik ya da ideolojik boşluğa mı işaret ediyor? Gerçekten de Türk şirinde seksenler şiirsel bir zaman olarak yazılmamış mıdır, yoksa şiirin belleği bu dönemi başka biçimlerde mi muhafaza ediyor?
Veya alıntıladığınız bölümün arkasından gelen sözcüklere de dikkat ederseniz yargınız değişebilir mi; şiirime aldığım her cümlenin kendi ağzımdan çıktığını düşünülmesini istemem. ‘80 şiiri hakkında konuşalım ama. Yusuf Koşal ve Jehat Hekimoğlu’yla yaptığımız YouTube programında ifade ettiğim gibi, ‘80 şiiri küçük İskender’dir. Bunun üzerine söz üretmeye devam edilmesi, yani ‘80’ler şiiri denince küçük İskender dışında isimlerin anılması bana hep tuhaf gelmiştir. Yani normalde olması gereken şu bana göre: “‘80 şiiri küçük İskender’dir” dedikten sonra başka bir şey söylenmemeli. Ama genel önyargı bu şekilde değil. Ahmet Telli, Haydar Ergülen, Gülseli İnal, Ahmet Erhan, Yaşar Miraç... isimleri sayılıyor. Bunlara Lale Müldür, Murathan Mungan da eklenebilir. Eğer ‘80 sonrasını bir nitelik olarak ele alırsak, yani kendi dinamikleri olan bir dönem olarak ele alırsak, ki öyledir, kanlı bir darbenin sonuçları yaşanmaktaydı; o zaman bu döneme özel (yani başka dönemde görülmeyen) bazı sorunlar olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Bu dönemde yazılan şiir de işte tam da bu sorunları hedefleyen bir şiir dili olmalı, değil mi? Öncekinden başka bir dil. Böyle bir dil arıyorsanız, herkesin ‘80 şiiri diye saydığı isimlerde zor bulursunuz; bu isimler dillerini ‘80 öncesinde oluşturmuşlardır, bu anlamda ‘70’lerdeki şiirin düz devamıdırlar hepsi. Yok, eğer kuşağı belirleyen sadece bir tarihte kitap çıkartma, şiir yayımlama, ismini duyurma, vb. ise evet, o zaman genel yargı doğru denebilir. Ama ben dil açısından bakma yanlısıyım, şairlere başka türlü bakmak bana saçma geliyor. Dil olarak bakıldığında, örneğin Ahmet Telli’nin ilgisini çeken veya Ahmet Erhan’ın veya Murathan’ın, fark etmez, bir önceki kuşakta doğmuş, darbe olduğunda hapse düşmüş, yenilmiş, her gün ülkeyi terk edip etmeme seçeneğiyle karşılaşan insandır. Bu insan ‘80’li değildir. İşte bu yüzden ‘80’lilerin şiirini bu arkadaşlar yazmadı diyorum. ‘80 darbesi altında kişiliğini kurmak durumunda kalan kuşağa bir şeyler söyleyen ilk şair küçük İskender’dir. İskender bütün bu isimlerden farklı olarak “iyi şiir” yazmak derdinde değildi, “olay yerinden bildiriyordu”. Hepimizin önünde bir kapı açtı ama daha sonra şiiri gelişti mi? Biraz aynı yerde kaldı bana göre ama o kapıyı açması önemli; hakkı verilmeli. Sorunuza dönecek olursak, bir ‘80 kuşağı vardır ama bize söylenen ‘80 kuşağıyla bir alakası yoktur.
“BİLGE KARASU’YU TÜRK EDEBİYATI İÇİN ÇOK DEĞERLİ BULUYORUM. TABİİ BANA UZAK, DERİN BİR MÜKEMMELİYETÇİLİĞİ VAR; YAZDIĞI METİNLERİN SAÇLARI HEP TARALI.”
“Bu hayat bir yenilgi arkadaşlar bu” diyorsunuz; ardından “Koşmayı alın benden alın benim/ Koşmak istemediğim bazı şeyler var” dizeleri geliyor. Sanki hem yorulmuşsunuz hem de bu yorgunluğu bir itirazın, bir özgürlük biçiminin içine yerleştiriyorsunuz.Sormak isterim: Sizin için “koşmamak” yenilgiyi kabullenmek mi, yoksa bu hızla akan dünyanın dışında kalmayı seçen bir tür sessiz zafer mi?
Benim şiirimi alıntılamakla ilgili hep bir sıkıntı yaşanıyor; ben dizelerin ilk ve son kelimelerini, ses öyle gerektirdiği için sık sık bir önceki veya sonraki satırda bırakıyorum; artlama veya enjambement. Bu tabii yeni bir teknik değil, “Atik Valde’den İnen Sokakta” şiirinde Yahya Kemal’de de görebilirsiniz örneğin. Öyle olunca dize bütünlüğü bozuluyor elbette. Alıntıladığınız bölümde de bu türden bir tekniğe kurban gitme durumu var. Yorulmak konusuna gelince, artık yaşım 60’ı geçti, şiirlerimde bazı izler görünebilir veya belki buna direnen bazı izler de görülebilir. Bir şiirin lafzına değil sadece sesine, ritmine de bakılabilir. Bir okur bunu yaparsa, o zaman belki sorduklarınızın dışında üçüncü, dördüncü yollar da şekillenebilir zihninde.
Kitapta Bilge Karasu’dan bir alıntı da var. Bilge Karasu’yu seçmenizin özel bir sebebi var mıdır?
Bilge Karasu’yu Türk edebiyatı için çok değerli buluyorum. Tabii bana uzak, derin bir mükemmeliyetçiliği var; yazdığı metinlerin saçları hep taralı. Onun yazdıkları zamanın dışına çıkmanın bir yolunu arıyor, açlığını çekiyor; ben zamanın parçası olmayı önemsiyorum. Ama bu asla ondan beslenmeme, yazdıklarının ayrı bir yerde durduğunu görmeme engel değil. Onun gibisi yok.
Dünyada şiiri dönemlere ayırıp isimlendiren neredeyse yok bizim dışımızda. Sizce şiirin bir dönemle anılıp isimlendirilmesine veya şiirin bir akıma/anlayışa ihtiyacı var mıdır? Ve ayrıca 2000’ler şiirine bir isim koymak isteseydiniz, hangi isimle sınıflandırmak isterdiniz bu dönemi?
Batıda da şiir dönemlere ayırıp isimlendiriliyor diye biliyorum, romantikler, parnasyenler, Dada, Lettrist şiir, imajist şiir, projektif şiir, Beat şiiri, lisan şiiri (Language), somut şiir, slam şiiri… Şiirin isimlendirilmeye, bir akıma veya harekete ihtiyacı yok elbette; tarihsel koşullar bir akım gerektiriyorsa bir şiir akımı ortaya çıkar zaten. Şiir akımları, şairler akım yaratmak istedikleri için oluşsaydı, şu anda bildiklerimizden çok daha fazla şiir akımımız olurdu, emin olabilirsiniz. Herhangi bir döneme isim koymak gibi, 1 Ocak 2000 tarihinden sonra yazılan bir şiire isim koymak da bana saçma geliyor; bir kopuş görmüyorum. İsimlendirme konusunda çeşitli girişimler var: milenyum kuşağı, 2000 şiiri, vb. Ben bu dönemde yazılan şiirde öncekinden bir farklılık göremiyorum; bunu destekleyen yeterince kanıt yok elimde. Ama 2000’lerde ne oldu? Aslında 1990’larda olan bir şeydi, internet geldi, şiirin dağıtım olanaklarını büyük ölçüde değiştirdi; bunun sonucunda merkezî iktidarlara karşı bir hareket başladı, merkez dışında kaliteli dergiler yayımlandı; böyle bir şey yoktu daha önce. Dağıtım olanaklarının geri dönüp şiir üzerinde bir etkisi olmuş mudur? Olmuştur; görsel denemeler, bir dönem deneycilik adı verilen şiir, tipografinin etkisinin artması gibi bazı denemeler olmuştur ama bunlar gerçekten önceki şiirden kopup götürecek kadar farklı mıydı? Buna yanıt bulmamız gerek, yoksa öncekinden kopmayan bir şiire neden ayrı isim koyalım?
Enis Akın hangi kavgalardan vazgeçti; daha doğrusu hangi kavgaları yarım bıraktı?
Çocukluğum Aksaray Laleli’de geçti, İstanbul’da. Bilen bilir, eskinin saygın semtlerinden. Ben büyürken maalesef 6-7 Eylül olaylarından sonra boşalmış apartmanlarla dolu, biraz hayalet bir mahalleydi. Tabii sonra da şehre her yeni gelenin işgal etmesiyle bir kültür filizlenemedi orada; dolayısıyla birçok istiladan sonra, şimdi de şehrin merkezindeki taşra gibi bir semt oldu. Bozulmaya başlarken üniversitenin son senelerinde iş hayatına atıldım, ayrıldım oradan. Çocukluğumda Langa, Yenikapı, Kumkapı, Cankurtaran, Fatih, Şehzadebaşı, Samatya, Beyazıt, vb. semtleri karış karış dolaştım. Sokak çocukları her gün kavga ederler, bilirsiniz; bazen kendi canıma okumak isteyenlere karşı kavgaya girişirdim, bazen arkadaşlarımın. Her gün bir kavgam vardı. Büyük kavgalar değil; bir pantolon yırtılır, bir top patlar, bir bisiklet devrilir, biri kafasını yere çarpar, kavga biterdi. Hırsızlık, bıçak çekme, kumar, güvercincilik, ayakkabı boyacılığı; bunlar çocukluğumun parçasıydı. Ama aynı zamanda iki ayrı kolejde okudum; üç sene Bakırköy’de ilkokul, 8 sene Nişantaşı’nda orta ve lise, zenginlerin çocuklarıyla. Orada da kavga olurdu ama daha dolambaçlı, daha sinsi, daha kindar. İETT otobüsleriyle gidip geldiğim için (zengin değildik, servise verecek para yoktu) halkımızın çocuk sevmediğini erken yaşta öğrendim. Çocukken beni belediye otobüslerinde epey hırpaladılar; sapıklar, muharip gaziler, dayılar, deliler… Kısacası, hayatımda pek kavgadan kaçamadım; kaçarsam daha kötü olacağını erken yaşta öğrettiler. Kavga etmeyi herkes gibi ben de sevmiyorum ama inançlarımı savunmak için kavga etmem gerektiğinde bundan kaçmıyorum. Tabii artık edebiyat kavgalarından söz ediyorum. Şimdi bir kitapta yazılarımı topluyorum, bunun içinde polemikler de var. Ne olmayacak bu kitapta? Beni bilen bilir, “bir üfleyip bir öpücük yollayan” metinlere “polemik” adı vermedim hiç, veya eleştirisi son satırına kadar bekletilmiş metinleri samimi bulmadım; bundan sonra “kimseyi incitmeme yaşına geldik” diyeceğimi de sanmıyorum. Ara sıra kulağıma geliyor, bazı “büyük” şairler “Orada (o dergide, o panelde) Enis Akın varsa ben gelmem” diyorlarmış. Kavgacı görülüyorum. İnsanın inandıklarının savunmasının bedeli sanırım. Ama ben hiçbir zaman o ya da bu kişiyi değersizleştirmek için kalem oynatmadım, sadece öz değerlerimi savundum. Edebiyatımı yapmaya devam ettim, ediyorum; bu arada kavga edilmesi gerekirse ediyorum, işime dönüyorum. Edebiyatta çok sevdiğim, çok değer verdiğim birçok insan var, onları anlatmak da gerekiyor; onları da anlatıyorum. Yolumda gidiyorum yani.
“TÜRK ŞİİRİ MUVAZZAF BİR ŞİİR; İKİNCİ YENİCİLER KISA BİR DÖNEM İÇİN BİLE OLSA ŞAİRLİK VAZİFELERİNİN YANINDA ESTETİK BİR SERBESTLİK DÖNEMİNİN GEREKLERİNİ YERİNE GETİRMEYE ÇALIŞMAKLA BÜYÜK BİR RİSK ALDILAR BENCE.”
Kitaba dönecek olursak; “Manuel Francisco dos Santos” adlı şiirinizde, “çünkü her halk kahramanla beslenir” dizesi geçiyor. Bu dizeden yola çıkarak, Enis Akın’ın kahramanları var mıdır, varsa da kimlerdir?
Türk şiiri muvazzaf bir şiir; İkinci Yeniciler kısa bir dönem için bile olsa şairlik vazifelerinin yanında estetik bir serbestlik döneminin gereklerini yerine getirmeye çalışmakla büyük bir risk aldılar bence. Bütün İkinci Yenicileri bu nedenle kahraman sayabiliriz. Risk almayan şair olur mu; ama öyle şairler çok.
Telaş’ta şiirlerinizin bazıları hep birilerine ya da bir şeylere sesleniyor gibi: dünyaya, akşama, sabaha, barmene, Melda’ya, belleğe... Sanki şiirler konuşmayı hiç bırakmak istemiyor. Merak ediyorum: Bu seslenmeler sizde bir yalnızlıktan mı doğuyor, yoksa şiir sizin için zaten konuşmanın, ulaşmanın, dokunmanın bir yolu mu? Ve son olarak: Sizce bir şair için “seslenmek” hâlâ işe yarıyor mu; yani şiir birine, bir şeye gerçekten ulaşabiliyor mu, yoksa bütün bu seslenmeler yalnızca yankıya mı dönüşüyor?
Metnin lafzı açısından haklı olabilirsiniz. Bu yorumunuza ben doğru ya da yanlış diyemem ama Turgut Uyar, “ey beni gülünç eden bitki sapları” dediği zaman bitki saplarına mı sesleniyordu, yoksa bize bir resim mi çiziyordu? Prosopopoeia. Benim gözümde sokak lambasının altında elinde çiçekle sevgilisini beklemekten yorulan, fötr şapkalı bir İstanbul efendisi beliriyor mesela. Bu bir imaj oluşturma tekniği olarak kullanılabilir. Şiiri bir kurgu olarak düşünürseniz bakışınız değişecektir sanırım. Mesela şiirde, “Şu parayı uzatır mısınız?”, “Müsait bir yerde inecek var”, “Arkalara doğru ilerleyelim”, “Para üstü almayan kaldı mı?” gibi ifadeler kullanıldığında neler canlanıyor gözünüzde?
Kitabı okuyanlar için bir soru olsun bu: Enis Akın canı sıkıldığı zaman çekip gider mi?
Canının ne kadar sıkıldığına bağlı.
“Gençlik Bir Çöldür” şiirinizde sert bir sitemle birlikte derin bir hüzün dolaşıyor ve şiirde ismi geçmeyen bir şair var. Aslında bir konuya açıklık getirmek istediğiniz bir iç döküş bir yandan da bu şiir. Kimdir o şair? Çok özel değilse, nasıl bir duygu yazdırdı size bu şiiri?
Aslında herkes kolayca anlar sanmıştım ama başkaları da sordu. Anlaşılması için yeterince ekmek kırıntısı bırakmamışım demek ki… İzzet Yasar’ı biliyorsunuz; ağabeyimizdi ama yaşamının son döneminde bazı düşünce ve davranışları hepimizden değişik oldu diyelim. Mesela Türkiye’de kadın cinayetlerine karşı bir protesto oluyordu, yok efendim rakamlar Amerika’dan daha düşük diye protestoculara kızıyordu. Protesto edebilmek için yeterli kadın ölümü sayısına ulaşamamıştık ülkece demek ki… Bir de çok konuşuyordu. İnançlarını savunmanın ötesine geçti, bir şeylerin borazanı oldu bir anda; bir anlayışın arka vokalistliğini yapmayı kendine yakıştırması ve gerçekten sosyal medyada haddinden fazla söz üretmesi kötü oldu. Yine de sevmekten asla vazgeçmeyeceğim biridir.
Kitabın son üç şiiri “BabAlar Siyah Giyer”, “İyi Düşünülmüş Sorularla Zaman Kazandık” ve “Dış Ünite” babayı merkeze alıyor. “Oturan bir kalkmadır baba”, “Sokağa çıkabilir miyim babam öldü”, “Babaların bakımını aksatmayınız” gibi dizelerde baba hem bir yokluk hem bir kalış gibi görünüyor. Bu şiirlerdeki “baba” sizin için kim ya da neyi temsil ediyor? Gerçek bir figür mü; yoksa geçmişle, otoriteyle, hatta şefkatle hesaplaşmanın bir sesi mi? Bu tekrar sizce bir hesaplaşmanın sürmesi mi, yoksa artık sessizce kabullenilmiş bir mirasın yankısı mı?
Şiirinizde “baba”nın bu kadar ısrarla geri dönmesinin sizdeki içsel karşılığı nedir?
Şiire giderken çocukluğum her zaman yanımda elbette. Babamı erken yaşta kaybettim ama daha önemlisi şunu söylemek isterim; dümdüz baba eksikliği diye bir şey yoktur, baba her zaman ikincildir, çünkü erkek çocuk-kız çocuk fark etmez. Baba eksikliği denen şey öncelikle bir annelik eksikliğidir. Anne eksikse babaya döner çocuk, o zaman söz konusu olur baba eksikliği. Baba eksikliği çifte bir eksikliktir yani.
Bu arada yakın zamanda Yapı Kredi Yayınları’ndan Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu diye enfes bir inceleme kitabınız da okuyucusuyla buluştu. Size bu incelemeyi yazmanızdaki dürtüyü sormak isterim. Ayrıca en çok nelerden sıkılıyorsunuz bugünlerde ve en son okuduğunuz şiir kitabı?
O kitapta şairin ilk dönemini ortaya çıkarmayı denedim. Bir arkeolog gibi çalıştım. Şiir analizleri, biyografik öğeler kullanarak yapılan arkeolojik bir kitap. Turgut Uyar’a nüfuz etme çabası: Uyar’a bir insan olarak baktım, ondaki şairliği gördüm; bu kadar gördüm, gördüğüm kadarını yazmaya çalıştım. “Benim zaten bir sözüm vardı da bunu şu kişi üzerinden söylemeye çalıştım” değil; bunu da yapanlar var, ben sadece Turgut Uyar’ın gittiği yoldan ilerlemeye çalıştım. Hep kapalı kalan bir dönemdi, gizemini bozmadan o dönemi anlamak benim için önemliydi. Okuduğum şiir kitapları bir tane değil; Atakan Yavuz, Mehmet Öztek, Davut Yücel, Furkan Çalışkan, Zeynep Karaca, Canan Yaka ve Diyar Atak şu sıra masamda. Yusuf Koşal, Rıdvan Ardıç, Ertuğrul Rast, Zeynep Tuğçe, Tan Babür ve Özgür Göreçki ve tabii sizi de yazdıkça okuyorum.
Ve son olarak: “Hadi dünyayı kapatıyoruz hanımlar beyler” diye anons geçiyor, durum çok ciddi. Çantanızı hazırlıyorsunuz, bir yandan gidiyoruz artık. En son ne bırakmak isterdiniz dünyaya?
Kelimelerimi, başka bir şeyim yok.