• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Masallar ve modern çocukluk:

Kurtlar sokaklarda gezerken

Kurtlar bugün hâlâ sokaklarda geziyor; kötü kalpli cadılar, canavarlar, devler ve ejderhalar her yerde. Çocuk tüm o kötülüklerle, karanlıkla, zulümle, korkuyla, hainlikle daha en başından, kendi iç dünyasında masallar yardımıyla savaşmalı.

Walter Crane, Beauty and the Beast, 1874.

GİZEM ARMAN

@e-posta

ELEŞTİRİ

4 Haziran 2026

PAYLAŞ

Neden bugün Kırmızı Başlıklı Kız’ı yutan kurda, kötü üvey anneye, cadıya; Huckleberry Finn’e, Jo March’a, Matilda’ya ihtiyacımız var?

İnsan; anlamaya, anlatmaya, anlamlandırmaya ihtiyaç duyan, sosyal bir canlıdır. Çevresine uyum sağlayabilmek açısından hayati önem taşıyan bilgi ve deneyimleri iletmek; kendini, yaşamı, evreni anlayabilmek için, kaçınılmaz olarak adına bugün masal, efsane, mit dediğimiz pek çok anlatı oluşturmuştur. Bu anlatılar insan deneyimlerini, eylemlerini, alışkanlıklarını, ihtiyaçlarını ya da insanın karşılaşabileceği güçlükleri, tehlikeleri, kötülükleri barındırır. Bunu yaparken de ister istemez korkudan, karanlıktan, fenalıktan beslenir. Anlatıların amacı mücadele yöntemlerini göstermek, insanı zorluklara karşı hazırlamak, insanın dünyaya uyum sağlamasını kolaylaştırmaktır.[1]

Giderek yetişkin eğlencesi olan, anonim halk hikâyelerine dönüşen bu anlatılar zamanla yazıya geçirilmişlerdir. Bunlardan dünya genelinde en çok bilinenler, 1812’de Grimm Kardeşler tarafından derlenen klasik peri masallarıdır. Jacob ve Wilhelm Grimm 1812’de ilk baskıyı yaptıklarında, birincil hedef kitle çocuklar değildir. Derlemeler daha sonra, 1819 ile 1857 yılları arasında, 7 kez yeniden gözden geçirilip sansürlenerek çocuklara daha uygun hale getirilmiştir.[2]

Ortaçağ’dan erken modern döneme geçişte çocukluğun tarihi yeniden yazılıyordu. Ortaçağ’da çocukluk atlatılması gereken bir evre olarak görülmüş ve çocuklar küçük, eksik, günahkâr olarak kabul edilmiştir. Özellikle hastalıklardan ve ekonomik sebeplerden dolayı bakımı zor olan çocuklar kimi zaman başka ailelere verilmiş, terk edilmiş, kimi zaman da ev ekonomisine katkı sağlamaları ve yetişkinliğe hazırlanmaları için ağır işlerde çalıştırılmışlardır. Bu süreç, erken modern dönemden itibaren ticari ve toplumsal yapının değişmesiyle kırılmaya başlamış; 19. yüzyıla gelindiğindeyse orta sınıfın yükselişi ve çekirdek aile modelinin yerleşmesiyle, çocukluk algısı kökten bir değişime uğramıştır. Çünkü bu dönemde özellikle yükselen orta sınıf aile yapısında çocuk odaklı anlayış öne çıkmış; işçi sınıfı fabrikalarda ağır şartlarda çalışmaya devam ederken, burjuva dünyasında aile ile çocuk daha çok vakit geçirir olmuş, çocuk ölümleri azalmış, kurumsal anlamda okullaşma başlamıştır. Aynı süreçte matbaa da kitlesel bir güç kazanarak okuryazarlığı bir yetişkinlik eşiği haline getirmiş ve modern çocukluk fikrinin inşasını doğrudan desteklemiştir.[3]

Tüm bu gelişmelerle birlikte, masallar şiddet ve cinsellik içeren sahneler nedeniyle, çocuklara uygun olmadıkları hususunda eleştirilmiştir. Böylece birçok öykünün olay örgüsü değiştirilmiş, dili cilalanmış, “sorunlu” kısımlar büyük ölçüde çıkarılmıştır. Bununla birlikte masallara ahlaki değerler ve didaktik unsurlar eklenmiş, dönemin ataerkil anlayışından da paylarını almışlardır. Aynı zamanda tüm masalların değerli olduğuna, özünde kültürel nitelikler barındırdığına inanan Grimm Kardeşler, 1819’daki ikinci baskının önsözüne anne-babaların çocukları yaşlarına uygun hikâyelere yönlendirmeleri konusunda uyaran bir paragraf eklemişlerdir:

Bu yeni baskıda, çocuklar için uygun olmayan her ifadeyi dikkatlice kaldırdık. Yine de ebeveynlerin bunlardan birini veya diğerini utanç verici veya rahatsız edici bulabileceği ve bu nedenle kitabı doğrudan çocuklarına vermek istemeyebilecekleri yönünde itirazlar gelirse, o zaman bireysel durumlarda bu endişe haklı olabilir ve kolayca kendi seçimlerini yapabilirler; ancak genel olarak, yani sağlıklı bir zihin durumu için, kesinlikle gereksizdir.[4]

19. yüzyılın sonunda, teknolojik gelişmelerle birlikte klasik masallar resimlenerek kısa çizgi filmler yapılmaya başlandı. Bu teknoloji o dönem için o kadar hayret vericiydi ki, hikâyenin ne anlattığının pek önemi yoktu; yani masallar araçsallaşmıştı. 20. yüzyılda sahneye çıkan Walt Disney ise bu alanda büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Ancak Jack Zipes, onun kendi imgeleri aracılığıyla yaşantısını masallara entegre ettiğini belirterek, Peri Masalları ve Yıkma Sanatı kitabında Disney’in masalları evcilleştirdiğini; tutucu öğelerini geri getirerek, onun isyankâr ve ilerici niteliklerini kaybetmesine yol açtığını ileri sürer.[5]

Bruno Bettelheim ise 1976’da yayımlanan Masallar Ne Anlatır? Çocuk Gelişiminde Masalların Rolüne Psikanalitik Bir Bakış adlı kitabında şöyle der: “Pek çok ebeveyn, çocuğa yalnızca bilinçli gerçekliğin ya da arzuları gerçekleştirmeye yönelik imgelerin sunulması gerektiğine, çocuğun yalnızca madalyonun aydınlık yüzüne şahit olması gerektiğine inanır. Ancak böyle tek yönlü bir besleme biçimi, zihni yalnızca tek taraflı destekler ve gerçek hayat hiç o kadar aydınlık değildir.”[6]

Görüyoruz ki, hem çocukların şiddet, korku ve karanlık temalardan tamamen uzak tutulması gerektiği hem de bu temaların güvenli bir kurgu dünyasında bağ kurmaya ve onları anlamlandırmaya yardımcı olacağı görüşü, masallar yazıya geçirildiğinden bu yana süregelmiştir.

İki yüzyılı aşkın süredir her iki görüşü de destekler nitelikte hikâyeler yayımlanmıştır. Burada biraz duralım. En beğendiğimiz, en çok etkilendiğimiz eserleri düşünelim. O kitabı hatırlamanın sebebi ne? Büyük olasılıkla dış dünyaya, yaşantımıza, ilişkilerimize ya da iç dünyamıza ilişkin bir şey vardı onda. İşte o kitabı unutamamanın sebebi burada yatıyor. Çünkü orada varoluşsal meseleler ele alınıyordu.

Peki, güvenli hikâyeler bu etkiyi yaratabilir mi?

“Güvenli” hikâyeler, insanın karanlık yüzü yokmuşçasına, iyimser bir çizgi izler. Okurun zulüm çeken hiçbir karakterle duygudaşlık kurmasına imkân vermeyen bu hikâyelerde genelde anlamsız bir ütopya ya da örtük ideolojiler yer alır. Koruma arzusuyla örülen steril duvarlar, çocuğu edilgen bir figüre dönüştürme riski taşır.

Walter Crane, Rumplestiltskin, 1886.

Ancak günümüzde bu sterilizasyon arzusu, edebiyatın sınırlarını aşarak bizzat gündelik yaşamın gerçeği haline gelmiştir. Modern kentleşme, yoğun iş temposu ve dijitalleşme sarmalında, bugünün çocuğu deneyimden, paylaşımdan, yaşam pratiklerinden ve gerçek iletişimden kopuk, adeta bir laboratuvar ortamında yaşamaktadır.

Anne-babalarla kurulamayan iletişim boşluğu, artık birer “dijital bakıcıya” dönüşen ekranlarla doldurulmakta. Yemek masasında, alışverişte ya da yolculuk esnasında sırf “sorun çıkmasın” diye çocukların eline tutuşturulan telefonlar, onları fiziksel olarak yanımızda tutarken hayattan, sosyal yaşamdan soyutlamaktadır. Üstelik bu yalıtılmışlık sadece dış dünyayla sınırlı değildir; ev içindeki düzen ve temizlik pratikleri de çocukların kendilerini var ettiği oyun alanlarını hedef almaktadır. Belli bir yaşa gelen çocuğun oyuncaklarının “ev dağılmasın” diye kutulanıp kaldırıldığı bu düzende, çocuğun en kolay, en zahmetsiz ve en çok müsaade edilen eğlence aracı olarak dijital gerçekliğe sığınması kaçınılmazlaşır.

Victor Müller, "Schneewittchen" (Pamuk Prenses), 1862.

İşte tam da bu noktada, yaşamın acı-tatlı pratiklerinden, gerçek risklerinden mahrum bırakılan günümüz çocuğu için edebiyat hayati önem kazanmaktadır.

Kurtlar bugün hâlâ sokaklarda geziyor; kötü kalpli cadılar, canavarlar, devler ve ejderhalar her yerde. Çocukların da hepimiz gibi bu kötülüklerle, krizlerle ve zorluklarla mücadeleyi öğrenmeye ihtiyaçları var. Belli bir süre onların koruyucu meleği olmak, ebeveyn olarak hoşumuza gidiyor. Ancak biraz büyüdüklerinde, artık kendi ayakları üzerinde durmalarını, hayata karışmalarını beklediğimiz o çocukluktan yetişkinliğe geçiş evresinde onları beceriksizlikle, başarısızlıkla, iç disiplinden yoksun olmakla, güdülenememekle, mücadele etmeyip kolayca pes etmekle, akıllıca, hatta bazen kurnazca davranmamakla itham edip şikâyet etmeye başlıyoruz. İşte bu çelişkiye düşmemek için, çocuk tüm o kötülüklerle, karanlıkla, zulümle, korkuyla, hainlikle daha en başından, kendi iç dünyasında masallar yardımıyla savaşmalı. Tüm bu sıkıntıları içeride bir yerde deneyimlemeli. Cefa çeken o karakterlerle özdeşim kurmalı, empati geliştirmeli ki, güçlükler aşıldığında o rahatlamayı ve hazzı hissedebilsinler.

Unutmamak gerek; ne kadar kötü başlarsa başlasın, masallar mutlu sonla biter. Daha büyük çocuklar için yazılan romanlarda bile bu genellikle böyledir: O kahraman mutlaka kazanır. O karakterle özdeşim kurmak, onun çektiği sıkıntıyı zihnen çekmek okurda derin izler bırakır. Çocuk edebiyatında ilkel dürtülerimize, şiddet içeren duygularımıza ve bunların sebep olduğu içsel çatışmalarımıza yer vermemek; çocukları gerçek dünyada bunlarla baş etmekte tamamen desteksiz bırakmak, onların duygu dünyasını görmezden gelmek anlamına gelir.

İşte tam da bu yüzden, sadece masallardaki karanlığa değil; korunaklı evlerin pencerelerini kırıp o ejderhalarla bizzat yüzleşen, kuralları yıkan “asi” kahramanlara da ihtiyacımız var.

Mark Twain’in 1884 yılında edebiyat dünyasına armağan ettiği Huckleberry Finn, tam olarak yetişkinlerin dünyasındaki o ikiyüzlü ve hilekâr “kurtlara” karşı çekilen bir isyandır. Toplum Huck’ı “uslu bir çocuk” yapmak için seferber olurken, o nehrin çağrısına kulak verir; yalınayak kalmayı, doğayla baş başa olmayı, kurnazca hayatta kalmayı seçer. Huck, eline telefon tutuşturulup sessizleştirilen, bu yüzden de mücadele yeteneğini kaybeden bugünün çocuğuna, özgürlüğün nasıl kazanılacağını ve yaşamla nasıl mücadele edileceğini fısıldar.

Huck nehrin azgın sularında bir varoluş savaşı verirken, Louisa May Alcott’ın Jo March’ı (Küçük Kadınlar, 1868) ev içine hapsedilmiş, edilgen masal prensesi rolünü oynamayı reddeder. Jo, dönemin ataerkil yapısının kız çocuklarına biçtiği kalıpları yerle bir ederek ağaçlara tırmanır, öfkesini ve hırsını gizlemez, bağımsızlığının peşinden koşar. Böylece oyuncakları elinden alınan bugünün çocuklarına, kendi hayat oyununu bizzat kurma cesareti verir.

Tüm bunların ötesinde, 20. yüzyılın sonunda sahneye çıkan Roald Dahl’ın Matilda’sı (1988), zamanını televizyon karşısında geçiren, iletişim kuramayan, duyarsız bir aileye ve okulda terör estiren despot bir müdireye karşı tek başına savaşır. Matilda televizyon karşısında olmayı reddeder; kitaplara sığınır. Kitaplardan aldığı güç ve kıvrak zekâyla adaletsiz yetişkin otoritesini alaşağı eder.

Bizleri hayatın pratiklerinden koparıp ekranlara hapseden modern dünyaya karşı bu karakterlere muhtacız. Kırmızı Başlıklı Kız’ı yutan kurda, kötü üvey anneye, cadıya ihtiyacımız var; çünkü kötülüğü tanımak zorundayız. Bu nedenle Huckleberry Finn’e, Jo March’a ve Matilda’ya ihtiyacımız var; çünkü zorluklarla karşılaştığımızda o nehre atlama cesaretini, yeri geldiğinde isyan ederek hayatta kalabileceğimizi en güvenli biçimde onlar sayesinde öğrenebiliriz. Edebiyat, fark etmesek de, bilinçdışında bizi hayata hazırlar.

Çocuklar gerçekle kurguyu birbirinden ayırabilir. Masallardaki cadılar, canavarlar, devler veya ejderhalar; çocuğun gerçek hayatta yüzleştiği korku, kıskançlık, öfke gibi olumsuz duyguların birer yansımasıdır. Bırakalım ne okumak istediklerine onlar karar versin; onlara alan açalım, güvenelim ve sadece eşlik edelim.

Peki, bakım verenler bu eşlik sürecinde nasıl bir rol üstlenmeli?

Harvard Üniversitesi’nden halk bilimci Maria Tatar, Açıklamalı Notlarıyla Klasik Peri Masalları kitabında, peri masallarının sadece didaktik dersler veren kuru metinler olmadığını; aksine, insan hayatındaki ölüm, terk edilme, kıskançlık gibi en ağır meselelerin konuşulabileceği birer ‘rehber’ olduğunu hatırlatır. Kitabında birkaç tanıdık ismin anısına yer vermiştir: Yazar Angela Carter, anneannesinin Kırmızı Başlıklı Kız’ı okurken kurt taklidi yaptığını, sesini değiştirip üzerine atladığını anlatır. Küçük Angela ise heyecanla keyifli çığlıklar atar. Dünyaca ünlü tenor Luciano Pavarotti, çocukken evde masalların büyükbabası tarafından anlatıldığını, en sevdiği hikâyenin ise Kırmızı Başlıklı Kız olduğunu söyler. Onu dinlerken kendini Kırmızı Başlıklı Kız’la özdeşleştirdiğini, aynı korkuları hissettiğini, ölümden korktuğunu anlatır. Charles Dickens ise Kırmızı Başlıklı Kız’ı “ilk aşkı” olarak tanımlar.[7] Bu isimlerin belleğinde yer eden şey, yoldan sapmanın tehlikeli olduğu değildir; her biri, birbirinden farklı biçimde etkilenmişlerdir.

Bu eşlik etme yolculuğunda kitaplardaki resimlerin gücünü de hafife almamak gerekir. Tatar, masal metinleri tarih boyunca ne kadar sansürlenirse sansürlensin, meşhur çizerlerin illüstrasyonlarının pedagogların ruhu bile duymadan bu kurallardan kaçmayı başardığını belirtir.[8] Dijital ekranların hazır, tüketilebilir, uyuşturucu etkisine karşı, masal kitaplarındaki derin, sanatsal resimler çocuğun zihninde sansürsüz bir hayal gücünün kapısını aralar; çocuğu pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp özneleştirir.

İşte bu yüzden, ebeveynler masal okurken korkularından sıyrılmalı ve cesur olmalıdır. Kültür eleştirmeni Ellen Handler Spitz’in “konuşarak okuma” dediği, bugün daha çok “etkileşimli okuma” dediğimiz yöntem tam da burada devreye giriyor. Masallar yüzyıllar önce hanlarda, ateş başlarında, yetişkinlerin birbiriyle lafladığı, dertleştiği sözlü bir gelenekten doğmuştur. Bugünün bakım verenleri de kitabı alıp çocuğa tek taraflı bir okuma yapmak yerine, o eski ateş başı sohbetlerinin ruhunu canlandırabilirler. Kitabın sunduğu ipuçlarıyla durup çocukla doğaçlama diyaloglar kurmak, hikâyeye alternatif sonlar hayal etmek, karakterlerin seçimlerini tartışmak, çocuğu ekranların tutsaklığından çıkarıp gerçek bir paylaşımın kalbine yerleştirecektir. Nitekim bu bağlamda P4C (Çocuklar İçin Felsefe) odaklı yayınlar üreten Opus Kitap’ın geliştirdiği “Etkileşimli Kitaplar” serisi iyi bir örnek. Okurun hikâyeler üzerinden felsefi sorular sorarak tartışmasını amaçlayan bu yaklaşım, kurmaca metinleri zamansız bir birlikte düşünme, tartışma, anlama, anlamlandırma olanağına dönüştürüyor.

Hikâyenin konusu ne olursa olsun, çocukların merak ettiklerini, sorularını bütün çıplaklığıyla cesurca konuşabiliriz; hikâyenin yöneldiği ya da yönlendirmek istediği değerler, kabuller üzerine birlikte düşünebiliriz; hatta düşünmeliyiz.

Unutmamak gerekir ki, bugün “21. yüzyıl becerileri” diyerek göklere çıkardığımız, geleceğin dünyasında hayatta kalmanın anahtarı olarak gördüğümüz tüm yetkinliklerin temelinde tam olarak bunlar yatmaktadır. Kendi kararlarını verebilen, karşılaştığı durumları yorumlayıp eleştirebilen, kriz anlarında problem çözebilen, özgün fikirler üretip bu fikirleri ifade edebilen bireyler yetiştirmek istiyorsak; çocuğun yaratıcılığını, iletişim becerilerini, girişimcilik ruhunu, sorumluluk alma bilincini besleyecek alan tam da buradadır. Koruma güdüsüyle sterilize edilen ya da dijital bakıcıların sunduğu dünyada bu becerilerin filizlenmesi neredeyse imkânsızdır.

İşte bu yüzden, hem masallardaki o karanlık ormana hem de edebiyatın o isyankâr çocuklarına daha çok ihtiyacımız var.

 

 

NOTLAR

[1] Jack Zipes, Dayanılmaz Peri Masalı: Bir Türün Kültürel ve Toplumsal Tarihi, çev. Volkan Atmaca, Alfa Yayınları, İstanbul, 2018, s. 21.

[2] Bkz. Wikipedia (erişim: 8 Mayıs 2026)

[3] Özge Özcan, "Orta Çağ’dan Erken Modern Döneme Çocukluğun Tarihsel Gelişimi", DergiPark.org.tr (erişim: 12 Mayıs 2026)

[4] Bkz. Wikisource, Kinder- und Haus-Märchen Band 1 (1819)

[5] Jack Zipes, Peri Masalları ve Yıkma Sanatı: Çocuklar İçin Klasik Masal Türü ve Uygarlık Süreci, çev.       Zeynep Çiftçi Kanburoğlu, Alfa Yayınları, İstanbul, 2018, s. 399.

[6] Bruno Bettelheim, Masallar ne anlatır? Çocuk Gelişiminde Masalların Rolüne Psikanalitik Bir Bakış, çev. Sanem Erdem, Begüm Berkman, Sfenks Kitap, İstanbul, 2024, s. 17.

[7] Maria Tatar, Açıklamalı Notlarıyla Klasik Peri Masalları, çev. Berna Kılınçer, Everest Yayınları, İstanbul, 2024, s. 15.

[8] a.g.e., s. 17.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Açıklamalı Notlarıyla Klasik Peri Masalları
  • Bruno Bettelheim
  • çocuk kitapları
  • Dayanılmaz Peri Masalı
  • Jack Zipes
  • Maria Tatar
  • masallar
  • Masallar ne anlatır? Çocuk Gelişiminde Masalların Rolüne Psikanalitik Bir Bakış
  • peri masalları
  • Peri Masalları ve Yıkma Sanatı: Çocuklar İçin Klasik Masal Türü ve Uygarlık Süreci

Önceki Yazı

SANAT

Reza Negarestani’nin Torture Concrete’i:

Protokol olarak soyutlama ve çağdaş sanat

“Negarestani için soyutlama, hakiki ve açık soyutlama, tam da zıddı sanılan somutlamayla iç içedir.”

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

DENEME

Bereketli Vadinin Tembelleri’nden yapay zekâ çağına reddiye:

Eylemsizliğin estetiği ve aylaklığın politiği

“Cossery’nin karakterleri tembelliği seçmişti. Gelecekte ise milyonlarca insan, yapay zekâ yüzünden tembelliğe (çalışmama özgürlüğüne değil, çalışamama zorunluluğuna) mahkûm edilebilir.”

ÖYKÜ GİZEM GÖKGÜL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist