Görünmeyen Machiavelli,
Görünen Akal
“İyi tarihçi biraz Bartleby gibidir: Yazmaz – yazamadığından değil, yazmamayı tercih ettiğinden. Yazabilir de bir gün, ama bu tercihin bir koşulu vardır: Bir konuda bilinebilir olanın hepsine yaklaştığına kanaat getirmedikçe 'yazmamayı tercih eder'; sustuğu yer tembelliğin değil, bilincin ve bilginin sınırıdır.”
Niccolò Machiavelli'nin (1469-1527) portresi, Santi di Tito (1575 civarı) / Floransa'nın ahşap gravürü (anonim, 1493)
I.
Bir kitaba nereden başlanacağını çoğu zaman kitabın kendisi söyler. Elimdeki bu kitap, insanı önce Topkapı Sarayı’na götürüyor.
Orada, saray kitaplığında, III. Mustafa için yapılmış bir Hükümdar (Machivelli, De Principatibus, 1513. Vettori’ye mektuplarında proje ismi bu, yayınlanınca Il Principe, 1532) çevirisi var. Vişne çürüğü renginde, deri bir cilt içinde. Akal’ın kitabının en başarılı sayfaları işte bu çeviriyi anlatıyor – ve insan okurken, yazarın burada gerçekten keyif aldığını hissediyor. Toderini’nin tanıklığı aktarılıyor; çevirinin 1919’da ve 1932’de yeniden basıldığı söyleniyor. Sonra iş daha da güzelleşiyor: Meğer aynı metnin bir de Arapça kardeşi varmış, Kahire’de bir camide saklanmış, sonradan üstüne iki yüz yirmi üç numarası düşülmüş. (s. 204, 206-207) Bir çevirinin de bir ömrü, bir yolculuğu olduğunu hatırlatan sayfalar bunlar.
Bu güzel sayfaların arkasında sağlam bir emek de var. Kaynak belli: Nergiz Aydoğdu’nun yayımlanmamış doktora tezi, Makyavelist Düşüncenin Türkiye’ye Girişi. Kitap bu tezi üç ayrı dipnotta anıyor, hakkını veriyor. Buraya kadar diyecek bir şey yok.
Ama tam burada bir boşluk beliriyor. Aynı Topkapı elyazmasını dünyaya tanıtan bir kitap daha var. Adı Machiavelli, Islam and the East; Lucio Biasiori ile Giuseppe Marcocci hazırlamış, Palgrave Macmillan 2018’de basmış. İçinde, başkaları yanında, Aydoğdu’nun kendisi de var: “Machiavelli Enters the Sublime Porte” başlıklı İngilizce bir bölümle orada. Kahire çevirisine ayrılmış ayrı bir bölüm de var. Dahası, Carlo Ginzburg’un bir bölümü bile var. Yani kitabın anlattığı hikâyenin neredeyse tamamı, o ciltte çoktan başka dillerde anlatılmış. Kitap bu cildi bir kez bile anmıyor. Olur böyle şeyler ama insanın aklına takılıyor.
Neyse, asıl meseleye gelelim; çünkü kitabın asıl derdi bu Topkapı hikâyesi değil. Başlık büyük bir şey vaat ediyor: “Görünmeyen Machiavelli.” Yedinci sayfada bu vaat biraz dizginleniyor – konu, Machiavelli’nin “görünmeyen ya da az görünen” yanı. Peki neymiş bu yan? Epikuros ile Lucretius’tan gelen bir doğa ve zorunluluk düşüncesi. Yani şu: Dünyada her şey atomların ve zorunluğun işi; insanın iradesi (ya da İrade) sandığımız kadar büyük değil.
Görünmeyen
Machiavelli
Zoe Kitap
Aralık 2025
224 s.
Kitap bunu bir aileye, bir soy kütüğüne bağlıyor. Aile şöyle diziliyor: Epikuros, Lucretius, Machiavelli, Montaigne, Spinoza, Darwin, Marx, Nietzsche. Sonunda da üç nokta var; aile büyümeye açık. Üyelik için dört şart konuyor: Kuşkucu olacaksın, göreci olacaksın, belirlenimci olacaksın, maddeci olacaksın. (s. 13) Karşı tarafta da bir başka aile duruyor – egemenlik, sözleşme, ulus iradesi diyenler; kitabın “Modernite” dediği taraf.
Bu arada tezin özünü bir cümlede toplamak da mümkün, çünkü kitap bunu açık biçimde söylüyor: Machiavelli “virtù’sunu hep fortuna’yla sınırlar”. (s. 12) Açalım: virtù, insanın (daha doğrusu, vir’in yani erkek’in becerisi ve cesareti demek; fortuna ise bir hanımefendi, talih, kader, felek (ki kahpedir, bilinir), elimizde olmayan şeylere –kaza, hata, şans– hep o neden oluyor. Vir ise yani er kişi, er-demli ise, Fortuna’yı pataklamalı, zapt-ı rapt altına almalı (bunlar Machiavelli’den, Akal’dan değil). Kitaba göre Machiavelli hep ikincisini öne koyuyor – insan ne yaparsa yapsın, talihin ve zorunluğun önünde küçük kalıyor. Kitabın en özgün fikirlerinden biri de buradan çıkıyor. Bazı düşünürler, diyor kitap, bir kavramı eksik bıraktıkları için değil, ona hiç başvurmadıkları için çarpıcıdır. (s. 10 vd.) Machiavelli de egemenlik kavramına hiç başvurmaz; işte tam bu yüzden gücü çıplak haliyle, süssüz görebilir. Yerinde bir saptama; kitabın en özgün anlarından biri.
Şimdi büyük bir tez bu; ve büyük tezin hakkı, kanıtlarının tek tek, sabırla tartılması olmalı. Bu yazı da onu yapacak; teker teker tartacak, tarih terazisinde. Üç şeye bakacağız, telaşsızca: Kitabın metinden getirdiği kanıtlara, kullandığı kaynaklara, bir de şu Epikuros’çu okumanın yazarın kendi kitaplarına ne zaman ve hangi kapıdan girdiğine.
II.
Kitabın en güçlü yeri sekizinci bölüm; oradan başlayalım, çünkü burada kitap gerçekten sağlam iş çıkarıyor.
Ortada eski bir ezber var. Ezber şöyle der: Discorsi (Söylevler) cumhuriyetçi bir kitaptır, Hükümdar ise prens yanlısı; ikisi çelişir, ama “karma yönetim” fikri onları uzlaştırır. Kitap bu ezberi ölçülü bir yöntemle sınıyor – sözcükleri sayarak. Machiavelli’nin metinlerinde mista ve corpo misto (“karma”, “karma gövde”) sözcükleri kaç kez geçiyor diye bakıyor. (s. 173-174) Sonuç şu: Söylevler’de dört, Istorie fiorentine’de iki, Hükümdar’da yedi. (Bu arada kitap, Istorie fiorentine’ye altmış yerde “Firenze Tarihi” diyor; aklımızın bir köşesinde dursun.) Üstelik bu geçişlerin hiçbiri bir rejim öğretisi taşımıyor. Çıkarım da hoş: Koca bir yorum geleneği, bir tek sözcüğe taşıyamayacağı kadar ağır bir yük yüklemiş demek ki.
Aynı yöntem republica sözcüğünde de işliyor – ve burada kitap gerçekten güçlü. Machiavelli bu sözcüğü öyle geniş kullanıyor ki, insan şaşırıyor: Antik devletler için de, “bugünkü” devletler için de, “efemine” republica’lar, “Alman” republica’ları derken de, hatta “republicalar ya da sektler” derken bile. Yani sözcük her yere çekiliyor. Çıkarım nazik ama kesin: Bu sözcüğü bizim bugünkü “cumhuriyet”imize sıkıştırmak mümkün değil. Bir sınır-tanığı da var, ki en dikkat çekici olanı budur: Luccalı Castruccio Castracani’nin Hayatı’nda sözcük hiç geçmiyor. (s. 50, 68 vd.) Sözcüğün hiç görünmediği bir esere bakmak – sözcük saymanın en dürüst ânı işte budur. Kitap bunu yapıyor; insan takdir ediyor.
Şimdi sözcük saymak küçümsenecek iş değil; tam tersine, ama bir incelik var. Altıncı dipnottaki sayılara bakalım: Söylevler’de üç yüz seksen sekiz, Istorie’de yüz beş, Savaş Sanatı’nda yirmi yedi, Hükümdar’da on iki; hepsinin yanında da “civarında” yazıyor. (s. 59) Civarında? Üç yüz seksen sekiz mi, civarında mı? E peki ayrıca bunlar hangi baskıdan sayıldı? Yazmıyor. Hangi yöntemle sayıldı? O da yazmıyor. Sözcük saymanın değeri, sayının yanına basımını ve yöntemini de yazmakla tamamlanır. Yoksa “üç yüz seksen sekiz civarı” güzel bir rakam ama tutamağı yok.
Tezin maddi temeli de gayet sağlam, onu da söyleyelim. Machiavelli, Lucretius’un De rerum natura’sını kendi eliyle kopyalamış; kenarına da atomların sapması –clinamen– üzerine notlar düşmüş. Bu sağlam bir olgu, kitap da iyi işliyor. Üstelik dürüst davranıp bir öncüsünü de anıyor: Alessandro Fontana aynı yönü daha önce göstermişti. (s. 142 vd.) Yorumcuların anlaşmazlığını bile saklamıyor – Erwin kuşkucu, geç Althusser ise sapmayı özgürlüğe bağlıyor; ikisi de masada. (s. 176 vd.) Bunlar bir kitabın güven veren halleri; insan okurken rahatlıyor.
Bir adı da burada özellikle analım, çünkü kitap onu açıkça yanına alıyor: Leo Strauss. Kitap, Strauss’un iki ayrı eserine başvuruyor (s. 80, dn. 87; s. 110, dn. 30) ve şunu söylüyor: Machiavelli’nin anti-idealist olduğunu, tabii hukuku reddettiğini, adaletin yerine zorunluğu koyduğunu saptarken Strauss “kuşkusuz haklıdır”. Şimdi burada nazik bir kıvrım var, gülümsemeden geçmek zor. Strauss bütün bunları kötü bir şey diye söyler; kitap ise aynı şeyleri “öteki Machiavelli”nin erdemleri sayar. Yani teşhis ikisinde aynı, ama hüküm taban tabana zıt. Ve işin asıl dikkat çekici yanı şu: Strauss, satır arası “ezoterik” okumanın ve Amerikan radikal sağının –Paul Wolfowitz’in mesela– babasıdır (yani, lafın gelişi). Kitabın yaslandığı ve karşımıza “bir tarihçi” diye çıkacak kişinin de yıllar önce imzaladığı bir bölüm, tam bu ezoterik okuma üstünedir. Kitap teşhiste Strauss’a yaslanıyor, ama bu akrabalığı hiç adıyla anmıyor. Olsun; biz andık.
III.
Buraya kadar her şey güzel. Ama bu kadar sağlam bir bölümün hemen yanında, olgu katmanında insanı durduran birkaç sürçme var. Hepsi de aynı aileden: tarihler, ilk baskılar, oyun adları. Üç tane anlatayım, çünkü üçü de tam Ek’in en parlak sayfalarının dibinde duruyor – orası da işin cilvesi.
Birincisi şu. Kitap diyor ki: Hükümdar’ın ilk Fransızca baskısı 1546’da, Vintimille’in çevirisiyle yapıldı. (s. 207-208) İlgi çekici bir bilgi; tek kusuru, doğru olmaması. Vintimille’in çevirisi hiç basılmadı, elyazması olarak kaldı. İlk basılı Fransızca Hükümdar 1553 tarihli – ve o yıl bir değil, iki ayrı baskı çıktı: Paris’te Cappel’inki, Poitiers’de d’Auvergne’inki. Cappel’in adı kitapta hiç yok (bu da bir sorun, çünkü Spinoza “critique historique” yöntemini ona borçlu). Şunu da hakça söyleyelim: Dizinin gerisi doğru – d’Auvergne 1553, Gohory 1571, İngilizce ilk baskı 1640. Yani yanlış tek bir noktada. Ama o nokta, ne tesadüfse, kitabın başkalarının “ilk çeviri” iddialarını düzelttiği sayfaların hemen yanında. Bu da bir tesadüf sayılmaz.
İkincisi daha da çarpıcı, çünkü bir küçük tarih hatası koca bir çıkarımı deviriyor. Clizia iki yerde “1520 tarihli” diye geçiyor. (s. 99, 106) Oysa oyun 1524’ün sonu ile 1525’in başında yazıldı, 13 Ocak 1525’te oynandı. Şimdi tarih düzelince ne oluyor? Kitap diyordu ki: Clizia’nın önsözü, dört-beş yıl sonra yazılacak Dilimize İlişkin Söylev’in fikirlerini önceden haber veriyor. Kulağa derin geliyor, değil mi? Ama doğru tarihle iki metin aynı döneme düşüyor – ve o zarif “önceden haber verme” buharlaşıyor. Yanlış tarih kalkınca, üstüne kurulan ince yorum da kalkıyor.
Üçüncüsü bir oyun karışıklığıdır. Kitap, 1526’da Faenza’da oynanan oyunun Clizia olduğunu söylüyor. (s. 99) Hayır: O karnavalda, Guicciardini’nin desteğiyle Faenza’da oynanan oyun Mandragola’ydı – kitabın diliyle Adamotu. Hatta Machiavelli o temsil için beş yeni şarkı bile yazmıştı; küçük ama keyifli bir ayrıntı. Aynı cümlede bir de Modena temsili anılıyor; onun için eldeki kaynaklar bir şey söylemiyor, biz de söylemeyelim. Bir de Gentillet var, onu da ekleyelim: Kitabın metninde 1577, kaynakçasında 1579 yazıyor. İkisi de değil – ilk baskı 1576’da Cenevre’de çıktı; 1577 ise Latince çevirinin yılı.
Şimdi durup bir de öbür kefeye bakalım, çünkü insaf lazım: Doğrular hiç de az değil. Machiavelli’nin sağlığında basılan eserlerini kitap güzel sıralıyor. İlk Decennale doğru: 1494-1504 arasını anlatıyor, 1506’da basıldı. İkincisi de doğru: 1504-1509 arasını anlatan IIDecennali 1509’da, yarım halde kaldı. Bu ince ayrımı –birinin tam, ötekinin yarım oluşunu– kitap tutturmuş; bu da takdir ister. Adamotu için araştırmanın benimsediği 1514-1518 aralığı alınmış; 1518’deki düğün temsili “söylenti” kaydıyla, yani temkinle verilmiş; 1522 Venedik temsili yerli yerinde. Toparlarsak, manzara şöyle: Hatalar düşüncenin kalbinde değil, kenarda – tarihlerde, baskılarda, oyun adlarında. Ve bu bir desen. Desen ise, tek tek hatalardan her zaman daha çok şey anlatır.
IV.
Şimdi en sevdiğim kısma geçelim: kaynakçaya. Çünkü bir kitabın nasıl yazıldığını, ne okuyup ne okumadığını, en açık onun kaynakçası ele verir. Burası dedikodu değil; sadece listeye bakmak yetiyor.
Bir kere, Machiavelli baştan sona Fransızcadan okunuyor – Barincou’nun 1952 tarihli toplu çevirisinden (halbuki yeni bir toplu eserler baskısı da var, daha doğru diye kabul ediliyor; Robert Laffont, 1996 tarihli). İtalyanca altı metnin kaynağı ise bir internet sitesi: ousia.it (s. 211) Nietzsche tarihsiz bir elektronik basımdan geliyor, Arvensa Editions’dan. Dünya literatürünün önemli bir bölümü İspanyolca çevirilerden: Pocock, Kantorowicz, Black, Skinner, Ginzburg. Isaiah Berlin’in o ünlü makalesinin künyesi bir internet adresi olarak duruyor: fliphtp15.com. Gramsci marxists.org’dan, Marx bibebook’tan, Merleau-Ponty bir blog sayfasından alınmış. Tek tek bakınca her biri masum; ama yan yana koyunca kitabın hangi masadan yazıldığı sorusu beliriyor.
Bir de eksikler var, ki asıl konuşan onlar. Lucretius’un Rönesans’taki dönüşü üzerine iki temel isim eksik duruyor. Ada Palmer kitapta var, ama asıl kitabı Reading Lucretius in the Renaissance ile değil – bir söyleşiyle. Alison Brown iki makalesiyle var, ama asıl kitabı yok: The Return of Lucretius to Renaissance Florence (2010). Greenblatt hiç yok. İtalyan filolojisinin temel araçları da yok: Ulusal edisyon yok, Inglese’nin eleştirel Principe’si yok, Martelli ile Bausi tartışması yok. Ve sözcük sayan bir kitap için en tuhafı: Hexter yok. Oysa “karma yönetim” ve Machiavelli, Polybios’un o zamanlar daha çevrilmemiş, kayıp 6. Kitabını nasıl oldu da okudu; okumadıysa nasıl o bölümleri yazdı meselesi üzerine en kışkırtıcı tezler onun. Bu sefer eksiklerin sayısı insanı durduruyor.
Buna karşılık bir damar var ki, tıka basa dolu: radikal-cumhuriyetçi yorum. Lefort, Althusser, Pedullà, Lucchese, McCormick – hepsi ciddiyetle, severek işlenmiş. Rawls’un Skinner’ı sıyıran bir cümlesi var; Tocqueville’in bir Hükümdar alıntısı var; McCormick’in Pettit’e çıkıştığı yer var. (s. 71-72 vd.) Ama bu zengin damarın içinde bile zemin yer yer inceliyor. Skinner yalnızca iki metinden tanınıyor: Bir cep kitabı, Machiavelli. A Very Short Introduction; bir de Buenos Aires baskısı bir konferans çevirisi, El nacimiento del estado. Skinner’ın bütün külliyatı hakkındaki yargı ise tek bir makaleye dayanıyor – Marcotte-Chénard’ın “Quentin Skinner à l’épreuve du cas Machiavel” yazısına.
Ne var ki, asıl eksiklik burada değil. Kitabın dördüncü bölümünün başlığı şu: “Fortuna ile virtù arasında tutsak kalmış özgürlük.” (s. 81) Yani kitap, virtù ile fortuna arasındaki gerilimi doğrudan bir bölüm başlığı yapıyor – ki bu, Skinner’ın bütün bir kuşağa ders veren tezinin tam kalbi: Virtù, fortuna’ya direnen yurttaş erdemidir. Skinner bunu hangi kitapta kurdu? The Foundations of Modern Political Thought’ta (1978) birinci ciltte, Nicolai Rubinstein falan okuyarak – modern siyasal düşünce tarihinin köşe taşlarından biri. Şimdi insan haklı olarak soruyor: Virtù-fortuna gerilimini bölüm başlığı yapan bir kitap, o gerilimin en ünlü okumasını veren şaheseri nasıl atlar? Atlıyor: Foundations kitapta yok. Skinner buraya yalnız cep kitabıyla ve İspanyolca bir konferans çevirisiyle giriyor. (s. 89-90; s. 32-36) Pocock on bir kez anılıyor, ama İspanyolca Momento çevirisiyle. Hans Baron ile Felix Gilbert ise hiç. Şu adlar da yok: Boucheron (Léonard et Machiavel dahil), Biasiori, Marcocci, Benner, Viroli, Mansfield, Sasso.
Dipnotların kendi içinde de küçük tutarsızlıklar göze çarpıyor. Üçüncü bölümün ilk dipnotu metni 2018’e tarihliyor; ama künyedeki dergi sayısı 2023’ün. Dördüncü bölümde aynı oynaklık 2022 ile 2020 arasında. Sayfa 135’teki 51. dipnot diyor ki: Vatikan’daki Lucretius nüshasının Machiavelli’ye ait olduğunu ilk yazan, 1960’ta Finch’tir. Ama Finch’in itiraz ettiği 1961 tarihli çalışma kaynakçada yok; o çalışmanın iki yazarından biri hiç anılmıyor. Otuz altı sayfa sonra aynı keşif tarihi, hiçbir tartışma yokmuş gibi tekrar ediliyor. (s. 171) Ve bir alışkanlık daha: Köprü gereken yerde kitap çoğu kez kendi ciltlerine gidiyor – 2021, 2023, 2024 baskılarına; bir kez de, tam Spinoza bahsinin ortasında, daha hakemden bile geçmemiş, yepyeni bir dergi yazısına. O yazı, yazarın Spinoza ile Kelsen’i buluşturan kendi yazısı ve Fransızca.
Bütün bu kaynakça alışkanlıkları toplandığında, ortaya bir okur tahayyülü da çıkıyor. Machiavelli’nin Fransızca Barincou’dan okunması, İtalyan filolojisinin temel araçlarının (ulusal edisyon, Inglese, Martelli-Bausi) hiç görünmemesi, dünya literatürünün İspanyolca çevirilerden gelmesi, köprülerin yazarın kendi ciltlerine atılması – bunların her biri ayrı ayrı küçük bir tercih. Ama hepsi bir arada, kitabın kendini hangi okura yazdığını gösteriyor: Uluslararası Machiavelli filolojisine konuşan, o alanın kendi dilinde tartışan bir kitap değil bu; Türkçe okuruna, yazarın kurduğu kavram dünyasının içinden, hatta daha da dar, hukukçulara ve onların da Spinozacı olanlarına seslenen bir kitap. Bunda kusur yok; her kitabın bir okuru vardır. Ama tezin iddiası –Epikuros’tan Spinoza’ya uzanan, dünya çapında bir Machiavelli okuması– ile kitabın fiilen konuştuğu okur arasında bir açıklık kalıyor. İddia evrenseli istiyor; aygıt yereli kuruyor. İkinci baskının kapatması gereken açıklıklardan biri de belki budur.
V.
Şimdi geldik en keyifli soruya – bir dedektiflik sorusu sayılır. Bu Epikuros-Lucretius okuması yazarın kitaplarına ne zaman, hangi kapıdan girdi? Şu açıdan elverişli bu soru: Cevabı tahmin etmeye gerek yok; yayımlanmış kitaplar neyin ne olduğunu adım adım söylüyor. Sabırla bakalım.
Önce metnin içine. Lucretius’un beşinci kitabındaki “dağınık ilk insanlar” (Grotius bunlaradestituti diyecek ve onları “hakikat ve virtus”tan yoksun olanlar diye niteleyecek) ile Söylevler’in açılışı arasındaki benzerlik doğru görülmüş. (s. 142-144) Sosyalliğin bir tarihi olduğu fikri de ayrıntılı işlenmiş (s. 158-159): Sosyalliğin bir ilk nedeni var ve bu sosyallik yalnız insana değil, bütün canlılara ait. Şimdi okur burada iki ad bekliyor –beklememek elde değil. Biri Vico; dizinde yok. Öteki Ulpianus – doğal hukuku bütün canlılara yayan Romalı hukukçu; adı kitapta hiç geçmiyor. Sayfalardaki tek “Ulpius” da bir Roma imparatoru çıkıyor. (s. 84) Okur haklı olarak Ulpianus’un nerede olduğunu soruyor.
Bir şey daha var: bir dengesizlik. Aile sekiz kişiydi, hatırlayalım. Ama kitap aslında neredeyse tek bir kişiyle, Lucretius’la hesaplaşıyor. Ötekiler daha çok, yoklamada “burada” deyip geçiyor: Montaigne yirmi iki kez geçiyor ama çoğu başka bağlamda – bir yerde Shakespeare’le birlikte ele alınıyor; Darwin on, Marx yirmi dört. Spinoza ise seksen dokuz kez; ama o zaten yazarın asıl evi, ailenin sıradan bir üyesi sayılmaz. Yani “Epikuros’tan Nietzsche’ye” diye kurulan o uzun zincirin neredeyse bütün ağırlığı ilk halkada toplanıyor. Üyelik şartı dört sıfattı –kuşkucu, göreci, belirlenimci, maddeci– ama Montaigne’in maddeciliği ya da Nietzsche’nin belirlenimciliği ayrıca tartışılmıyor. Zincir ilan ediliyor ama tek tek sınanmıyor. Toplu bir aile fotoğrafı; ne var ki, üyelerin çoğu çerçeveye uzaktan girmiş.
Şimdi kaynakların tarihine bakalım, çünkü burası gerçekten merak uyandırıcı. Istorie fiorentine‒ yani kitabın “Firenze Tarihi” (Niye Firenze ki? Hiçbir Floransalı, bize Firenzeli demelisiniz demedi bildiğim kadarıyla Türkler gibi: “Ülkemize Turkey demeyin, Türkiye deyin.” Tamam, Pekin’e Beijing ve Bombay’e Mumbai diyoruz ama kendileri değiştirdi ismi. Ve niye Istorie, Tarih; yani tekil, halbuki Istorie çoğul) dediği eser – yazarın daha önceki kitaplarının hiçbirinde geçmiyor. Hiçbirinde. İlk kez Hukuk Nedir?’in son baskısında beliriyor; üstelik “başeser” payesiyle. Sonra 2025 kitabında tezin taşıyıcı kaynaklarından biri oluveriyor. Üstelik bu eser kendi içinden geldiği geleneğe (yani Floransa tarihi yazma geleneği) hiç bağlanmadan okunuyor: Bruni yok, Salutati yok, Compagni yok. Villani yalnızca Castracani bölümünün kaynak listesinde, Nuova cronica’sıyla beliriyor. (dn. 28) Poggio ise daha çok De rerum natura’yı bulan adam olarak anılıyor. Niccolò Nìccoli? Machiavelli’nin babası Bernardo, babasının yayınlanan ünlü güncesi, çevresi, Atkinson’un kitabı – hepsi dışarıda. Yani kitap şu pek tabii soruyu hiç sormuyor: Bu fikirler Machiavelli’ye hangi yoldan, kimden geldi?
Şimdi belirleyici adım – yazarın kendi kitaplarını tarihe dizelim; sıraya dikkat. İspanyol Altın Çağı üstüne kurucu kitabında Machiavelli yirmiye yakın kez geçiyor; Epikuros yalnız bir listede ve dizinde; Lucretius hiç.
İktidar üstüne kurucu kitabında (İktidarın Üç Yüzü, üç farklı kitabın bir araya gelmesiyle yayınlanmış Dost Kitabevi Yayınları tarafından; dizi ismini bulamadım) Machiavelli elli dört kez var; Epikuros ile Lucretius hiç yok.
2004 tarihli Spinoza kitabında Epikuros yok.
2013 tarihli Marx-Spinoza derlemesinde Epikuros yirmi beş kez var – ama dikkat, konu Marx’ın 1838 doktora defterleri; Machiavelli değil.
2014 tarihli Machiavelli derlemesinde ne Epikuros var ne Lucretius.
Ve sonra, 2017’de kırılma. O yıl Hukuk Nedir?, Epikuros’tan Lucretius’a ve Ulpianus’a uzanan soy kütüğünü ilk kez veriyor – hem de “bir tarihçi”nin çalışmasına dayanarak, onu adıyla anarak. (2017, s. 97-98; yankısı s. 218) O künye bugün hâlâ duruyor: Yeni Zoe baskısının ve Ocak 2023 tarihli Spinoza ve Sürekli Demokrasi’nin kaynakçalarında. 2023 cildinde bu Epikuros-Lucretius bağı beliriyor; editörün deyişiyle “bu edisyonda”.
Guyau ile Finch ise orada henüz yok. Nereden gelecekler acaba?
Derken 2025 kitabı geliyor ve aygıt tamamlanıyor: Epikuros’çu çerçeveyi Guyau’nun iki kitabı kuruyor (s. 133-134) – gelgelelim bu çerçevenin buraya nereden geldiği söylenmiyor hâlâ. Finch 51. dipnotta beliriyor. Aynı soy kütüğü arazisi s. 158-159’da geri dönüyor; oradaki dipnot ise tek bir yere gönderiyor: Yazarın kendi kitabının yeni baskısına. (s. 159, dn. 71; künyede 2024) Finch’in makalesi yani Machiavelli’nin De Rerum Natura elyazmasını ilk bulan kişinin makalesine ise Akal’ın referans verdiği hiçbir kitap referans vermiyor. Allison Brown bile Bertelli buldu diyor. İlginç...
Şimdi bu iki resmi yan yana koyalım, çünkü manzara sade ve çarpıcı: 2017’de varolan dipnot ve kaynakça bir tarihçinin çalışmasını adıyla anıyordu (s. 98, dn.13); aynı kitapta yani HukukNedir?’de daha ilerde bir başka dipnot ise, Ulpianus, Epikuros ve Lucretius’un sözleşmeciliğini “tarihçi” indirgemekten kaçınsın, bunların bahsettiği aynı şey değil diyerek reddediyordu (s. 218, dn. 13): “Mauss’un sosyalliği ve hukukîliği değiş-tokuşla başlattığı hatırlanarak, kurgusal olanlar da dâhil tüm sözleşmelerin kökeni burada aranabilir. Tabii ondan sonra sistemleri birbirinden ayıran kesintilerin sözleşme fikrine çok farklı mahiyet kazandıracağı da unutulmamalı, bu konuda tarihçi her indirgemecilikten kaçınılmalıdır: Modern hukukî kuramın sözleşmesi ne Epikuros’un ne Lucretius’un ne Ulpianus’un ne de Cicero’nun sözleşmeden anladığı şeydir.” 2017 tarihli kitapta dört kez Lucretius adı geçiyor ve dördü de o tarihçinin ve Viley’in makalelerine atıfla.
2025’te, tam aynı konunun dipnotu, yazarın kendi kitabını gösteriyor. Arada ne olduğunu okur kendi düşünsün; biz yalnız iki tarihi yan yana koyduk.
Tanışıklık da kayıtlı, çünkü bu dünya küçük. Machiavelli, Makyavelizm ve Modernite’nin sunuşunda, yazar 2010’daki bir sempozyumun yedi konuşmacısına adlarıyla teşekkür ediyor; o tarihçi de aralarında. Hatta derlemenin üçüncü bölümü onun imzasını taşıyor – konusu da, ne tesadüf, Machiavelli yorumunda öncelik ve “ezoterik” okuma. (2014, s. 43 vd.) Kimlik Bedenin Hapishanesidir’in sunuşu da şunu kaydediyor: Diego Tatián’ı yazarlara tanıtan kişi de aynı kişiymiş. Tatián 2025 kitabında dört künyeyle yer alıyor. Küçük bir çevre, sıcak bir çevre; bunda ayıplanacak bir şey yok – sadece o tarihçi Görünen Machiavelli’de görülmez olmuş; olabilir tabii, ama kayda değer.
Bir de şu Spinoza köprüsü var ki, en çok orada durmak istiyorum, çünkü asıl mesele tam orada saklı. Kitap Spinoza’yı seksen dokuz kez anıyor. Ama iki düşünürü gerçekten birbirine bağlayabilecek o tek kavramı hiç telaffuz etmiyor: töz. Evet, “töz” sözcüğü bütün kitapta bir kez bile yok. Oysa mesele tam orada. Spinoza’da töz tektir: Kendini üreten, sonsuz bir varlık; Tanrı’yla doğanın bir ve aynı olduğu o büyük birlik. Machiavelli’de ise böyle bir şey yoktur – o gücün mantığını dünyada, olaylarda okur; varlığın birliği üstüne bir metafizik kurmaz, kurmak da istemez. İşte bu yüzden, kitabın koyduğu gibi, mesele “iradecilik karşıtlığı” değildir aslında. (s. 13) Asıl soru çok daha keskindir: Madem Spinoza’nın tözü Machiavelli’de hiç yok, bu iki ad aynı ailenin içine nasıl giriyor? Kitap bu soruyu sormuyor. Sormadığı için de, kurmaya en çok heveslendiği köprü –Machiavelli’den Spinoza’ya giden köprü– havada kalıyor. Yazık oluyor, çünkü en güzel tartışma orada başlayacaktı.
Bir de küçük, hafif bir not düşeyim; yeri burası. İyi tarihçi biraz Bartleby gibidir: Yazmaz – yazamadığından değil, yazmamayı tercih ettiğinden. Yazabilir de bir gün, ama bu tercihin bir koşulu vardır: Tarihçi, bir konuda bilinebilir olanın hepsine yaklaştığına kanaat getirmedikçe “yazmamayı tercih eder”; sustuğu yer tembelliğin değil, bilincin ve bilginin sınırıdır. Burada işaret ettiğimiz boşluklar –açılmamış o dosya, kaynakçaya girmemiş o adlar, sayıların yanına düşülmemiş o künyeler– yazılamayacak şeyler değil; yalnızca henüz yazılmamış şeyler. Aradaki fark her şeydir. Dipnotlarda kaybedilen o görünmeyen tarihçilerin, vah vah onlara artık onlardan geçti, yazık oldu o yazamaz deyip hayıflanarak artık yazamayacağını söylemek ya da sanmak düpedüz saflık olur.
VI.
Yorum tarafında kitabın işçiliği yer yer gerçekten örnek değerinde; bunu da gönül rahatlığıyla söyleyeyim. En güzel örnek, Anthony Grafton’ın da yıllar önce bize işaret ettiği “dünyanın ebediyeti” tartışması. (Söylevler II,5; s. 141-142) Orada İbn Rüşd’cü okuma bir yorum olarak, kaynağıyla veriliyor. Yazar kendi görüşünü “bence” diye ayırıyor – okur nerede yazarı, nerede metni dinlediğini biliyor. Gregorius’un kitap yaktığı iddiası “ileri sürülmektedir” kaydıyla, yani rivayet olarak geçiyor. Daha önemlisi: Yazar, kendi tezini zayıflatabilecek bir tanığı, Diodoros’u bizzat kendisi çıkarıp gösteriyor. Böyle dürüstlük az bulunur; insan takdir eder.
Gel gör ki, aynı kitapta şu da var: Sayfa 127’de, Machiavelli’nin bir konuda Nietzsche’yle aynı düşündüğü, susmasıyla kanıtlanıyor. Yani adam o konuda bir şey söylememiş; bundan “demek ki aynı fikirdeydi” çıkarılıyor. Oysa sessizlik kanıt olmaz; susmak bir şey söylemez, sadece susar.
Dili de bir ölçelim, çünkü dil de bir desen çiziyor. Kitapta yirmi dokuz ihtiyat ifadesi var: yedi “bence”, on beş “muhtemelen”, beş “kanısındayım”, iki “acaba”. “Galiba” ise hiç yok. İlginç olan şu: Bu temkinli ifadelerin hemen hepsi küçük yorum noktalarında toplanıyor; büyük olgu cümleleri ise pek rahat, pek kayıtsız geçiyor. Bir karşılaştırma her şeyi özetliyor. İlksöz, Machiavelli’nin Epikuros ile Lucretius’un sadık izleyicisi olduğunu kayıtsız bir cümleyle, kesin kesin söylüyor. (s. 13) Yüz yirmi sayfa sonra aynı tez çok daha temkinli sunuluyor: “Bu, yazarın seçtiği bir yorumdur.” (s. 132) Program kesin konuşuyor; “bu bir seçimdir” diyense yöntemin ta kendisi.
VII.
Son birkaç söz, soy kütüğünün iç dengesi üstüne – çünkü kim kaç kez anılıyor, o da bir şey fısıldıyor. Nietzsche onlarca kez geçiyor; Sade ile Vanini düzinelerce. Giordano Bruno –diri diri yakılan adam– topu topu üç kez, o da bir adlar dizisinin içinde. Sade ilk listede yoktu, sonradan içeri süzülüyor: Machiavelli’nin bir haz topluluğu metni onu çağrıştırıyormuş (s. 119); tanık olarak da Huxley’nin bir önsözü ekleniyor. “İçkin” sözcüğü bütün kitapta iki kez geçiyor – oysa aynı sözcük, yazarın bir sonraki Spinoza kitabında bu hattın tam adı olacak. Polybios iki yerde anılıyor; anılsın da, hatta şart anılması; Hexter zavallısı hayatını verdi bu konuya (s. 116, 187); ama ne Hexter ne de Polybios’un kendi metni kaynakçada var (oysa çok hoş bir Polybios toplu eserler edisyonu çıktı yıllar önce Gallimard’dan, François Hartog yönetiminde; bulunması kolay).
Toparlayalım. Machiavelli bir yerde şöyle yazmıştı: Bozulmuş karma gövdelerin tek ilacı, onları başlangıçlarına döndürmektir. Kitap bu pasajı ustalıkla işliyor (s. 174) – ve bu söz, biraz da kitabın kendisi için. Çünkü kitaba düşecek düzeltmeler belli ve sınırlı: Vintimille çevirisinin elyazması olduğu ve 1553’ün iki baskısı; Clizia için 1525; Faenza temsilinin Mandragola’ya iadesi; Gentillet için 1576; iki bölümün yayın tarihleri; birkaç kaynakça adresi; sayımların yanına basım ve yöntem kaydı. Bunların hiçbiri tezi yıkmıyor – dikkat, hiçbiri. Tamamlandıklarında, kitap öne sürdüğü o iddialı tezin hak ettiği zemine oturuyor.
İnşallah ikinci baskı gelir. O zaman tarihler düzelir, eksik adlar kaynakçaya girer, töz tartışması nihayet açılır – ve ortaya, hak ettiği biçimiyle, dünya çapında bir kitap çıkar. Çünkü kitabın iddiası bunu fazlasıyla hak ediyor; eksik olan iddia değil, yalnızca onu taşıyacak zemin.
Topkapı’daki o vişne çürüğü ciltteki çeviri, gün ışığına çıkmak için yüz elli yıl beklemişti. Kitaplar sabırlıdır; başlangıçlarına dönmeyi bilen yazarları beklemesini de bilirler. Ve ayrıca Ece Ayhan’ın dediği gibi, “Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler”. Bilirler.
Önceki Yazı
[Editörün Notu]
2026
K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri...
Sonraki Yazı
Adalar Müzesi'nde Büyükada Rum Yetimhanesi sergisi:
Bir tarihsel miras nasıl yaşatılabilir?
“Adalar Müzesi’nde açılan ve bir yıl boyunca açık tutulacak Büyükada Rum Yetimhanesi sergisinde küratör Deniz Koç Çeliker’in en önemli başarısı, sergiyi bir laboratuvara dönüştürmüş olmasında.”