Sivil toplum tarihimizde sararmış bir sayfa: Sillogos
“Sillogos Osmanlıdır, Türkiyelidir, İstanbulludur, ‘yerli’dir. Yani ne Atina’daki ne de İstanbul’daki devletlerin bir uzantısı, ajanı veya aracıdır. En azından ilk oluşum sürecinde düpedüz ‘toplumun bağrından’ neşet etmiştir.”
Solda: İstanbul Helen Edebiyat Cemiyeti binası, Beyoğlu, 1888. Ortada: Beyoğlu, Topçekenler Caddesi, 18 numarada bulunan ve 1965’te yıkılarak otopark yapılan İstanbul Helen Edebiyat Cemiyeti binasının 1960'lardaki fotoğrafı... Sağda bugünkü otopark.
Türkiye tarihinde ‘burjuvazi’ye benzer bir olgunun ilkin 19. yüzyılda Osmanlı’nın gayrimüslim milletlerinin bağrında doğduğu, Rum cemaatinin de bu milletlerin başında geldiği bilinir. Burjuvazinin oluşmasında dernek ve vakıf türü Rum sivil toplum kuruluşlarının hayati önemi ise ayrıca iyi bilinir. Kısa adıyla Sillogos (Rumca ‘cemiyet’) bunların başlıcasıdır: tam adıyla, İstanbul Helen Edebiyat Cemiyeti (Ellinikos Filologikos Sillogos Konstantinoupoleos, nam-ı diğer Dersaadet Rum Cemiyet-i Edebiyesi). Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli yörelerinde (başta İzmir olmak üzere İstanbul’da, Selanik’te, Edessa’da, Yanya’da, Tekirdağ’da vs.) Tanzimat’la birlikte genellikle ‘cemiyet’ sıfatını taşıyan yüzlerce kuruluş türemişti. Bir kısmı spor ve ticaret bağlantılı olmakla birlikte bunların çoğunluğu kültür ve eğitime odaklanmış kuruluşlardı. Zaman içinde İstanbul’daki Helen Edebiyat Cemiyeti faaliyetlerini o kadar geliştirdi ki, emsalleri arasından sıyrılıp ‘cemiyet’ sözcüğünün neredeyse tek sahibi oldu: ‘Sillogos’ denince akla gelen cemiyetti bu.
1861’de kurulan Sillogos, Yorgo Zarifi ve Hristaki Efendi (Zografos) gibi zenginlerin bağış ve destekleriyle hızla gelişti ve hatırı sayılır büyüklükteki kütüphane ve arşivleriyle önemli bir buluşma ve araştırma merkezi haline geldi. Arada yangın ve taşınma gibi türlü badireler atlatmasına rağmen canlılığını hiç kaybetmedi, ancak Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte diğer pek çok Osmanlı müessesesi gibi kapatılmaktan veya yok olmaktan kurtulamadı. Ana binasının yerinde (en azından Beyoğlu’nun sıkışık sokaklarının birinde halen otopark olan bir yerde) şimdi yeller esiyor. Ama kütüphane ve arşivlerinin tamamen kaybolduğu söylenemez.
Prof. Elçin Macar, bu kitap ve arşiv hazinesinin izini sürmekte epey yol almışa benziyor. Geçenlerde Sadberk Hanım Müzesi’nce düzenlenen ‘İftihâr ve Yâdigâr Söyleşileri’ çerçevesinde bu konuya ilişkin aydınlatıcı bir sunum yaptı (Bu sunumuna kaynaklık eden ve benim de aşağıda atıfta bulunacağım bir makalesi için bkz. Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimleri Dergisi, Yıl: 12 Sayı: 23 Bahar 2013 s.139-149). Sillogos’tan kalan malzeme kayıp olmamakla beraber hayli dağınık vaziyette: 1923’ten bu yana Halk Evleri, Ankara’daki Kurşunlu ve Hacıbayram Camileri, DTCF, TDK, AÜ Tıp Tarihi Enstitüsü, Kültür Bakanlığı gibi ilgili ilgisiz hemen her çeşit kuruma ait depolara gire çıka uzun bir zaman dolaşmış. Bir ara, Kıbrıs asıllı olması ve Rumca bilmesi hasebiyle Niyazi Berkes’in elinden geçtiği de anlaşılıyor. Görünen o ki, bu malzemenin büyük kısmı halihazırda birkaç temel kütüphanenin uhdesinde tasnif edilerek gün ışığına çıkarılmayı bekliyor.
Macar’ın ‘Cemiyet’in bizzat başlıca kurucu ve yorumcularından aktararak belirttiği gibi, Sillogos’un iki ana amacı vardır. Birincisi, Osmanlı coğrafyasındaki Rum nüfusu ‘çağdaş yaşam’a, ‘modernleşme’ye, nihayetinde kapitalizme hazırlamak, tebaa olmaktan çıkarıp yurttaş olmaya yönlendirmektir. Bunu yaparken de, İmparatorluğun değişik yörelerine dağılmış ve ayrışmış Rum topluluklarını ortak bir potada ve bir ölçüde ortak bir dilde buluşturmak, onlara türdeş bir Yunan kimliği kazandırmaktır. Başka bir deyişle: “‘Yunan’ kimliğinin Rum cemaatine nüfuz etmesini sağlamak… böylece Osmanlı Rumlarını örgütleyerek Helenizme hizmet etmek”tir.
Bunu gerçekleştirmenin birincil ve vazgeçilmez yolu, eğitim konusuna el atmaktı. Rumların önünde hazır bir model de vardı. 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren İmparatorluk sathında türlü misyoner okulları açılmaya başlamıştı. Örneğin Amerikalı Protestan misyoner Goodell’in 1832’de İstanbul Büyükdere’de Rumlar için bir okul açtığı biliniyor. Akabinde Katolik ağırlıklı okullar da hiç eksik olmadı kuşkusuz. Macar’ın da belirttiği gibi, “kendi eğitimleri ile misyoner okullarını karşılaştırmaya başlayan varlıklı Rum aileleri, giderek artan bir şekilde, misyoner okullarına daha fazla ilgi göstermeye başlamışlardı. Rum cemaatinin bu okulları tercih etmesinin ardında dil eğitiminin çok iyi düzeyde olması ve yüksek eğitim kalitesi gelmektedir. Bu nedenle, söz konusu yabancı okullarla rekabet edebilmek için yeni açılan Rum okullarında mutlaka bir Avrupa dili (ağırlıklı olarak Fransızca) müfredata girmiş ve eğitim kalitesini yükseltmek amacıyla yeni düzenlemelere gidilmiştir”.
Velhasıl, misyoner okulları Rumları hem cezbetmiş, hem de bir tehdit olarak görüldükleri için, Rumların kendi okullarını yenileme ihtiyacı duymalarına yol açmıştı – üstelik onlara bir ‘model’ vazifesi görmeye devam ederek. Sillogos’un bu süreçteki rolü hayli belirleyiciydi. O kadar ki, “Türkiye’deki Rumların Eğitim Bakanlığı gibi çalıştığı” ilgili yorumcularca dile getirilmiştir.
Bu ulusçu misyonunun yanı sıra Sillogos’un bir diğer misyonu da, yelkenlerini Batı’dan gelen ‘Aydınlanma’ rüzgârıyla olabildiğince doldurmaktı. Haliyle, ‘müesses nizam’la ve öncelikle de Rum Patrikhanesi ile belirli bir gerilim ve içten içe bir çatışma yaşamakta gecikmedi.
Tahmin edileceği üzere, bu gerilim farklı derecelerde de olsa diğer gayrimüslim cemaatlerin evrimlerinde de yeterince belirgindir. Örneğin, Yahudi cemaatinde hayli şiddetli yaşandığını biliyoruz. Avram Kamondo’nun başına gelenler, bu cemaatin tarihinde unutulmaz vakalardandır: Kamondo, Osmanlı Yahudilerinin en zengin ve etkin şahsiyetlerinden biri olarak, büyük maddi olanaklara sahiptir. Aydınlanma’nın ışığını o da kendi toplumunda görmek istemektedir. Bu amaçla ‘seküler’ sayılabilecek birtakım faaliyetlere önayak olur; sözgelimi, Osmanlı otoritelerinin onayını da alarak ‘escuela’ adını verdiği bir okul kurar. Batı modelinde çağdaş kurallarla çalışan bu okula cemaatin kurulu düzeninden tepki gelmesi gecikmez: Haham İzak Akriş’in peşine taktığı gözü dönmüş bir güruh Kamondo’nun yalısını basar, evin altını üstüne getirip Kamondo’yu tehdit eder. Kısa bir süreliğine zindana atılsalar da, haham ve müridleri eski iktidarlarını daha bir zaman korurlar; buna karşılık Kamondo’nun girişimleri ‘trajik’ denebilecek bir düş kırıklığı içinde son bulur.
Kuşkusuz, Sillogos’un başarısı bazı özel koşulların ürünüydü. Mesela Sillogos’ın baş destekçisi Zarifi, aynı zamanda Rum Patrikhanesi’nin de önemli bağışçılarından biriydi; böylece zıt yöndeki bu iki kurumun karşı karşıya gelmesini pek çok zaman önleyebilecek bir konumdaydı. Ayrıca, Sillogos ile Osmanlı devleti arasında bir tür modus vivendi hasıl olmuştu. Macar’ın işaret ettiği gibi, Osmanlı devleti merkezileştikçe Patrikhane’nin alanını daraltmaya yönelmiş ve bu doğrultuda Sillogos’u faydalı bir denge unsuru olarak görür olmuştu; bu durum da haliyle Sillogos’un önünün açılmasına yaramıştı.
Ne var ki, bu çok da uzun sürmedi; Cumhuriyet’le birlikte Sillogos’un önü aniden kapandı; Atina’ya taşınmaya fırsat bulamadan, doğduğu İstanbul’da yitip gitti. Sillogos, Yunan milliyetçiliğinin hem bir ürünü hem de etkili katalizatörlerinden biriydi. Ve İstanbul’da açığa düşmüş Yunan milliyetçiliğinin kurbanı oldu. Gerçi, bu milliyetçiliğe angaje olmasaydı bile yeni Türkiye’de yaşamını herhalde sürdüremeyecekti. Bir bakıma tarihin o safhasında Yunan ve Türk milliyetçilikleri arasında sıkışıp kalmak, onun kaderiydi.
Sillogos, evet, Yunan milliyetçiliğinin bir ürünüydü ama onu Atina’nın İstanbul’daki ‘beşinci kolu’ olarak değerlendirmek doğru olmaz. Çiğdem K. Cihangir, Sillogos’un bir çalışma modeli olarak Atina’da 1836’da kurulan ‘Maarifperver Cemiyeti’ni (Filekpaideftiki Eteria) örnek aldığını belirtiyor (Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XIX/39, s. 395 – 440). Olabilir, fakat Sillogos’un –dönemindeki sayısız emsalleri gibi– kendine model olarak öncelikle Fransız Akademisi’ni aldığını unutmamak lâzım. Perspektifi, Atina’daki yeni küçük devletin çok ötesindedir. Gözü, Atina’dan çok Paris’tedir; büyük rehberi Adamantios Korais’le yolu da Atina’dan ziyade Paris’te kesişir. Sillogos’un ‘Aydınlanma misyonu’ en az milliyetçiliği kadar varoluşsaldır.
Mavroyeni
Paşa
Diğer taraftan, Sillogos Osmanlıdır, Türkiyelidir, İstanbulludur, bu nispette de ‘yerli’ ve yerindedir. Konu üzerinde çalışmalarıyla bilinen Firuzan Melike Sümertaş, Sillogos’un üyeleri ve katılımcıları arasında sınırlı sayıda Türklerin de bulunduğunu belirtir (Atlas Tarih, Şubat-Mart 2017). Fakat hiç bulunmasa da, bu gerçek değişmez. Gözden kaçırılmaması gereken nokta şu: Macar’ın da ifade ettiği gibi, nihayetinde “Mekteb-i Tıbbiye hocalarından Spiridon Mavroyeni Paşa’nın Büyükparmakkapı’daki evinde başlayan sanat ve kültür toplantılarının bir sonucu olarak” ortaya çıkmıştır. Yani ne Atina’daki ne de İstanbul’daki devletlerin bir uzantısı, ajanı veya aracıdır. En azından ilk oluşum sürecinde düpedüz ‘toplumun bağrından’ neşet etmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Sillogos’u son dönem Osmanlı mazisinin dikkat çeken bir ‘sivil toplum’ organizması olarak değerlendirmek yanlış olmaz – hatta gereklidir de.
Sillogos’un kendine örnek aldığı başlıca kurumun Fransız Akademisi (Académie Française) olduğunu söyledik. ‘Sivil toplum’un oluşum diyalektiği açısından, bu kadim Fransız kurumunun gelişim süreci de ilginçtir.
Bilindiği gibi, günümüzde Fransız Akademisi tumturaklı bir kamu kurumu niteliğindedir; Fransız devletinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur, üstelik devletin kemikleşmiş, muhafazakâr kanadını teşkil eder. Muhafazakârlığı o derecededir ki, son olarak 2008’de Fransız hükümetinin ülkedeki yerel dillerin (Bask, Breton, Korsika dilleri gibi) resmen tanınması ve anayasal güvence altına alınmasına yönelik yasa teklifine inatla direnmekten kaçınmamıştır. Hoş, varoluş nedeni Fransızcanın bekçiliği olan bir kurumun bu davranışı şaşırtıcı değildir elbet.

Kemikleşmiş töre ve geleneklerine rağmen, Fransız Akademisi dört yüz yıllık geçmişi boyunca hayatiyetini koruyabilmiş bir kurumdur. Çeşitli nedenlerle bazı büyük yazarlar (Rousseau, Descartes, Moliere, Baudelaire, Flaubert, Zola, Proust: tek tek sayılırsa, hem de pek çoğu) kurumun bünyesinde hiç yer almamış olsalar da, kurumun üyeleri ve başkanları arasında edebiyat, sanat ve bilim dünyasının şanlı isimleri (Voltaire’den Montesquieu’ye, Dumas’dan Hugo’ya, Pasteur’den Poincaré’ye dek hayli uzun bir liste) pek de eksik olmamıştır. Yeryüzündeki kültür hiyerarşisi karşısındaki keskin eleştirelliği dolayısıyla kurumun ruhuna epey aykırı görünen bir figür olarak Claude Lévi-Strauss’un 1974’te Akademi’nin daimi üyeliklerinden birine (29 numaralı koltuk) seçilmesi de, Akademi’nin hayatiyetine hayatiyet katan bir gelişmedir kuşkusuz. Ardından, Mısır asıllı Fransız yazar Amin Maloof’un (Bizce, düpedüz Emin Maluf!) Lévi-Strauss’un koltuğuna oturması ise, bu hayatiyetin dikkate değer bir başka belirtisidir.
2011’de Akademi’ye seçilmesi vesilesiyle, Maloof detaylı bir arşiv taramasına girişmiş ve 2016’da kurumun çalkantılı tarihini anlatan bir kitap yayınlamıştı (29 Numaralı Koltuğun Hikayesi: Fransa Tarihinin Dört Yüzyılı, Çev. Orçun Türkay, Yapı Kredi Yayınları, 2018). Bu kitabında Akademi’ye damgasını vurmuş şahsiyetler üzerinden renkli anekdotlara da yer verir. Bunlar arasında kanımca en çarpıcı olanlarından biri, Akademi’nin ilk oluşum aşamasına dair bir hikâyedir.
Sanırım şöyle özetlenebilir: Parisli bir zengin ailenin oğlu olan Valentin Conrart, “duyarlı bir okur ve eşsiz bir dilbilgisi uzmanı”dır. Özellikle de Latincenin tahakkümünden kurtulunması ve Fransızcanın güçlendirilmesi hususunda fevkalâde duyarlı ve azimlidir. 1629 yılında birkaç arkadaşıyla birlikte Paris’te düzenli aralıklarla toplanacak bir tartışma grubu oluşturur. Ortalama yaşları otuz olan bu kafadarlar Conrart’ın konforlu evinde buluşmaya başlarlar. Sürdürdükleri sohbetlerden gayet memnundurlar; “toplantılarının ardından kimi zaman bir gezinti yapmayı, hafif bir yemek yemeyi” de ihmal etmezler. Menüleri bilinmez ama, Epikür’ün bahçesini aratmayan bir manzara!
Conrart
Yalnız, bir nokta önemlidir: toplantılarını kimseye anlatmamaya söz vermişlerdir; üç dört yıl boyunca da sözlerini tutarlar. Fakat sonunda kafadarlardan birinin boşboğazlık etmesiyle, sırları başkalarının kulağına gider; o başkaları da ardarda toplantılara katılmak isteyince, onları geri çeviremezler. Çember böyle genişleyince, en nihayetinde Kardinal Richelieu olaydan haberdar olur – o Kardinal Richelieu ki, Kral’ın başbakanı mertebesinde Fransa’nın en kudretli yöneticisidir. Kardinalin tavrı olumsuz değildir: ‘gizli hücrelerini’ kamuya bağlı bir dernek kurarak resmileştirebileceklerini, bunun için kendilerine özel bir ‘izin belgesi’ bahşedebileceğini bir aracısı vasıtasıyla gençlere bildirir. Conrart ve arkadaşları kardinalin görüş alanına girmiş olmanın tedirginliği içindedirler, fakat teklifini reddetme şansları yoktur, zira krallık yasalarında hükümdarın izni olmaksızın her türlü toplanmanın yasak olduğu, kardinalin ‘istediği anda’ kolayca toplantılarını sonsuza dek sona erdirebileceği gerçeğinin farkındadırlar. Böylece, 1634 yılında toplantıları ‘resmiyet’ kazanır.
İlginç olan şu ki, günümüzde Fransız devletinin hacimli bir aygıtı olan Akademi’nin kökeninde ‘dost sohbetleri’ yatmaktadır. Kendisi için düzenlenen görkemli kabul töreni sırasında, Voltaire de bir sonraki yüzyılda şunu söyleyecektir: “İşte bu Akademi başta böyle oluştu. Temelinde Kardinal Richelieu’nun ona kazandırdığı temelden çok daha soylu bir şey yatıyordu; bu topluluk arkadaşlar arasında doğmuştu”(s.14).
Alt başlığının da işaret ettiği gibi, Maloof’ın kitabı Akademi üzerinden dört yüz yıllık Fransa tarihini anlatmaktadır; fakat başka bir düzlemde, katıksız bir sivil inisiyatifin nasıl bir devlet kurumuna dönüştüğünün hikâyesidir de aynı zamanda. Doğrudur, köken yapıyı açıklamaz, ama yine de o yapı hakkında bir şeyler söyler, bir perspektif sunar. Fransız Akademisi’nin süregelen hayatiyetinde, kuruluş koşullarının ve uzun mazisinin izlerini görmemek zor.
Bu noktada, şu soruyu sormadan geçmemiz de zor: Ülkemizdeki TDK (Türk Dil Kurumu), TTK (Türk Tarih Kurumu), TUBA (Türkiye Bilimler Akademisi) ve benzeri kurumların acaba hangi biri ‘dost sohbetleri’nden doğmuştur? Cevabını biliyoruz: Hepsinin kuruluşunda talimatlar ve tebligatlar vardır; hemen hepsi, bir emsal oluşturmak üzere, birer devlet dairesi olarak kurulmuştur. Türkiye’de toplumun devlete bakışı hayli tartışmalıdır da, devletin topluma bakışı yeterince belli ve sabittir: Toplum, sivil ve çıplak haliyle, devlet için sadece bir müdüriyet konusudur. Sözgelimi, kaç zamandır İstanbul’da sütunlu ve kallavi binasıyla ortada duran “Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü” (genel müdürlüğün İstanbul şubesi) adlı tuhaf kurumun varlığı bu durumun bir tezahürü olabilir mi acaba? Düşünmeye değer.
İhtimal ki Sillogos, Conrart ve arkadaşlarından pek farklı olmayan bir şekilde, Spiridon Mavroyeni Paşa’nın konağında başlayan ‘dost sohbetleri’nde yeşermişti. Ama akıbeti Fransız Akademisi’ninki gibi olmadı. Ne Türkiye’de ne de Yunanistan’da kendine bir alan ve muhatap bulabildi. Lâkin Türkiye tarihinde toplumun sivilleşmesi ve çeşitlenmesinde hatırı sayılır bir yeri olduğu kesindir.