Louise Gornall’ın Parçalı Bulutlu romanı, ilk bakışta agorafobi ve obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ile mücadele eden bir ergenin öyküsünü anlatır gibi görünse de, satır aralarında çok daha derin bir ruhsal harita sunar. Kitap, dışarı çıkamayan bir ergenin daralmış dış dünyasına rağmen genişleyen iç dünyasını, kaybolduğu düşünce labirentlerini merkeze alır. Dışarısı pencere pervazından izlenen, ulaşılamaz, tekinsiz bir manzarayken; içeride de dışarıya dair felaket senaryolarıyla dolu, gürültülü bir karmaşa hüküm sürer. Yazar bizi kahramanın iç dünyasına misafir eder ve okur yer yer kendini klinik bir gözlemci gibi hissedebilir.
Agorafobi sözlük anlamıyla “meydan korkusu” olsa da, romandaki deneyim bunun salt bir açık alan fobisinden fazlası olduğunu göstermektedir. Parçalı Bulutlu’da dışarı çıkmak bedensel bir hareketten fazlasıdır; çocukluğun korunaklı mekânından (evden) ayrılmayı, kamusalın bakışına maruz kalmayı, arzuyla karşılaşmayı ve nihayetinde onun sorumluluğunu üstlenmeyi kapsar. Ergenlik ise bu karmaşık süreci daha da karmaşık hale getirebilecek bir geçiş eşiğidir; ergenin hem bedeni hem ruhu dönüşürken, bu sürece bir yer değiştirme krizi de eşlik eder. Ev mi, dışarısı mı? Yoksa pencere pervazları, kapı eşikleri mi? Ev dar gelirken, dışarısı da henüz güvenli bir alan değildir. Ergen evin korunaklı konforuyla dışarının davetkâr uyarıcılığı arasında sıkışır. Roman bu sıkışmayı yalnızca psikolojik bir belirtiler kümesi olarak değil, ergenliğe özgü bir varoluş konumu olarak işler. Bu noktada agorafobi, paradoksal bir savunma mekanizması olarak devreye girer: “Şimdi çıkarsam dağılırım” diyen zihin, benlik bütünlüğünü korumak için eşikler ve pencereler çevresinde bir savunma mimarisi kurar. Eşlik eden obsesif ritüeller ise bu dağılma korkusuna karşı inşa edilmiş surlar gibidir. Tekrar eden her düşünce, kontrol edilen her kapı kilidi, tekrar tekrar çıkılan o son iki merdiven, dışarının kaosu karşısında içeride sahte ama yatıştırıcı bir düzen tesis etme çabasıdır.
Isée Bernateau, Ergen ve Ayrılık isimli kitabında ergenlerin neden sürekli kapı önlerinde, merdiven boşluklarında veya pencere kenarlarında vakit geçirdiğini sorgular. Bu ara yerlerin; ayrılığın provasının yapıldığı, tarafsız, ara bölgeler olduğuna dikkat çeker. Ne tamamen içeridedirler ne de tamamen dışarıda. Artık çocukluğun o bağımlı alanına ait değillerdir; yetişkinliğin de belirsizliğine ve sorumluluğuna hazır değillerdir.
Parçalı Bulutlu’nun kahramanı için de pencere bu eşikteki durumun en somut tezahürüdür. Bakmak güvenlidir; bakış nesneyle temas gerektirmez, risksizdir. Ancak pencere aynı zamanda görülme ve yakalanma ihtimalini, yani bir başkasının arzusuna konu olma dehşetini de içinde barındırır. Genç kız için agorafobi, zamanı bu eşikte dondurma girişimidir; dünya dışarıda akarken, o güvenli siperinde beklemeyi seçer; belki de yakalanmayı bekler.
Gornall
Romanda kahramanın dünyasında mekânın kapalı devre düzeni, zamanın donukluğu ve ilişkilerin durağanlığı dikkat çekicidir. Bu donuk zaman/kapalı mekân düzenine komşu çocuğun dahil oluşu bu düzeni sarsan, hatta bozan, radikal bir müdahaledir. Komşu çocuk, dış dünyanın kalabalığından ve korkutuculuğundan ayrışarak, somut bir öteki olarak belirir; hem yatıştırıcı bir figürdür hem de kahramanın kurduğu içsel düzeni bozan, arzuyu tetikleyen bir tehdittir. Bu karşılaşma hayatidir; çünkü bu yeni nesne, kahramanı kapı eşiğinden öteye çağıran bir sese, onu kendi bedenselliğiyle yüzleştiren bir aynaya dönüşür.
Gornall’ın romanı asıl gücünü agorafobiyi iyileştirilmesi gereken tıbbi bir bozukluk olarak değil, bir varoluşsal sancı, bir eşik deneyimi olarak sunmasından alır. Parçalı Bulutlu ismi de bu eşik durumunu ne güzel temsil eden bir adlandırma olmuş! Gökyüzü ne tamamen karanlığa gömülmüş ne de bütünüyle açılmıştır; askıda, kararsız, geçiş halindedir. Bu ara hal ergenin ruhsal konumuyla da örtüşür. Romanın kahramanı da, tıpkı parçalı bir gökyüzü gibi, dağılma ile bütünleşme, içeri kapanma ile dışarı açılma arasında salınan bir ruh durumunda asılı durur. Agorafobi bu bağlamda bir korkudan çok, bu salınımı zamansızlaştıran; özneyi eşikte, o ince çizgide tutan bir varoluş ritmidir.