Sen bir rakam değilsin, adın Noor
“Daybreak In Gaza, beş bin yıl öncesine uzanan yerleşim birimlerinden işgal altındaki hayatlara, Gazze’yi olanca zenginliği ve kederiyle etraflıca betimleyen, topluca yazılmış bir aşk mektubu. Aynı zamanda sözel bir kültürel direniş.”
Üstte, yıkımdan önce Gazze limanı. (Kitap kapağından) / Altta, yıkımdan sonra Han Yunus, Gazze.
“Şiir yazdığım ve dostlarımı ağırladığım, deniz kenarında, Ortodoks Kültür Merkezi’nin yanındaki evim, ailem için mütevazı bir yuvaydı: İşletme dalında yüksek lisans sahibi eşim Samar, okula yeni başlamış kızım Baghdad ve yüzmeyi beş yaşında öğrenmiş, şimdiyse yüz elli günlük açlığın, bombardıman ve çadırda yaşamanın ardından her gün bana oyuncaklarını ve onun için yaptığım, içinde bir kez bile uyuyamadığı ahşap yatağını sorup duran oğlum Khaled. Khaled her gece üşümekten şikâyet ediyor. Soğuk, kelimelerin betimleyemeyeceği denli korkunç bir canavar. İnsanın uzuvlarını yiyor. Kalbini durduruyor. Yalnızca bir çadırın içinde hissedilebilen, tarif edilemez bir lanet.”
(s. 172, Mahmoud Joudeh)
Alıntı, Refah doğumlu yazar Mahmoud Joudeh’tan. Daybreak In Gaza, Stories of Palestinian Lives and Culture isimli kitaptan; Nisan 2024’de yazılmış. İsrail ordusu 13 Ekim 2023’te Gazze’nin en güzel mahallelerinden Rimal’daki evlerini boşaltmalarını emredince, yanlarına sadece kimliklerle kızının okul çantasını alabilmiş, aile. “Sık sık düşünüyorum, çıkmayıp kalsaydık ne olurdu? Bir kerede ölürdük. Ama çıktık ve şimdi bir günde bin defa ölüyoruz” diyor yazar.
Stories of Palestinian Lives and Culture
Editörler: Mahmoud Muna, Matthew Teller, Juliette Touma, Jayyab Abusafia
Saqi Books
Ekim 2024
336 s.
Londra merkezli Saqi Books tarafından 2024’te basılmış, geliri Filistinliler İçin Tıbbi Yardım (MAP) kuruluşuna giden Daybreak In Gaza, Stories of Palestinian Lives and Culture, yıllardır abluka, işgal, özellikle son iki yıldır neredeyse sadece savaş, açlık, yıkım, ölüm gibi kelimelerle andığımız; kayan ekranlardan sürekli bombalanan binalarla uzuvlarını, sevdiklerini, hayatlarını kaybeden insanlar görüp maddi yardımda bulunmaktan, ara ara sokaklara dökülmekten ve demokrasi artıkçısı hükümetlerimize türlü şekillerde baskı kurmaya çalışmaktan başka bir şey yapamıyor olmanın çaresizliğiyle sıradan hayatlarımızda kaşıyıp durduğumuz yaralardan birini, Gazze’yi etraflıca, beş bin yıl öncesine uzanan yerleşim birimlerinden geleneksel dansı dabbeye, tarihiyle, kültürel mirasıyla geniş bir referans aralığında ele alıyor.
Tohumu Kudüs’te bir kitapçı dükkânı olan kültürel aktivist Mahmoud Muna ile İngiltere doğumlu gazeteci-yazar Matthew Teller’ın girişimiyle atılan; Birleşmiş Milletler’e bağlı Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) iletişim direktörü Juliette Touma’nın ve Gazze Jabalia Mülteci Kampı doğumlu gazeteci Jayyab Abusafia’nın desteklediği kitap; kendi içinde başka bir utanç, ayrı bir kara delik olan o tarihin, 7 Ekim 2023’ün öncesindeki ve sonrasındaki hayatlardan yola çıkıyor; Gazzeli yazar ve sanatçıların, doktorların, esnafın, çiftçilerin, öğrencilerin birinci elden tanıklıkları, anıları aracılığıyla yıllardır işgal altındaki yurdun ruhunu olabildiğince geniş bir skalada yansıtma, Gazze’ye ses olma amacını güdüyor. Mart-Mayıs 2024 arasında, üç ayda hazırlanan kitaptaki 70’e yakın parçanın bir kısmı akademisyenler ve yazarlar tarafından derlenmiş, tarihî, coğrafi, kültürel bilgiler barındıran sayfalar, büyük kısmı ise tanıklıklar. Yazarların yaptığı çağrının ardından farklı formatlarda yüzlerce hikâye akmış, derlenmiş; röportajlar, yazılı mesajlar, arka planda patlayan bombaların duyulduğu sesli mesajlar, halihazırda tutulan savaş günlükleri… Kitaba katkıda bulunanların çoğunun halen hayatta olup olmadığı bilinmiyor.
Yeni çağın iletişim araçları vasıtasıyla süregiden katliam hakkında çok yazık ki sayısız belgeye sahibiz. Dünya bu otokrasi salgınını da atlatır, hukukun Mad Max’vari kaotik bir kaba güce tamamen yenildiği bir gezegene dönüşmez ve varlığını, her kaynağını sömüren kendini beğenmiş insan türüyle sürdürebilmeyi başarırsa ve bilgi bugün anladığımız anlamda işlenip aktarılmaya devam ederse, Gazze faillerinin en iyi belgelenmiş soykırım dalında herhalde ödül beklediği bu karabasan, bu çılgınlık, yıllardır tanık olduğumuz bunca vahşete rağmen kitabı okumayı yine de zor kılıyor.
Kitap Gazze’yi, çok yönlü bir perspektiften tanıtıyor okura: Kültürel mirasın 3.000 yıldır parçası olan, her bölgenin farklı bir nakış, kumaş veya başlık biçiminde uzmanlaştığı, ulusal bir sembol haline gelmiş halk sanatı tatrizden yerel yemeklerine, Filistin’deki ilk fotoğrafın dünyadaki gelişmelerle paralel olarak 1839’da Kudüs’te çekilmiş olmasından 1985’te kurulmuş, 1992’de Ağa Han Mimarlık Ödülleri’ne aday olmuş (ve 2023’te yerle bir edilmiş) Rashad al-Shawa Kültürel Merkezi’ne…
Koca bir halkı yok sayan, varsa bile insandan saymayan faşist söylemlere inat, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki kozmopolit yapısından bugüne uzanan zengin anlatısıyla Daybreak in Gaza, umut ve acıyla karışık, söze dökülmüş bir belgesel tadında.
Gazze, tecritten dolayı ne Mısırlı ne de tam anlamıyla Levanten olan, her ikisinden de unsurlar taşıyan bir kültür geliştirdi. Bunu, Filistin Arapçası ile Mısır Arapçasının bir karışımı olan lehçede duyabilir ve özellikle yemek kültüründe görebilirsiniz. (…) Balık Batı Şeria’nın mutfak kültürünün pek önemli bir parçası değildir ama Gazze’nin, acılı karides güveci olan zibdiyet gambari gibi kendine has balık yemekleri vardır. Aşırı Gazzelidir bu. Sonra, kurutulmuş, tuzlanmış ve fermente edilmiş kefalden oluşan feseekh vardır. Tamamen Mısırlıdır, başka hiçbir yerde yenmez – bayramlarda, Gazze dışında. (s. 281, Atef Alshaer)
Kendini Filistinli Arap Hıristiyan, Ortodoks ve toplumun Müslüman dokusunun bir parçası olarak gördüğünü belirten İlahiyatçı aktivist Dr. Yousef AlKouri, Gazze’nin kentsel bir zihniyete sahip olduğunu, en azından Gazze şehrinde dinsel sınırların muğlak olduğunu, Müslümanların Noel’i ve Paskalya’yı kutladığını, Hıristiyanların camiye, Müslümanların kiliseye rahatça girebildiğini söylüyor:
Gazze’deki Hıristiyanların çoğu Ortodoks’tur. Azınlık Katolik’tir ve yalnızca çok azı, belki otuz ya da elli kişi Protestan’dır. (…) Fakat Gazze şehrindeki Hıristiyan okullarının çoğu öğrencisi Müslümandır. Yüzde doksan kadarı diyebilirim. Dinî kimlik üzerine bir mücadele yoktu. Anlaşmazlıklar elbette olurdu ama bu, sürdürülen ortak yaşamda sağlıklı bir diyaloğun parçasıydı. Daha sonra, beş yüz Müslüman öğrencinin içindeki tek Hıristiyan çocuk olduğum bir devlet okuluna gittim. Sonra da hukuk eğitimimin bir parçası olarak Kuran, şeriat ve İslam geleneği üzerine dersler aldım. (s. 164-65, Yousef AlKhouri)
Bence kitabın güçlü taraflarından biri, anlatıların gerçekçi olması. İdealize etmeden, romantize etmeden, sıradan bir toplumda neler yaşanıyorsa öyle; olduğu gibi.
Otuz beş yaşındayım, evliyim ve iki çocuk annesiyim. Günlük rutinim harikaydı. Yerel kurumların birinde proje sorumlusuydum. Güne sahil yolunda yürüyerek başlardım. İşten sonra spor salonuna giderdim, ardından akşamı çocuklarım ve arkadaşlarımla geçirirdim. Birbirimizi ziyaret ederdik, açık hava etkinliklerimiz olurdu. Aslına bakılırsa yapacak çok fazla şeyimiz olurdu. Denizimiz vardı, mükemmel bir plajımız vardı, gidecek yerlerimiz vardı. Bu hayatı özlüyorum. (s. 24, Noor Swirki)
Noor Swirki Ocak 2024’e ait bir kayıtta ikinci kez yerinden edildiğini belirtiyor; önce Gazze’den Han Yunus’a, ardından Refah’a, el Mevasi’ye:
Yiyecek arıyoruz, su arıyoruz, elektrik arıyoruz, dünyanın geri kalanıyla iletişim kurmanın yolunu arıyoruz. Sefil bir hayat bu. Mülteci bir kadın olmak bir trajedi. Mahremiyetin yok. Sağlığına dair alışageldiğin rutin yok. Pedin yok, çünkü hijyen ürünlerine erişimimiz yok. Başörtülerimizi sürekli takıyoruz, uyurken bile. Nefes alacak yerimiz yok. Aile üyelerine bakmakla yükümlüyüz. Çocuklara, hatta yaşlılara, kocalarımıza, kız kardeşlerimize, erkek kardeşlerimize ve tüm aile bireylerine karşı çifte sorumluluk taşıyoruz. Bu dünyada kadın olmak, iki kez mağdur edilmek demek; işgal, mevcut koşullar ve cemiyet tarafından. (s. 24-25)
Filistinli mülteciler, Gazze'deki bir kampta UNRWA (Birleşmiş Milletler Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı) tarafından dağıtılan yiyecekleri bekliyor, 1956. Fotoğraf: Rene Jarland/AFP
Sosyo-ekonomik sınıf, etnik köken veya cinsiyet alanındaki eşitsizliklerden (mesela Filistinli Romanların ne yazık ki halen pek çok ülkede olduğu üzere orada da ayrımcılığa uğraması gibi), aile içi şiddetten, sansürden, Hamas’ın saldığı korkudan, uyguladığı keyfî kaba kuvvetten olduğu gibi bahsedilmesi çok kıymetli kanımca. Savaşta en ağır zararı görenlerin olağan günlerde de toplumun dışına itilenler, ayrıcalıksızlar, iktidar çemberinde bulunmayanlar olduğunu zaten biliyoruz.
Gazze doğumlu sanatçı Rana Al-Batrawi, Gazze’nin güzelliğiyle çelişkilerine sıklıkla kafa yorduğunu, buranın başka hiçbir yere benzemeyen, kendine özgü bir ruhunun bulunduğunu, insanlarının cömert ve dışadönük olduğunu söylüyor. Fakat ifade özgürlüğü kısıtlamalarından, muhalefetin bastırılmasından da yüreklilikle söz ediyor:
Hükümeti eleştirmek ya da siyasete müdahil olmak hoş görülmez. Yolsuzluk vardır ve rüşvet hukukun üstünlüğünü baltalar. Hükümet adaletsiz davrandığında vatandaşlar itiraz edemez; ederlerse tehdit edilir, hatta dayak yiyebilir. Aile içi şiddet vardır, devlet şiddeti vardır ve adaletsizlik vardır. Pek çok Arap ülkesinde olduğu gibi, insanların neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğini kontrol eden bir yönetici vardır. (s. 184, Rana Al-Batrawi)
En azından her şeyin toptan değiştiği, 2023’ün o iyice uğursuz ekimine kadar durum aşağı yukarı böyleymiş. Her şekilde gerçek şu ki, 1948’den bu yana evinden tekrar tekrar sürülen bir halk var. Kökleri şu anki ismiyle Aşkelon’a yakın bir köyde, Bayt Jirja’da olan Fatema Qaadan bunlardan sadece biri. Annesiyle babası, köy 1948’de saldırıya uğrayınca pek çok aile gibi meyve bahçelerini, mülklerini geride bırakıp kaçmak zorunda kalmış. Gazze kentindeki Al-Shati mülteci kampına sığınmışlar; ta ki İsrail ordusu 1970’te kampı aylarca abluka altına alana, mahalleleri yerle bir edene ve Fatema’nın erkek kardeşlerinden birini öldürene dek. Aile sonra Bayt Lahiya’ya göçmüş. (s. 102, Laila El-Haddad)
Altı Gün Savaşı sırasında İsrail askerlerinin Gazze'ye girişi, 6 Haziran 1967.
Fotoğraf: Moshe Milner
Sosyal hizmetler görevlisi Hossam al-Madhoun’un tuttuğu savaş günlüğüne 17 Aralık 2023’te girdiği üzere, Gazze’de insanların sığındığı bir okulun duvarına tezgâh açmış bir kadın satıcı da sürekli yer değiştirenlerden. Al-Madhoun, kadının, bir gazetecinin, “Buraya nereden geldiniz?” sorusuna verdiği cevaplara kulak misafiri olmuş:
“12 Ekim’den bu yana, pek çok yerden” diye başlıyor, kadın. Beyt Hanun’da yaşıyorlarmış. En büyük oğluyla kayınpederi bir bombardımanda ölmüş. Sonra ailesinin Al-Shati mülteci kampındaki evine sığınmışlar. Oradaki saldırılarda da anne-babasıyla kocası öldürülmüş. Enkazın altında kalmış kocasını, iki yıl önce İsrail’de inşaatlarda çalışırken kaybettiği bir parmağından teşhis etmiş. Bunun ardından kız kardeşinin yaşadığı Al-Zahra Şehri’ne gitmişler ama bombalar da resmen onları takip etmiş … Orada da kızını ve kayınvalidesini kaybetmiş. Son olarak gazetecinin sorularına cevap verdiği o okula sığınmışlar, küçük oğlu ve yaralı kız kardeşiyle. O tarihten sonra ne oldu, bilmiyoruz.
Bu yukarıdaki paragrafı derlerken fiilleri sürekli silip yeniden yazdım. Kaybetmek, gitmek, sığınmak… Kelimeler, hayatta kalmak için kendine bu denli yabancılaşan, başına gelen, hepsi ayrı birer kâbus olan olayları sıradan yaşantılarmışçasına gazetecinin tekine bir yandan ekmek yaparken gözyaşlarına boğulmadan, aklını bütünüyle kaybetmeden anlatabilecek kadar duygusuzlaşmak zorunda kalan bu insana, sizden benden hiçbir farkı olmayan bu insana hizmet etmiyor. Kuru habercilik diline sığınan ana akım medyadan farklı söylemler geliştirsek bile bunca acının hakkını sözle veremiyoruz. Hossam al-Madhoun, ilerleyen sayfalarda, 27 Şubat 2024’te karşılaştığı bir çocuktan bahsediyor; günlüğündeki bölümün adı “Refakatsiz Çocuk”. Yani annesi babası büyük ihtimalle gözünün önünde öldürülmüş çocuk. Günlerce aç biilaç, çıplak ayak yürümüş çocuk. Hiçbir duygu belirtisi göstermeyen çocuk. Akıbeti belirsiz çocuk.
Ya da okuluna sağ salim varabilmek için keskin nişancıları atlatmak zorunda olan çocuk… 1993’te Gazze şeridinin güneydoğusunda, sınırın hemen yanındaki küçük bir yerleşim birimi olan Huzaa’da doğmuş Amir Qudaih, inanılmaz bir azimle Amerikan vizesi alarak 2016’da Boston’a yerleşmiş. Fakat kalbi hep Gazze’de kalmış. 2021’de, savaşın Gazze’nin kırsal kesimine olan etkilerini konu edinen “Border Ecologies” projesiyle Venedik Mimarlık Bieaneli’nde Gümüş Aslan alan ekipten olan Qudaih, Ekim 2003’ten röportajının yapıldığı Mart 2024’e dek 100’ün üstünde yakın akrabasını kaybetmiş (düzeltme: 100’ün üstünde akrabası, İsrail ordusu tarafından öldürülmüş).
Huzaa’da, 2010 yılında biri lisenin inşası için arazi bağışlamıştı. Okul sınır çitine çok yakındı, beş yüz metreden bile daha az mesafedeydi. İsrailli keskin nişancılar biz her sabah okula yürürken köye rastgele ateş açardı. Amaçları yetişkinlerin tarlalara gitmesini engellemekti fakat kurşunlar tabii ki okula da isabet ederdi. Orada okuduğum süre içinde üç öğrenci öldürüldü; bir kız okulun içinde vurularak, iki öğrenci de yürürken. Bir başka kızsa bir sabah evinde, balkonunda öldürüldü. Burada, Amerika’da okullar silahlı saldırı olduğunda tatil ediliyor. Huzaa’da hiç edilmezdi. O zamanlar durumun ne kadar anormal olduğunun farkında değildik. (s. 150, Amir Qudaih)
Gazze Şeridi'nde İsrail askerleri, 1987.
Fotoğraf: İsrail Ulusal Kütüphanesi
2014 savaşından tanıklıkları derlediği Orphaned Gaza (2015), Gazze şehrini sosyal, siyasi ve kültürel açıdan ele alan Letters to Baghdad (2018) ve kollarını, bacaklarını kaybetmiş insanların mücadelelerini anlattığı Garden of Lost Legs (2022) isimlerinde kurmaca ve kurmaca dışı kitapları olan, tiyatro ve sinema yazarlığı da yapan Mahmoud Joudeh ise şöyle diyor:
Sözde uygar dünyanın, ortak olduğu suça tanıklık etmek istememesi yüzünden bitmek bilmeyen bir eziyetler silsilesi. Bizler, hiçbir suretle parçası olmadığımız tarihsel bir suçun neticelerini üzerimize salanların, o sözde uygar dünyanın mağdurunun mağduruyuz. Büyükannemle büyükbabam 1948’de İsdud’dan sürülüp bir çadırda yaşamaya zorlandı; şimdi de biz, onların torunları, 2023’te Gazze’den sürüldük ve aynı çadırda yaşamaya zorlanıyoruz. (s. 173, Mahmoud Joudeh)
Gazzeli yazar Noor Aldeen Hajjaj, olur da ölüm haberini alırsak; hayatı, özgürlüğü, çocukların kahkahasını, denizi, kahveyi, yazmayı, Feyruz’u sevdiğini bilmemizi istiyor, tuttuğu savaş günlüğünde. “Yirmi yedi yaşındayım ve pek çok hayalim var” diyor. 1996 doğumlu yazarın ilk kitabı Wings That Do Not Fly 2021’de basılmış, ilk tiyatro oyunu The Grey Ones ise 2022’de sahnelenmiş. “Ben bir rakam değilim,” diye haykırıyor, “ve ölümümün geçiştirilen bir haber olmasına rıza göstermiyorum.”
Biz geri kalan dünyalılar, sevgili Noor, günlüğünün yer aldığı sayfanın dipnotunda, 2 Aralık 2023’te, Gazze kentinin doğusundaki en büyük ve en eski mahallelerden biri olan Şucaiyye’de İsrail savaş uçakları tarafından öldürüldüğünü okuduk. Hayatı, denizi, kahveyi, Feyruz’u sevdiğini biliyoruz ve seni rakamla değil, adınla anıyoruz. Kendine iyi bak Noor; en azından bombaların seni artık kovalamadığı bir yerdesin. Bizlerse işte burada, vicdan azabıyla baş başa.