• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Direnişin radikal kadınları

“Bu  kadınlar kendilerini Filistinli ve feminist olarak olarak tanımlasalar da, her iki kimliğe de eleştirel yaklaşmayı ihmal etmiyorlar. Batılı bir kavram olduğu için kimi zaman mesafeli yaklaşsalar da, feminizm direnişin merkezinde yer alıyor.” 

Said Elatab, Lübnan ve Filistin'in Yeniden Doğuşu, tuval üzerine yağlı boya, 2024.

BURAK KUMPASOĞLU

@e-posta

İNCELEME

5 Şubat 2026

PAYLAŞ

Filistinli Radikal Kadınlarla Söyleşiler ve Güzel Dediğimiz Ne Varsa, bir Shoal Kolektifi projesi olarak 13 Filistinli kadınla yapılan söyleşilerden oluşuyor.[1] Söyleşiler İslamcı, milliyetçi ve erkek egemen bir paradigmaya sıkıştırılmış olan Filistin direnişinin sahip olduğu başka imkânları, pratikleri önümüze seriyor, hatırlatıyor. 1929’da kurulan Filistinli Arap Kadınlar Birliği’nden 2019 yılında filizlenen Tali’at hareketine kadar, özgür bir vatanın ancak kadınların özgürlüğüyle mümkün olacağına dair bir hatırlatma bu. Bu bağlamda kitabın ismindeki “radikal” kelimesi, taşıdığı aşırılık anlamından ziyade, kurtuluş mücadelesinin bel kemiği olan ana-ataların ruhunu bünyelerinde taşıyan bu kadınların zorlu mücadelesini ifade ediyor aslında. (s. 10)

1929'da İngiliz Yüksek Komiseri Konutu önünde protesto yapan Filistinli kadınlardan oluşan bir heyet.

Salt silahlı mücadeleye indirgenen direnişin; Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) aktivizmiyle, video gazeteciliğiyle, permakültürle, hatta Filistin’in geleneksel halk dansı olan dabke ile nasıl zenginleşebildiğini öğreniyoruz bu “radikal” kadınlardan. Kararlılık yahut sebat etmek olarak Türkçeleştirebileceğimiz sumud kavramının genişletilmiş pratikleri denebilir belki tüm bunlara. Filistinliler arasında yaygın olan, “bizim varlığımız zaten bir direniştir” ifadesinin bir kavramsallaştırması olarak, günlük direniş biçimlerini işaret eden sumud ise şöyle tanımlanıyor: “Diğer tüm yollar kapandığında, örgütsel altyapılar yok edildiğinde ve sadece siyasi kurumların değil, her bireyin de tamamen yok edilmesinin gerçek bir olasılık olduğu durumlarda tek mücadele stratejisi.”[2]

Yalnızca İsrail’e karşı değil, Filistin Yönetimi’ne de (FY) itirazı barındırıyor bu söyleşiler. Tunus ve Mısır’daki ayaklanmalar döneminde, FY’nin kendilerine karşı olduğunu fark ettiklerini söyleyen Lina Nabulsi, kapitalizmin kıskıvrak sardığı yönetime karşı öfkeyle dolu. Kendi halkına karşı kullandığı güvenlik güçlerine devlet bütçesinden giderek artan oranlarda pay ayırması bir yana, Amerika ve Avrupa’dan gelen fonların kullanımı, halkla FY arasındaki uçurumu daha da derinleştirmiş görünüyor:

Akın akın kredi vermeye başladılar. Ramallah’ta arabası olan herkes kredi almıştı; yani artık sisteme bağlıydılar. Avrupa’dan gelen fonlar Filistin halkının özünü yok etti. Eskiden birbirleriyle elbirliği içinde olan Halk Komiteleri vardı. ABD ve Avrupa’nın merhametine el açmazdık. Ama artık devlet fonlarının kölesiyiz. ABD, Filistin Yönetimi’ni fonlamayı yarın bıraksın, yönetim birkaç ay içinde dağılır. (s. 31)

Shoal Kolektifi
Filistinli Radikal Kadınlarla Söyleşiler ve Güzel Dediğimiz Ne Varsa
çev. Bilge Tanrısever
Otonom Yayıncılık
Aralık 2025
240 s.

Açtıkları atölyelerde “yerli halka” demokrasi ve cinsiyet eşitliğinin yaratacağı “neşe” gibi konuları (s. 34) anlatan fon sahipleri; suları çalınan, evleri yıkılan, insanları tutuklanan yahut öldürülen bir halkın ihtiyacı olarak belirlemiş demek bu öncelikli (!) konuları. Bir kulübede yaşayanın sarayda yaşayandan farklı düşüneceğini savlayan Marx’ı mı anımsamalıyız burada, yoksa “İdeoloji... bir kulübedekinin bir saraydaki gibi düşünmeye başlamasıdır” diye yazan Ulus Baker’i mi?[3]

BDS hareketini engellemeye çalışan, insan hakları için mücadele etmek yerine galalar düzenleyen, parayla yozlaşan, gelir adaletsizliğini derinleştiren, halkının direniş azmini kıran, kadınları görünmez kılan bir yönetim ne vaat edebilir ki? Olsa olsa bir başka köleliği belki. Bu nedenle mücadele sadece işgale karşı değil, kapitalizme ve patriyarkaya da karşıdır Nabulsi’ye göre. Yetkinin kadınlarda olması gerektiğini, erkeklerin her şeyi yok ettiğini, bu nedenle mücadelenin sorumluluğunu ve liderliğini kadınların –Hillary Clinton gibilerinin değil tabii– alması gerektiğini savunuyor:

Bayraklar umurumda değil. Ulussuz ve kimliksiz bir özgürlük olmalı. Komünizm veya İslam’daki örneklere benzememeli. Her dinden insanın saygı göreceği bir yer istiyorum. Hayvanlar da özgür olmalı. Bir ütopya istiyorum ve daha azına razı gelmeyeceğim. (s. 38)

Söyleşilerin geneline bakıldığında, BDS’ye bağlanan umudun büyük olduğu anlaşılıyor. 2021 yılında feshedip görevlerini Dışişleri Bakanlığı’na verse de, İsrail’in BDS karşıtı kampanyalar için oluşturduğu Stratejik İşler ve Kamu Diplomasisi Bakanlığı, hareketin ne kadar ciddiye alındığının bir göstergesi. Kendi ürünlerini üretemeyen Filistin’in İsrail üretimi ürünlere mecbur kalması, BDS hareketinin daha çok küresel ölçekte bir itiraz olmasını gerektiriyor doğal olarak. Oslo Antlaşmaları’nın enkaza çevirdiği Filistin ekonomisi içinde böyle bir hareketin varlığını sürdürmesi oldukça zor. Üstelik Filistinlilerin tükettiği ürünlerin çoğunun İsrail üretimi olmasının, İsrail mallarının diğerlerinden daha kaliteli olduğuna dair zihinlerde yarattığı bir illüzyon da mevcut. “O sebeple,” diyor söyleşi yapılanlardan biri olan Aya El-Gazzavi, “BDS’den bahsederken aklın da sömürgelikten çıkarılması, klişelerin parçalanması gerektiğini de işaret ediyoruz.” (s. 24)

Ramallah Arap Kadınlar Birliği, 1934.

Sömürgeci düşüncenin kurduğu karşıtlıklarla (uygarlık-ilkellik yahut düzen-kaos gibi) dilde ve bilinçte oluşturduğu klişelere karşı mücadele, direnişin gözden kaçan önemli bir tarafı aslında. Yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, bir iktidar aracı olarak da dilin yeni sömürgecilik politikalarında hegemonik bir söylem alanı yaratmak için kullanılmasında, son yıllarda Filistin’de de sayıları giderek artan kimi STK’ların payının büyük olduğuna dair pek çok çalışma var. Çiftçiliği, özellikle de agro-ekolojiyi bir direniş biçimi olarak kabul eden Gade Hamdan, bu bağlamda STK’ların kullandığı “gelişmişlik” yahut “strateji” gibi kelimelerle dayatılan ithal dilin yarattığı erozyona dikkat çekiyor. Bir bakıma, bu dilin ürünü olan klişelere karşı uyarıyor:

Batı bu terimleri bize dayatıyor. Kendi gündemleri ve bize dair fikirleri olan uluslararası kuruluşlar aracılığıyla önümüze koyuyor. Bize gelişmemiş ülkeler diyorlar. Oysa biz farklı bir yaşam biçimine ve kültüre sahibiz. (s. 158)

Kendi yiyeceğini üretmeyi, kendi suyunu çıkarmayı ya da tohumlarını korumayı dilde başlayan bu erozyona karşı alternatif pratikler olarak ortaya koyuyor Hamdan. Tıpkı eski tohumları ve onların hikâyelerini kurtararak halkın ellerine geri teslim etmeyi amaçlayan Vivien Sansour’un Filistin Ata Tohumları Kütüphanesi gibi. Tüketiciyle doğrudan bir ilişki kurmaya çalışan, ekolojik bilinci artırmaya gayret eden, İsrail’in her türlü baskısına direnen çiftliğiyle Hamdan’ın asıl radikalliğiyse, hiçbir fona tenezzül etmemesi bana göre.

Bizi ve direnme hakkımızı lanetleyip terörist olduğumuzu kabul eden devletlerden fon kabul edersek, gerçekliği ve mustarip olduğumuz güç denklemini, ezen ve ezilenlerin eşit olduğu denklemi nasıl değiştirebiliriz?

Şehd Ebu Seleme

Akademisyen ve sanatçı olan Şehd Ebu Seleme de Filistin’in geleneksel halk dansı olan dabkeyi bu klişelere ve kapitalizme karşı bir direniş pratiği olarak konumlandırıyor. Ebu Seleme’ye göre kimliği, direnişi, onuru ifade eden; cenazelerde yahut şenliklerde icra edilen dabke dansı, kolektif deneyimin ortaya çıkardığı topluluk duygusundan dolayı, Filistin’de insanların kendilerini yaşamın merkezine oturtmasını engelleyen ve böylece kapitalizme karşı koyan bir direniş biçimi aynı zamanda. Üstelik, “Filistinlilerin yaşamlarını şiddetle ilişkilendiren yaygın imgelerin ötesinde, kutlanacak hayat dolu şeyler olduğunu” da gösteriyor.

Lama Süleyman

Bu radikal kadınlar kendilerini Filistinli ve feminist olarak olarak tanımlasalar da, her iki kimliğe de eleştirel yaklaşmayı ihmal etmiyorlar. Lama Süleyman, Filistin ulusalcısı olmadığını, ancak sömürgecilik karşıtı bir politik duruş olarak kendisini Filistin kimliğiyle tanımladığını söylüyor. Filistin tarihinde Arapların Siyonist işgale karşı durmaları ve toprakları üzerinde hak iddia edebilmeleri için tek çarelerinin ulusalcılık olduğundan bahseden Lama Süleyman, tarihin akışında giderek büyüyen bu ulusalcı söylemlerin karşısında kaybettikleri pek çok fikir olduğunu da belirtiyor. Çok önemli bulduğu Rojava deneyimi, kaybolduğunu düşündüğü bu fikirlere bir örnek belki de. Kürt özgürlük hareketinin ulusalcı tavrından, demokratik konfederalizme evrilmesini takdirle karşılıyor. Filistinlilerin buradan öğreneceği pek çok şey olduğunu, ulusalcı mücadelenin sadece Siyonizm karşıtlığına odaklanarak İsrail’e karşı bir tepkiden öteye geçemeyeceğini söylüyor:

Filistinliler için sömürgeciliğe ve kapitalizme karşı verilen mücadele daha çok İsrail işgaline odaklı. Bu çerçeveden çıkmadan pek bir şey başaramayacağız. Dünya yün örgülü kocaman bir battaniye gibi; bir meseleyi diğerinden ayıramıyorsun. İsrail işgali altında olmak, dikkatimizi değişim yaratabileceğimiz diğer alanlardan uzaklaştırıyor. (s. 111)

Nadera Shalhoub-Kevorkian

Batılı bir kavram olduğu için kimi zaman mesafeli yaklaşsalar da, feminizm direnişin merkezinde yer alıyor. 26 Eylül 2019’da Tali’at hareketinin organize ettiği küresel eylemde atılan, “Kadınlar özgür olmadan anavatanımız özgür olamaz” sloganı, ulusal direnişi bu bağlamda yeniden tanımlamıştı zaten. Feminizmi sadece kadınlar için değil, tüm toplum için patriyarkal, kapitalist ve heteronormatif sistemin dayattığı hiyerarşilerin ötesine geçmek olarak görmenin getirdiği bir tanımlamadır bu. Biyopolitik, jeopolitik ve nekropolitik Siyonist sömürgeciliğin, dokusunu bozduğu bir toplumdaki güç ilişkilerini ve doğal olarak toplumsal cinsiyet ilişkilerini işaret eder. Nadera Shelhoub-Kevorkian bunu şöyle formüle eder bir yazısında:

Siyah feministlerle Üçüncü Dünya Kadınları alanındaki akademisyen ve aktivistlerin de belirttiği gibi, Siyonist yerleşimci sömürge rejimi, diğer yerleşimci sömürge yapılarında olduğu gibi, sömürgeleştirilen toplum içindeki ataerkil güçleri manipüle etmeyi amaçlamış; bu güçler 1948 Nakba’sından –Filistinlilerin, İsrail devletinin kuruluşunu izleyen Arap-İsrail savaşını adlandırdıkları “felaket”ten– bu yana giderek güç kazanmıştır.[4]

Yasmeen El Khoudary

Çok geriye gitmeye gerek yok. ‘60’lı yıllarda tüm dünyada yükselen özgürlük hareketlerinden etkilenen Filistinli kadınlar hem işgale karşı mücadele ederler hem de eşitlik ve kişisel özgürlük taleplerini dile getirirler. 1987’deki Birinci İntifada’da kurulan yerel mahalle komiteleriyle de direnişin ön saflarında mücadele ederler. Ancak 1993 Oslo Antlaşmaları sonrasında gerek FY’nin gerek FY’nin teslimiyetçi tavrından dolayı muhalefetin tek seçeneği olarak görülen HAMAS’ın, kadınların görünürlüklerini ortadan kaldırma açısından tavırları aynı olur. Ancak buraya bir şerh düşmek gerekiyor. Batı medyasının HAMAS’ın kontrolünde yaşayan kadınlara dair algısının, asıl sorunu yani İsrail terörünü bir tür perdeleme olduğu fikri Filistinli pek çok kadın tarafından dile getiriliyor. Bir blogger olan Yasmeen El Khoudary, Gazze’deki kadınların haklarının gerçek baskıcısı kim diye soruyor ve şöyle cevaplıyor bir yazısında:

Hayatımızın öyküsü: Beyaz Adam (ve kadın) Filistin’e gelip bize haklar hakkında ders verirken, bizi sürekli olarak haklarımızdan mahrum eden varlığı destekliyor. Gazze’de ise buna yerel yönetimin bu mahrumiyetten sorumlu tutulması ve bu mahrumiyetin gerçek nedeninin, yani İsrail’in kuşatmasının ve işgalinin göz ardı edilmesi ekleniyor.[5]

Maryam Aldossari

Benzer bir itiraz da kimi Batılı feminist örgütlere geliyor. Maryam Aldossari bu örgütlerin Filistinli kadınların yıllardır yaşadıkları karşısındaki sessizliklerini sorguladığı bir yazısında buna şöyle değiniyor:

Yavaş yavaş, onların feminizm anlayışının Filistinli kadınları, İsrail ya da başka bir dış güç tarafından değil, Filistinli erkekler tarafından baskı altında tutuluyor olarak algıladığını fark ettim. Onlara göre Filistinli kadınların eylemlilikleri yok denecek kadar az ve bu kadınlar cinsiyete dayalı şiddetin özüne işlediği bir toplumun daimi kurbanları. Dahası, onların gözünde Filistinli erkekler, kadınları istismar ettiği ve ezdiği bilinen HAMAS gibi son derece ataerkil, dinî ve sosyal açıdan muhafazakâr gruplarla eşanlamlıdır. Dolayısıyla bu ‘feministler’, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısının Filistinli kadınları HAMAS’ın pençesinden ‘kurtarmaya’ yardımcı olacağı iddialarına inanıyor ve savaşın kadınlara verdiği gerçek ve ciddi zararı görmezden geliyorlar.

Bu yaklaşım rahatsız edici bir tarihsel kalıbın parçasıdır – sömürgeci ve emperyal önyargılarla dolu bir feminizm biçimi. Bu türden ‘feministler’ ABD’nin Afganistan’ı işgalini sözde ‘Afgan kadınlarını özgürleştirmeyi’ amaçladığı için desteklediler, ancak örneğin İsrail’de son derece ataerkil ve dinî topluluklarda yaşayan Yahudi kadınların zorla ‘özgürleştirilmesini’ savunmayı asla düşünmezlerdi.[6]

Kitaptaki söyleşilerde bu sertlikte bir eleştiri olmasa da, Gade Hamdan, Batının Arap ve Müslüman kadınlara dair düşüncelerinin ve algılarının yanlışlığına şöyle değinmiş:

Batı onların politik katılım haklarının ellerinden alındığını sanıyor, oysa gerçekte onlar politik özneler. Herkesi feminizmi farklı merceklerden, devrimci Arap feministlerin merceğinden görmeye davet ediyorum. Çünkü aslında bu feminizm çoğu beyaz feminizmden çok daha radikal. (s. 163)

Lama Süleyman ise Filistin’deki feminist örgütleri ilgilendikleri meseleler nedeniyle (kadına yönelik şiddet, namus cinayetleri, zorla evlilikler gibi) geleneksel olarak tanımlıyor. Ona göre bu örgütler ancak farklı deneyimleri olan kadınları içerebildiğinde ve kurban söyleminden uzaklaşabildiğinde büyüme şansına sahip olacaktır. Bu bağlamda Lama Süleyman, Filistin’deki feminizmin sınıf, kuir veya ırk ayrımcılığı gibi konularda harekete geçmemesinden dolayı yeterince kesişimsel olmadığını özellikle belirtiyor. Basit bir kimlik politikası değil bahsettiği şey. Tam tersine, Filistin’deki hareket ve mücadelelerin kimlik politikalarıyla sınırlı kaldığı sürece kayda değer bir başarıya ulaşamayacağından bahsediyor. Aslında tam da bu noktada Aksu Bora’nın da önemle vurguladığı, sosyolojik olanla politik olanın ayrımını yapıyor denebilir belki de.[7] Yine de sömürgecilik karşıtlığı paydasında ulusal mücadelenin feminist söylem ve diğer mücadeleler için bir alan açtığını da işaret ediyor Lama Süleyman.

New York'ta, İsrail Konsolosluğu önündeki bir eylemden. Eylül 2023, in New York.
Tali’at eylemi, 26 Eylül 2019, Ramallah, Filistin. Fotoğraf: Ahmad Al-Bazz

Yazar, şair, çevirmen ve editör olan Sema Fadil ise bir Afro-Filistinli olarak kendisini bu kimlikle tanımlamaya önem veriyor. Aidiyet hissettiği topluluk çerçevesinde, kendisini tanımlarken bu kelimeleri kullanmazsa, o parçasının silinme ihtimalinden korkuyor. Afro-Filistinliler, Gazze şeridindeki nüfusun %1’ini oluştursalar da, hem İsrailliler hem de kimi Filistinliler tarafından dışlanmaya, ırkçılığa maruz kalmış bir topluluk. Oysa Filistinli ilk kadın direnişçi olarak bilinen Fatima Bernawi bir Afro-Filistinli. Sema Fadil, çevresindekilerin yaşadığı kimlik karmaşasını şöyle özetlemiş:

Sema Fadil

... farklı cenahlardan olumsuz tepkiler alıyorum. Bu tepkiler, dünyaya dair anlatılarına uyum sağlamam için, kimliğimi veya kimliğimin bir parçasını görmezden gelmelerine veya silmeye çalışmalarına dönüyor çoğu zaman... Amerikalı bir siyah, ‘Neden sürekli Filistin’den bahsediyorsun? Sen siyahsın’ veya Filistinli biri, ‘Neden siyah olmaktan bahsediyorsun? Sen Filistinlisin’ ve hatta bazı Siyonistler, ‘Sen siyahsın, Filistinli olamazsın’ diyor. (s. 50)

Fadil’in direniş pratiği kelimelere dayalı. Filistin İçin Bir Satır  başlıklı şiir projesi için dünyanın her yerindeki Filistinlilerden kendisine sadece bir satır göndermelerini istemiş. Proje bu satırlardan oluşan kısa şiirlerden oluşuyor. Kendi tabiriyle, Filistinlileri hiç kimsenin asla ayıramayacağı şekilde sayfalarda birleştiriyor. Afro-Filistinli bir kadın olmanın nasıl politik bir tavra bürünebileceğiyse şu cümlelerinden anlaşılıyor:

“Yaşasın mücadele, yaşasın direniş! Zalimden kurtulmaya çalışan ezilenin tarafında olacağım her zaman.” (s. 53)

Şatha Ebu Surur

Kendisi de bir görme engelli olan, engelli hakları aktivisti ve Filistin Engelliler Koalisyonu Koordinatörü Şatha Ebu Surur da engelli haklarını politik bir zeminde temsil ediyor. Hakları için 2018’de FKÖ’nün, 2021’de Filistin Yasama Konseyi’nin önünde oturma eylemleri yapan Ebu Surur; haklarına ve onurlarına aykırı olan şeylere hayır demeyi öğrenmenin, işgal karşısında da bir yolunu bulacağını düşünüyor. Sömürge politikaları ve pratikleriyle engelli hakları için verdikleri mücadele arasında kurduğu bağlantı, itirazlarının yalnızca engellilik üzerinden olmayacağının, olamayacağının da bir göstergesi. Nitekim 2023’te başlayan soykırımcı savaşta, pek çok başka grupla birlikte ortak hareket eden grubuyla, İsrail’in anlatısına karşı, kendisini temsil etme lüksü olmayanların sesi olmaya çalışmış. Filistinli ve görme engelli bir kadın olmasına istinaden ne hissettiğine dair sorulan bir soruya şu cevabı vermiş Ebu Surur:

“... kendimi ezilen biri veya bir kurban olarak görmenin bana ne faydası var? Değişmenin yollarını arayan biri olan benim gibi biri için bu nasıl kullanışlı olabilir ki? Olamaz, çünkü tanımlar veya kategoriler içinde kaybolursam sadece almayı ve maruz kalmayı veya beklemeyi ve ağlamayı öğrenirim. Bu yüzden ben hep baskıyı, hıncı, öfkeyi, hüsranı kendim ve halkım için kullanışlı bir şeye nasıl dönüştüreceğimi veya dönüştürmeyi deneyebileceğimi düşünürüm. Her zaman başarıya ulaşamıyorum. Ama çaresizliği kalıcılaştıran düşünce ve fikirlerden hoşlanmıyorum...” (s. 151)

Diana Huvalid 

Kitabın alt başlığı olan Güzel Dediğimiz Ne Varsa, yukarıda ismini andığım Şehd Ebu Seleme’ye ait bir cümlenin girişi. Şöyle tamamlamış cümlesini: “... insanlık namına bir değer taşıdığını düşündüğümüz her şey, eylemlerine meşru bir zemin kazandırmaya çalışan iktidar tarafından gasp edildi.” İnsanlık namına değil yalnızca; kendiniz ve sevdikleriniz için hayatta kalmak yahut direnmek dışında bir yaşam kalmayınca, yaşamak da giderek bir deliliğe evriliyor sanki. Bir foto muhabir olan ve kendisini sesi olmayanlar için bir ses olarak tanımlayan Diana Huvalid bu durumu şöyle tarif ediyor:

“Özel hayatım falan kalmadı. Normal bir insan gibi yaşayamıyorum. İşgal bizden hayallerimizi, özgürlüğümüzü aldı... Şu an konuşuyorum, çünkü yaşıyorum ama aslında canlı da sayılmam.” (s. 60)

Tüm dünyada yaşanan adaletsizliğin, sömürünün, gaddarlığın yoğunlaşmış bir hali yaşanıyor Filistin’de. Bu kitapta yer alan kadınlarsa, Filistinli kadınları demografik bir tehdit olarak algılayan İsrail’e karşı değil yalnızca, tüm patriyarkaya (hatta ezilenin bir başkasını ezmesi olarak da tanımlanan kiyerarkiye) ve Batının klişelerine karşı da mücadele ediyorlar. Mücadelenin merkezine aldıkları kadın özgürlüğüyle, Filistin direnişini sıkıştırıldığı dar kalıptan kurtararak ırkçılığa, sömürgeciliğe ve neo-liberalizme karşı küresel bir direnişe çeviriyorlar. Gramsci’den mülhem söylemek gerekirse, yeni dünyanın doğabilmesi için canavarlarla savaşıyorlar. Yalnızca Filistin için değil, hepimiz için belki de.

 

 

NOTLAR

[1] Shoal Kolektifi, Filistinli Radikal Kadınlarla Söyleşiler ve Güzel Dediğimiz Ne Varsa, çev. Bilge Tanrısever, Otonom Yayıncılık, İstanbul, 2025.

[2] Katie Coles, Jane Hard, "Palestinian women’s resistance today: imperialism, Islamism and violence", International Socialism 

[3] Ulus Baker, Kanaatlerden İmajlara–Duygular Sosyolojisine Doğru, çev. Harun Abuşoğlu, Birikim Yayınları, İstanbul, 2020.

[4] Nadera Shelhoub-Kevorkian, "Palestinian Feminist Critique and the Physics of Power: Feminists Between Thought and Practice", feminists@law 

[5] Katie Coles, Jane Hard, "Palestinian women’s resistance today: imperialism, Islamism and violence", International Socialism  

[6] Maryam Aldossari, "Batılı feministler Filistinli kadınların hikayelerini neden görmezden geliyor?", Harici.com.tr 

[7] Aksu Bora, "Kesişimsellik", Birikim

Yazarın Tüm Yazıları
  • feminizm
  • Filistin direnişi
  • Filistinli Radikal Kadınlarla Söyleşiler ve Güzel Dediğimiz Ne Varsa
  • Lina Nabulsi
  • Maryam Aldossari
  • Nadera Shelhoub-Kevorkian
  • Shoal Kolektifi

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

O Yıl:

Tarihsel roman mı, tezli roman mı?

“Bir romanın neyi nasıl söylediği, yalnızca el fenerinin aydınlattığı yerlerle değil, karanlıkta bıraktıklarıyla da ilgilidir. O Yıl, tarihsel roman yazmaya soyunurken tarihin nasıl kapı dışarı edildiğinin somut bir örneği.”

ASLI GÜNEŞ

Sonraki Yazı

DENEME

Sen bir rakam değilsin, adın Noor

“Daybreak In Gaza, beş bin yıl öncesine uzanan yerleşim birimlerinden işgal altındaki hayatlara, Gazze’yi olanca zenginliği ve kederiyle etraflıca betimleyen, topluca yazılmış bir aşk mektubu. Aynı zamanda sözel bir kültürel direniş.”

ÇİLER İLHAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist