“Zamanının ruhunu ‘yürekte çarpan akıl’la duyumsayan romantiklerden…”
“Ahmet Telli, o büyük şairlerdendi. Nâzım Hikmet gibi yirminci yüzyıl başında canlanan 'yeni tür şair karakter'lerden biri.”
Ahmet Telli
Ahmet Telli’nin sevgili arkadaşları, yoldaşları, dostları, sevdikleri…
Büyük şairi son gününde son yolculuğuna uğurluyoruz. Anısı da acısı da unutulmaz bugünün!
Ahmet Telli, o büyük şairlerdendi. Nâzım Hikmet gibi yirminci yüzyıl başında canlanan “yeni tür şair karakter”lerden biri.
Bu çağda bu türden bir şair artık nadir görülmektedir. Gerçekten şiirsel bir varoluşla bütünleşmiş devrimci bir yaşamın nadirliğidir bu. Telli’yi tanıyan, okuyan hepimiz, işte bu son büyük temsile tanık olmuşuzdur.
Türkçede Nâzım Hikmet ile açılan kanonun bütün dillerdeki şairleri, 1848’de dünya işçilerine seslenen Manifesto’daki ütopyaya bağlılıklarıyla bilinirler. 1917 Devrimi’nin ruhuyla kanatlanan bu yeni şair karakter, Türkçede de birçok isimle zuhur etmişti. Ortak özellikleri, insanın insana ve insanın doğaya yabancılaşmasının yakıcı gerçeğini duyurmak, insanlığı son batağından kurtulmaya çağırmaktı. “Ben yanmasam/ Sen yanmasan …” çağrısı gibi, yanarak söylenen ezgilerin nidâsıydı bu yeni şair karakterlerin ortak sesi.
Nidâ, Ahmet Telli şiirinin armalarından biridir. Bir yazımda üç kavramla tanımlamıştım şiirini ve bu nitelemeyi pek sevmişti Telli. Birbirini besleyen üç kavram şunlardı: Ondaki devrimci şair Edası, derinden çekilen bir nefesle başlayan sesine işlemiş romantik Nidâsı ve kendinden önce giden devrimcilerin ukdelerine duyduğu tükenmez Vefası.
Nidâsı neye mi benziyor? Onun şiirindeki imgelerle söylersem; susamış atların kulağında çınlayan şelale sesinden, yanan bir ormanın içindeki canların feryadından, evleri yakılan halkın öfkeli bağrından, genç-ölümlerden kalan ukdeden, bir atın koşarken burkulan ayağından, bir aşkın arasına giren ayrılık yarasından, çürüyen suyun zehirli tortusundan, bakışa düşen kederden ve daha birçok şeyden duyulan bir Nidâdır bu ses. Telli’nin yaşadığı sert tarih içinde, kendi hançeresinden doğmuş bir Nidâ. Bunun tefsir hali ise şu dizelerdeki gibidir.
Hangi dağ efkârlıysa oradayız
Perişan edilen her şey bizimdir.
Ahmet Telli edasının ise bir yanı şudur: romantik dönemlerden, dahası “Kafkas romantizmi”nden çıkıp gelmiş gibidir; Puşkin’den, Lermontov’dan, Hamzatov’dan. Zamanının ruhunu ‘yürekte çarpan akıl’la duyumsayan romantiklerdendir. Daha somut ifadeyle, Telli’nin şiiri 68’in isyancı ruhundan beslenerek başlamış, özgürlüğe şahlanan o kuşakla 78 kuşağı ve sonraki isyancılar arasında sağlam bir şiirsel köprü kurmuştur. Onun nadir bir yanı da budur.
“Acılar yaşanıyordu yurdumda / peşpeşe yakılıyordu kentler / Bense hep oralardaydım/daha/yangın başlamadan önce” diyen Telli’nin gözleri, eşitsiz, orantısız, hunharca zulümler gördü. Bu kavgalarda, Marx’ın Komünarlar için söylediği gibi, arkadaşlarını idamdan kurtarmak için “göklere şahlanan yiğitler”e de tanık oldu; idam sehpasında, son nefesinde, “Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği” diye haykıranlara da.
O yiğitleri var eden ukdeyi, onlardaki cesareti, bıraktıkları mirası da üstlenebildi Telli. O yılları anarken, “Arkadaşlık günleriydi” derdi; son kitabına bu adı vermişti. “Onlar”ı, o kahramanları yazarken lirik bir destana dönüşür şiiri. “Onlar”, ya kayıp ya katledilmiş ya da ayağı burkulmuşlardır; kimileriyse ya içerde ya da uzaklardadır. Ama şair onlarla hep göz gözedir. Bu yüzden, çoğu zaman “ben” ile “sen” arasında olabildiğince içten bir diyalog çalışır dilinde. Bir dörtlüğü şöyleydi:
Kısacık ömürlerine devrimler sığdıran
Arkadaşlar arkadaşlar arkadaşlar
Yaşamak ağır geliyor artık, mezarlarınıza
Karanfiller bırakıp dönerken her defa
Ahmet Telli için şair olmak bu ağır çileye koşulsuz katlanabilmekti. Geçmişle bugün, kaybedilenle sıyrılıp gelen konuşur şiirlerinde durmadan. Özenli bir tartımla, çoklu vezinsel yapılarla örülmüş, ezgisi zengin notalarla bestelenmiş büyük bir senfoni gibidir şiirinin bütünü. Uzak yollardan, unutulmaz felaketlerden, dönülmez ayrılıklardan çıkagelmiş ölümsüz ozanların, birlikte söylendikçe güzelleşen türkülerine benzer Telli’nin şiirleri.
O türküler gibi berrak ve sihirlidir. Giderek çoğalan okuruyla kurduğu bağın hem berrak hem de sihirli bir yanı vardır gerçekten. Toplumsal kavgada yaşananlarla bütünleşmiş, kırılma, dağılma ve keder anlarında sızlayan yaraya, şiirsel bir sargı sunabilmenin sihridir bu. Zamanın kötülükleriyle çarpışan isyancı bireyin hem kendisi hem de şiirsel tercümanı olmuştu. Ondaki bu diğerkamlık, bu vefa asla unutulmadı. Unutulmayacak!
Telli’nin çok genç yaşta başladığı devrimci yolunda biricik yoldaşı olmuştu şiir; birbirine inanan, güvenen ve hiç terk etmeyen yoldaşlık oldu bu. Özgürlüğün, adaletin, eşitliğin, vicdanın hilesiz terazisi diye bildiler birbirlerini, şiir ve şairi. İnsanın kıstırılmışlığına karşıdır şiir, diyordu; insanı insana kurt yapan düzene, ava ve avcıya, kurbana ve cellada, feleğine ve çarkına karşıdır. Hayatı hapishaneye, can şenliğini mezbahaya çeviren her kim ve ne varsa ona karşıdır.
Böyle bir taraflılıktır ondaki; ama Telli ne politikasını ne de poetikasını birbirine rakip saydı. Asla birini diğerine kırdırmaz, ezdirmez, üzdürmezdi. Sanatının özerkliğini savunurken de emekten, kadından, çocuktan, gençten, mâdundan, ötekinden, sayılmayandan yana olmayı bildi. Tuttuğu tarafıyla zorlu belalara daima açıktı. Yasaklar, sürgünler, tutsaklık, hatta ölüm… 80 yıllık ömrünü, şiire ve kendine bu büyük sorumlulukla, bu derin sadakatle tamamladı.
Şair sustu! Bağrındaki nefes, özgürlük, adalet ve vicdanın özlemiyle doluydu; bize kalan vasiyet o nefesin taşıdığı ukdesidir. İşte böyle bir ömür: İki kapılı dünyadan geçip giden bu güzel yolcu, bu unutulmaz şair karakter, zengin hatırasını bize armağan edip gidiyor şimdi.
Canım Ahmet Ağabeyim, güzelim Telli, yolun sonsuza kavuşsun! “Belki yine gelirim!” /Sesime ses veren olursa birgün”demiştin. Bizler, sesine ses verenler, gittikçe çoğalıyoruz Ahmet Abi, duyarsın bizi!
* Ahmet Telli'nin cenaze töreninde Mahmut Temizyürek'in yaptığı anma konuşmasının tam metnidir.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 29
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Anlamsızlık / Babam Adonis / Canavar / Çocuk Neden Mısır Unu Lapasında Pişer / Kızıma İklim Değişikliğini Anlatıyorum / Kubur / Oyun Yazarlığımızda Çeyrek Yüzyıl / Oyunlar ve İnsanlar / Yanlış Bilgi Üzerine / Yolcu