Yas
“Annemin ardından sayfalarca yazı yazdım. Onu kendime yazdım, kendimi onunla yazdım. Sonra anladım ki inanmamışım annemin öldüğüne de o sayede yazabilmişim.”
Annem öldü.
* * *
Ernest Hemingway Paris’te yaşadığı ve yazamadığı zamanlarda şöminenin önüne oturup portakal kabuklarını ateşe doğru sıkar, ortaya çıkan mavi kıvılcımları seyredermiş. Sonra kalkıp odasının penceresinden Paris’in çatılarına bakar, kendi kendine, endişelenme her zaman yazdın ve şimdi de yazacaksın, dermiş. “Yapman gereken bir tane hakiki cümle yazmak, bildiğin en hakiki cümleyi yaz.”[1]
Annemin ardından sayfalarca yazı yazdım. Onu kendime yazdım, kendimi onunla yazdım. Sonra anladım ki inanmamışım annemin öldüğüne de o sayede yazabilmişim. Nereye koyacağız o yazdıklarımı şimdi– gerçekleşmiş olduğuna inanılamayan ölümün ardından söylenen söz hakiki midir.
Onun gittiğini idrak ettiğimde donakaldım, artık yazamadım. O yüzden yeniden başlayabilmek için halihazırda bildiğim en acı verici ama hakiki cümleyle açtım bu yazıyı. Yazmaya devam edebilmek için, ve hayata. Onun benim için istediğinin bu olduğunu bilerek, onu son gördüğümde sağ gözünün kıyısında duran gözyaşı aklımdan çıkmazken, o gözyaşını hiç unutmayacağımı bilerek, fakat aynı zamanda onu her gün hatırlamak için.
Şimdi, burada, annemi anlatmayacağım. Sanki yeri değil, sanki henüz zamanı değil. Başkalarının ölüleri hakkındaki sözleri de dinleyemiyorum. Yalnızca haberlerdeki ölülere dair sesleri duyuyorum; beyazların yeryüzünün benim kendimi ait hissettiğim parçasındaki sivilleri yüzer yüzer, biner biner katledişi haberlerini dinliyorum– buna mecburum, mecburuz. Fakat bireysel yasları yüklenemiyorum. Başkalarının ölülerine dair yas anlatılarını ya da yası merkezine alan kurmaca eserleri okumak istemiyorum. Nereye baksam o kitapları görüyorum ama – son zamanlarda yayımlanan bütün kitaplar yas hakkında sanki: Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü, Maggie O'Farrell’ın Hamnet’i, Miray Çakıroğlu’nun Annem’i, Laurent Mauvignier’nin Onlardan Uzakta’sı, Birten Demirtaş Özbek’in Bir Fırat Hikâyesi adlı kitabı, Paul Auster’ın Baumgartner’ı, Auster’ın eşi Siri Hustvedt’in onun ölümünün ardından yazdığı Ghost Stories ve benim gözümden kaçmış diğerleri. Dinlediğim şarkıların sözlerine de bakamıyorum. Şiir açıyorum, anne kelimesini görürsem kapatıveriyorum sayfayı. Şiirlerin, şarkıların, türkülerin ne sıklıkta annelerden bahsettiğini bir bilseniz.
* * *
Evrendeki tek varlık anne, tek duygu kedermiş gibi.
* * *
Birkaç hafta önce ben bu kederle, bu yasla ne yapacağım diye sordum kendime.
Elbette şimdi yazdığım gibi sormadım; o sırada bu kadar dingin ve düzgün bir cümle kuramazdım. Alevlerin içinden çıkmanın yolunu arar gibi sordum. Yanıt olarak aklıma okumaktan başka şey gelmedi. Fakat işte, yasa dair edebiyat okuyamıyorum, oralarda gördüğüm acıyla baş edemiyorum. O zaman dedim, bari yas üzerine düşünce okuyayım, düşüncelerin ortasında kendime düşünme alanı açayım. Hannah Arendt demiş ya, bütün düşünüşler, durup-düşünme gerektirir diye.[2] Hissetmenin yangınını, düşünmek durdurur. Ben de durabilirim böylece. Doğrusu can havliyle soruyu sormanın kendisi bile mesafe, boşluk yarattı. Annemin sesi de hep kulağımda zaten: “Her şey akılla halledilebilir.” Bunu kim bilir kaç kere konuştuk onunla; bir defasında, “Haklı olabilirsin, ama bazen insan öyle düşüyor ki işler akılla yoluna girmeyince bir kere daha düşüyor,” gibi bir şey demiştim. Bakalım kim haklı çıkacak bu yolun sonunda – anneler hep haklı çıkar, öyle değil mi.
Annemin yüksek riskli o ameliyata gireceği gün, onun yanına gitmek üzere bineceğim uçağı beklerken bir arkadaşımla yazıştım. Mesajlarımdan birinde annemin ölmesinden çok korktuğumu söyledim ona. O da bana daha önce Notes on Suicide adlı kitabını okuduğum ve ölüm hakkında başka eserler de vermiş olan Simon Critchley’nin 2009’da yazdığı kısa bir yazıyı gönderdi.[3] Yazı, Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman adlı eserindeki ölüm ve ölüme-doğru-olma kavramlarıyla ilgiliydi. Havalimanında panik içinde okudum metni. Sonrası uçuş, hastane, öfke, refakat, kalp ağrısı, yoğun bakım, gerçekten kaçış, gözün kıyısındaki gözyaşı, acı, cenaze, taziye, keder, yas. Çıktı aklımdan yazı.
Az önce sözünü ettiğim soruyla başlayan süreçte Critchley’e geri döndüm. Yazar, Heidegger’in düşüncesini, ölüme-doğru-olmanın Dasein’ı otantik olmayan gündelik hayatın içine gömülmüşlüğünden çekip çıkardığını, onun kendi özüne gelmesini mümkün kıldığını, ancak ölüme-doğru-olma ile kurulan ilişki içinde özgürlüğün bilincine varıldığını söyleyerek özetliyor. Ardından Heidegger’in otantik ölümün yalnızca kişinin kendi ölümü olduğuna dair düşüncesine itiraz ediyor: Critchley’e göre ölüm dünyamıza yakınımızdaki insanların ya da uzaktakilerin, kıtlıkların savaşların tanımadığımız kurbanlarının, yani başkalarının ölümleri aracılığıyla giriyor. Ölümle, öncelikle, kendi ölümümden duyduğum korkuyla değil, yasın getirdiği altüst oluş hissimle ilişki kurarım, diyor yazar. Haklı. Üstelik, sanırım annenin ölümü –galiba değer verilen annenin ölümü, her annenin değil– insanın kendi ölümüne en yakın şey. Ölüp ölüp dirilmek gibi. O ölünce benlik sarsılıyor, sarsıntının kesilmesinin tek yolu, çoktan gitmiş olanın gitmemesini temin etmeye çalışmak gibi geliyor. Bunun için de o olmak istiyor insan. “Annem öldü, ben annem oldum.” Yazdıklarımın arasında bu cümle var. Sonra, ne yaparsan yap o olamayacağını idrak ediyorsun. Ve sanırım tam bu nedenle onu içine hapsediyorsun.
Ben annemi içime hapsedince kaybettiğim herkesin ardından yaşadığım keder annemin kederiyle birlikte yeniden belirdi. Bütün ölülerimin ölümleri tekrar gerçekleşti. Eski yaslar hiç tutulmamış gibi geri geldi. Bununla bitmedi, hayaletler de çıktı ortaya; zamanında sevdiğim, çok sevdiğim, ama artık hayatımda olmayan insanlar gündüzleri zihnimde, geceleri rüyalarımda karşıma dikildi. Diyorum ya, bütün kayıplar, bütün kederler... Ölüm bende, bedenimde, bedenimle cisimleşmiş halde neredeyse, yaşamaya başladı.
* * *
Kendi ölümlülüğümü bilmeye hiç bu kadar yaklaşmamıştım.
* * *
Benim içine hapsetmek olarak adlandırdığım vaziyetin psikanalizde öleni içselleştirmek olarak tarif edildiğini son haftalarda bazı kısımlarını okuduğum kitapta, The Work of Mourning[4] adlı eserde gördüm. Kitap, Jacques Derrida’nın, Roland Barthes, Paul de Man, Michel Foucault, Louis Althusser, Gilles Deleuze ve dokuz diğer düşünürün, yani onun ölen arkadaşlarının ardından yazdığı yazıları, başsağlığı mektuplarını, cenaze törenlerinde yaptığı konuşmaların metinlerini ve konferans tebliğlerini bir araya getiren bir derleme. Derrida, Louis Marin’in ardından yazdığı yazıda, ölen dostun artık var olmadığını, yalnızca içimizde var olduğunu, ve hangi inanca sahip olunursa olunsun, her şeyin içimizde olup bittiğini kabul etmek gerektiğini söylüyor. “O artık yok, artık burada yok, artık orada yok,” diyor. Öleni içimizde taşımanın sorumluluğu da var ama. Çünkü o aynı zamanda sonsuzca bizim dışımızda başkası olarak kalmaya devam edecek. Derlemenin editörlerinin hazırladıkları giriş yazısında yer verdikleri bir pasajda, öleni yalnızca içimizdeki imgelerle hatırlamak sadakatsizliktir, diyor Derrida. Ama onu kendi başkalığında bırakmak, içine almamak da sadakatsizliktir, diye ekliyor. İlkine olası yas diyor, ikincisine olanaksız yas. Hangi yas daha büyük sadakatsizlik diye soruyor. Yasın aporia olduğu sonucuna varıyor düşünür, başarının başarısızlık, başarısızlığın başarı olacağı bir çıkmaz.
Ölenin ardından konuşmak, konuşabilmek, ne söylendiği, ne söylenebileceği, hepsi bu çıkmazın parçası. Yasımı anneme sadakatsizlik etmeden tutabiliyor muyum. Keder, kaybın kederi – benim kaybettiğimin değil, onun kayboluşunun kederi. O artık yok; görüntüsü, sesi, hatıralar, içimde hapsettiklerim yani, hepsi burada, onlarla dolup taşıyorum. Fakat ağzımı açtığımda söylediklerimde o kadar az var ki annem. Konuştuğumda kendimden bahsederken buluyorum kendimi, üstelik bunu hiç mi hiç istemezken. Olacak gibi değil diyorum. Olacak gibi değil, ondan söz etmeyecek miyim. Hayır, onu kendime saklamalıyım. Hayır, anlatmalıyım. Jean-Paul Sartre, “Ölmüş olmak, yaşayanlara yem olmaktır,” diyor.[5] Derrida ise, Barthes’ın ardından, “Roland Barthes dediğimde, adlandırdığım elbette odur, adının ötesindeki odur. Ama kendisi artık bu adlandırmaya erişilemez olduğundan … adlandırdığım şey içimdeki odur. Onun adı aracılığıyla, içimdeki, senin içindeki, bizim içimizdeki ona yöneliyorum,” diye yazıyor. O halde annemi anlatacak olsam içime hapsettiğim ondan bahsediyor ve konuşmanın nesnesi haline getirerek onu yem ediyor olacağım.
İşin aslı, annemi anlatmam gerektiğini düşünüyorum, başı sonu belli bir metinle, uzun uzun hem de. Bunu yaparken kendimi silmeliyim. Onu benim annem olarak değil, tanıdığım en cesur kadınlardan biri olarak, yalnızca bana değil, yakınından geçen herkese sözünü aktarabilmiş insan olarak anlatmalıyım. Bu dünyada ve çağda yeri olmayan, ama yine de kendisini yaratabilmiş, içinde dünyalar barındırmış, sözünü hayatta onunla karşılaşanlar hariç kimsenin duymadığı, yakınlarındakilere yepyeni ufuklar açmış bir kadın olarak. Onu anlatmalıyım, sesi yalnızca içimde değil, evrende yankılanmalı. Onun gözlerinden gördüğümü başkalarının görmesini sağlamalıyım. Çıkmaz tam burada, ben onun gözlerinden gördüğümü değil, ona baktığımda gördüğümü anlatabilirim ancak. İnsan kendisini silemiyor. Ve ikinci çıkmaz geliyor hemen ardından. Annemin bunu yapmama rıza gösterip göstermeyeceğini asla bilemeyeceğim.
Derrida, “Ölenin hakkında söylenenler aramızda kalıyor,” diyor bir de, yani biz yaşayanların arasında. Susmakla konuşmak, sormakla anlatmak, yanıt vermekle geçiştirmek arasında sıkışıp kalan biz. O artık yok. Kardeşlerim ve ben, örneğin, annemin bizim yapmamızı istediğini bildiğimiz şeyleri (sağlığımıza dikkat etmek, kendimizi sıkmamak, yaşamaktan keyif almaya çalışmak) birbirimize söyleyip duruyoruz. Bunun ötesi konuşulmuyor. Sonra, Whatsapp grubumuza gecenin bir yarısı bir şarkı geliyor, “annem bu şarkıyı severdi” yazıyor bağlantının altında, o kadar. Ben o şarkıları da dinleyemiyorum, son yirmi, yirmi beş yılın fotoğraflarına bakamadığım gibi.
* * *
Bakabildiğim tek fotoğrafı var.
* * *
Roland Barthes, annesi öldükten sonra sondan başa annesinin fotoğraflarına bakıyor.[6] Başlangıçta bir beklentisi, amacı yok; yalnızca düzenliyor fotoğrafları, onlara ne kadar bakarsa baksın annesinin yüz hatlarını asla tam olarak hatırlayamayacağını, onlardan bir toplam yaratamayacağını, yasın en acı verici yanlarından birinin bu olduğunu düşünüyor. Onun beş yaşındaki bir kız çocuğu olarak göründüğü resimde duruyor. Annesinin tam bir görüntüsünü o fotoğrafta bulduğunu düşünüyor. Annenin kimliğini değil, hakikatini yansıtan bir fotoğraf oğul için. Onu olduğu kişi olarak gösteren, iyiliğini ve şefkatini hissettiren bir fotoğraf. Proust’u düşünüyor Barthes. Anımsayış hissinin kesinliği ona Proust’un bir gün botlarını çıkarırken, ansızın, büyükannesinin gerçek yüzünü hatırlamasını düşündürüyor. Proust o anda iradesi dışında ama eksiksiz biçimde büyükannesi sanki oradaymış gibi hatırlıyor onun yüzünü. O küçük kızın fotoğrafı da Barthes’ta aynı etkiyi yapıyor.
Hastanede, o yoğun bakıma gitmeden birkaç gün önce, sonunda yatakta oturabildiğinde fotoğrafımızı çekip kardeşlerime göndermiştim. Ben önde zafer işareti yapıyorum, annem arkamda. O akşam sildim fotoğrafı. İkimiz de bitkin görünüyorduk, o günleri öyle hatırlamayalım istedim. Onun ölümünün ardından evinde geçirdiğim günlerden birinde, silinenler dosyasından fotoğraf galerisine çıkardım fotoğrafı. Ama gözlerimi yalnızca o işlemi yapabilecek kadar açık tutarak. Fotoğrafa bakamadım, bakamıyorum çünkü onca ağrıyı çekerken oğulları moral bulsun diye orada dimdik oturuyor. Belki de o bütün hayatını böyle geçirdiği için henüz hiçbir fotoğrafına bakamıyorum. Dedim ya, bakabildiğim tek fotoğraf var, o gittikten sonra çekmecelerini, dolaplarını karıştırırken bulduğum o fotoğraf. Daha önce hiç görmediğim. Ellilerinin başında, yazlık evin penceresinde, kollarını pervaza dayamış, misafirlerini geçiriyor. Espri yapmış biri belli ki, ağız dolusu gülüyor. Benim annem –nasıl da benziyorum ona– ama değil aynı zamanda, ilk kez gördüğüm fotoğraf, mutlu bir kadın.
* * *
Yasın, kederin içinde onu yepyeni biri gibi görebilmenin geçici ferahlığı.
* * *
Barthes, Camera Lucida’da, “Yunanlar,” diyor, “Ölüme geriye doğru yürüyerek girdiler, önlerinde geçmiş vardı.” Geçmiş deyince aklıma Walter Benjamin’in “Theses on the Philosophy of History”[7] adlı denemesi geliyor. Geçmişin yalnızca tanınabildiği anda, ansızın çakan ve bir daha asla görülmeyen bir imge olarak yakalanabileceğini söylüyor Benjamin. Tam şu anda, geçmişle şimdiki zaman ilişkisini düşünürken bir şey daha fark ediyorum. Annemi anlatıp anlatmamak arasında gidip gelsem de, bundan söz etmem gerekiyor: Belleğini yoklaya yoklaya, geçmişle şimdiki zamanın bağını kura kura yol aldı annem hayatta. Belki de tam bu yüzden onun varoluşunda anlam buluyorum. Benim hiçbir zaman hakkını vererek yapamadığım çalışmayı onun hayatı boyunca yaptığına tanık olduğum için. O halde, erken geç demeden, onun kaybının kederinden kuvvet almaya çalışsam. Kesin olan tek bilgi ölecek –ve ölmeden önce kayıplar yaşayacak– olmamızın bilgisiyse, ki öyle, ölüme doğru ilerlerken kendimi arkada bırakmasam. Yaşarken bana yeni yollara çıkma hevesinde ve cesaretinde olmayı öğreten kadın, ölümüyle şimdiye kadar yürüdüğüm yollardan bugünüme çakacak kıvılcımları görmem gerektiğini öğretiyor.
* * *
Yazının başındaki acı verici, çıplak hakikati yansıtan cümleyi aşan bir hakikat olduğunu biliyorum. Annemi seviyorum.
NOTLAR
[1] Ernest Hemingway, A Moveable Feast, Granada Publishing, 1977, s. 12.
[2] Hannah Arendt, Zihnin Yaşamı, çev. İsmail Ilgar, İletişim Yayınları, 2018, s. 99
[3] Simon Critchley, “Being and Time part 6: Death”, The Guardian
[4] Jacques Derrida, The Work of Mourning, haz. Pascale-Anne Brault ve Michael Naas, University of Chicago Press, 2001.
[5] Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, çev. Turhan Ilgaz ve Gaye Çankaya Esen, İthaki Yayınları, 2009, s. 676.
[6] Roland Barthes, Camera Lucida, çev. Richard Howard, Hill and Wang, 1982, s. 63-77.
[7] Walter Benjamin, “Theses on the Philosophy of History”, Illuminations, çev. Harry Zorn, The Bodley Head (Penguin Random House), 2015, s.247. Yazının Türkçesi Nurdan Gürbilek'in hazırladığı ve sunuşunu yazdığı Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin'den Seçme Yazılar derlemesinde “Tarih Kavramı Üzerine” adıyla yayımlanmıştı. (çev. Nurdan Gürbilek-Sabir Yücesoy, s. 39-50).
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 14
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları / Basit Bir Ameliyat / Beden / Devrimler Çağı / Düşlerimizin Evi Burası / Hayatımızın Geri Kalanı / Korsan Aydınlanma / Sosyal Veri Bilimi / Şempanzelerden Peygamberlere / Ütopik Beden
Sonraki Yazı
Sivil toplum tarihimizde sararmış bir sayfa: Sillogos
“Sillogos Osmanlıdır, Türkiyelidir, İstanbulludur, ‘yerli’dir. Yani ne Atina’daki ne de İstanbul’daki devletlerin bir uzantısı, ajanı veya aracıdır. En azından ilk oluşum sürecinde düpedüz ‘toplumun bağrından’ neşet etmiştir.”