Haftanın vitrini – 14
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları / Basit Bir Ameliyat / Beden / Devrimler Çağı / Düşlerimizin Evi Burası / Hayatımızın Geri Kalanı / Korsan Aydınlanma / Sosyal Veri Bilimi / Şempanzelerden Peygamberlere / Ütopik Beden
Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf savaşları
Özele Dair
çev. Serap Gülerçin Karluk
YKY
Mart 2026
120 s.
Margit Schreiner otobiyografik romanlarının ilki olan Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları’ndan sonra ikincisi Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları’nda ergenlik dönemindeki Margit’i lafı çok uzatmadan, büyük bir empatiyle hatırlıyor:
Genç Margit ortaöğretime başlar, yeni arkadaşlar edinir, flörtü olur, cinsellikle tanışır; 68 Gençlik Hareketi’nin Batı dünyasını etkilediği o dönemde Linz’te faal solcu üniversite öğrencilerinin takıldığı kafeye gitmeye başlamasıyla politikleşir: Kapital çalışma grubuna katılır, kadının özgürleşmesi hakkında konuşur, annesiyle babasını kapitalizmdeki rolleri konusunda aydınlatmaya çalışır…
68 Hareketi’nin sloganı ‘özel olan her şey politiktir’ benim durumuma tastamam uyuyor gibiydi. Bir anda gözümün önündeki perde kalktı: Babam annemle, annemin kendi işgücünü babamın işgücünün yeniden üretimini sağlamak amacıyla babama sunması için evlenmişti. Bunun için babamın da annemi besleyerek annemin işgücünün devamlılığını sağlaması gerekiyordu. Ama buna daha sonra döneriz…
Basit Bir Ameliyat
çev. Niyazi Zorlu
Tetes Kitap
Mart 2026
176 s.
Adamülkelerde evden sokağa, sokaktan iş yerlerine sızan her türlü iktidarın karşısında duranların; insana dair kurulan, ancak varlığını insanı hariç tutarak sürdüren düzenlerin; babayla, abiyle, kocayla, erkle ve iştahla ehlileştirilmek, ‘tamir edilmek’ istenen kadınların romanı Basit Bir Ameliyat.
Bu iştahı müşterek bir inat, alazlı bir kahkaha ve birbirlerine duydukları tutkulu bir aşkla köreltip, “aşk biraz da isyankârdır bir düşünün abiler” diyenlerin…
Bakımını yaptığım insanların çoğunun hemfikir olduğu şeydi bu: ‘Ah sen beni asıl eskiden görecektin.’ Onlar kelimeye dökemediklerinde, bu işi onların yerine yakınları yapardı. Geçmiş bir hâl idi, bir kasabaydı, yarasız beresizdi, dahası gerçekliğe taşınmaya tahammülü yok gibiydi. Buna rağmen herkes onun, geçmişin geri dönmesini istiyordu.”
Beden
çev. Elif Ersavcı
İthaki Yayınları
Nisan 2026
336 s.
“Karanlık bir roman ama okuması büyük bir keyif. Altı şahane finalist arasından dönüp dolaşıp her seferinde kendimizi bu kitabın içinde bulduk.” –2025 Booker Jürisi
On beş yaşındaki István, annesiyle birlikte Macaristan’da sakin bir apartman dairesinde yaşamaktadır. Kasabaya yeni taşınmış, içine kapanık bir genç olarak okulda kabul görmüş sosyal ritüellere yabancıdır ve kısa sürede yalnızlığa sürüklenir; tek dostu, annesine yaşça yakın, evli komşularıdır. Komşusuyla olan görüşmeleri gizli bir ilişkiye dönüşünce István’ın hayatı kontrolden çıkmaya başlar.
Yıllar içinde ordudan başlayıp Londra’nın seçkin çevrelerine kadar yükselen István, para ve gücü merkezine alan yirmi birinci yüzyıl dünyasında yolunu bulmaya çalışır. Aşk, yakınlık, statü ve zenginlik arasında sıkışıp kalmışken eriştiği servet onu tamamen mahvetmek üzeredir.
Beden, değişen dünyadaki modern erkeklik algısına, varoluşsal problemlere ve yaşamanın tuhaflığına dair acı verici ama dürüst bir roman.
“Szalay unutulması zor bir yitik erkek portresi çiziyor.” –Rachel Kushner
“Her sayfası ayrı ayrı mükemmel.” –Samantha Harvey
Devrimler Çağı
ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar
Kolektif Kitap
Mart 2026
480 s.
Devrimler bir gecede olmaz; kuşaklar boyunca biriken fikirlerin, cesaretin ve hayal kırıklıklarının ürünüdür. Bir kuşak eski düzeni sorgular, bir sonraki kuşak o sorgulamayı siyasi bir programa dönüştürür. “Devrimler Çağı” dediğimiz dönem, yalnızca barikatların ve bildirilerin değil, nesillerarası bir aktarımın, öğrenmenin ve dünyayı yeniden kurma iradesinin tarihidir.
Devrimler Çağı Amerikan, Fransız, Haiti ve Latin Amerika devrimlerini birbirinden kopuk olaylar olarak değil, birbirini besleyen ve kuşaklar boyunca şekillenen büyük bir dönüşüm süreci olarak ele alıyor. Modern dünyanın temellerinin atıldığı bu çalkantılı dönemi yeniden düşünmeye davet eden bu kitapta Nathan Perl-Rosenthal, devrimleri yalnızca büyük isimler ve dramatik anlar üzerinden okumuyor; fikirlerin dolaşımı, deneyimlerin aktarımı ve kuşakların birbirine bıraktığı miras üzerinden ele alıyor. Okuruna devrimlerin gerçek gücünün tek bir patlama anından ibaret olmadığını, birbirini izleyen nesillerin cesaretinde ve ısrarında saklı olduğunu gösteriyor.
Düşlerimizin Evi Burası
Eksik Harf yayınları
Mart 2026
300 s.
Erdem Özgül, ilk romanında bizi devasa bir çöplüğün etrafında topluyor. Taşradan göçle gelip şehir içinde yeniden "göçertilenlerin" hikâyesi bu; evlerinin yıkılıp yerine yüksek katlı konutların yapılacağı günü bekleyenlerin dünyası...
Ragazzo'nun "Gasteci Kız" dediği genç kadının kaleminden dökülen yıkım ve umut haberleri; Çöpoğulları, Seyis Amca, Kosta Papadopulos ve Mehmet Bey gibi büyüklerin hayatlarıyla kesişiyor.
Çöplüğün çamurlu yolları müzikhollerle çevrili; hayat kadınları, muhabbet kuşları, Çöpoğullar ve Seyis Amca hikâyeyi büyütüyorlar. Bir şenlik var burada, bir feryat figan. Orhan Kemal'in "Arkadaş Islıkları"nı duyuyoruz, onun sesi Marmara'nın hırçın sularında yankılanıyor.
Mahalle yıkımın eşiğindeyken, bakanlık yetkilisi; “Ama burası çöplük hanımefendi. Anlıyor musunuz” diye soruyor, sonra gerçeği tüm çıplaklığıyla itiraf ediyor: “Burası düşlerimizin evi...”
Sayfalar içinde şiirler, şarkılar, aşklar ve kahkahalar birbirini kovalarken; İstanbul'un eteğinde yutulmayı bekleyen bir evin penceresinde oturmuş, insan ruhunun derinliğine tanıklık ediyoruz. Mizah ve trajedinin harmanlandığı bu romanı okuyup kapağını kapattığımızda, "keşke bitmeseydi" diyoruz.
Hayatımızın Geri kalanı
çev. Şafak Tahmaz
Livera Yayınevi
Mart 2026
216 s.
2025 Booker Ödülü finalisti Hayatımızın Geri Kalanı’nda Ben Markovits, orta sınıf Amerikan ailesinin yaşadığı bir “rüya”yı kendine özgü dokunaklı üslubuyla tahlil ediyor.
Karısı kendisini aldattıktan sonra onu terk etmek için küçük kızının üniversiteye gitmesini bekleyen Tom, kızını okula bıraktığı gün herkesin çıkmak istediği o uzun araba yolculuğuna çıkar. Bu yolculuk, 55 yaşına dek almış olduğu kararlarla yüzleşmek için de bir fırsattır. Yaş aldıkça daha sık akla düşen “O an başka türlü davransaydım hayatım bugün nasıl olurdu?” sorusunun cevabını, kendisinin seçmediği alternatif hayatları yaşayan eski tanıdıklarını otuz yıl aradan sonra ziyaret ederek arayacaktır.
Evlenmemeyi seçmiş üniversite arkadaşı Sam; birlikte basketbol oynadığı eski dostu Brian; babasıyla daha çok vakit geçirmiş olduğu için kendisini hâlâ suçlu hissettiği kardeşi Eric ve tek başına çocuk sahibi olmayı seçmiş olan eski kız arkadaşı Jill… Tom’un tüm bu ziyaretleri huzursuz bir merakı tetikleyerek okuru aşk, aile, evlilik, arzu ve ebeveynliğe dair düşünmeye davet eder.
Hayatımızın Geri Kalanı, hayatın hep “garanti” tarafını seçmiş, mecbur kalmadıkça risk almamış, her şeyi doğru yaptığında doğru bir hayat yaşayacağına inanmış olanlara, geriye dönüp baktıklarında hissedilecek o geç kalmışlık duygusunu sakin ama sarsıcı bir biçimde hatırlatan bir roman.
Korsan Aydınlanma
(Yahut) Gerçek Libertalia
çev. Nilüfer Şen Çakar
Everest Yayınları
Mart 2026
196 s.
“On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Madagaskar kıyıları, efsanevi korsan kralların, hayali krallıkların ve siyasi deneylerin sahnesiydi.”
Borç ve Tırışkadan İşler adlı kitaplarıyla toplumsal eşitsizliği ve ekonomik adaletsizliği irdeleyen David Graeber, Korsan Aydınlanma’da, Madagaskar kıyılarındaki korsan topluluklarını ve onların Malgaş halklarıyla kurduğu ilişkileri inceliyor; arşiv belgeleri, antropolojik gözlemler ve unutulmuş hikâyeler üzerinden korsan yerleşimlerinin nasıl radikal toplumsal deneyimlerin merkezine dönüştüğünü ortaya koyuyor. Graeber, Libertalia efsanesinden Betsimisaraka Konfederasyonu’na uzanarak, korsanların düşünüldüğü gibi yalnızca denizlerin kanun tanımaz haydutları değil, modern özgürlük düşüncesinin erken temsilcileri olduğunu savunarak tarihe bir not düşüyor.
Antropolojiyi tarihle buluşturan bu kitap, korsan topluluklarının ortak mülkiyet, doğrudan demokrasi ve halk meclisleri üzerinden geliştirdikleri radikal uygulamaları gün yüzüne çıkarıyor.
“David Graeber son derece özgün bir düşünür ve olağanüstü bir yazar. Her şeyden önce, zorlu soruları arayıp bulan ve onlara çözüm bulmaya çalışan biri.”
–Peter Frankopan, New York Times Book Review
Derleyen: Akın Ünver
Katkılar: Abdullah Korkmaz, Ahmet Kurnaz, Albert Ali Salah, Ali Hürriyetoğlu, Başak Taraktaş, Burak Özturan, Didem Gündoğdu, Dilek Günneç, Efe Erünal, Elif Derin, Elif Sertel, Emre Erdoğan, Emre Toros, Erdem Yörük, Fatma Aladağ, Fırat Duruşan, Fuat Kına, Gafur Semi Şengül, H. Akın Ünver, Hakan Mehmetcik, İlay Nur Tümer, Ladin Toplu, M. Erdem Kabadayı, Merih Angın, Nihat Muğurtay, Onur Varol, Osman Mutlu, Ozancan Özdemir, Pınar Uyan Semerci, Selim Yaman, Süphan Kırmızıaltın, Tuba Bircan, Tuğçe Şahinyılmaz, Umut Yener Kara, Uzay Çetin
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Mart 2026
522 s., büyük boy
Son yıllarda hızla yükselen yeni bilim alanlarından sosyal veri bilimi (ya da hesaplamalı sosyal bilimler), sosyal bilimlerin klasik yöntemlerini veri bilimi, yapay zekâ, makine öğrenmesi, ağ analizi ve doğal dil işleme gibi araçlarla birleştiren genç ve dinamik bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Toplumsal olguları nicel veriler, simülasyonlar ve dijital izler üzerinden yeniden değerlendirme olanağı sunarak sosyal bilimlere hem yöntemsel hem de kuramsal olarak yeni ufuklar açmaktadır. Elinizdeki kitap, bu dönüşümü Türkiye bağlamında ele alan ve Türkçe literatürde alanın öncü örneklerinden biri olma niteliği taşıyan kapsamlı bir çalışmadır. Kitap, sosyal medya verilerinden kamuoyu analizlerine, büyük dil modelleriyle siyasal söylem incelemelerinden göç ve çatışma araştırmalarına kadar geniş bir yelpazede yöntemsel örnekler sunmaktadır. Böylece yalnızca teknik yöntemlerin tanıtımıyla sınırlı kalmaz; sosyal bilimlerin temel sorularını veri destekli yaklaşımlarla yeniden düşünmenin yollarını da gösterir. Türkiye’de alanın önde gelen araştırmacılarının katkılarıyla hazırlanan bu derleme, hesaplamalı sosyal bilimlerin ülkedeki gelişimine ışık tutarken, Türkçe okur için de yeni bir bilim alanının temel başvuru kaynağı olmayı hedefliyor.
Son 30-40 yıl erişilebilir sayısal veri boyutları, veri işleme hızları ve iletişim kapasitelerinin üstel olarak büyüdüğü olağanüstü bir dönem oldu. Kestirilebilir gelecekte de bu üstel büyüme devam edecek. Bunları, geliştirilen yeni algoritmik tekniklerle birleştirince de insanlığın önüne veriyi bilgiye, bilgiyi karara dönüştürme süreçlerini de üstel olarak hızlandıran veri bilimi, makine öğrenmesi, yapay zekâ gibi teknolojilerin olanakları çıktı. Şu anda bunlar gözümüzün önünde hızla, pozitif bilimler, sosyal ve politik bilimler ile insani bilimlerde devrim sayılacak paradigma değişikliklerini zorluyorlar. Elinizdeki bu kitap ülkemizde bu konularda birikimi olan ve bu teknolojileri, özellikle sosyal bilimlerdeki verileri çözümleme ve bunlardan sosyal ve politik gelişmeler hakkında bilgi çıkarma konusunda çalışmalar yapmış olan uzman bilim insanlarının çalışmalarını sunmakta. Bu kitabı özellikle sosyal bilimler araştırmalarına yeni başlayacak olan genç araştırmacılara öneriyorum. Araştırmacıların, eğer başarılı olacaklarsa, bu yeni paradigmaların sürücüsü olan veri bilimi, yapay zekâ, makine öğrenmesi gibi konuların da uzmanı olmaları gerekiyor.
–Kemal Oflazer, Carnegie Mellon University
Elinizdeki bu derleme, sosyal bilimlerin klasik sorularını dijital izler, yeni veri kaynakları ve hesaplamalı yöntemlerle buluşturarak alana taze bir soluk getiriyor; yöntemsel yenilikleri ve etik tartışmalarıyla sosyal veri bilimine güçlü bir giriş kapısı sunuyor. Bu derleme, sosyal veri biliminin yükselen paradigmalarını disiplinlerarası bir çerçevede sunarak, yeni veri kaynakları ve hesaplamalı yöntemlerin sosyal araştırmalara nasıl yön verdiğini kapsamlı biçimde tartışıyor.
–Ali Çarkoğlu, Koç Üniversitesi
Veri bilimi ve yapay zekânın sosyal bilim uygulamalarını yenilikçi yönleriyle ele alan bu kitap, veri bilimiyle sosyal problemleri birleştirmek isteyen araştırmacılar için çok değerli bir kaynak.
–Lale Akarun, Boğaziçi Üniversitesi
Dijital kamuoyu araştırmaları ve sosyal medya analizlerinden, nüfus, göç ve hareketlilik analizlerine kadar, hesaplamalı sosyal bilimler alanından pek çok araştırma ve alanın önde gelen araştırmacısını bir araya getiren güncel ve güzel bir derleme.
–Berrin Yanıkoğlu, Sabancı Üniversitesi
Şempanzelerden Peygamberlere:
Meraklısı için Antropoloji Notları
Fol Kitap
Mart 2026
840 s.
İnsan olmak sandığımız kadar “doğal” mı? Yoksa öğrendiğimiz, kurduğumuz, hatta bazen icat ettiğimiz bir şey mi?
Şempanzelerden Peygamberlere: Meraklısı İçin Antropoloji Notları, sizi insanın en temel sorularıyla baş başa bırakıyor ama alışıldık cevaplarla değil. “Öteki”ni uzaktan inceleyen bir bakış yerine, onun dünyasına girmeyi, onu yaşamayı ve bu süreçte kendinizi yeniden kurmayı öneriyor. Çünkü belki de insanı anlamanın tek yolu, kendimizden çıkabilmek.
İnsanı, doğa ile kültür arasında kurulan çok katmanlı ilişkiler içinde; inançtan kimliğe, bedenden topluma uzanan tüm boyutlarıyla yeniden düşünmeye çağıran bir antropoloji yolculuğu.
Antropoloji burada sadece bir disiplin değil; rahatsız eden, merak uyandıran ve dünyaya bir daha aynı gözle bakmanızı zorlaştıran bir deneyim. Çünkü insan, yalnızca kendisi değildir; başkalarıyla birlikte, başkaları sayesinde ve bazen başkalarının yerine geçebildiği ölçüde insandır.
Elinizdeki bu kitap, kesin cevaplardan ziyade doğru soruları sormaya yönlendirirken hiçbir şeyin eskisi gibi kalmayacağını sezdiriyor.
Ütopik Beden / Heterotopyalar
çev. Ferda Keskin
Ayrıntı Yayınları
Mart 2026
64 s.
Beden dünyanın sıfır noktasıdır, yolların ve mekânların kesiştiği noktada beden hiçbir yerdedir: Dünyanın yüreğindeki o ütopik çekirdektir ve ondan hareketle düşler, konuşur, ilerler, hayal eder, eşyayı olduğu yerde algılar ve hayal ettiğim ütopyaların sonsuz gücü sayesinde inkâr ederim. Bedenim Güneş Ülkesi gibidir, yeri yoktur, ama ister gerçek isterse ütopik olsun, tüm yerler ondan neşet eder ve ışıldar.
Michel Foucault’nun 1966 tarihli iki radyo konferansını bir araya getiren Ütopik Beden ve Heterotopyalar, filozofun felsefeyle edebiyat arasında salındığı metinleridir; mekân yalnızca kuramsal bir kategori olmaktan çıkar, bir deneyim alanına dönüşür.
Foucault, ütopyaları “yeri olmayan yerler” olarak tanımlarken, heterotopyaları tam tersine dünyanın içinde gerçekten var olan ama mevcut düzeni askıya alan, yansıtan ve tersyüz eden “öteki mekânlar” olarak kavrar ve Heterotopyalar metninde, “öteki mekânlar”ı inceleyen hayali bir bilim tasarlar: heterotopoloji. Ancak bu, katı ve sınıflandırıcı bir bilimden çok, arzunun ve kaçış isteğinin izini süren bir düşünme biçimidir. Mezarlıklar, gemiler, aynalar, tiyatrolar ya da hapishaneler gibi alanlar, hem toplumsal düzenin parçasıdır hem de ona mesafe alarak onu görünür kılar. Heterotopya kavramı böylece mekânı sabit ve nötr bir zemin olmaktan çıkarır; onu iktidar ilişkilerinin, arzuların, normların ve sapmaların kesiştiği canlı bir düzleme dönüştürür.
Ütopik Beden ise bu düşünceyi beklenmedik bir yerden, bedenin kendisinden başlatır. En az ütopyacı görünen şey, yani kaçamadığımız, ağırlığını ve sınırlarını aralıksız olarak taşıdığımız beden, aynı zamanda bütün ütopyaların kaynağıdır. Dövme, maske, kostüm, dans ya da erotizm aracılığıyla beden kendi sınırlarını aşar, “başka bir yere” dönüşür: Hem en somut yer hem de tüm düşsel kaçışların eşiği.
Bu iki metin mekânın ve bedenin ne kadar kırılgan, çoğul ve politik olduğunu hatırlatır; mekân ile beden arasındaki gerilimi, arzuyu ve başkalık imkânını yeniden düşünmeye davet eder.