Öyle pişmanım ki... Öyle çok kızıyorum ki kendime... Fırsatım varken, 2012’de/13’te söz gelimi, aramadığım, onunla bir ahizenin ucundan da olsa irtibat kuran o şanslı topluluğa katılmadığım için... Kimler yoktu ki çevresinde: Hilmi Yavuz’dan İsmet Özel’e, İlber Ortaylı’ya… Şerif Mardin’den Orhan Pamuk’a… Ama tanıyorum Ayşe Şasa’yı. Filmlerini seyrettim, kitaplarını okudum. Hem de defalarca... Yirmi iki yaşında okuyup çarpıldığım Kemal Tahir romanlarının önümde açtığı yol beni Ayşe Şasa’ya (da) götürdüğü için. Seviyordum da onu. Anlıyordum.
Büyük bir hevesle ama biraz da çekinerek oturdum ekranın karşısına. Aynı büyüklükte bir hayal kırıklığıyla kalktım ne yazık ki... Çekiniyordum, çünkü “gerçekliğin temsilini” vermekte çok yeteneksiz Türk sineması. “Uyarlarken” sulandırmaya, çarpıtmaya, ortalama seyirci sevsin/anlasın diye vasat kılmaya bayılıyor bir romanı, bir öyküyü. Yanılmayı dilerdim. Ama ne yazık ki, Ayşe Şasa’nın “bir ruh macerasını” anlatan Ayşe dizisi popülizm ve reyting uğruna katledilmiş.
Şasa’nın okurları/sevenleri onun ruh macerasına aşinalar; çok iyi bileceklerdir başından geçenleri: Yerli olan, geçmişe, geleneğe ait pek çok şeyi hafife alan “Batılılaşma heveslisi/Batılılaşmış” bir aile. Nazi kaçkını dadı rejimi altında piyano, yabancı dil, görgü eğitimi. Kendi toplumuna, kendi değerlerine yabancılaşmış bir genç. Kolejin son sınıfında Yaşadığımız Odalar oyunuyla gelen şöhret. Kemal Tahir’le tanışma. Senarist olma isteği. Çok genç yaşta, ailesine inat, biraz da onlardan intikam almak için tasvip etmedikleri biriyle (Atilla Tokatlı) evlilik. Sinemaya giriş. Sol bir çevre. Nihilizm. Atıf Yılmaz’a asistanlık, Vedat Türkali’ye sekreterlik. Kötü giden evlilik ve baba evine dönüş. Kısa bir bocalayış, üniversite. İlk psikotiksıkıntılar. Ve tekrar sinema. Atıf Yılmaz’la yakınlaşma, ikinci evlilik. Mutlu bir yuva. Bir yandan ev kadınlığı, öte yandan senaryo çalışmaları. Yoğun bir üretim. Sinemacılarla dostluk. Safa Önal’la ortaklaşa: Ah Güzel İstanbul… Giderek yaklaşan şizofreni. İkinci kez boşanma. 12 Mart darbesi. Tımarhane. Kemal Tahir’in ölümü. Buzların eriyişi, aileye sığınış. Gayrettepe’deki evde, Avrupa otellerinde, hastanelerinde, bir yatakta sırt üstü, ilaçlarla, krizlerle geçen yıllar. Ve Bülent Oran’la, Füsûsu’l- Hikem’le hayata, yazıya, sinemaya dönüş.
Ana hatlarıyla izlek bu. Ailesinin ve içine girdiği sol çevrenin etkisiyle gelenekten yani medeniyetinden kopan bir ruhun nihilizmden ateizme, ateizmden şizofreniye ve nihayet “delilik ülkesinden” İslam’a kanatlanışı… Şasa’nın hayat öyküsü anlatılacaksa bu çerçeveye sadık kalınmalı; ondan inatçı, hırslı, idealist bir senarist profili çıkartılmamalıydı. Nerede, gala töreninde mikrofonu kaptığı gibi bütün bir Yeşilçam piyasasına “şövalyece” meydan okuyan kahraman kız? Hani burada, evsiz/parasız sokağa atıldığı için, senaryolarından adını silerek başkalarına satan genç senarist? Ayşe Şasa böyle biri mi? İdealist elbette ama öte yandan uzlaşmacı. Üstelik çoğu zaman yazdıklarından hoşnut bile değil. Arayan bir insanın iç sıkıntısıyla dolaşıyor Yeşilçam sokağında.
Dizi, Ayşe Şasa’nın hayatına dokunan kişilere, Ayşe Şasa’yı Ayşe Şasa yapan kırılmaların hiçbirine hakkıyla yer vermemiş: Batılılaşmacı aile… Despot Nazi dadılar... Solcu çevre… Delilik ülkesinden çıkarken “hatırasıyla” Şasa’ya yol gösterecek kalender büyük dayı Rauf Orbay... İsmet Özel... Vedat Türkali… Cevat Çapan… Selahattin Hilav… Kimi üstünkörü görünüp kaybolmuş, kimi hiç görülmemiş. (Oysa Zafer Algöz ne de güzel oynardı Rauf Orbay’ı!)

Kemal Tahir’le ilişkisi de sorunlu, eksik ve çarpıtılmış Ayşe Şasa’nın. Kemal Tahir’le çok erken bir yaşta tanıştırılıyor. Ve ona istikamet veren o ünlü uyarıyı, tanıştırıldığı gün işitiyor yazardan: “Maskaralık edersen alkış alırsın, ciddi bir şey söylersen kimse yüzüne bakmaz.” Ama dizideki Kemal Tahir, benim tanıklıklardan okuyup öğrendiğim Kemal Tahir değil. Hiç değil! Etrafında toplananlara tatlı tatlı nasihat veriyor. Sakin ve müşfik. Gümbür gümbür konuşmuyor. İddiasız ve silik. Oysa “Fırtına dindi” demişti Aziz Nesin, mezarının başında üstelik: “Fırtına dindi!” Çünkü gerçekten de bir “fırtınaydı” Kemal Tahir! Kendine özgü ifade biçimleri ve jestleriyle! Burada hiçbirinden eser yok. “Öyle değil mi Furkan? Öyle değil mi arkadaş! Yahu yine yanıldınız!”
Ayşe Şasa, Yeşilçam Günlüğü’nde şöyle diyor: “Yeşilçam zanaatçıları ne zaman ‘dram’ yapmaya sıvansalar, sonuç ‘melodram’ olur.” Şasa, bizde Aristocu bir dram geleneğinin olmayışının sebebini, hayatı “çatışma” olarak değil, “uyum” olarak gören, kavrayan İslami gelenekte bulur: “Türk sinemasının dramatik kalıplara her tutunmak istediğinde irsi bir yatkınlıkla seferber ettiği, aslında dramatik değil, epik yapıdır. Hayırla şerrin, ‘iyiyle kötünün’ çatıştığı, kötünün iyiye galebe çaldığı epiktir.” Ayşe dizisi de maalesef Ayşe Şasa’ya ihanet ediyor; onun bir avuç sinemacıyla (Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Metin Erksan) aşmak için savaş verdiği Yeşilçam’ın “melodram” düzeyinde takılı kalıyor.
Onun trajedisi, onun dramı hepimizindi oysa; yani Cumhuriyet’ten bu yana bütün bir neslin. Çürüdü diye yıkılan eski köşkün boşalan arsasına inşa edilen yeni ve gösterişli yapı eskisinden çok daha çürük, temelsiz, eğretiydi! Amaç Batılı, çağdaş ve laik bir toplumdu… Sonuç; köklerinden, mazisinden, gelenekten kopmuş, fakat ne Batılı olabilmiş ne de Doğulu kalabilmiş, şizofren bir toplum. Manevi mirastan, yerleşik köklü değer yargılarından, süzülmüş rafine beğenilerden uzak… Kültürel hezimet! Anomi! Ama az ama çok, milyonlarca Ayşe Şasa… Keşke hakkıyla anlatılabilseydi... Ayşe dizisi büyük bir emeği, büyük bir imkânı heba ediyor. Ciddiyete değil, alkışa talip...