Ölüm bize yaşamın değerini öğretir mi? Sona yaklaşırken neler süzülür yaşamdan, neler kalır geriye? Neye ‘keşke’, neye ‘iyi ki’ deriz? Hayat bazen tek bir nefes kadar kısa. O nefesin barındırdığı yarım kalmış cümleler, kırılmış neşeli ve hüzünlü anlar hayat. Bir Doz Yaşam o nefesin içerisindeki direnme ve insan olma hallerini içeren bir ilk anı/roman kitabı. 35 yıl yoğun bakım ve geriatri hemşireliği yapan Fatma Duran’ın kendi deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı; umudun, kaybın ve yaşamın anlamını arayan bir iç sesin kitabı.
Kitap alzheimer’a dair belki de hiçbir yerde bulamayacağınız gerçek deneyim aktarımı, baş etme yöntemleri, bakımın görünmeyen yükü ve çoklu yas üzerine güçlü içgörüler içerirken, aynı zamanda bu hastalığın karanlık labirentlerinde kaybolmuş hastalara ve onların yakınlarına bir ışık tutmayı deniyor. Kanser hastalarıyla deneyimlerini paylaşırken, tıbbın sınırlarını aşarak yaşam, ölüm, onur ve bilinç üzerine felsefi sorular soruyor, sorduruyor. Yazarın kendi babasına verdiği son bakımı anlattığı bölümse kitabın kalbini oluşturuyor denebilir. Bu bölümde, profesyonellik ile evlat olmanın kesiştiği o kırılgan çizgiye tanıklık ediyorsunuz siz de okurken.
“Alzheimer bir kişide başlar, bir toplumda yankılanır. Birinin unutması, diğerlerinin hatırlama sorumluluğunu doğurur. Bir toplumda unutan varsa, hatırlayan da olmalıdır. Unutmak bir hastalık değil, bir evin sessizce yıkıldığı andır” ya da “Bir teşhis bir insanı tarif etmez; her yaşam istatistiklerin ötesinde bir evrendir” diyen yazar, kimi zaman alzheimer’ın sisinde kaybolan bir yüzü, kimi zaman kanserin belirsiz yolculuğunda direnen bir bedeni tanımlarken, yaşamla ölümün kıyısında duyulan kalp atışlarının izini sürüyor adeta. Mesleğini de “Hemşirelik yalnızca bakım vermek değil, sessizliğin dilini öğrenmektir” olarak tanımlıyor.

Bir Doz Yaşam akıcı diliyle yakalıyor sizi ama seçtiği konu gereği zor tabii okumak. Öte yandan; alzheimer, demans, kanser hepimizin yaşamında, yanı başında. Dolayısıyla kayıtsız kalmak mümkün değil bu hastalıklara; tam tersi, bilmek istiyorsunuz bir yandan, anlamak ve belki azıcık da olsa çare olabilmek için. Bugün değilse bile, bir gün kendinizi hazır hissedip, o cesareti bulup okumak isteyeceğiniz bir kitap o yüzden. İşte o zaman geldiğinde, okuma eylemine girdiğinizde de, haliyle sorgular halde buluyorsunuz kendinizi; ailenizi, annenizi, babanızı, arkadaşlarınızı, yaş alırken sizi nelerin beklediğini… Hastalığı, sağlığı, yaşamın ta kendisini…
Kitap onlarca vedanın, sayısız bakışın ve sessizce söylenmiş kelimelerin toplamı aynı zamanda. Belleği bulanan, yiten hastaların her gün yeniden kaybolduğu, ölüm ve yaşam arasındaki hastaların o ince hattaki gitgelleri, bakım vereninse her gün yeniden başladığı bir döngüyü açık yüreklilikle önümüze seren ve çözüm öneren… Toplumsal hafızayı ve sorumlulukları tartışan, şefkatin diline ve önemine vurgu yapan… Örgütlü bakım modellerinin azlığına, toplumda farkındalığın ne kadar eksik olduğuna, bakım verenlerin görünmediğine ve yalnız bırakıldığına dikkat çeken… Kayıp, yas, umut, cinsiyet ve toplumsal bellek arasında incelikli bir bağ kuran… Buna rağmen, okuru teselli etmek gibi bir rolü hiç üstlenmeyen ama ona anlaşıldığını hissettiren… ‘Nasıl vedalaşmalıyız’a hazırlayan…
Kişisel bir deneyimden yola çıksa da, insanın kırılganlığıyla direncini aynı cümlede buluşturan; hayatın içinden; yaşaması da, yazması da okuması da zor ama ‘gerekli’ bu anlatıya kitaplığınızda bir yer ayırın. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, yaşam her zaman kolay değil ve bazen sadece bir kitap da bize yol gösterebilir, yanımızda durabilir.