• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Adalar Müzesi'nde Büyükada Rum Yetimhanesi sergisi:

Bir tarihsel miras nasıl yaşatılabilir?

“Adalar Müzesi’nde açılan ve bir yıl boyunca açık tutulacak Büyükada Rum Yetimhanesi sergisinde küratör Deniz Koç Çeliker’in en önemli başarısı, sergiyi bir laboratuvara dönüştürmüş olmasında.”

Büyükada Rum Yetimhanesi.

ŞEBNEM İYİNAM

@e-posta

SÖYLEŞİ

18 Haziran 2026

PAYLAŞ

Büyükada Rum Yetimhanesi. Bu devasa, ahşap yapının katları sanki birbirine hafızanın kırıklarıyla bağlı. Sanki fazla uzun koridorları var da, içinde ilerledikçe mekân değil, geçmiş uzuyor. Pencereler bakmak için değil, bakılamayan şeyi çerçevelemek için. Devletin, kilisenin, adanın ve zamanın ortaklaştığı bir suskunluk. Hep bir eşikte kalış. Otelle yetimhane arasında, kozmopolit Avrupa kültürüyle Osmanlı arasında, bakım ile terk edilme, yaşamla çürüme arasında.

Önce ‘hiç olamadığı’ bir şey oluyor bu bina; bir otel. Sonra uzun yıllar boyunca bir bakım kurumu; bir yetimhane. Ardından o da çocuklarını kaybediyor. En sonunda sahibinin ve devletin arasında sıkışmış halde terk ediliyor. Bugün bir hafıza meselesine dönüşmüş durumda.

Büyükada Rum Yetimhanesi’nin hikâyesi aslında bir Rum hikâyesi olarak başlamaz. Belçika sermayesinin, uluslararası turizmin ve Avrupa modernitesinin bir uzantısı olarak belirlenmiştir yeri. Wagons-Lits’in sahibi girişimci-iş insanı Georges Nagelmackers’in tren hatları boyunca kurguladığı lüks oteller zinciri hayalinin Büyükada’nın çamları arasına kadar girmesiyle başlar her şey (1898). Adı Prinkipo Palas’tır. Avrupa aristokrasisinin zengin yolcuları, hatta kumarhane müşterileri için tasarlanmıştır. Orient (Şark) Ekspresi yolcularının şehirde konakladığı Pera Palas Hotel ile Büyükada’daki Prinkipo Palas aynı mimarın (Vallaury) eseri ve Avrupa’yla İstanbul’u birbirine bağlayan aynı lüks seyahat kültürünün parçaları.

Kuzey Fransa’dan başlayan rayların son durağı Sirkeci ve Adalar, Avrupalı entelektüel kesim için oldukça egzotik bir ortamdır. Fakat bu Fransız ambiyanslı kumarhane ve otel anlayışı dönemin Osmanlı yönetiminin örf ve âdetlerine ters düşer; Sultan II. Abdülhamit gerekli izinleri bir türlü vermez.

Eleni Zarifis

Yetimhanenin azınlık tarihiyle ilgili kısmı, ‘otel olamama’ ve ‘boş kalma’ gerçeğiyle yüzleşildikten yaklaşık dört-beş yıl sonraya rastlar. Bina satışa çıkar ve işte o zaman sahneye varlıklı Rum Eleni Zarifi ile Patrikhane çıkar.

Osmanlı finans dünyasının önde gelen, nüfuzlu Rum banker ailelerinden Zarifopoulos’lara mensuptur Eleni. Kocası Georgios Zarifis 1884’te öldüğüne göre, binayı hiçbir ticari amaç gütmeden, kişisel hayırseverlik girişimi olarak Fener Rum Patrikhanesi’ne bağışlayan ta kendisidir. Aynı zamanda Sarayla da yakın ilişkiler içindedir.

Binanın ikinci hayatı başlamıştır; daha doğrusu bina ilk kez dolar. Çocuk sesleri, eğitim, bakım ve cemaat devamlılığı söz konusudur. Mimari bir miras olmanın ötesinde, bir toplumsal hafıza mekânı, farklı kuşakların birbirlerine aktaracağı hikâyelerin taşıyıcısıdır o artık. Tapu senedi, ‘yetimhane olması koşuluyla’ Zarifisler tarafından Patrikhane’ye 1902’de teslim edilir. Abdülhamit tomarla Osmanlı altını hediye etmenin yanında, yetimhaneyi vergiden muaf tutar; hatta yetimler için her gün 7,5 okka et ve ekmek verilmesi talimatını verir. Tapu senediyle ilgili 1929’da ve 1935-36’da işlem tekrarları yapılacaktır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında yetimler adadaki farklı manastırlara taşınır; binaya Alman askerleri yerleşir, savaştan sonraysa işgal kuvvetlerinin askerleri... Bu da yetmezmiş gibi, bir ara binaya Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus göçmenler yerleştirilir. Parıl parıl parlayan parkeler ısınmak için yakılır, bina tahrip olur. Yetim çocuklar binaya geri gönderildiğinde, yaşadıkları travma boşlukta asılı kalır.

1964’te en dramatik kırılma yaşanır. Kıbrıs’ta 1963 Aralığında Kanlı Noel olarak bilinen olaylarda Türk ve Rum toplumları arasında ağır çatışmalar çıkar. Makarios III, anayasanın Türk toplumuna tanıdığı bazı hakları değiştirmeye yönelik 13 maddelik öneri getirir. Türk tarafı bunu ortaklık devletinin fiilen sona erdirilmesi olarak değerlendirir ve 1964 yılı boyunca iki ülke savaşın eşiğine gelir. 1930 tarihli Türk-Yunan İkamet Antlaşması feshedilir. Yaklaşık 12 bin Yunan vatandaşı Rum sınır dışı edilir. Aile bireyleriyle birlikte yaklaşık 30-40 bin kişi Türkiye’den ayrılmak durumunda kalır. Mülkleri üzerine çeşitli kısıtlamalar getirilir. Rum okulları, vakıfları, kurumları yoğun idari denetime tabi tutulur. Bu süreç İstanbul Rum toplumunun tarihindeki en büyük nüfus kayıplarından birine yol açar. Yetimhanedeki çocuklar başka Rum kurumlarına veya başka ailelerin yanına dağıtılır ve bina bir daha eğitim amacıyla kullanılamaz.

Solda: Yetimhane'nin çatısı. Sağda: Sergiden bir köşe, trompetler.

Resmî gerekçe, yetimhanenin özel statüsüne ilişkin hukuki ve idari sorunlarıyla yönetmeliklere uygun olmadığı yönündedir. Ancak pek çok tarihçi, kapatma kararının dönemin Kıbrıs krizinden bağımsız düşünülemeyeceğinin altını çizer.

Kapanan sadece yetimhane olmaz; İstanbul Rumlarının yüz yıllık toplumsal dünyası da daraltılmış, çocuklar binayı boşaltırlarken toplumsal zemin altlarından bir halı gibi çekilmiştir. 1997’de Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyeti Patrikhane’nin elinden alır. 2010 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararının ardından Patrikhane’ye geri teslim edilir. Patrikhane-Türkiye Cumhuriyeti ilişkisinin karmaşıklığı, uzun yıllar yetimhaneyi kendi kaderinden de mahrum bırakacaktır.

Deniz Koç Çeliker

Parçalı bir tarihi süreklilik kazandırarak anlama, anlatma zorluğunun, Deniz Koç Çeliker küratörlüğünde Adalar Müzesi’nde açılan ve bir yıl boyunca açık tutulacak “Büyükada Rum Yetimhanesi” sergisini gezerek aşılabileceğine inanıyorum.

İç mimar, Müze Sergi İşleri’nin kurucusu, Tarih Vakfı Mütevelli Üyesi, Küratör Deniz Koç Çeliker’in sergideki önemli başarısı, “Büyükada Rum Yetimhanesi” sergisini bir laboratuvara dönüştürmüş olmasında. Küratoryal anlayışındaki kolektif tonu bütün sergi alanına ustaca yedirebilmiş Çeliker. Yetimhanenin yapımında kullanılan beş ağacın (sedir, göknar, meşe, ıhlamur, karaağaç) odunlarının mikroskobik kesit görünümlerinden başlayarak, yıllar içinde yapılmış sözlü tarih çalışmalarından videolar; özel mülk olduğu tartışılmaz olan bu yapının geleceğinin neden kamusal bir sorumluluğa dönüşmesi gerektiğini anlatmak için yıllardır uluslararası ter dökmüş, memleket içinde de kurumlar arasında koşturmuş, bilgili, ilgili koruma uzmanlarının görüşlerinin yan yana getirilmesi; yetimhanede yaşamış koruma altındaki çocukların eğitimine, disiplinine, yaratıcılıklarına, sanatsal veya zanaatkâr adımlarına, müzik aletlerine ve okul veya gündelik hayatlarında kullandıkları objelere, ayakkabılarına kadar tek tek restore edildikleri halde, büyük yığınlar oluşturmaksızın sergilenmiş olması ve yazılı-görsel belgeler… Bütün bunlar sergiyi belli bir zihin açıklığıyla izlemeyi, konuyu açıklıkla görmeyi, kavramayı kolaylaştırıyor.

Solda: Yetimhanedeki harap piyano. (Fotoğraf: Murat Germen, 2018). Sağda: Piyano sergide. 

Ve tabii, yetimhaneden çıkarılmış ‘harabe’ piyanonun sergi mekânının ortasında yer alması... Ziyaretçiler, içinden ses çekilip alındığında bile geçmişi çağırmaya devam eden bu piyanonun etrafında dolaşırken; tarih, siyaset, mimarlık ve insan hikâyeleri katman katman açılıyor. Piyanonun çatlak ahşabı, paslanmış telleri, kırılmış tuşları bize çok şey söylüyor. Hafızayı kuran şey duyulan ses değil, uzun süre yankılanan sessizlik oluyor. Kesintiye uğramış bir kültürel sürekliliği ima edercesine… Bu yüzden, piyano yapının küçük ama yoğunlaşmış bir metaforuna dönüşüyor.

Kent müzeleri yalnızca geçmişi anlatmaz; kentin güncelini, ânını ve geleceğini de konuşur, konuşulması için araçlar sunar. Bu bakımdan, Adalar Müzesi’ne Adalar’ın, yetimhanenin ve hatta Adalar’daki floranın ve faunanın korunması için büyük bir şans ve sigorta olarak bakılabilir. Kent müzelerinin dönüştürücü işlevi ve önemi üzerinde ısrarla duran Küratör Deniz Koç Çeliker, sergide yetimhaneye geleceği hakkında karar verilmesi gereken bir canlı gözüyle bakıyor. Hatta serginin ötesine geçerek yetimhanenin donmuş bir anıt değil, hâlâ sorunlar üreten, canlı bir miras alanı olmasının altını dolduran bir platform oluşturuyor. Sergi; sergide yer alan mercilerin, koruma uzmanlarının görüş, nitelik ve çeşitliliği, içeriği sayesinde söz hakkı ciddiye alınan, kendisi de canlı bir platform.

Solda: Yetimhane’nin yapımında kullanılan sedir, göknar, ıhlamur gibi ağaçlardan micro kesitler.
Sağda: Okulun sevilen öğretmeni Yannis Kalamaris’in köşesi

Yetimhane İstanbul’un çokkültürlü geçmişinin, azınlık hafızasının, siyasal kırılmaların ve geleceğe ilişkin ortak sorumlulukların bir yansıması. Hakkında bugüne dek kayıp, terk edilmişlik, çürüme ve harabe imgeleri üzerinden konuşuldu ama bu sergi yapının nasıl kaybedildiğini değil, nasıl yaşatılabileceğini tartışmaya açıyor. Yetimhane hafıza mekânı mı, azınlık tarihi mi, mimarlık ve koruma problemi mi, siyasal travma mı, İstanbul’un modernleşmesi mi, çürüme estetiği mi, hatta biyopolitik bir ‘terk edilmiş beden’ meselesi mi? Tek bir uzmanlık yetmiyor.

Bu sergi yetimhanenin asıl hikâyesinin “geçmişte ne olduğu” kadar “gelecekte ne olacağı” sorusuna önem veriyor. Tüm canlı yaşamla birlikte hayatta kalabilme, hep birlikte katılımcı ve eşit bir yaşam ortamı kurabilme, sürdürülebilir çevre ve doğal kaynakları, tarihî mirası, ‘kültürel çeşitliliği koruma’ hedefleri için alan sağlıyor. Çeliker şöyle diyor:

Bir yapının en güçlü koruma mekanizması toplumun o yapıyla kurduğu canlı ilişkidir. Kent müzeleri yerel yönetimleri, uzmanları, sivil toplumu, mülk sahiplerini ve kentlileri aynı masa etrafında buluşturan, nadir alanlardır.

Büyükada Rum Yetimhanesi kime aittir? Bir özel mülk ne zaman toplumsal, kamusal bir değere dönüşür? Koruma yalnızca bir yapıyı ayakta tutmak mıdır, yoksa onun taşıdığı hafızayı ve birlikte yaşama kültürünü de geleceğe aktarmak mıdır? Bütün bu sorularla birlikte ziyaretçiyi nostaljik bir yas duygusuna değil, düşünmeye ve söz almaya davet ediyor sergi. “Bu bina nasıl kurtulur?” sorusunu özellikle merkeze taşıyor.

Olcay Aydemir

İstanbul’un önemli tarihî mekânlarında restorasyon çalışmaları yürüten İstanbul Rölöve ve Anıtlar eski müdürü Dr. Olcay Aydemir’e göre, yapıya en büyük zararı hiç kullanılmaması veriyor. İşlevine bir an önce karar verilmesi, yapının fiziksel koruma sürecini başlatacak ilk şey. O yüzden yapının kullanım potansiyelinin binanın özgün işleviyle, etrafındaki diğer yapılarla, diğer adalarla, İstanbul’la arasında nasıl ilişki kurulacağı çok iyi analiz edilmeli.

Olcay Aydemir, “Dünyada bu işler sadece mülk sahibinin ya da tek bir kurumun inisiyatifinde değil” diyerek söze başlıyor:

Yapıya yeni işlevler vererek bütün dünyayla ilişki kuran, yaşayan, kamusal yanını da sürdüren ve yaşatan örnekler de var. İtalya Milano’daki Villa Reale Monza Sarayı örneği, kamu mülkiyetinde bir yapının yaşatılma hikâyesi mesela. Kültür ve sanat aktiviteleriyle birlikte, restoran, kafe ve sergi alanları olarak kullanılmak üzere tasarlanmış bir işletme modeli planlanmış burada. Milano’da kamunun elindeki bir sarayın, çok maliyetli bir restorasyon sonrasında kültürel kimlik kazandırılarak yeniden kullanılması, işletmeye açılabilmesi önemli bir örnek. Son ziyaretimde yapı çok etkili bir çözümle kullanılmaktaydı; bir yandan da eksik kalan kısımların onarımları, bakımları sürdürülmekteydi. Bu finansal çözümler de bir yapının korunması ve yaşaması için çok önemli. Şehrin, hatta ülkenin en ünlü markalarını dahil eden iki işletme modeliyle yönetilmekte olan koca bir saraydan bahsediyoruz. Biri finans sağlayıp sürdürmek amacıyla; ikincisi de kültürel ve sanatsal aktivitelerle yaşanır kılmak için kurulan bir yönetim modeli. Bu dengeyi doğru kurduğunuzda yaşatılabiliyor yapılar.

Burçin Altınsay

Europa Nostra Türkiye Temsilcisi olarak serginin koruma bölümünün editörlüğünü yapmış olan Koruma Uzmanı ve Yüksek Mimar Burçin Altınsay’ın görüşleri de şöyle:

Büyükada Rum Yetimhanesi’nin taşıdığı tüm maddi ve manevi değerlerle birlikte yok olmasını önlemek üzere yola çıkarken, yapıdan elimizde kalanlar üzerinden hareket etmek durumundayız. Yapının restorasyonu teknik olarak olanaksız değil ama güçlüğü bu ölçekte bir ahşap konstrüksiyon olmasında. Malzeme bozulmaları ve kayıpları çok fazla olduğundan, genel bir yaklaşımla önemli oranda yeniden yapım gerekeceği düşünülebilir, ancak bu süreç alışılagelmiş bir restorasyon ya da ‘yeniden ayağa kaldırma’ projesi gibi ele alınmamalı. Koruma faaliyeti de başlı başına bir müdahaledir çünkü. Bozulmaları durdurmak için yapılacak her türlü çalışma, yapıyı kaçınılmaz biçimde dönüştürecektir. Yetimhane bu andan sonra metruk ve harabe halinden çıkacak ve yapının yeniden yaşantının parçası olarak varlığını sürdürebilmesi için değişiklikler gerekecektir. Mimari koruma da esasen farklı bağlam ve ölçeklerde bu değişimin yönetilmesi işidir. Yapı farklı kullanım biçimlerini bir arada barındırabileceği gibi, farklı derecelerde restorasyon ve mimari koruma uygulamaları da tasarlanabilir. Esas ilke, yetimhaneyi ortak hafızanın, hatıraların, geçmiş yaşantının izlerinin somutlaştığı yer olarak, kültürel miras değerini oluşturan tüm unsurlar gözetilerek, özgün mimari bütünlüğünü olabildiğince bozmadan korumak olmalıdır.

Sergiden: Eğitim materyalleri ve Büyükada Yetimhanesine Yardım Derneği için bağış kutusu. 

Bu serginin çarpıcı yanlarından biri de kuşkusuz yıllar içinde biriktirilmiş sayısız sözlü tarih görüşmeleri ve aktardığı hafıza tanıklıkları. Biri Akillas Millas’tan ve gayet etkileyici:

Akillas Millas

Yetimlerin sıhhi bakımlarını üstlenen Doktor Kriton Dinçmen’in anlattıklarına göre, 1949’dan itibaren binanın masrafları aşırı ölçüde artmış, bakımsızlıktan günden güne çökmeye başlamış. Üst katlar tamamen terk edilmiş. Trahomalı ve saçları kökünden tıraşlı çocukların cinsiyetlerini ayırt etmek neredeyse imkânsızmış. Doktor çocukların sayısını sorduğunda, ‘diğerleri hariç şu kadar’ diye belirtmişler. ‘Diğerleri kimdir?’ diye sorduğunda, ‘Vahşiler’ demişler. Birkaç ay önce dört çocuk kaçıp üst kata sığınmışlar. O koca binada onları bulup yakalayamamışlar. Akşamları üçüncü katın sahanlığına yiyecek, içecek bırakıp, ertesi sabah boş tabakları toplamaktan başka çare bulamamışlar.

Akillas Millas’tan aktarılan bu tanıklık, kurumun son dönemlerindeki ağır koşulları gözler önüne serer nitelikte. Bakım masraflarının karşılanamadığı yıllarda üst katlar terk edilmiş, bina yavaş yavaş kendi içine çökmeye başlamış. Birkaç çocuğun günlerce binanın kullanılmayan katlarında saklanabilmesi, yapının ölçeğini olduğu kadar kurumsal çözülmenin boyutunu da gösteriyor.

Niko Katakuzinos

Bir diğer tanıklık Niko Katakuzinos’a ait:

İnanır mısınız, ben askerlik yaptım, aynı asker yürüyüşü gibi yürürlerdi o yetimhanedeki çocuklar; bayraklarıyla, davullarıyla sanki bir merasim bölüğü geçiyormuş gibi. O kadar güzel eğitilmişlerdi ve her sene onlar birinciliği alıyordu. Üç okul içinde birinciliği Yunan uyruklu hocanın 23 Nisan için hazırladığı Yetimhane Okulu kazanıyordu. İçeriye kadar inerlerdi ve bunu Yunan uyruklu hoca hazırlıyordu onlara ve birinci oluyordu. O benim için çok unutulmayacak bir şeydi.

İşte Niko Katakuzinos’un hafızasında çok başka bir yetimhane var. Onun anlattığı çocuklar, bayrakları ve davullarıyla törenlerde yürüyen, disiplinleri ve başarılarıyla dikkat çeken çocuklar. Her yıl düzenlenen kutlamalarda birincilik kazanan okulun öğrencileri olarak yer etmişler belleğinde. Aynı yapı kimi zaman yoksunluğun ve terk edilmişliğin mekânıyken, kimi zaman ya da bir başkasının hafızasında eğitim, dayanışma ve başarıyla özdeşleşiyor.

Yetimhanenin bugün taşıdığı anlamlardan biri bu. Korunması gereken sadece Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise ikinci büyük ahşap yapılarından biri değil; birbirine bazen zıt görünen hatıraların tamamı.

Korhan Gümüş

Mimar Korhan Gümüş’ün perspektifiyse şöyle:

“‘Azınlıklar’ dinî yapılarını, okullarını korumak, yöneticilerine maaş ödemek için gelir elde etmek zorundalar. Onları onarmak, restore etmek için dünyanın parası gerekiyor. Yetimhaneyi gelir amaçlı değil de, başlangıcındaki gibi kamusal bir yarar açısından değerlendirmek isterseniz, o zaman mimari bir dönüşüm ya da restorasyon ve yapıyı yeniden işlevlendirmek için yaratıcı bir proje yönetimine ihtiyaç duyulacak. Ayrıca proje için gereken kaynağın dışında, gelecekteki işletme ve bakım giderleri de dünyanın parası. Bu da kamusal alanların özel alanlara doğru büzülmesi, azınlıklaştırılan toplulukların kamusal varlıklarının silinmesiyle eşanlamlı. … Yalnızca kaynak temin etmek, mimari proje hazırlamaktan çok farklı bir kamusallık biçiminin oluşturulması için gösterilecek çabalara bağlı. … Hiçbir zaman geç değil. Yetimhane için bu tür bir enerjiyi yaratacak bir proje yönetimine ihtiyaç var.

Nasıl iade süreci ‘katılımcı’ bir girişimle sürdürüldüyse ve başarılı olduysa, yeniden canlandırılması meselesi de öyle. Şiddetten, yoksulluktan, yıkımlardan, geleceksizlikten mustarip toplulukların bu projeye can havliyle sarılacaklarını hayal edebiliriz. Bu sıradan bir işlevlendirmeden, bir imar girişiminden çok daha heyecan verici olacaktır. Üstelik bu hayal bulaşıcı da olabilir.”

Ona göre yetimhanenin kaderi yalnızca restorasyon bütçeleriyle veya teknik projelerle belirlenemez. Asıl ihtiyaç duyulan şey yeni bir kamusallık tahayyülü. Yapının geleceği, onu yeniden toplumsal hayatın parçası kılacak yaratıcı ve katılımcı bir proje etrafında şekillenebilir. Böyle bakıldığında, yetimhanenin hikâyesi bir imar meselesinden çok daha fazlasına dönüşüyor: Kamusal alanın daraldığı, azınlık mirasının görünmezleştiği bir dönemde ortak yaşam fikrinin yeniden düşünülmesi.

Sergiden: Eğitim araçları (solda) ve mutfak gereçleri (sağda)

Sergiyi birlikte dolaştığım Deniz Koç Çeliker’e ideal yatırımcı profilini sormadan geçemezdim:

Bir kent müzesi bazen kentin tarafsız gözü, bazen de farklı görüşlerin bir araya gelebildiği, demokratik bir buluşma zemini oluşturur. Bana göre ideal yatırımcı da, kentin birleştirici unsurlarından biri olan toplumsal kimliği bu seviyede sahiplenebilen bir yatırımcı olmalı. Kültürel miras alanlarının yalnızca restorasyon bütçeleriyle ayakta kalması da imkânsızdır; özellikle de yetimhane gibi, doğal, tarihî ve kültürel SİT alanında ve bir miras statüsündeki yapı için. İdeal yatırımcı yapıyı bir gayrimenkul fırsatı olarak göremez. Adalar’da lüks tüketim bandında bir otel odası satışı olarak ele alamaz, almamalıdır. Koruma ve kullanım arasında denge kurabilen, ekonomik sürdürülebilirliği kültürel ve toplumsal faydayla birlikte düşünebilen bir model olması gerektiği çok açık. Yapının geleceği de ancak koruma uzmanlarının, kültür yöneticilerinin, yerel aktörlerin ve yatırımcıların ortak sorumluluk üstlendiği, katılımcı bir modelle güvence altına alınabilir. Mesele yalnızca binayı kurtarmak değil, binanın yeniden toplumla ilişki kurmasını sağlayacak bir gelecek tasarlamaktır.

Fener Rum Patrikhanesi ve Ekümenik Patrik Bartholomeos yetimhaneyi artık yalnızca “anıtsal hafıza” olarak korunamayacak kadar ağır bir finansal yük olarak görüyor. Bu yüzden, yapı kontrollü bir turizm/otel modeliyle yaşatılmak isteniyor. Bunu neredeyse açık bir zorunluluk diliyle ifade ettiler. Restorasyon için yıllardır finansman aranmasına rağmen sonuç alınamadığı, “ekolojik merkez”, “dinler arası diyalog merkezi” gibi önceki projelerin sürdürülemeyeceği, binanın çökmesini engellemek için gelir üreten bir modele geçmek gerektiğini ekleyerek. 2025-2026 çizgisindeki söylemlerinde öne çıkan vurgu “koruma”, “hafıza”, “medeniyet mirası” değil, “sürdürülebilirlik” ve “ekonomik gerçeklik!” Patrikhane kamuoyundaki tepkiyi bildiği için, bunu sıradan bir ticari otel projesi gibi sunmamaya özen göstermiş olmalı: “Adanın mimari ve sosyal karakterine uygun”, “ekolojik standartlara uygun”, “kültürel hafızayı koruyan”, “Türk-Yunan işbirliği”, vs. Patrikhane yetkilileri ve Bartholomeos’un bu serginin açılışına katılmış olması, her kesimin birbirlerine açık fikirlerle yaklaştığı anlamını taşıyor. İlk kez bu çapta bir sergiyle gündem oluşturulması, başta Adalılar olmak üzere, İstanbullular ve tüm ziyaretçiler için geniş bir tartışma penceresini kullanılır hale getirdi.

Büyükada Rum Yetimhanesi üzerine her tartışmanın ekseninde aslında çocuklar vardır ama onların sesi doğrudan hiç duyulmaz. Bu kez umarım sergi salonunun ortasına yerleştirilen o harap piyano ya da imgesi, çocukların kayıp seslerinin temsilcisi olarak farklı dillerin, inançların ve anlatıların aynı mekânda yeniden yankılanmasına olanak sağlayan bir kültürel iklime yerleştirilir.

Çoksesliliğin bir çatışma değil, birbirimizin sesini koruyabildiğimiz ölçüde ortak bir gelecek kurma imkânı olarak algılanması, unutulmaması ümidiyle…

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Adalar Müzesi
  • Adalar Vakfı
  • Büyükada Rum Yetimhanesi sergisi

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Görünmeyen Machiavelli,

Görünen Akal

“İyi tarihçi biraz Bartleby gibidir: Yazmaz – yazamadığından değil, yazmamayı tercih ettiğinden. Yazabilir de bir gün, ama bu tercihin bir koşulu vardır: Bir konuda bilinebilir olanın hepsine yaklaştığına kanaat getirmedikçe 'yazmamayı tercih eder'; sustuğu yer tembelliğin değil, bilincin ve bilginin sınırıdır.”

LEVENT YILMAZ

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Esinlenmede doz aşımı

“Taklit, mimarlık dünyasının düşünsel zafiyetinin bir sonucuydu; dönemin ruhunu yakalamanın, güncel eğilimleri izlemenin en kestirme yolu taklitten geçiyordu, Türkiye mimarlığı da bu yolu seçti.”

AYKUT KÖKSAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist