Her şeyden sızdım bir derinliğe
“Büyülü bir anlatım, yer yer fantastik unsurlar, organsız bedenler, bedensiz organlar ama bir yanıyla nefs, kök, hem Doğu felsefesi hem Batı felsefesi; her şey birbirini kucaklıyor...”
Nilay Özer
“Dibe çökmüş ne varsa yükselmektedir şimdi.” Öyle diyor Nilay Özer dördüncü şiir kitabı Yüzü Kelebeklerle Örtülü’de. “Dibe çökenin yükselmesi” bol çağrışımlı bir ifade. Çökmek ve yükselmek imgeleri bu bağlamda çok fazla kapı açıyor okura. Dipte birikenin iması, kuşkusuz üstü örtülmüş her şeyi kapsıyor. Dibe çökeni bir tortu ya da katılaşma olarak ele alırsak, bu hem insanın hem de yerkürenin tortusuna kadar götürür bizi. Çünkü Nilay Özer insanın çekirdeğine bakarken yerkürenin çekirdeğine de bakıyor. Dünyayı insanda, insanı dünyada anlamak da denebilir buna. Tüm canlılarla beraber doğanın ve hayatın dengesini gösterme, bir aradalığı anlatma arzusu da var Nilay Özer’in tavrında.
Yükselme eylemi onun şiirinde gizlenenin, görülmek istenmeyenin ya da bilinmeyenin yüzeye çıkmasını işaret ediyor demiştik; o halde buna katı olanın sıvılaşması yakıştırmasını da yapabiliriz. Kimyasal bir tepkime gibi. Özellikle kitabın açılış şiiri olan “marikula’nın köklerine dokunduğu ağaçlar”, merkezine bu meseleyi koyuyor. Hem bireysel hem toplumsal olanın iç içe geçtiği bu şiir aynı zamanda yüzleşmeler tarihini de kapsıyor. Yüzleşmeler tarihi azınlıklar, kök, yabancı, ötelenen, dışarda kalan… her şeyi içine alıyor. Kitabın ilk bölümünün ikinci ve son şiiri olan ‘“bir elbise bazen anıları taşırır’ diyor ilya”, ilk şiirdeki meseleyi devam ettiriyor. Ancak ikinci şiirde bunun üzerine sanki yeniden düşünüyor Özer. Ya da zihninde başka bir şekilde biçimlendiriyor, kendi içinde tasnifliyor. Bu doğrultuda, ilk şiirde geçen “düne kendi ipiyle sarkıtılan”, “bekledim tomurcuklar da buzdan çözülsün”, “kuyuda sus sürmekte”, “kuyunun yutkunan ağzı” gibi dizelerde dip, kuyu, buz, ip gibi imgeler tüm susmaların, biriktirmelerin simgesi. Bir diğer anlamda, kuyu insanın daha doğmadan, anne karnında, henüz bedene kavuşmamışken hissettiklerinin merkezi veya mekânı olarak yorumlanabilir. İp bu doğrultuda kuyudan çıkışı sağlayacak olanın temsili, göbek kordonunun kesilip atılması olarak yorumlanabilir. Şiir öznesinin içeriden dışarıyı dinlemesi öncelikle kendini bulma, anlama edimiyle ilgili. Tomurcukların buzdan çözülmesini beklemek de dönüşüme hazırlanma sürecini gösterir. “düne kendi ipiyle sarkıtılan” dizesi bu bağlamda hem şairin kendini oluşturması, ötekiyle bağ kurması hem de bu coğrafyadaki çokkültürlü, çokdilli ve çokinançlı yapının izlerini sürmesi olarak duyumsanır. Kuyuda susun sürmesi veya kuyunun yutkunan ağzı şairin kendi travmalarını kapsarken, bu coğrafyaya dair tüm susulanların, kuyunun dibine atılanların yansıması olarak okunabilir.
Yüzü Kelebeklerle Örtülü
Everest Yayınları
Eylül 2024
80 s.
Dolayısıyla kuyu sadece bireysel değil, kolektif travmaların da “yutkunan ağzıdır”. Şiirdeki öznenin ve azınlıkta kalanların boğulan sesi aynı hizadadır; sebepler farklı olsa da aynı yerden yaralanmışlardır. Bunu açalım: Kuyu derinliğinden dolayı, bir inkârın temsili açısından sesin boğulduğu yer olarak beliriyor zihnimizde. “marikula’nın köklerine dokunduğu ağaçlar”da şiir öznesinin fiziken doğmadığı ama düşünsel bir zemin oluşturmak üzere, sadece bir bilinç olarak derinlerde bir yerde dile gelmek için beklediğini sezeriz. Bu, bedenen olmasa bile düşünsel anlamda orada oluşun ifşasıdır. O nedenle, yüzeye çıkmak aslında yavaşça bir aralık bulup yukarıya sızmak olarak yansır şiire. Sızmak bir anlamda beklenilmeyenin tezahürüdür. Şiirdeki öznenin “her şeyden her yere geçer oldum” veya “her şeyden sızdım bir derinliğe” demesi; bedenen görünmeden, bilinçle sızmak anlamında ele alınabilir. Bilinç var olmanın özüdür. Bu aynı zamanda inkârdan yüzleşmeye doğru gitme hazırlığıdır. Derinlik ve sızma metaforları özellikle ilk şiirin hareket noktasını anlamada önemli ipuçları veriyor bize.
Bireysel travma dediğimiz noktada, Nilay Özer’in ilk şiirde duyumsanan kendi meselesiyle yüzleşme çabası ölüm imgesi üzerinden gerçekleşir. Ölüm imgesinin özünde doğmak sorunsalı da saklıdır. Şairin ileriki yaşlarda istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya geldiğini öğrenmesi, anneyle kurulan veya kurulamayan bağın sembolü yine “düne uzatılan ip”te saklıdır. Doğmak sorunsalı dediğim biraz da bu. Bu noktada kendini bilmenin, bilinci oluşturmanın aracı ötekiyle kurulan bağdır. Bunun temelinde beden meselesi var. Beden, şairin şiir yolculuğunda ilk günden bu yana kurcaladığı, her seferinde daha da derinleştiği, derinleştikçe üzerinden biraz daha sıyırdığı bir kabuk. Dış, kabuk; iç, kök yani öz. Daha önceki şiirlerinde bedenin yasla ilişkisi daha ön plandayken, bu kitapta kökle ilişkisi öne çıkıyor. Buradan hareketle şu soruyu sorabiliriz sanırım: Biçimden sıyrılmak, öze ulaşarak doğaya karışmak, belki daha uhrevi olana yaklaşmaktır. Bu, varlık ile hiçlik arasındaki sınırı kaldırma edimi olarak değerlendirilebilir mi?
Genel olarak Nilay Özer’in şiirlerinde yer alan “her şey her şeyin etrafında döner” yaklaşımı aynı zamanda ruh olarak da değerlendirilebilir. Bu, evet, bir biçimde ölümlü olmayı kabullenmektir ama kök yaşar; “var olanın kökeni başka bir var olanla devam eder”, yani her varlık önceden var olanın parçasını taşır. Ucu açık okumalar bunlar; Şaman inancından Anaksagoras’a, İbn Sînâ’nın nefs düşüncesine kadar götürebilir bizi. Bu konuyu başka bir şekilde yorumlamak da mümkün. “marikula’nın köklerine dokunduğu ağaçlar” şiirinin, bu topraklarda beraber yaşadığımız, birlikte filizlendiğimiz tüm kültürleri içine alan bir mozaiği anlattığını da söyleyebiliriz. Marikula’nın köklerine dokunduğu ağaçlar bir metafor olarak hem bu coğrafyayı imler hem de “var olanın kökeni başka bir var olanla devam eder” düşüncesine başka bir anlam katar. Bu coğrafyadaki çoklu kültürün; o geniş, kadim bilginin zaman içinde kökünden koparılıp atıldığına dair bir hatırlatmayı da içerir bu uzun şiir. Bu doğrultuda ortak geçmişe, “bellekteki travmaya” dikkat çeker Nilay Özer. Aynı zamanda, toplumsal cinsiyet bağlamında kadının yabancı ve azınlık olmasının sembolü bu şiirde Marikula ismidir.
Önce toprak hizasında terledim
Bu bağlamda “marikula’nın köklerine dokunduğu ağaçlar” şiiri bir yanıyla kitabın meselesini merkezine alırken, bir yanıyla da Nilay Özer’in hem poetikasını hem politikasını anlayabileceğimiz bir öneme sahip. Nilay Özer’in Yüzü Kelebeklerle Örtülü kitabındaki şiirlerde kurduğu yapıda ve dilde zihinsel süreç parça parça hem içe hem dışa doğru aktarılıyor. Özellikle kitabın ilk bölümde yer alan iki uzun şiirde yüzeye çıkan şeyler; “rumlardan kalma taşların vardığı dip”, “düne kendi ipiyle sarkıtılan”, “kuyunun yutkunan ağzı”, “anıları sıraya koyan bir el”, “iki kalpli bir gerçek”, “dünyayı başkalarının anılarında gezdim”, “ali’yi ilk nerde gördüm her yerde birden gördüm”, “başlangıçtan beri dönüp gelen su”, “derimden içeri uzar saçlarım” gibi dizeler yalnızca şiirde kuruduğu yapıyı, aktardığı zihinsel süreci anlamamıza olanak sağlamıyor; aynı zamanda şiirdeki tavrını, politikasını da okura duyuruyor. Kültürel, tarihsel, toplumsal olanın izlerini taşıyan bu zihinsel sürecin içinde bireysel olduğu kadar kolektif travmaların yansıması da var. Travmaların yarattığı kırılma ânı Özer’in şiirlerinde kendini yeniden kurmayı ve parçalı bir zihinsel örgütlenmeyi de beraberinde getiriyor. Örgütlenmenin parçalı ve anlara dayalı olması ya da bellekteki bazı fotoğrafların, rüyaların, algıların izini sürmesiyle gerçekleşiyor. Yer yer zaman kaymaları ya da puslu bir zaman algısı da yaratıyor anlatımında. Mesela “ali’yi ilk nerede gördüm her yerde birden gördüm” dizesinde, anlatıcı zamanın dışından bir yerden, sanki boşluktan –o boşluk derinlik, kuyu da olabilir– bakıp Ali’nin yüzünde geçmişi görmüştür.
Fotoğraf: Kadir İncesu
Özellikle “‘bir elbise bazen anıları taşırır’ diyor ilya” adlı şiirde zihnin örgütlenmesini, harekete geçmeyi çok daha açık biçimde görebiliyoruz. Şiir öznesi burada İlya olarak karşımıza çıkar. Kuyudan sızmıştır dışarıya. O kuyu ustasıdır. Ağzını kendi açmıştır. Hem toprak altında hem üstünde Anna’yla karşılaşmıştır. Anna’nın gülümsemesi birleşme vaadidir. Onu öpen bir ayartmaya ulaşmıştır. İlya şöyle der şiirde: “Önce toprak hizasında terledim, aitsiz bir derinlikle muhatap olmak için/ sonra suya doğru suyun sezgisiyle hep/ akmadım da sızdım damla damla eriyerek…”
İlya toprak üzerinde kendine yer ister. Ancak yabancıdır, diğeridir; kalmak için görülmeden, duyulmadan, sonsuz bir büzüşme halinde, var ama yok gibidir. O nedenle, şiirde “dünyayı başkalarının anılarında, başkalarının fotoğraflarında gezdim” ya da “kuyulara inerek dünyayı gezdim” diye anlatacaktır İlya. Bir hayalet gibi, formsuz, bedensiz, zamansız, mekânsız… Zihnin süreçlerinden geçerek, bize bir kuyunun içinden seslenerek hem masalsı hem karanlık bir dille İlya’nın ağzından konuşur Nilay Özer. Bu iki uzun şiir Yüzü Kelebeklerle Örtülü'nün ana damarı. Hatta bu damar, Nilay Özer’in şiirde oluşturmak istediği yapının özünü işaret ediyor. Büyülü bir anlatım, yer yer fantastik unsurlar, organsız bedenler, bedensiz organlar ama bir yanıyla nefs, kök, hem Doğu felsefesi hem Batı felsefesi; her şey birbirini kucaklıyor. Nilay Özer’in bu son kitabı onun şiir yolculuğunda önemli bir yerde duruyor ve çok güçlü şiirlerden oluşuyor. Üstelik, “bağırılması gerekirken susulmuş şeylerden” söz ediyor Nilay Özer.