Kemiklere üfleyerek yaratılan bir dünya

Bir Nehir Değil

SELVA ALMADA

Yapı Kredi Yayınları
Mayıs 2025
80 sayfa

4. baskı, Aralık 2025
çev. İdil Dündar

8 Ocak 2026

BERİL ERBİL

La Loba masalını ilk okuduğumda yirmili yaşlardaydım. Estes’in versiyonunda La Loba özellikle kurtların kemiklerini toplayan bir yaşlı kadındı. Tüm kemikler toplanıp da iskelet tamamlandığında başına oturup hangi şarkıyı söyleyeceğini düşünüyordu. O şarkısını söyledikçe kurt soluk alıp vermeye başlıyor, gözlerini açıyor ve kanyona fırlıyordu. Bazen yolu bir nehre düşüyor, bazen de güneşin ışığı öyle bir yerine denk geliyordu ki, o vahşi kurt kahkahalar atan ve özgürce gökyüzüne koşan bir kadına dönüşüyordu. Öyle ki, okudukça o şarkı benim de içime doluyor, unuttuğum kemiklerime hayat akıyordu.

La Loba masalı seneler sonra Selva Almada’nın Ölü Kızlar adlı anlatısında yeniden çıktı karşıma. Ama bu kez şarkıyı söyleyecek, topladığı kemiklere bir ruh verecek kişi Almada’ydı ve izini sürdüğü kemikler adı sanı duyulmamış, ismi sadece birkaç gazete haberinde kalmış, öldürülmüş kadınlara aitti. Almada onları herhangi “bir kadın” olmaktan “o kadın”a dönüştüren sözcükleri üflüyordu kâğıda.

Ölü Kızlar’ı okumama sebep olansa, Selva Almada’nın Bir Nehir Değil adlı romanıydı.

Birbirini tamamlayan iki metin

YKY’den İdil Dündar’ın güçlü çevirisiyle yayımlanan 76 sayfalık Bir Nehir Değil son derece etkileyici bir roman. Ölü Kızlar ise yine İdil Dündar çevirisiyle dilimize kazandırılmış, Selva Almada’nın küçüklüğünde bir şekilde haberdar olduğu üç kadın cinayetinin izini sürdüğü bir anlatı. Yazar bu anlatıda kurmaca unsurlarını kullanarak gerçek olayları anlatıyor, kendi hayatından olaylara değiniyor. Anlatılanlar Arjantin taşrasını ve bu taşranın sessizliğinin ardında gizlenen şiddeti gözler önüne seriyor; öyle ki, o ağır havayı göğsünüzün üstünde taşımanıza sebep oluyor. Bu sebeple bir uyarı yapmak gerek; Ölü Kızlar duygusu epey ağır bir kitap. Ama okuyabilirseniz, bu bölgenin taşra gerçeğini daha yakından görmenizi, Bir Nehir Değil romanındaki sessizlikleri daha iyi anlamlandırmanızı sağlıyor. Bu yazıda Almada’nın Bir Nehir Değil eserinden bahsedeceğim.

Taşranın sesi, taşra kızı

Selva Almada çağdaş Arjantin edebiyatının en özgün seslerinden biri. Çocukluğunu ülkenin taşrasında geçirdiğinden, taşra hayatını, taşranın erkeklik yaşantısını çok iyi biliyor. Bu bilgiyse onun tüm edebiyatını şekillendiren bir deneyime dönüşüyor. O kentli bir entelektüel değil; bloguna verdiği isimdeki gibi bir “taşra kızı”. Buenos Aires etrafında dönen Arjantin edebiyatının merceğini taşraya çeviriyor. Taşrayı anlatıyor; oradaki yaşamı, havaya çöken erkekliği, görünmez şiddeti, bu ağırlığın yarattığı sessizliği, suç ortaklığını, kendini yeniden ve yeniden yaratan ataerkil kültürü… Doğa da Almada edebiyatında önemli bir yer tutuyor. Birazdan buna daha ayrıntılı döneceğim.

Yazarın Bir Nehir Değil adlı romanını yazması yedi yılını almış. 2013’te başladığı taslak metin, 2020 yazında üzerinde yoğun bir biçimde çalışılarak tamamlanmış.

Roman kronolojik ilerlemiyor. Geçmiş ve şimdi iç içe geçiyor. Metin zamanda kaybolmamak için okurun dikkatini şart koşuyor. Bu tabii ki Almada için bilinçli bir tercih; zamanın iç içeliğinin bir gerilim yarattığını düşünüyor.

Vatoz avı

Bir Nehir Değil bir balık avlama sahnesiyle açılıyor. Sahnede ellili yaşlarında iki adam, Enero ve El Negro, yanlarında bir delikanlı var: Tilo.

Bu balık avlama sahnesi parçalı anlatıda geliş-gidişlerle uzun bir müddet sürüyor ve vatozun ruhu kitabın sonuna kadar okurun peşini bırakmıyor.

“Nehirden koparılıp tekrar ona atılmak. Ölü.”

Romanın en basit haliyle konusu vatoz avına çıkan bu adamların avlanması ve ölü vatozu nehre bırakmaları. Ancak roman bu düzlemden katman katman açılıyor ve bu yoğun anlatı; metaforları, temsilleri, etkileyici ve capcanlı görselliğiyle akla kazınıyor.

Dil kullanımı

Selva Almada yazarlığa yazı atölyeleriyle adım atmış biri. Çok iyi bildiği taşrayı diliyle de satırlarına taşıyor. Romanın orijinali göz önüne alındığında, dilin yerelliği özellikle vurgulanıyor. Bizim bu yerelliği Türkçe çeviride gerçek haliyle hissetmemiz kolay değil. Çünkü bize dilin yerelliğini veren şey sadece metinde kullanılan yabancı bitki adları değil; cümlelerin kuruluş biçimleri, seçilen sözcükler, hepsi onun bir parçası. Yine de Türkçe çeviri daha ilk sayfadan erkekliği ortaya koyuyor, çok güçlü bir atmosfer yaratıyor.

Almada’nın sade bir dili var. Ancak bu sade dil son derece yoğun ve şiirsel. Söyledikleri kadar söylemedikleri de büyük bir ağırlık taşıyor.

Adaya gelen misafirler ve nehirdeki ada

Enero ve El Negro suç mahalline dönen suçlular gibi nehre avlanmaya, adaya kamp kurmaya geliyorlar. Çünkü bu iki arkadaş en yakın arkadaşlarını geçmişte bu nehirde korkunç bir kaza sonucu kaybetmişler. Tilo da sadece varlığıyla suçluluklarını hatırlatıyor onlara.

Aguirre bu davetsiz misafirlerin karşısına çıkan adalı bir adam. Romanın kadın karakterlerinden kızları Mariela ve Lucy’i bir kazada kaybetmiş Siomara ile okuru tanıştıran karakter. Erkek, ancak adalı bir erkek. Ve Almada’nın kurguladığı o ada sıradan bir Arjantin taşrası olmaya başkaldıran bir ada.

“Şeytan adada oturmuyor. Şeytan, Aguirre’nin çok iyi bildiği gibi, oraya gelmek için nehri katetmek zorunda.”

Selva Almada

Bir karakter olarak doğa

Latin Amerika edebiyatında doğa bir erkeklik alanıdır. Tarihsel olarak bakıldığında önce barbar, ilkel, vahşi ve serttir, fethedilen bir yerdir. Sonra erkeklerin varoluşunu şekillendirir. Erkekler onu anlamlandırmaya çalışırlar ve doğa erkeklik deneyiminin bir aynası haline gelir. Çünkü doğa özellikle Arjantin ve Uruguay’da ulus kimliğinin, “gaucho” kültürünün ve bir edebiyatın kurucu unsurudur. Gaucho; yerli, özgür, savaşçı ve doğanın çocuğudur.

Selva Almada bu romanında Latin Amerika edebiyatının bu anlatısını tersyüz ediyor. Doğayı erkek deneyiminin aynası olmaktan çıkarıyor. Romanında doğa bu deneyime tanıklık ediyor ama onu çoğaltmıyor. Hiçbir deneyimi de unutmuyor. Doğa artık bir erk alanı değil, bir kırılganlık alanı haline geliyor.

“Bu adam ormana ait değil ve orman bunu biliyor. Ama izin veriyor. İçeri girsin, odun toplayacak kadar bir süreliğine kalsın. Ardından ormanın kendisi onu kolları çalı çırpı dolu halde bir kez daha sahile doğru tükürecek.”

Selva Almada bu romandaki doğa anlatısıyla doğayı özneleştiriyor; onu erkekler tarafından yönetilen değil, erkekleri izleyen, canlı, hissedebilen bir varlık haline getiriyor. Böylece Latin Amerika edebiyatının eril merkezini parçalıyor.

Almada’nın adası

Romanın geçtiği adaya bir nehir aracılığıyla ulaşılıyor. Almada doğasıyla, Aguirre ve Siomara’yla bir adalı dünyası kuruyor. Burada şifacılar erkek, doktorlar kadın oluyor. Şeytan bu adaya dışarıdan geliyor.

Aguirre yaşamın temsilcisi olarak vatozun da, kadınların da, erkeklerin de yaşam hakkını savunuyor. Erkeklik bu adada bir erk sembolü olarak yaşansın istemiyor.

Ölü kadınlar için bir dünya

Roman üç ana karakterin çocukluklarını ve gençliklerini anlatırken, adada kamp yaşamlarını ve adalılarla ilişkilerini de konu ediniyor. Aguirre ile birlikte her karakterin hikâyesi adım adım koca bir bütüne evriliyor. Ölü kadınlar için büyülü gerçekçilik belki de en uygun anlatım yollarından biri. Almada da bunu kullanıyor.

Romanı bitirip düşündükçe anlıyorum; Almada ölü kadınlara bir ada, bir dünya yaratıyor. Onların savunucusu, suçluların sorgulayıcısı oluyor. Aguirre ile yaşamın peşine düşüyor. Bunu son derece sert bir şefkatle yapıyor.

Çünkü biliyor; bir nehir değil, o nehir.

Çünkü bir kadın değil, o kadın.

Çünkü herhangi bir şey değil, bağ kuran, yer tutan, var olan bir şey, o şey…

Hayatta kadına da, erkeğe de dokunan o şey…

Selva Almada, La Loba gibi kemiklere üflüyor. Doğayı uyandırıyor, kadını ve erkeği hikâyeyi baştan yazmaya, şefkatle varoluşu korumaya davet ediyor.