Haftanın vitrini – 19
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Deniz, Şimdi / Dipte / Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı? / İşte Böyle Yarattım Şiirimi / Lütfen Alkışlamayın / Melanie Klein, Melanie Klein! / Mimarlığın Halleri / Saf Canavar / Sinemanın Poetikası / Ufuk Yolculuğu
Deniz, Şimdi
çev. Damla Atamer
Kaplumbaa Kitap
Nisan 2026
215 s.
Dünya büyük bir krizle karşı karşıya. Küresel iklim değişikliği, tüm canlıların hayatını tehdit ediyor. Eva Meijer, Deniz Şimdi! ile hem kıyamet sonrası bir roman hem de yakın gelecekte olabileceklere dair bir uyarı sunuyor bize. Bildiğimiz tek yuva olan dünyamız için harekete geçmemiz gerekiyor. Hemen, şimdi!
Dipte
İnkılâp Yayınları
Nisan 2026
240 s.
Unvanlarını yan yana yazmaya kalksan dünyadan aya yol olacak adamlar, en büyük dalkavuk yarışmasında canlı canlı birbirini çiğniyordu. Bu hallerini çoluk çocukları, torun torbaları görür de utanır diye hiç endişe etmiyorlardı. Kafalarını tokuştura tokuştura akıllarını kaybetmiş, birbirlerinin kopyası olup çıkmışlardı. Öpüşe yalaşa yüz hatları silinmiş, ifadeleri kaybolmuş, güneşin altında sarı sarı parlayan bir koca salkım sultaniye üzümüne dönmüşlerdi. İcap ettiğinde muazzam bir ahenkle hep beraber ağlıyorlar, işaret verildiğinde kusursuz bir koro misali hep bir ağızdan gülüyorlardı.
1908’ler, 1960’lar, 1980’ler… Temmuzlar, mayıslar, eylüller… Bitmeyen, tükenmeyen işaretli aylar, yıllar… Ortadoğu’da mı Balkanlar’da mı, Asya’da mı Avrupa’da mı olduğuna bir türlü karar veremeyen kafası karışık bir ülkenin kafası çok daha karışık insanları… Her gün biraz daha kirlenen, biraz daha korkunçlaşan politik atmosferde batağa saplanmış yazarlar, yayıncılar, yapımcılar, sinemacılar…
Murat Uyurkulak, bir toplumun ne kadar dibe inebileceğini test ediyor bu romanda. Daha aşağısı olmaz dedikçe biraz daha derinleşen bir çukuru anlatıyor. Yakın tarihin karanlığından güncelin zifiri karanlığına, elbirliğiyle mahvedilmiş güzel bir ülkeye el sallıyor…
Dipte, bir masanın etrafına toplanmış, hepsi birbirinden “derin” bir grup adamın çevirdikleri bir filmin “sıra dışı” hikâyesi.
Dünya Batı'yı Nasıl Yarattı?
4.000 Yıllık Bir Tarih
çev. Damla Atamer
Okuyan Us Yayınları
Nisan 2026
546 s.
“Batı” dediğimiz şey gerçekten kendi kendini mi yarattı yoksa Batı’yı Batı yapan, dört bin yıl boyunca dünyanın geri kalanıyla kurduğu temaslar mıydı?
Josephine Quinn’in ses getiren çalışması Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?, tarih anlatılarının en yerleşik olanlarından birine, “Batı’nın yükselişi” fikrine cesur bir soru yöneltiyor: Batı bir coğrafya mı yoksa dünyanın geri kalanıyla kurulan ilişkiler üzerinden inşa edilmiş bir hikaye mi? Bu kitap, okuru yalnızca olayların peşinden sürüklemiyor; aynı zamanda bize anlatılan tarihin nasıl kurulduğunu da gösteriyor. Avrupa merkezli bakışın “doğal” kabul ettiği pek çok fikri yerinden oynatarak, Batı’yı bir istisna değil, dünya tarihinin içinde şekillenen bir sonuç olarak okuyor.
Batı’nın hikâyesi: Tek başına yazılmadı
Uzun yıllardır tekrar edilen anlatı tanıdık: Batı kendi iç dinamikleriyle ilerledi; bilimde, sanatta, siyasette ve ekonomide “doğal” bir üstünlük kurdu; modern dünyanın merkezi oldu. Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı? işte bu “doğal üstünlük” fikrini sorguluyor. Quinn’e göre Batı’nın hikayesi, Avrupa’nın kendi içine kapanmış bir ilerleme masalı değil; aksine dünyanın geri kalanıyla kurulan ilişkiler, aktarım hatları ve karşılaşmalar sayesinde şekillenmiş bir süreç. Ticaret yolları, göçler, savaşlar, diplomatik temaslar, fikir dolaşımı, dinler, teknolojiler, kurumlar… Batı’yı anlamak için Avrupa’nın içine değil, Avrupa’yı dünyanın içine yerleştirmek gerekiyor.
4.000 yıllık büyük resim: Karşılaşmaların tarihi
Bu kitap “Batı”yı bir başlangıç noktası değil, bir sonuç olarak ele alıyor. Antik Çağ’dan modern döneme uzanan dört bin yıllık geniş zaman aralığında Quinn, okuru yalnızca kronolojik bir çizgide ilerletmez; aynı zamanda tarihsel bağlantıları görünür kılıyor.
Batı’nın oluşumuna etki eden şeyler yalnızca Avrupa içi dönüşümler değil:
- Akdeniz dünyasının çok katmanlı ilişkileri
- Yakın Doğu’nun siyasal ve kültürel etkileri
- Afrika’nın tarihsel rolü ve görünmez kılınan katkıları
- Asya ile kurulan ticaret ve bilgi ağları
- İmparatorlukların birbirine dokunduğu alanlar
- “Merkez”in sürekli yer değiştirdiği uzun tarih
Bu çerçevede kitap “Batı”yı tek bir çizginin zaferi olarak değil, birbirine bağlı dünyanın içinden çıkan bir düzen olarak anlatıyor.
Bu kitabın asıl meselesi: Tarihi kim yazdı, kime ne anlattı?
Kitabın en güçlü yanı, yalnızca “Ne oldu?” sorusuna değil, şu soruya da yanıt araması: Bize anlatılan tarih neden böyle anlatıldı? Quinn, Batı anlatısının bir “gerçeklik” kadar bir kurgulama biçimi olduğunu hatırlatıyor. Bazı toplumların katkıları öne çıkarılırken, bazıları sistematik biçimde arka plana itilmişti. Bu nedenle kitap yalnızca dünya tarihini değil, tarih yazımının kendisini de tartışmaya açıyor.
Okur bu sayfalarda şunu fark edecak: Tarih, sadece geçmişin kaydı değil; aynı zamanda bugünü açıklamak için kurulan bir dil ve o dil çoğu zaman güç ilişkileriyle şekilleniyor.
Neden Şimdi? Bugünün tartışmalarına açılan bir kapı
“Batı” tartışması bugün yalnızca akademinin meselesi değil. Siyasette, medyada, kültürel tartışmalarda ve gündelik dilde sürekli karşımıza çıkıyor: batı değerleri, medeniyetler çatışması, modernleşme, üstünlük hikayeleri, küresel güç dengeleri… Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?, bu tartışmaların arkasındaki tarihsel zemini görünür kılıyor. Okuru sloganların değil, bağlantıların peşine düşürüyor.
Bugünün dünyasını anlamak isteyen herkes için, geçmişi daha geniş bir çerçevede okuma çağrısı bu…
“Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?, çok sayıda erken dönem kültürün hikayesinin izini sürüyor; her zaman onların başkalarıyla ilişkilerine ve her birinin seleflerinden ve çağdaşlarından nasıl beslendiğine odaklanıyor. Quinn, antik tarihin aşina olduğumuz pek çok dönüm noktasını yeniden ele alıyor. Tarih bilgisi hayli iyi olan okurlar bile muhtemelen yeni bir şey öğrenecekler. Dünya tarihine mümkün olan en geniş perspektiften bakan büyüleyici bir çalışma.”
—Kirkus Review
Hazırlayan: Muhib Cemil
Çeviri: Melek Deniz Özdemir, Ahmad Zakaria Samyeli Yayınları
Mart 2026
112 s.
İşte Böyle Yarattım Şiirimi ile Arapçanın dünya çapındaki modern şairi Mahmud Derviş'in yıllar içerisinde verdiği bütün söyleşilerinden sanata, edebiyata, șiire, kendi şiirini nasıl kurduğuna, politikasına, dünya görüşüne dair sözleri bir araya geliyor. Muhib Cemil'in derlediği bu kitapla, Derviş'in evrensel şiir dünyasına kendi sözleriyle katılıyoruz.
Evrensel şiir, evrenselden başlamaz. Eviyle, penceresiyle, bahçesiyle, suyuyla; kendisine ait her şeyle bir ilişkisi vardır. Şairi evrensel kılan bakışı, görüşü, dünyaya baktığı perspektif ve sorusunu nasıl kurduğudur. Soru dar, yerel ve milli bir soru mu, yoksa dünyaya mı açılıyor?
Bir Filistinli yurttaşın şiir yazması olarak değil, bir şair olarak muamele görmeyi talep ediyorum. Filistinlilik bir meslek değildir; toprağını ve hakkını savunan, mücadele eden bir insan olma halidir. Şiir, doğrudan bir ulusal ya da millî davaya hizmet etmek değildir; şiirin kendi bağımsızlığı vardır. Ben yalnızca ele aldığım konuyu ya da bu çatışmanın dramatik yanını ifade etmiyorum; aynı zamanda çağdaş bir şiirin geliştirilmesi için de çalışıyorum.
Lütfen Alkışlamayın:
Safiye Ayla ve Komando
Doğan Kitap
Nisan 2026
288 s.
Âşık Safiye ve Safiye Ayla savaşıyordu. Bir çıkış arıyordu ikisi de.Biri kendi kalmanın, diğeri galebe çalmanın, üste çıkmanın derdindeydi. Tolga’ya kapıldıkça, Tolga’nın istediği Safiye oldukça Safiye Ayla’lıktan uzaklaşıyordu sanki. Bundan da korkuyordu. Yepyeni bir kendiyle tanışmıştı bu aşkta. Yavaş yavaş bunu idrak ediyordu. Bununla barışacak, bu yeni kendini kucaklayacak mıydı? Yoksa onu yok etmeyi, o yıllardır tanıdığı, bildiği Safiye Ayla kalmayı mı seçecekti?
Safiye Ayla, Cumhuriyet’in ilk büyük yıldızı. Atatürk’e defalarca şarkı söylemiş, Nâzım Hikmet, Halikarnas Balıkçısı ve Kemal Tahir gibi isimlerle dost olmuş; adını tarihe altın harflerle yazdırmış.Ancak bu romanda bambaşka bir Safiye’yle karşılaşacaksınız:Âşık Safiye’yle. Yarı yaşında bir komandoya duyduğu aşkla âdeta yeniden doğan, içinde hiç tanımadığı, varlığından haberdar olmadığı bir kadın keşfeden Safiye’yle. Lütfen Alkışlamayın sadece şöhretli bir yıldızın değil, en delibozuk, karanlık, tekinsiz çehresiyle aşkın romanı.
Melanie Klein, Melanie Klein!
Budala Yayınları
Nisan 2026
112 s.
Kadın, kimsenin tam olarak ne iş yaptığını açıklayamadığı o insanlardan. Sesi güzel, piyano çalıyor, oyunculuk yapıyor ve ressam. Uzun boylu ve parlak sarı saçları var. Edebiyatı, Bach’ı ve Melanie Klein’ı seviyor. Dışarıdan bakıldığında kusursuz, fakat...
Göğsünde bir papatya dövmesi var.
Çocuk, işsiz bir yazar. Fallara inanmaya devam ediyor ve kehanetin farkında: Bir gün kusursuz biriyle tanışacak, fakat...
Bazı hikâyeler ancak yeniden yazılabilir, Melanie Klein, Melanie Klein! da onlardan biri.
insan sevdiklerini, âşık olduklarını kıskanır yoksa âşık mısın bana – sence bir sergide bir resmin önünde ideal kalma süresi nedir – biz mi daha iyi çiftiz şu televizyondakiler mi doğruyu söyle– tenis sevmiyosun da numara yapıyormuşsun gibi – americanoyu italyanlar mı bulmuştu amerikanlar mı – canım piyano çalmak çekti – ev yemek kokuyor hiç sevmiyorum şu kokuyu anne evi gibi – napacaksın annemi öldü işte – sen herkese aşkım diyorsun ben bir tek sana diyorum ya kimseye söyleme ya da bana söyleme – çok hızlısın sakin – ilk kez spotify üyeliği olmayan biriyle karşılaşıyorum – biz niye hiç film seçemiyoruz herkes nasıl seçiyor bu filmleri – başım yine dönüyor ya – ünlülere benzeyen adamlar hep o ünlülerden daha çirkin oluyor, en yakışıklısı ünlü olmuş zaten – bir dönem kendimi yeni bir renk hayal etmeye adamıştım birkaç sene denedim biliyor musun başka bir renk görmeyi – anlatmıyor olmam seninle bir gelecek hayali kurmadığım anlamına gelmiyor – beynimde sorun olması iyi demek ki çok çalıştırmışım zamanında di mi sence de öyle değil mi konuş ya ağlicak mısın yoksa hı – bunu bana mı yazdın cidden – ağlicak mısın saçmalama – bu ben miyim – lütfen ben de ağlarım – ağlama – ağlicak mısın? ağlama. lütfen.
Mimarlığın Halleri
Arketon Yayınları
Nisan 2026
196 s., büyük boy
Aykut Köksal'ın mimarlık yazılarını içeren son kitabı Mimarlığın Halleri, raflardaki yerini aldı. Köksal'ın yeni yazılarıyla Karşı Notlar toplamından bir seçki içeren kitap şu bölümlerden oluşuyor: Düşüncenin İzinde; Özneler, Durumlar; Kent Dinamikleri; Korumanın Olanaksızlığı; Kitaplar.
Mimarlığı farklı bağlamlarda ele alan bu bölümler, felsefeden Türkiye'nin önde gelen mimarlarının üretimine, taklitten korumaya, tiyatrodan çağdaş sanata, kent yazılarına ve mimarlık kitaplarını değerlendiren metinlere uzanıyor.
Köksal, kitapta yer alan 'Türkiye'de Mimarlık' başlıklı yazısında şöyle diyor:
Bugün Türkiye’de mimarlığın iki ayrı görüntüsü var: İlki, mimarlık medyasına, mimarlık yayınlarına, toplantılara, söyleşilere, ödüllere yansıyan görüntü: dergilerde yayımlanan mimar profilleri, mimar monografileri, antolojiler, televizyonlardaki mimarlık söyleşileri, dağıtılan ödüller, 'büyük ödül' sahibi mimarlar...vb. Ama bir de yapılanmış çevredeki görüntü var. Artık 'mimarlık' sözcüğünü kullanmada epey zorlanacağımız bir görüntü bu. Formel öznelere sahip (yani kâğıt üzerinde 'mimar' özneler taşıyan) yapılanmış çevreyle informel çevrenin de bir farkı yok, her ikisi de mimarlığın bilgi üretimini aynı kertede dışarıda bırakıyor. Hiç kuşkusuz modernleşme sürecini tamamlamamış bir toplum için anlaşılmayacak bir durum değil, çünkü mimari bilginin gündelik olana eklemlenmesi ancak modernleşmeyle olası. Bu anonim bağlamın sunduğu görüntüyle ilk görüntü arasında en ufak bir akışkanlık yok. Sanki birbirinden tümüyle farklı iki üretim bağlamı gibi. Bu manzaraya son yirmi yıl içinde kendini gösteren, kısa sürede ikinci görüntüdeki anonim bağlamın bir parçasına dönüşen iki katman daha eklendi: İşyeri ya da konut kulelerinden sitelere, alışveriş merkezlerine uzanan yok-yer mimarlığı ile resmi siyasetin dayattığı, özellikle kamusal yapılarda ortaya çıkan 'sözde yeni-Osmanlı' mimarlığı. Kısa bir deyişle bu durum, yüzyıllık Cumhuriyet serüveninin ardından mimarlığın bugün geldiği noktayı gösteriyor.
Saf Canavar
Metis Yayınları
Nisan 2026
152 s.
Dünyasını yitirenler, ancak o zaman evreni keşfeder.
İçime doğanı sakınacak değilim. Bundan kaçamam zaten. Ama gördüğünüz gibi anlattıkça kayıp veren ulu bir cahilim ben. Bir kelleyi bulmakla lanetli, kendi mahvımı anlatıyorum. Yazılmışla yazılamaz arasındaki sınırı hâlâ bilmiyorum. O yüzden gerekeni siz yapın lütfen. Bütün bu anlattıklarımla az sonra anlatacaklarımı ateşe tutmayı unutmayın.
Sinemanın Poetikası
çev. Hamza Eren Sarıçam
Ayrıntı Yayınları
Mayıs 2026
528 s.
“Sinemanın Poetikası”… kavramın kendisinden de anlaşılacağı gibi –poiesis yani aktif yapma hali– bütün eserleri olduğu gibi, filmi de, yalnızca izleyiciyle karşılıklı ilişkisine teslim etmez. Tam tersine, onun tüm gerçekleşme serüvenini içkinleştirerek kavrar. Görüleceği gibi, bu kitapta yazar, ele alma yöntemlerini ve sözü, kapsayıcı bakış açısıyla geniş bir interdisipliner alanda kuruyor.
Böylesi bir yaklaşım, doğal olarak, film üzerine “olgusal” ve “kavramsal” bilgi üretirken, onun verileriyle insanların sinema algısının ve kültürünün derinleşmesine yönelik pencereleri açacaktır.
Bu kitap 30 yıl boyunca kaleme alınmış makalelerden süzülerek ve üzerine yeni görgüler inşa edilerek ortaya çıktı. “Taşralı kalma riski” taşıyan, bilim karşıtı dar disiplinlerarasılık tutumuna cevap veren bir eser Sinemanın Poetikası…
Poetika geleneksel eleştirel ekollerden farklı bir yaklaşım sunar. Doktrinel olarak tanımlanmış yöntemlerle paralel ilerlemez ve belirli bir anlamsal alanı ayrıcalıklı kılmaz. Metinsel özellikleri yorumlamak için sabit bir prosedür çekirdeği ve özgün retorik taktikleri yoktur. Her ne kadar poetika yorumlamayı dışlamasa da, yorumun statüsü diğer kuramsal yaklaşımlardaki gibi merkezi değildir” diyor yazar; “Poetika doğrudan yorum üretmek yerine, filmlerin biçimsel ve anlatısal işleyişini anlamaya yönelik bir çaba olarak konumlanır.”
Ufuk Yolculuğu
çev. Seda Ersavcı
YKY
Nisan 2026
144 s.
Javier Marías’ın yirmi yaşındayken yazdığı ikinci romanı Ufuk Yolculuğu XIX. yüzyıl sonlarının büyük macera romanlarına sevgi dolu –olduğu kadar biraz da alaylı– bir saygı duruşu; iç içe geçmiş hikâyelerden oluşan bu roman da aynı onlar gibi cüretkâr bir deniz yolculuğunu konu alıyor: Servet sahibi, sıradışı, “geçmişinden neredeyse bütünüyle pişmanlık duyan” Kaptan Kerrigan Güney Kutbu’na bir yolculuk düzenler. Bu maceraya birtakım edebiyatçı, sanatçı ve bilim insanı katılacaktır sadece.
İç yüzü anlaşılamayan bir adam kaçırma vakası, gizemli el yazmaları, Edward devri hanımları, ölümcül düellolar ve büyüleyici deniz manzaraları arasında Ufuk Yolculuğu heyecanlı, sürükleyici, çalkantılı bir hikâyeler silsilesi.
“Her tür sahicilik kaygısını bir kenara bırakıp Henry James, [Joseph] Conrad ve Conan Doyle gibi üstatların izinden giden Ufuk Yolculuğu, okuru hayrete düşürmeyi hedefleyen esaslı anlatı geleneğine bağlı olarak, daha ilk satırlardan itibaren merak uyandıran başarılı bir üslup alıştırmasıdır.”
–Elide Pittarello
“Hayır, sevdiği yapıtların ister istemez ve farkına varmadan etkisine kapılmış bir gencin kaleminden çıkmış bir kitap, toy bir yazarın eseri değil bu. Çünkü hicvin yanında bu yapıtta iyi edebiyat da, estetik değer de, bilinçli bir öğrenme de var.”
–Enrique Sordo, La Estafeta Literaria