Leonardo ve Caterina’nın Gülüşü
“Vecce'nin romanında Leonardo da Vinci’nin annesi Caterina, onun serüvenine çeşitli şekillerde dahil olmuş farklı karakterler tarafından anlatılıyor; farklı karakterlerin yaşamöykülerini birbirine eklemleyen, birbirine bağlayan mitoslar dizisi gibi.”
Leonardo da Vinci, Mona Lisa'dan ayrıntı.
Mona Lisa popüler bir imge olarak ‘küresel köy’ün her tarafında çeşitli ‘pozlar’ edindi; barlardan reklamlara, politikadan ‘Urfa sıra geceleri’ne değin. Ama uğradığı onca deformasyona rağmen yerini (o ilginç gülümsemeyi) korumayı da başardı. Bu gülümsemenin ardında ‘başka’ bir gülümseme de olamaz mı acaba? Sanatsal yaratıcılığın art alanı, izler-çevre ve okurlar arasında genellikle merak konusudur ve bu merak edebiyat ve akademi dünyasında kimi zaman yeni çalışmalara ve değerli yapıtlara yol açacak nitelikte profesyonel uğraşlara dönüşür.
İtalyan Edebiyatı Profesörü ve Leonardo da Vinci uzmanı Carlo Vecce’nin Türkçede Burcu Yılmaz’ın özenli çevirisiyle Caterina’nın Gülüşü-Leonardo’nun Annesi adıyla yayımlanan Il Sorriso di Caterina-La madre di Leonardo, verileri araştırmalara dayanan bir roman. Tarihin en ünlü sanatçılarından biri olan Leonardo da Vinci’nin annesi Caterina, sömürgeciliğin bilinen marifetleri dolayısıyla hayatı altüst olmuş bir Çerkes kızı. Yurdunda özenle yetiştirilen ve gözü pek bir ‘erkek savaşçı gibi’ davranan küçük Caterina, uzaklara kaçırıldıktan sonra giderek ‘efendisi’ değişen bir ‘kelle’ durumuna getirilir; ta ki kölelikten ‘azat’ edilinceye dek. ‘Prenses’, köle ve anne Caterina’nın öyküsü, onun serüvenine çeşitli şekillerde dahil olmuş farklı karakterler tarafından anlatılıyor: Yakov, Iosafa, Termo, Iacomo, Mariya, Donato, Ginevra, Francesco, Antonio, Piero (ve tekrar Donato), Öbür Antonio (Accattabriga), Leonardo, ‘Ben’ (Carlo Vecce).
Caterina'nın Gülüşü: Leonardo'nun Annesi
çev. Burcu Yılmaz
Everest Yayınları
Ağustos 2025
608 s.
Bir kısmı belgelere ‘giydirilen’ bir kurgu, diğer yandan mitoslara benzeyen bir anlatı düzeni var: Farklı karakterlerin yaşamöykülerini birbirine eklemleyen, birbirine bağlayan mitoslar dizisi gibi. Diğer kahramanların öykülerinin gelip Caterina’nın serüveniyle buluşması anlatıya bu özelliği katıyor.
Yurdu, babası Yakov aracılığıyla anlatılır. Sürekli uzaklara, halkını ve bölgesini korumak için köyünden uzağa giden bir baba. Annesi o doğduğunda ölür. Babaanne ve hizmetçi İrina’yla şefkat ve Kafkasya’ya özgü bir vakar içinde geçen çocukluğu, adını ve ‘yüzüğünü’ ömrü boyunca taşıdığı Azize Ekaterina’nın dininin yanı sıra Kafkasların Seteney’li, Sosrikua’lı Nart efsaneleriyle biçimlenir. Bir gün, talan çeteleriyle yapılan bir çatışmada esir düşer ve yurduyla bağı sonsuza kadar kopacak biçimde kaçırılır. Bir köle olarak satılacak ve ‘efendiler’ değişecektir. Eline düştüğü ilk kişi Venedikli tüccar Iosafa’dır. Görece şefkatli bu adamın yanından bir yangın esnasında adamın hizmetçisi tarafından kaçırılıp, Konstantinopolis’e gidecek bir geminin kaptanına satılır. Bir dev olan kaptan Termo da nazik biridir. Kız çocuğu olduğunu fark ettiği halde, gemicilerden korumak için ona oğlan çocuğu gibi davranır. İstanbul’da, Venedikli Badoer ailesinden hastalıklı ve zayıf olduğu için baştan savılıp buraya gönderilen kâtip Iacomo’ya satılır. Iacomo’nun Rus kölesi Mariya’yla iki kız kardeş, iki sevgili gibi yakınlaşırlar. Venedik’e götürüldüklerinde Mariya’yla yolları ayrılır. Venedik’te Badoer ailesi tarafından bazı karanlık işlerini yürütmek üzere anlaştıkları Donato’ya verilir. İnsanın iyi ve kötü taraflarını birlikte yansıtan yönleriyle, Donato’nun romanın ‘anlatıcı’ kişileri arasında ayrı bir yere sahip olduğunu söylemek abartılı olmaz. Donato, Caterina’nın sonraki yazgısında da önemli bir yere sahiptir. Ona kendi evladı gibi davranır ve hep korur. Birlikte ölüm-kalım serüvenleri içinde bulurlar kendilerini. Floransa’ya vardıklarında, Donato’nun sonradan karısı olacak eski sevgilisi Monna Ginevra’ya teslim edilir. Burada, eve arada bir gelen noter Piero da Vinci ile birlikteliğinden ‘gayrimeşru’ bir çocuğu olur; çocuk yetimhaneye verilir, kendisi de sütanne olarak Francesco Castellani’nin evine ‘kiraya’ verilir. Piero da Vinci burada da yoluna çıkar ve bu kez Leonardo’ya hamile kalır. Eski bir serüvenci gezgin olan büyükbaba Antonio’nun himayesinde çocuk vaftiz edilir ve Piero’nun kütüğüne kaydedilir. Caterina da ‘efendisi’ Mona Ginevra’nın izniyle azat edilir ve başka bir adamla (Antonio/Accattabriga) evlendirilir. Caterina, en son Milano’ya gidip Leonardo’nun yanında ölür. Bu hızlı ve küçük ‘geçiş’i, okura metnin ayrıntılarında, ‘satır aralarında’ müthiş bir okuma serüveni yaşayacağını bildirerek burada noktalayalım.
Caterina’nın Gülüşü; ‘evrensel bir insan’ ve ‘gezgin’ olan ‘Vinci çocuğu’nun, Leonardo’nun yaşamı hakkında yoğun akademik çalışmalar ve Il ragazzo di Vinci, l’uomo universale, l’errante gibi başka yapıtlar da ortaya koymuş Vecce’nin derin birikimini her bakımdan göz önüne seriyor.
Tarihin o ‘gizil’ tebessümü…
Tarihin herkesi ilgilendiren acı ironileri vardır. İnsanın öyküsü korkunç fiillerle örülmüştür çünkü; öyle ya da böyle suçla dolu. Diğer yandan her insanın öyküsünde gerçeğin yanı sıra kurgusal veya ‘icat edilmiş’ şeyler bulunur. Kimi yıllar sonra dağınık parçaları bir araya getirilerek, eksik olanlar mevcutlarla uyumlu biçimde ‘eklenerek’ yeniden inşa edilir; antik zamanların tabletleri gibi. Kimi de birbiriyle ilgisiz görünen devasa bir belge yığını içinden derlenen malzemeyi yazınsal bir kurgu içinde yeniden var eder, Caterina’nın Gülüşü gibi. Bu yanıyla, insanı tarihin çeşitli veçheleriyle de yüzleştiren bir roman.
Kitabı bir tez gibi dolaşan ‘yazılmayan şey yoktur’ vurgusu (“Her şeyi yazın, her zaman yazın. Çünkü yazmadığınız şey yoktur: gerçek değildir.”) hem sözlü belleğe hem yazı tarihine hem de yazarın kendi araştırmalarına ilişkin detaylara dikkat çeken, çok önemli bir vurgudur. Vecce, bir anlamda yazma sürecinde karşılaştığı kâtip, noter ve diğer yazıcılara borcunu da teslim eder.
Roman ayrıntılı edebiyat incelemeleri düzeyinde bazı ikilikler çerçevesinde okunabilir: Doğa-uygarlık, özgürlük-kölelik, dağ-deniz, at-gemi, kır-kent-, erkek-kadın, söz-yazı… Özgürlük imgesinin dönüşümü ve kölelikle kadın arasında bağ kuran gerçeklik ve mecaz alanları… Ve çevre okumalar: ‘Müjde’ ve tebessümler... Yazıya ilişkin onca vurgunun yanı sıra, okuma yazma bilmeyen Caterina’nın müthiş çizim yeteneği; Gregorius Magnus’un o zamanın yaklaşık bin yıl öncesinden yankılanan sözündeki gibi: “Okuma yazma bilenler için yazı neyse, bilmeyenler için de resim odur”. Dahası, Leonardo’nun ‘paragone’ kapsamında yankı bulan ve resmi sözden (şiirden) üstün gören yaklaşımı… Leonardo’nun entelektüel art alanındaki temel kaynaklardan ikisi: Serüvenci büyükbaba Antonio ve tabii ki hayatıyla anne Caterina… Açık Yapıt’ı (Opera Aperta) çağrıştıran vurgular… Ve elbette, Lukacs’ın tarih ve roman arasındaki bağlantılarından, Bahtin’in karnaval öğelerine, Jusdanis’in ‘Parabasis’ine, çeşitli bağlamlar çevresinde okuma yolları açan bir roman.
Kurgu ve gerçeklik (tarihsel olgular) arasındaki gerilim de anlatı akışına yön vermektedir. Bu gerilimin, kuramsal karşılaştırmaları anıştırmanın ötesinde “söylenmiş/anlatılmış öykünün yolunu” izleyerek verilmesi başka tür bir kurgu başarısını işaret eder. Diğer yandan olay örgüsü bildiğimiz anlatı öğelerinden beslense de, ‘ben’ (Carlo Vecce) ve diğer bölümlerdeki dokümanter vurgularıyla söz konusu öğeleri neredeyse bir tarafa iter.
Her bakımdan derin bir bellek hissi dolaşır romanda. Donato’nun kendilerine yardım eden Abramo’ya ilişkin şükran dolu düşüncelerinde geçtiği gibi:
Her hayat benzersiz bir mucizedir ve ne pahasına olursa olsun korunmalıdır; eğer kaybedilirse, bütün bir sevgi ve anılar evreni, simalar ve sevecenlikler de onunla birlikte yok olur.
Bu sözler Carlo Vecce’nin Caterina’ya, insana dair şefkatini de açıklıyor bir yandan. Roman biyografik bir anlatıyla sınırlanmıyor; Caterina’nın öyküsü, baskınlar, direnişler, katliamlar, sürekli savaşla dolu bir konjonktür, insan ticareti, hep egemenlerin lehine işletilen hukuksal düzen, durmadan el değiştiren yerler, esaret, kölelik, vb ile iç içe, yan yana akıyor. Sömürgecinin pis işleri, kendi ülkesinde düzen, uyum ve yasalarla belirlenmiş çerçevenin tam tersi biçimde işleyen; kural, vicdan tanımayan insanlık dışı fiilleri, doğrudan veya dolaylı retorik öğelerle değil ‒son bölüm dışında‒ anlatı akışı içinde verilir. Baskınlar, insan kaçırıp pazarlama, alışveriş, devir-teslim, köle emeğinin kullanımı, bölgesel/ırksal aşağılamalar, en ‘uygar’ olanına bile yerleşmiş tepeden bakmalar, tutanaklar, satış sözleşmeleri, kira kontratları, kâğıtlar, vs.
Romanda yer yer epikler çağına özgü biçimde, kölecilerin başka halklara –‘barbarlara’– ilişkin önyargıları çevresinde şekillenen sömürgeci kibrin inceden eleştirisi son bölümde yazar tarafından doğrudan dile getirilir. Vecce, epik öğeyi geleneksel heroic anlatının dışına çıkarıp kahramanın serüvenini sıradan insanın, ‘kölenin’ merkezde olduğu bir forma kavuşturuyor, tam da roman sanatına özgü biçimde. Epiğin dünyası artık geride kalmış ve bir tür dokunulmazlık kazanmış o ‘bir zamanlar’ (in illo tempore) ile sınırlı ve sorgulanmaya kapalıdır; çünkü o söylemin egemeni mitostur. Epikteki ‘kolektif anlatı’, genellik ve Bahtin’in tespit ettiği gibi geçmişle sınırlanan kapalılık tarih içinde giderek çözülmüş; anlatı özellikleri değişmiş; kahramandan bireye, ‘herkes’e doğru açılmıştır. Caterina’nın Gülüşü’nün anlattığı zamanın anlam evreniyle epiğin bilinen bazı özelliklerini çağrıştırması, roman sanatının varoluş noktasına gitmesinden de kaynaklıdır belki de.
Caterina’nın gülümsemesi duruyor orada; zamana ve her türlü deformasyona rağmen yerini koruyan La Gioconda’nın gülümsemesi gibi. Mahabharata’nın, Spivak’ın anımsattığı bir kadın versiyonunun (StriMahabharata) sonunda, Kraliçe Draupadi’nin, viran olmuş savaş meydanındaki o acı gülüşü gibi. O gülümseme duruyor, çünkü insanın yaptığı kötülükler biçim değiştirerek devam ediyor. Vecce’nin dediği gibi, öyleyse bu hikâye anlatılmalı: “Caterina için. Onun geçtiği denizde hâlâ ölen, çevremizde hâlâ acı çeken bütün isimsiz kız kardeşleri için.”
Önceki Yazı
Dijital ekosistemin bir ürünü olarak
Kadın nefreti
“Kadın düşmanlığı münferit öfke patlamalarının bir sonucu mu, yoksa dijital çağda örgütlenen bir ideoloji mi? Laura Bates, mizojininin nasıl sistematik bir yapıya dönüştüğünü ve bu yapının gerçek dünyada nasıl şiddet ürettiğini gösteriyor.”