• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ahmed Özkan’ın kurgu dünyasına dair:

Pireler, horlayan camiler

ve fareden korkan erkekler

“Özkan, büyük anlatıların ya da görkemli iddiaların peşinde koşmak yerine, gündelik olanın içindeki absürdü yakalamakta ve onu bazen bir laborant titizliğiyle incelemekte.”

MEHMET SEBİH ORUÇ

@e-posta

İNCELEME

10 Eylül 2026

PAYLAŞ

Roman ödüllü genç bir yazarın birkaç metnini kısa sürede yayımlayarak edebiyatın devasa külliyatı içinde kendine özgü bir yer açma çabası her zaman entelektüel anlamda heyecan vericidir. Ahmed Özkan, son dönemde yayımlanan çalışmalarıyla, özellikle de Pireli Köşk ve bir tiyatro metni olan İki Adam Bir Fare kitaplarıyla, bu heyecanı hak eden bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır. Özkan’ı bu metinde anlatı (narrative) ile kurgu (fiction) arasındaki hassas çizgide ilerleyen, bazen kurguda teknik hatalar yapsa da, özgün bir yaklaşım sergileyen bir sanatçı olarak değerlendirmek istiyorum. Ama hakkını teslim etmek gerekir, Özkan’ın kurmaca dünyasının okuru içine çeken, kendine has bir cazibesi var.

Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bu çekim gücü nereden kaynaklanmaktadır? Yalnızca garip ve düşündürücü hikâyeler anlatmasından mı, yoksa hikâyeyi anlatış biçimindeki “tuhaflık” mı? Bence ikisi de. Anlatılan konuların güncelliği, gerçeküstü unsurlar, sembolik anlam katmanları ve yalın, duru bir dil, okura oldukça tatmin edici bir okuma deneyimi sunmaktadır. Özkan, büyük anlatıların ya da görkemli iddiaların peşinde koşmak yerine, gündelik olanın içindeki absürdü yakalamakta ve onu bazen bir laborant titizliğiyle incelemekte, bazense sadece bir tespit olarak ortada bırakmakta. Bir klişeyi tekrarlamak pahasına, fakat açık ve net bir biçimde ifade etmek gerekirse; Özkan aynı anda hem güldürmekte hem de düşündürmektedir.

İnkârın anatomisi: Pireli Köşk

Özkan’ın edebi dünyasına giriş yapabilmek için öncelikle o kaşıntıyı hissetmek gerekmektedir: Pireli Köşk. Peri değil, pire. İsimdeki bu küçük ama anlamlı kayma, yazarın kurmaca dünyasındaki o “yerli absürdün” ilk işaretidir. Hikâye, rasyonel görünen ancak aslında derin bir körlüğe saplanmış bir babanın dramını konu almaktadır. Pirelerin varlığına inanmayan bu baba, doğrudan kaşıntının kaynağı olduğu halde bu gerçeği inkar etmekte ve ucuz tuttuğu evden –üstelik bir yıllık kirasını peşin ödemişken– çıkmak istememektedir.

Burada sistematik bir soru sormak yerinde olacaktır: İnsan kendine acı veren bir gerçeği neden reddeder? Acaba ekonomik zorunluklar duyularımızın önüne bir perde mi çekmektedir? Ailedeki diğer bireyler (anne ve kız evden ayrılır; oğulsa babasını yalnız bırakmamak için kalır) rahatsızlıkları dayanılmaz hale geldiğinde evi terk edecek kadar net bir tavır sergilerken, baba pireleri inkâr etmekte direnmektedir. Bu durum şu temel soruyu gündeme getirir: Gerçeklik çoğunluğun kabulüyle mi inşa edilir; yoksa bireyin ısrarıyla mı yok sayılır? Başlangıçta, pire aileden neredeyse hiç kimsenin inanmadığı bir şeydir. Ancak kaşıntı dayanılmaz bir hal aldığında, kaçınılmaz olarak ona inanmaya başlarlar. Babaysa, “yok, sinek” diyerek diretir ve evi sürekli olarak sinek ilacına boğar.

Öykünün dili, kurgusu ve anlatım biçimi son derece dikkat çekicidir. Pire ve inkâr temaları pek çok farklı anlam katmanına bağlanabilir. Bir yanda metafizik ve dinî okumalar yapılabileceği gibi; diğer yanda, ekonomik bir okumayla, hayatın dayatmalarının ve ekonomi merkezli, araçsal aklın bizi bariz olguları bile nasıl inkâr etmeye götürdüğü gösterilebilir. Ben ikincisini seçmiştim.

Daha genel anlamıyla, insanın kendi bedenindeki kaşıntıyı bile yalanlaması neyin göstergesidir? Belki de o pireler modern insanın görmezden gelmeye çalıştığı tüm o “küçük” fakat sistemli krizlerin birer sembolüdür. Günümüzün post-truth dünyasında (özür dileyerek kendi metnime yönlendiriyorum) olguların yerini duyguların ve kişisel inançların alması gibi, Özkan’ın karakterleri de kendi konfor alanlarını korumak için somut gerçekliği feda ederler. Pirenin varlığı nesnel bir gerçeklikken, babanın inadı bu gerçeğin yerine kendi kurguladığı “sinek” illüzyonunu koyar. Hakikatin bu denli kolayca esnetilmesi sadece bireysel bir inat değil, toplumsal bir körleşmenin herkesçe oynanmasının da provası mıdır?

Bu iki okumanın dışında da başka yorumlara da açıktır metin. Esasen Özkan’ın öykülerinin güçlü yanı da tam olarak budur: Her öykü çoklu okumalara izin vermekte; neredeyse tamamı güldürmekte ve absürd unsurlar taşımakla birlikte, istisnasız bir biçimde düşündürmektedir. Yazar bizi bu çok katmanlı yapıyla baş başa bırakırken aslında şu soruyu fısıldar: Kendi hayatımızdaki “pireleri” hangi rasyonel yalanlarla örtbas ediyoruz?

Masadaki varoluş: İki Adam Bir Fare

Özkan’ın anlatıdan kurmacaya, oradan da sahne metnine uzanan yolculuğundaki ikinci durak olan İki Adam Bir Fare, bir oyun olarak ve müstakil bir kitap biçiminde okurla buluşmuştur. Eserin çıkış noktası oldukça yalındır: “İki adam, evlerine giren bir fareden korkup çıktıkları masanın üzerinde mahsur kalır. Saatler geçtikçe, içinde bulundukları durum her şeyi sorgulamalarına sebep olacaktır.”

Soru şudur: Küçük bir kemirgen, büyük bir hayatı sorgulatabilir mi? Evet; eğer o fare bireyin gerçeklik algısının sınırlarını kemiriyorsa bu mümkündür. Oyunda gerçekten de her şey sorgulanmakta, üstelik bu sorgulama güçlü mizahi unsurlar eşliğinde gerçekleşmektedir. Karakterler masa üzerinde sıkışıp kaldıkça, hayatın anlamı, gerçeklik, oyun, hakikat, insani tecrübenin ve gerçekliği idrak etmenin imkânı gibi pek çok temel mesele masaya yatırılmaktadır.

Özkan bu ağır temaları bir felsefe dersi verircesine değil; fakat oldukça yalın, duru bir dille ve aynı zamanda derinlikli bir biçimde işlemektedir. Karakterlerin dili yer yer öyle bir noktaya ulaşmaktadır ki, bir karakter güçlü bir Baudrillard okuru izlenimi bırakabilmektedir: Modern insanın simülasyon evrenindeki sıkışmışlığı, bir mutfak masasının üzerinde komik bir şekilde incelenmektedir. (Gerçekten, ah keşke bu oyun sahnelense!) İşte bu nokta, eleştirel bir gözlem yapmayı zorunlu kılmaktadır: Özkan’ın metinlerindeki dilin ve düşüncenin üst düzey niteliği, zaman zaman bu sözleri söyleyen karakterlerle tam olarak örtüşmemektedir. Bir halk adamının, bazen cami imamının veya ya da sıradan bir gencin ağzından dökülen felsefi tespitler, bazen yazarın kendi sesinin karakterin sesini bastırmasına yol açabilmekte ve bu durum bazı anlarda fazlasıyla belirgin hale gelebilmektedir.

Ancak yazarın anlatmak istediği “meseleye” ne denli yoğunlaştığının bir göstergesi olarak da görülebilir bu. Özkan, sıradanlığı ve sıradan insanı yalnızca bir “araç” kılmamakta, hakikati arama yolunda bir kazı malzemesi gibi kullanmaktadır.

Sonuç olarak, Ahmed Özkan büyük edebi konular vaat etmemekte; bunun yerine bizi içine davet ettiği sembolik kurguyla ve dil evreniyle (horuldayan camiden, gerçek hayatın “anlamı” üzerine konuşturan fareye kadar), her yönüyle değerli bir alan sunmaktadır. Belki de ihtiyacımız olan şey, yepyeni bir dil bulmaktan ziyade, bu yalın, duru dille, kendi absürdümüzle ve “sıradan” olanla yüzleşmektir.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Ahmed Özkan
  • İki Adam Bir Fare
  • Pireli Köşk

Önceki Yazı

İNCELEME

Denizin izi, şiirin gizi

“Deniz Eskisi-Şiirin Gizli Tarihi, Berk’in önceki arayışlarını yeni bir düzende buluşturan ve sonraki melez kitaplarına açılan, kurucu bir eşiktir.”

EMRE AYDOĞDU

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 37

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Armağan Yemişi / Bir Kıssa Bin Hisse / Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları / Gölgesi Buralara Düşüyor / Kanon Mücadelesi / Kentler ve İslamcılıklar / Kuzenler / MİR / Sığınağım ve Fırtınam / Ursula K. Le Guin’in Kedi Kitabı

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist