Kutsal Lezzetler Alfabesi üzerine bir sığınak notu:
Harflerin tadı, toprağın hafızası
“Haydar Ergülen'in yeni deneme kitabı Kutsal Lezzetler Alfabesi, sertleşen ve büyüsünü yitiren dünyamıza karşı, şefkatle ve hoşgörüyle örülmüş, edebi bir sığınak.”
Frans Snyders ve Cornelis de Vos tarafından 1625-1635 yıllarında yapılan Meyve ve Sebzelerle Natürmort adlı yağlı boya tablo.
“sesini elma gibi yıkayacağım/ üzüm gibi parlatacağım sözlerini”
Max Weber yüz yıl önce, “Modernleştikçe her şeyi büyüsünden arındırıyoruz” demişti. Hayat öyle profesyonel ve estetik bir kabalığa büründü ki, artık ne meyvenin kokusunda eski bir çocukluk bahçesini arıyoruz ne de bir sofranın etrafında toplanmanın o ruhani ve mukaddes neşesini biliyoruz. Her şeyi ölçülebilir, tüketilebilir ve sergilenebilir formlara indirgerken, aslında varlığın o en saf “nitelik” boyutunu, yani hayatın asıl büyüsünü elinden alıyoruz. İşte tam da bu noktada, şair Haydar Ergülen’in Sakin Kitap etiketiyle yayımlanan yeni deneme kitabı Kutsal Lezzetler Alfabesi, sertleşen ve büyüsünü yitiren dünyamıza karşı, şefkatle ve hoşgörüyle örülmüş, edebi bir sığınak olarak karşımıza çıkıyor.
Kutsal Lezzetler Alfabesi
Sakin Kitap
Haziran 2026
304 s.
Haydar Ergülen için hiç tereddüt etmeden “toprağın şairi” diyebiliriz. Onun şiiri de, nesri de doğanın kalbinden konuşur. Dünyanın kabalaşan, tek tipleşen ve hızla tüketilen hoyrat diline karşı koymak bugün her zamankinden daha çok bir şair dikkati gerektiriyor. Kutsal Lezzetler Alfabesi, ilk bakışta topraktan süzülüp masaya gelen nimetlerin bereketli, biraz da baştan çıkarıcı bir dökümü gibi dursa da, aslında basbayağı bir hafıza tazeleme, bir hatırlama eylemidir. Kelimelerin şifasında teselli arayanlar için, bu kitap şairin nesirle kurduğu o derin ve iyileştirici ortaklığın en berrak kanıtı.
Nitekim bu ortaklık, alfabenin ilk harfi olan armudun o “mozalak” halinden başlayarak her nimette şairane bir iadeiitibara dönüşüyor. Ergülen; halkın, “iyisini ayılar yer” diyerek haksızlık ettiği o asil armuda ve onun ormanlardaki kadim bilgeliğine hakkını teslim edip, tarla başında bütün endamıyla şöyle bir salınıp da kitaba dökülen narı bir inanç ayini gibi büyütürken, çileği de masanın mahcup ve kibar bir misafiri kılıyor. Nesnelerin, meyvelerin ve tatların yalnızca fiziksel dünyada yer kaplamadığını; onların çocukluğumuzla, vicdanımızla ve insan kalbiyle örülü bir anlam ağı olduğunu hatırlatıyor. Uzun bir sessizliğin ardından kelimelerin dünyasına dönerken bu alfabeyle karşılaşmak, bir okur olarak benim için yalnızca bir kitap inceleme deneyimi değil; unuttuğumuz o masum, o mukaddes emanet sofraya yeniden oturmak anlamına geliyor. Çünkü en büyük kutsallık, kalabalıklar içinde bölüşebildiğimiz o en sade, o en yalın tatlarda saklıdır.
Göçün ve bir arada yaşama iradesinin kazanları: Aşure
Şair, Anadolu’nun o birbirine tutunarak çoğalan paylaşımcı felsefesini her bir lezzette ayrı ayrı vurguluyor; fakat bu cömertliği en güzel “Aşure” başlığı altında temellendiriyor. Aşurenin içine girmek için can atan meyveler, baharatlar ve bakliyatlar; belki de uzak bir göç sırasında tanışmış, yolun yorgunluğunda buluşmuş ve bir daha asla ayrılmamaya karar vermiş kadim âşıklara benziyor. Ergülen bu noktada durmuyor; bizi aşureden Kerbela’ya, Kerbela’dan Fuzuli’nin o dertli ve derin sularına doğru tarihsel, kültürel ve inançsal bir yolculuğa çıkarıyor. Onun anlatımında aşure kazanı sadece malzemeleri değil; asırların acısını, neşesini ve bir arada yaşama iradesini de birlikte kaynatıyor. “Allah doğru yoldan ayırmasın, rakısız köye düşürmesin...” derken de, ekmeğe and içip “sıcak ekmek gibi sözleri ısıtmaktan” bahsederken de aynı sarsılmaz inanca, hayatın neşesine ve bir arada yaşama iradesine yaslanıyor.
Yazın ve babaların getirdiği: Karpuzun kederli hafızası
Bu mukaddes sofranın en geniş, en sarsıcı yeriniyse, şairin “Baba Karpuz” başlığı altında, bir meyveden öte, bir “düşünce biçimi” olarak masaya koyduğu karpuz alır. Ergülen’in alfabesinde karpuz, her şeyden önce paylaştıkça çoğalan o eski Anadolu ahlakının turnusol kâğıdıdır. Nazlı babaannesinin dul maaşıyla aldığı o ilk karpuzları kendilerinden daha yoksul olan komşulara vermeden eve sokmayışındaki asalet, modern dünyanın unuttuğu o büyük vicdan ağını örer. Elma ve karpuz, Nâzım Hikmet’in o meşhur “Büyük İnsanlık” şiirine zarif bir selam göndererek, bu dünyada hâlâ yoksulların yüzünü güldürebilen son kalelerdir.
Fakat şair için karpuzun asıl derinliği, doğrudan babanın varlığına ve yokluğuna bağlanmasından gelir. Sokaktan gelen gülüşmelerin ardında babasının karpuzla kurduğu o dilsiz çocukluk arkadaşlığını keşfeden okur, mısraların arasında hüzünlü bir keder fırtınasına yakalanır. Çünkü Ergülen’in evreninde mevsimlerin de canı vardır ve gitme zamanları çok nettir: “Karpuz kötüleşir, baba gider, yaz biter!” Baharı anneler getirse de, karpuzu ve yazı babalar getirir. Şair, çocukluk arkadaşı olan bu koca meyve üzerinden, aslında babasının gidişine, yazın bitişine ve hayatın o en kırılgan vedasına ağıt yakar.
Alfabenin günahkâr ve mukaddes durakları
Şairin alfabesinde her lezzet, insanlığın ortak hafızasından süzülen birer kültür tarihi taşıyıcısıdır. Örneğin avokadonun 1700’lerde Osmanlı mutfağının baş tacı olduğunu, fakat “timsahla ağacın günahkâr birlikteliğinden doğduğu” gerekçesiyle verilen bir fetva yüzünden, bu topraklarla tanışmasının 250 yıl geciktiğini öğrenirken; önyargıların hayatın neşesini nasıl baltaladığına hayıflanırız.
Benzer bir dogmatik kaderi, fukara aşı bakla da paylaşır. Antik çağda ve Roma’da rahipler tarafından kabuğu açıldığında “cehennem kapılarına” benzetildiği için günah sayılan bakla, Ergülen’in şefkatli Türkçesinde yeniden iadeiitibar kazanır. Şair, doğanın bu saf unsurlarını korurken insani zaafları da göz ardı etmez; “şiire bakan” adıyla tanımladığı ayçiçeğinden, gönlü kabakçekirdeğine kaydığı için mahcup bir çocuk gibi özür diler. Çok çeşitliliği ve cömertliğiyle adeta bir aşireti andıran biberin en acı halleriniyse, yeme yarışmalarının o has elemanı olarak masaya davet eder.
Şiirin çocukluk küpesi: Kiraz sevinci
Ergülen’in evreninde lezzetler yalnızca mideye değil, doğrudan şiire ve oradan da çocukluğun mahzun neşesine bağlanır. Şair, “Kiraz Sevinci” bölümünde adeta bir çocukluk manifestosu sunar. Ona göre, içinde kiraz geçmeyen bir şiir, şiir değil, ancak bir “yazı” olabilir. Kirazı kulaklarına küpe yapamadan büyüyen küçük ya da büyük kızların mutsuzluğunu dert edinecek kadar derin bir şair şefkatidir bu. Kışı kapı komşusu, güzüyse kendi mülkü gören bir çocuk dikkatiyle; baharı hem bir mevsim hem de vapur ya da tren türünden “kavuşma imgeleriyle” karşılar.
Şair, hayatın olası kederlerine bir şifa olsun diye şiirine hep biraz kiraz katmış; 1979’da kaleme aldığı “Düşler Bir Ses Bulur Bende” şiirini anımsatırken, Türk edebiyatının büyük kaptanı Attilâ İlhan’a da zarif bir selam göndermiştir. Kaptan’ın “Sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun” dizesiyle boynuna yeşil fuları saran o vurulmuş çocuk için üzüldüğü kederli iklimden, kiraz rengi sokaklara çıkarır bizi: “Kardeşler ben çalayım siz görün/ nasıl geçilir kiraz rengi sokaklardan/ soluk soluğa yeni aşklarla/ yorulmaz yaşlı bir yürek bile/ gülüşler ona akar da” diyerek usul taşralı yüreğini şiire katlar.
İki yıl sonra yazdığı “Sayıklama” şiirindeyse kiraz bu kez rengiyle değil; içiyle, dışıyla girer şiire. Şair orada, o saf şairane şaşkınlığını ve köklerini fısıldar bize: “gelirim usul usul taşralı yüreğimi kendine katlayarak/ bir kirazdan gelmenin sevinciyle/ acemi bir yüz uydururum şaşkınlığımdan” diyerek dizelerini sürdürür. Tam da bu noktada, Ergülen muzip bir kelime oyunuyla doğrudan okura ve yazara seslenir: “Siz de yazınızdan kirazı eksik etmeyin; zira yazından kirazı eksik etmeyenin şiirinde kiraz çiçeği açar! Açsın!”
Zamanda asılı kalan lezzetler ve “yemek siyaseti”
Kitabın bir diğer vurucu damarı da mutfağın sosyo-politik tarihidir. Şairin “Cumhuriyetçi ‘Hünkârbeğendi’, Demokrat ‘Çerkestavuğu’” olarak adlandırdığı o ince ve ironik katman, bugünün hırpalayıcı kimlik siyasetine karşı bir “yemek siyaseti” alternatifidir. Ergülen, İstanbul’un o eski ve zevkli diye anlatılan, sınırları çizilmiş, “âsude” yemek kültürüne bir taşralı olarak yabancı olduğunu itiraf eder. Mezopotamya’nın “kavimler kapısı”ndan ya da Ege’nin zeytinyağlı meze dünyasından gelmediğini söylerken taşrayı kötülemez; aksine, doğup büyüdüğü Eskişehir’in Tatar, Balkan ve Orta Anadolu mutfaklarından süzülen, o kendine “özge”, çokkültürlü zenginliği savunur. Taşralıların yurtlarını haritada bir virgül kadar hükmü olmasa dahi ölümüne savunmalarındaki o tuhaf taşra duygusunu selamlar.
Bu çokkültürlülük kendini en çok kışın müjdecisi olan bozada gösterir. Sokaklarda yükselen o vefalı “bozaaaa” nidasını taşıyanları birer “eski zaman büyücüsü” gibi görür Ergülen. Boza, zamanda asılı kalan, geçmişle geleceğini birbirine teyelleyen, sihirli bir iksirdir çünkü.
Alfabenin bilge sonu: Üç tek zeytin ve barış düşü
Kitap armuttan başlayıp alfabenin o en kadim, en alçakgönüllü harfi olan “Zeytin”le nihayete erer. Alfabenin en sonunda durması, onun o bilge sessizliğindendir. Okur olarak ilk başta zeytine ayrılan menzilin darlığına hafif bir sitem edecek gibi olsak da, şairin “Zeytin İçin Önsöz” ve “Üç Tek Zeytin” başlıkları altında açtığı o devasa felsefi ve lirik itirafla karşılaştığımızda, bu sitem yerini derin bir hayranlığa bırakır. Ergülen zeytini az yazmamıştır; aksine, ona yetişmenin, onu tam anlamıyla kelimelere dökmenin imkânsızlığını, o büyük şairane mahcubiyeti fısıldamıştır: “Zeytine gelemedik diye mi fısıldadı biri? Gelemedik... İki arada bir derede zeytin yetişir belki ama yazısı yetişmez, yani yazının zeytine yetişmesi olanaksızdır.”
Şair, zeytini hayata ve yazıya lezzet katan, yerini çok iyi bilen o sessiz ve derin “virgül” e benzetir. Dünyada çıkmayan üç lekeden biridir o: Biri aşk lekesi, biri şiir lekesi, biri de zeytin lekesi. Romalı Columella’nın kadim zeytin kitabındaki o bilge uyarısını hatırlatan Ergülenis için zeytin kapısında beklemek, bir tekkenin kapısında beklemek gibi sabır ister. O bir küçük duadır; çocukken yatmadan önce edilen o saf yakarışlar gibi... Çünkü zeytin bir öğretmendir; doğanın o sonsuz dersliğinde bize binyıllardır hayat, tabiat, sanat ve en çok da kanaat dersi verir.
Tam da bu noktada, şairin kırılgan sığınağı, zeytine dair sarsılmaz bir inançla ve toplumsal bir dertle zihnimde genişliyor. Kralların tacı ama en çok da fukaraların tapınağı, medeniyetlerin koruyucusu olan bu bilge ağaç, Ergülen’in satırlarında Cemal Süreya’nın o ebedi açlığıyla ve Bektaşi-Mevlevi mutfaklarının o sarsılmaz kerametiyle buluşuyor: “Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya/ bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız.” Sahi, bunca medeniyetin üzerine kurulduğu zeytinliği, o bilgelik gökyüzünü, Ergülen’in sayfalarında Tevfik Fikret’in “Tarih-i Kadim”iyle; Dante’nin, Shakespeare’in, Hafız’ın, Yunus Emre’nin, Nâzım’ın, Seferis’in ve Lorca’nın kara gözlü dizeleriyle adımlıyoruz.
Şair, zeytini “Kadim Zeytin” ve “Efsane Zeytin” olarak üç tek zeytinde sırlarken; her zeytin tanesinin o hafif acımtırak tadında tarihin mirasını taşıyor ve insana o sarsılmaz “İyi ki yaşıyorum!” duygusunu üflüyor. Nihayet üçüncüsünde, o hep beklediğimiz “Barış Zeytini” ne çıktığımızda, şair içimizdeki o en derin özlemi mühürlüyor: “Kuşlardan güvercin, lezzetlerden zeytin, yaşamın anlamı olan barışın iki simgesi. Güvercin özgürlüğe kanat çırparak sonsuz göğe doğru uçarken, zeytinden taçlar da aklımızda, yüreğimizde, gözümüzdeki barış düşünün halesi olarak alnımızı çevreler. Alnında onu taşımak insan olmanın anlamını duyumsamaktır.” Yaradanın ‘andolsun’ dediği bu kutsal ağaca, yaradılan da ancak ‘aşkolsun’ diyebilir. Kalbimiz Tin Suresi’nin o sarsılmaz başlangıcının önünde aynı saygıyla eğiliyor: “İncire ve zeytine andolsun.” Ve şairin dediği gibi; gökten yedi zeytin düşüyor; üçü yazıya, dördü düşünceye diyerek yediliyoruz!
Yerinden, dalından ve dildeki saklı bahçelerden
Kitap, gastronomi kültürü üzerine kıymetli çalışmalarıyla bilinen Artun Ünsal’ın zarif önsözüyle açılır. Ergülen, armuttan başlayıp zeytinle nihayete eren bu lezzet yolculuğunda çileği masanın “kibar bir misafiri” kılarken; domatesi her okuru kendi geçmişine götüren bir “çocukluk arkadaşı” ilan eder. Azteklerden Akdeniz’e uzanan, İspanya’da süslenip İtalya’da pomo d’oro (altın elma) diye vaftiz edilerek Anadolu’ya kavuşan domatesin bu uzun yolculuğu, aslında hepimizin eve dönüş hikâyesidir. Tıpkı Yunus Emre’nin eliyle topraktan tutup çıkardığı ve, “Bana rahmet yerden yağar” diyen o yerelmasının, şairin çocukluğuna dokunması gibi...
Ergülen, bazı lezzetlerin sırf dalından, çalısından, yani kendi toprağından yenmesi gerektiğini anlatırken, böğürtlenin o yabani doğallığını savunur. Çorbanın sofrada bekletilmeyeceği o eski sofraların adabını, gazpaçoyu anarken; bir yandan da doğadaki ve dildeki o saklı bahçelerin peşine düşer. Akşam kızlarının bahçesinden koparılan o elma ya da masanın en mahcup misafiri olan çilek, bu estetik dilin birer parçasıdır. Şair, halk ağzındaki o muzip adıyla, yeşil eriğin kütür kütür, körpe halini fısıldayan “çipildeğin” ve greyfurtun o edebiyatta tat ve ahenk üstadı Refik Halit’in “kız memesi” adıyla andığı, her mecliste kolayca söylenemeyen, çok eski, geleneksel adlandırmasının izini sürer. Refik Halit’in o meşhur ifadesiyle “hem tatlı hem âhenkli” olan Türkçenin Tadı ve Ahengi kitabından süzülen o zengin dilini ve şairin bizzat edebiyatın yıldızı diye selamladığı Selim İleri’nin o eski sofralarda unuttuğumuz geçmiş zaman hüznünü, o kadim “Oburcuk Mutfakta” anlatılarındaki bitmeyen vefa duraklarını hatırlatan bu üslup; lezzeti damaktan alıp göçlerin, hatıraların ve şarkıların kalbine yerleştirir.
Sonuç olarak, bu eser sadece mutfaktan bahsetmiyor; çorbanın sofrada bekletilmeyeceği o eski sofraların adabıyla, aşurenin neşesiyle ve bir arada yaşama arzusuyla, önümüze “başka bir hayat ihtimalini” koyuyor. Dünyanın hırpalayıcı hızından kaçıp soluklanmak, kalbini nadasa bırakmış her okur gibi ruhunu tazelemek isteyenler için mutlaka masada durması gereken, tam anlamıyla “doyumluk” bir başucu eseri. Biliyorum, bazılarımız bu şefkatli sofrada bugünün o yakıcı sınıfsal ve politik fırtınalarını, zeytinliklerin somut kavgasını daha gür duymak isteyebilir. Fakat Ergülen, bilerek ve isteyerek dünyayı hırpalamayan, çocukluğumuzun o tertemiz hafıza odasını koruyan, asil bir sessizliği seçmiş; iyi ki de öyle yapmış. Çünkü sertleşen dünyaya karşı verilecek en büyük cevap, o masumiyeti inatla savunmaktır.
Önceki Yazı
Ceren Biber şiirinin poetik dönüşümü:
Madde, çekim ve kaos
“Biber’in poetik dönüşümü Hış’tan Faş’a, Faş’tan Niş’e doğru düz bir olgunlaşma çizgisiyle açıklanamaz. Üç kitapta madde, çekim ve kaos birlikte işliyor; değişen şey, imgelerin arasındaki bağ ve öznenin bu bağ üzerindeki tasarrufu.”
Sonraki Yazı
Rene Karabash ile Geriye Kalan Kadın:
Ataerkil dağlarda kadınlığın bedeli
“Ataerkil dağların gölgesinde hayatta kalmanın bedelini ödeyerek yeminli bir sessizlikle erkekleşen kadınlar… Rene Karabash, Geriye Kalan Kadın’la hem kendi yaralarını hem de Balkanlar’ın en derin tabusunu açığa çıkarıyor.”