Rene Karabash ile Geriye Kalan Kadın:
Ataerkil dağlarda kadınlığın bedeli
“Ataerkil dağların gölgesinde hayatta kalmanın bedelini ödeyerek yeminli bir sessizlikle erkekleşen kadınlar… Rene Karabash, Geriye Kalan Kadın’la hem kendi yaralarını hem de Balkanlar’ın en derin tabusunu açığa çıkarıyor.”
Rene Karabash
Uluslararası Booker uzun listesine giren Bulgar yazar Rene Karabash’ın romanı Geriye Kalan Kadın dikkat çekici bir okuma deneyimi sunuyor. Romanın temelinde gizemli bir kanun yer alıyor. Bu sistem, bugün bile Kuzey Arnavutluk’un uzak ve ulaşılması güç dağ köylerinde uygulanan karmaşık bir geleneksel yasalar bütünü. Kanunun hüküm sürdüğü yerlerde kan davaları yaygın. Kadınlar yere bakmalı ve fazla dışarı çıkmamalı. Gelinin çeyizi hazırlanırken, babası damadın onu “namussuz” bulması halinde öldürebilmesi için bir kurşun da hazırlar. Burada hayat onur üzerine kurulu. Bir erkek için en korkunç kaderse yaşlılık ya da hastalık nedeniyle ölmektir.
Bir kadının özgürlük kazanması için kadınlığa dair her şeyden vazgeçmesi yeterlidir. Kanuna göre evlenmeden önce ömür boyu bakire kalacağına dair yemin edebilir. Böylece erkek haklarına sahip olur ve bir erkek gibi yaşamaya başlar. Erkek adı alır, saçını keser, elbiselerini yakar. Ailenin başı olabilir. Silah taşıyabilir, sigara içebilir, içki içebilir ve ticaret yapabilir.
Başkahraman Bekija cesur ve zeki bir kızdır. Aynı zamanda ailenin ilk çocuğudur. Daha annesinin karnındayken bile babası Murash’ın bir oğul istediğini duyar. “Babamın oğlu…” sözü onun kaderini neredeyse baştan yazar. Bekija adeta mükemmel bir oğul gibidir. Hızlıdır, cesurdur ve aileyi yönetmeye hazırdır. Kardeşi Sale ise nazik ve hassastır. Neredeyse mükemmel bir kız çocuğunu andırır ama o da erkektir. Aile kanunun tuzağında yaşamaktadır. Kan davaları, görücü usulü evlilikler ve hakları olmayan kadınlar bu düzenin parçasıdır.
Geriye Kalan Kadın
çev. Sevcan Kence
İthaki Yayınları
Mayıs 2026
136 s.
Bekija’nın hayatında korkunç bir olay yaşanır ve bu olay onun dünyasını temelden sarsar. Görücü usulü evlilikten bir gece önce, Bekija, Matija’ya dönüşür. Bu karar babasının hayatına mal olacak ve kardeşinin sürgüne gitmesine neden olacak bir kan davasının başlangıcı olur. Bekija bir yeminli bakireye dönüşür. Adından, kadınlığından ve evlilikle aile kurma ihtimalinden vazgeçer. Artık haklara sahiptir. Silah taşıyabilir, sigara içebilir, içki içebilir, erkeklerin gittiği yerlere gidebilir. Aileyi yönetebilir ve kan davalarına katılabilir. Ancak bunun bedeli derin bir yalnızlık ve dışlanmışlıktır. Roman, kimlik, beden ve toplumsal zorluklar arasındaki gerilimi son derece sert ama şiirsel bir dille kuruyor. Kanunun gölgesi yalnızca bir coğrafyayı değil, kuşaktan kuşağa aktarılan görünmez bir kaderi de tarif ediyor.
Bulgar yazar, oyuncu ve yönetmen Rene Karabash, 1989’da Lovech bölgesindeki Aleksandrovo köyünde doğdu. Ataerkil bir ortamda büyüyen Karabash, dil eğitimi aldıktan sonra sinema yönetmenliği okudu. Godless filmiyle birçok uluslararası ödül kazandı. İlk romanı Geriye Kalan Kadın, Elias Canetti Edebiyat Ödülü’nü aldı ve 2026 Uluslararası Booker kısa listesine kaldı. Şiir, tiyatro ve senaryo yazarlığının yanı sıra yaratıcı yazarlık akademisi The Rabbit Hole’un kurucusu olan Karabash, bu romanı yazdığında hem kendi çocukluk yaralarını hem de Balkanlar’ın derin ataerkil mirasını ortaya koydu. Merak ettiklerimizi samimiyetle cevaplandırdı.
Çocukluğunuz nasıl bir ortamda geçti? Hikâye anlatıcılığıyla ilk bağlantınız nasıl kuruldu?
Kuzey Bulgaristan’daki Aleksandrovo köyünde büyüdüm. Hava, eski ataerkil “yasalarla” ağırdı. Fiziksel emeğin ve baskın erkek enerjisinin hâkim olduğu bir dünyaydı. Babam mezarcıydı, ben de cenaze arabasında oynardım; ölüm benim için uykudan farksız bir şeydi. Hikâye anlatıcılığıyla ilk bağlantım Rafael Sabatini’nin The Sea-Hawk kitabıyla oldu. Bana “vizyonlar” dünyasını açtı ve kitapların, istediğin kişi olabileceğin, paralel bir gerçeklik olduğunu öğretti.
Yazma serüveninizin başlangıç noktası neydi? Sizi yazmaya iten bir dönüm noktası oldu mu?
Uzun süre içimde “kendi hikâyemi anlatma” çağrısı hissediyordum; sert bir dünyada yol alan, aşırı hassas bir kız çocuğunun deneyimi. Dönüm noktası, Sofya’da Pepa Hristova’nın “yeminli bakireler”i konu alan fotoğraf sergisini görmemdi. O androjen varlıkları, bastırılmış ama gözlerinden hâlâ sızan dişi enerjiyi görünce, içimde taşıdığım hikâyeye mükemmel “giysiyi” buldum.
Geriye Kalan Kadın fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı? Bu kitabı yazmanızı tetikleyen ne oldu?
Fikir, ataerkil geleneklerin “kafesi”ni ve ebeveynlerimizi memnun etmek için ödediğimiz bedeli keşfetme isteğiyle doğdu. Yaralayanları; kendimizi de dahil, affetmekteki özgürlüğü irdelemek istedim. Tetikleyici, Arnavutluk kanununu kadınların her yerde düşmanca bir ortamda dişil yanlarını bastırarak hayatta kalma stratejileri için bir metafor olarak görmemdi.
Romanınızdaki kanun sistemi gerçek bir kültürel geleneğe dayanıyor. Bu geleneği araştırırken süreciniz nasıldı?
Kanunu iki yıl boyunca röportajlar, belgeseller ve özellikle Ismail Kadare’nin Broken April’i (Kırık Nisan) üzerinden araştırdım. İsimlerin kadim anlamlarını inceledim; çünkü bir karakterin kaderini yansıttıklarına inanıyorum. Arnavutluk Alpleri’nin bazı ücra bölgelerine gitmek tehlikeli olduğu için, manzaraları ve köyleri Google Maps’le gezdim. Ancak bu olağanüstü kadınların yaşam tarzı ve çevresi kendi köyümdekine o kadar benziyordu ki, oraları ziyaret etmeden inandırıcı bir karakter yaratabildim.
Bekija/Matiya karakteri sizin için kişisel olarak neyi temsil ediyor?
Bekija “kendi hikâyemin yeminli bakire kıyafetine bürünmüş hali”. Kendi aşırı hassasiyetimin, çocukluk anılarımın ve atlattığım travmanın taşıyıcısı. Bana göre o, “Balkan anka kuşu”; hayatta kalmak için eski benliğini metaforik olarak öldürmesi gereken, sonunda içindeki erkek ve kadın arasında dengeyi bulan bir karakter. Kendi hikâyemi ve dünyayı nasıl gördüğümü anlatmak istedim: Bana hem çok şey veren hem de beni aynı anda travmatize eden ailemi ve çevremi. Bu yüzden Bekija’yı kendimi bildiğim kadar iyi tanıyorum.
Romanınızda cinsiyet, kimlik ve özgürlük temaları güçlü bir şekilde var. Bu temalarla kişisel bağlantınız nedir?
Her insanın, cinsiyetine bakmaksızın hem erkek hem dişi enerji taşıdığına inanıyorum. Ataerkil isimlendirme geleneklerine karşı isyanım, takma adım “René Karabash”ta da yansıyor. Karabash annemin kızlık soyadı ve onu kullanmak ailemdeki dişi kan hattını geri kazanma ve iyileştirme eylemiydi. Kimlik benim için “ruhsal bir damga”; onu geri almak için mücadele etmemiz gereken bir şey.
Hangi sahne ya da bölüm yazarken size en zor geldi?
En zor kısım tek bir sahne değildi; erken hayatımda aldığım “kurşunları çıkarmak”tı. Karakterlerin otantik sesini bulmak için kendi yaralarımı deşmek zorunda kaldım. Yazarken sık sık ağladım, çünkü o acıyı hissedersem okuyucunun da hissedeceğini biliyordum.
Romanınız mitle gerçeklik arasında güçlü bir denge kuruyor. Bu anlatım tarzını nasıl inşa ettiniz?
Tarz birdenbire ortaya çıkan bir “Ses” tarafından dikte edildi; hikâyeyi tek, ateşli bir nefeste anlatıyordu. Kurallara meydan okudu (biçimsel cümle yapısı yok, büyük harf yok, tırnak işareti yok); anlatının geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bir nehir gibi akmasına izin verdi; düzenleme olmadan, bana emanet edilmiş bir dünyayı olduğu gibi aktaran saf bir transkripsiyon. Acılı ama aynı zamanda çok iyileştirici bir süreçti. Sadece “kamerayı bir yere koydum” ve onun yakaladığını yazdım; sinematik canlılıkla alttan alta akan şiirselliği harmanladım.
Bulgaristan, Balkanlar ve Kuzey Arnavutluk gibi bölgeler edebi dünyanızda ne tür bir rol oynuyor?
Bu bölgeler radikal geleneğin “kutsal toprakları”. Kanun Arnavutluk’a özgü olsa da, ataerkil arka plan tüm Balkanlar’da aynı; hem yuva hem de “kanatlarınızın kesildiği” yer olabilen “maço” güç kültürü. Arnavutluk dağlarının manzarası, çocukluğumdaki Bulgar kırsalına şaşırtıcı ölçüde benziyordu.
Şiir, tiyatro ve roman arasında akıcı bir şekilde gidip geliyorsunuz. Bu türler yaratım sürecinizde nasıl kesişiyor ve birbirini besliyor?
Kendimi öncelikle şair olarak görüyorum. Şiir bana en fazla özgürlüğü veriyor, roman ve senaryo ise daha fazla disiplin gerektiriyor. Oyuncu ve yönetmen deneyimim, hikâyelerimi yazmadan önce imgelerle “görmemi” sağlıyor; her şeyi sanki bir filmmiş gibi görselleştiren bir yazarım. Hikâye anlatmanın başka bir yolunu bilmiyorum.
Yazma yolculuğunuz boyunca size en çok hangi yazarlar ya da eserler ilham verdi ve ayakta tuttu?
Julio Cortázar, Herta Müller’in The Passport’u ve Dulce Maria Cardozo’nun Violeta among the Stars’ı sesimi bulmama çok yardımcı oldu. Ismail Kadare’nin Broken April’i, kanun hakkında somut ve derin bilgiler vererek bana büyük destek oldu.
Türkiye’deki okurlarınızla ilk kez ne zaman buluşmayı planlıyorsunuz? Herhangi bir etkinlik olacak mı?
Geriye Kalan Kadın’ın Türkiye’de yayımlanmasından ve birçok okuyucunun dikkatini çekmesinden ötürü çok heyecanlıyım. Programım sürekli kitap turlarıyla dolu olsa da, Türk okurlarımla en kısa sürede buluşmayı dört gözle bekliyorum; belki 2027’de İstanbul’daki edebiyat festivallerinden birinde. Neden olmasın; bu yıl çıkacak olan, kitaptan uyarlanan filmin galası için bir film festivalinde de...
Türk okurlarına iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?
Işık yaralarımızın çatlaklarından girer. Kitabımın sonunda size şunu sormanızı isterim: “Yaşadığım hayat, hevesle yaşamak istediğim hayat mı?” Cevap “hayır” ise lütfen kitabı kapatın ve her şeyi yeniden başlatın. İşe yaramayanı kesin. Başkalarını memnun etmeyi bırakın. Artık size hizmet etmeyeni atın. Aşkınız ve tutkunuz için savaşın. Bekija olun. Sonunda kendiniz olun!
Yazar olarak kendinize koyduğunuz en temel kural nedir?
Bir yazar sadece içindeki “kabaran sese” kulak vermeli. Ödülleri ya da ne satacağını düşünemezsiniz; dışarıdaki dünyaya “dinlemeye” başlarsak yazar olarak biteriz. Kelimelerin içinizden akması için “temiz bir kanal” olmalısınız. O hikâyeyi anlatacak “sesin” kelimeleri. Ve kalbimden, ilahi sesin yaşadığı yerden gelmiyorsa, tek bir kelime bile yazmayı reddediyorum.
Şu anda yeni bir proje üzerinde çalışıyor musunuz?
Yıllardır kuşaklararası terk edilme travmasını ele alan yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. İki hikâyeyi iç içe geçiriyor: Biri kadınların kısıtlandığı, manastır cumhuriyeti bir Yunan adasında; diğeri Bulgaristan’da Müslümanların yaşadığı bir köye sığınan Suriyeli bir mülteci hakkında. Tanrı, din, inanç ve aşk kavramları üzerine bir hikâye olacak. Din ve erkek egemen toplumlarda kadınların dışlanması ve muamelesi… Ayrıca Geriye Kalan Kadın’ın tiyatro uyarlaması üzerinde de çalışıyorum. Ve tabii ki her zaman en büyük projem üzerinde çalışıyorum: Kendim olmak.
Önceki Yazı
Kutsal Lezzetler Alfabesi üzerine bir sığınak notu:
Harflerin tadı, toprağın hafızası
“Haydar Ergülen'in yeni deneme kitabı Kutsal Lezzetler Alfabesi, sertleşen ve büyüsünü yitiren dünyamıza karşı, şefkatle ve hoşgörüyle örülmüş, edebi bir sığınak.”
Sonraki Yazı
Asuman Kafaoğlu-Büke ile söyleşi:
Mitlerin ötesindeki kadınlar
“Edebiyat, hikâyeleri anlatılmayan yoksullara, kölelere, şöhret ve para kazanmaları engellenmiş ya da kısıtlanmış bireylere yüzünü döndü. Destanları değiştirmek için değil, o destanlarda arka planda kalanları da anlamamız için.”