• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Selva Almada:

“Kadın düşmanı ataerkil kültür, kadın, çocuk, yaşlı, hayvan, doğa ayırt etmiyor...”

“Kapitalizm dediğimiz ve içinde hareket edip keyfini sürdüğümüz sistemin dışında kalan o 'öteki'yi görmek istemiyoruz: 'Nefret ve açlık varken özgürlük yoktur, çünkü açlık şiddettir.'”

Selva Almada. Fotoğraf: Alejandra López / Arjantinli kadınların 9. “Ni Una Menos” yürüyüşlerinin dokuzuncusu. 2023.

SENA AKALIN

@e-posta

SÖYLEŞİ

26 Şubat 2026

PAYLAŞ

İspanyolca yazan çağdaş kadın yazarların eserlerini sizlerle daha yakından tanımak için başladığım söyleşi dizisine bu kez Arjantinli yazar Selva Almada ile devam ediyorum. (İlk söyleşi için bkz. "Alia Trabucco Zerán ile söyleşi: Edebiyatın cezalandırıcı gücü")

Almada, çağdaş Latin Amerika edebiyatının bugün adından en çok söz edilen, en güçlü yazarlarından biri. Başta La Trilogía de los Varones (Erkekler Üçlemesi) romanları ve Chicas Muertas (Ölü Kızlar) kitabı olmak üzere pek çok eseri birçok dile çevrildi. İdil Dündar’ın Türkçeye çevirdiği ve Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan La Trilogía de los Varones’in son kitabı No es un Río (Bir Nehir Değil), 2024 yılında International Booker Prize kısa listesine girerek uluslararası alanda da geniş yankı uyandırdı.

Almada’yla Zoom üzerinden gerçekleştirdiğim bu söyleşide, romanlarında doğayı yalnızca bir arka plan değil, başlı başına bir karakter olarak nasıl inşa ettiğini; erkeklik hallerini ve ataerkil, kadın düşmanı kültürün kadın, çocuk, yaşlı, hayvan ve doğa ayırt etmeksizin önüne gelen her şeyi nasıl ezip geçtiğini; ve son olarak, yine İdil Dündar’ın mükemmel çevirisiyle Türkçeye kazandırılan Chicas Muertas’ın (Ölü Kızlar), yayınlandığı andan itibaren başta Ni Una Menos olmak üzere kadın cinayetlerine karşı yükselen kolektif öfkeyle nasıl kesiştiğini; cezasızlık kültürüne ve unutuşa karşı nasıl bir hafıza alanı açtığını konuştuk.


La trilogía de los varones’de (Erkekler Üçlemesi) beni en çok etkileyen şey; yoksulluk, işsizlik ve muhafazakârlık gibi temalar güçlü biçimde hissedilirken, bunlara doğanın baskın varlığını da eklemiş olmandı. Doğayı ne idealize ediyor ne de yalnızca büyüleyici bir arka plan olarak kullanıyorsun; aksine, romanlarında doğa insanlardan bağımsız ama aynı zamanda tüm karakterleri ve olayları içine alabilecek kadar da güçlü bir unsur. Özellikle ilk ve son kitapta, hikâyelerin geçtiği yerlerin doğası ve atmosferi karakterlerin ruh halini ve anlatının yönünü belirliyor. Bunu o kadar olağan bir şeymiş gibi yapıyorsun ki, karakterler nerede başlıyor, doğa nerede bitiyor diye düşünmeden edemiyor insan; sanki hepsi tek bir peyzajın parçaları gibi. Merak ettiğim şu: Entre Ríos’ta doğup büyümüş olman, bu anlatımı senin için kendiliğinden gelişen bir şey mi kılıyor, yoksa doğayı bu şekilde merkeze almak bilinçli bir edebi tercih mi?

Tam da söylediğin gibi, özellikle ilk ve son kitapta doğa bir sahne olmanın ötesinde, kendi başına bir karakter. İnsanlarla; hayvanlarla –ki hayvanların varlığı iki kitapta da çok baskın– epey etkileşim halinde. Senin de bildiğin gibi, El Viento que Arrasa’da (“Yıkıp Geçen Rüzgâr”) havayı koklayıp geldiğini hissederek, fırtınayı tıpkı bir anlatıcı gibi okurlara haber veren köpekle karşılaşıyoruz. Bir Nehir Değil’de ise iki taraf arasındaki anlaşmazlığın odak noktasında vatoz var. Kitaplarımda doğa aslında her zaman iki yüzünü de gösteriyor ya da iki farklı görevi var. Örneğin Bir Nehir Değil’de, orman oralı olmayan insanlar için tehlikeli bir karaktere sahip; ormana girmeye korkuyorlar. Gece vakti ormana doğru yürüdükleri bir sahne var; tanımadıkları bir yerde olmalarından ötürü büyük bir korku hissediyorlar. Yabancılar için tehlike arz eden bu ortam, oranın yerlisi olan, orada doğup büyümüş insanların rahat hissettiği bir yer. Ormanın onları sarıp sarmalayan, bir nevi onlara ana-baba olmuş bir tarafı var. Sanırım doğayı merkeze almak aslında epey spontane bir biçimde ilk kitaplarımdan birinde, özellikle çocukluğuma değindiğim otobiyografik öykülerden oluşan Una Chica de Provincia’da (“Taşradan Bir Kız”) ortaya çıktı. Ben çok küçük bir kasabada büyüdüm; ailemle yaşadığım ev neredeyse kasabanın dışında, tam da kırsal hayatın başladığı noktadaydı; dolayısıyla hayatım oldukça sert ve vahşi olan o doğal ortamla hep içli dışlıydı. Bu yüzden de hatıralarımdaki çocukluğumla ilgili o öyküleri yazmaya başladığımda doğa neredeyse bir karakter gibi ortaya çıkmaya başladı. Bir müddet sonra, yani doğanın bu şekilde ortaya çıktığının bilincine varıp bunun iyi bir şey olduğunu fark etmemin ardından bu konuyu daha çok irdelemeye, keşfetmeye devam ettim. Kurgu metinlerde bunu ne kadar yapabileceğimi, nereye kadar ilerletebileceğimi görmeye çalıştım. Bu sırada ilk romanım El Viento Que Arrasa’yı (“Yıkıp Geçen Rüzgâr”) yazdım ve bu romanda fırtına, aşırı sıcaklar, rüzgâr; bunların hepsi karakterle epey etkileşim halindeydi.

Şimdi aklıma geldi de, küçükken ailenin sana anlattığı, hafızanda yer eden ve seni çok etkileyen, doğayla ilgili hikâyeler var mıydı?

Annemle babam da hayatlarının ilk dönemlerini taşrada geçirmiş insanlar; o yüzden onların da çocuklukları doğayla, hayvanlarla çok iç içe geçmiş. Tabii bundan gelen bir doğayı tanıma hali var; ki bu da onların aracılığıyla anlatılan hikâyelerle, hafızalarında kalan çocukluk anılarıyla bizlere, çocuklarına geçti. Ebeveynlerin nasıl çocukluk anılarını paylaştıklarını bilirsin. Bir de dedelerimden biri hâlâ taşrada yaşıyordu ve ben de onu ziyarete çok gidiyordum; bir ay, bazen iki ay yanında kalıyordum. Dedem hayatını hep taşrada geçirmiş bir insandı ve çok iyi bir hikâye anlatıcısıydı. Bize hayaletlerle, La Luz Mala ve El Lobizón gibi efsanelerle ilgili bir sürü hikâye anlatırdı.

Üçleme, taşrada doğup büyüyen; şiddetin hem aile içinde hem de sosyal hayatta derinden hissedildiği bir ortamda erkekler ve erkeklik halleri üzerine bir yolculuk sunuyor. Ancak bu erkeklerin hayatına giren kadınlar o kadar katmanlı ve gerçekçi ki, kitaplar temelde erkeklik üzerine kurulmuş ama aslında erkekliğin kadınların ve çocukların hayatını da nasıl şekillendirdiğini görüyoruz. Sence bu hikâyelerin asıl trajedisi erkeklerde mi yatıyor, yoksa o erkeklik düzeni içinde hayatta kalmaya çalışan kadınlarda mı?

Selva Almada
Bir Nehir Değil
çev. İdil Dündar
YKY
Mayıs 2025
4. baskı, Aralık 2025
80 s.

Dediğin gibi, ana karakterler erkek olsa da, bu hikâyeler bize ataerkil, kadın düşmanı kültürün bazen çok ağır bir biçimde kadınların, çocukların, yaşlıların hayatlarını ve tabii ki doğanın kendisini de nasıl etkileyebileceğini gösteriyor. Bir Nehir Değil’de kitabın başında karakterlerin kendi aralarında nehirde oynadıkları bir çeşit oyun var; bir meydan okuma gibi, dev bir vatozu öldürmeye çalışıyorlar. Saatlerce çocukmuşçasına eğleniyorlar, sonra vatozu yakalıyorlar, öldürüyorlar ve ardından ne yapacaklarını bilmiyorlar; bu da hayvanın boşu boşuna ölmesi anlamına geliyor. Bu ölüm aslında biraz da karakterlerin beceriksizliğinden kaynaklanıyor; ben karakterlerin gerçekten çok beceriksiz olduğunu düşünüyorum (gülüyor). Önceden tasarlanmış, üzerine düşünülmüş bir kötülükten ziyade, beceriksizce yapılan bir kötülük bu. Yemeyecekleri bir hayvanı öldürüyorlar ve çürümeye başladığı için sonunda nehre geri atıyorlar. Mesela Siomara karakterini de düşün; o da babasının maço tutumu altında ezilerek büyümüş ve o da kızlarını büyütürken, ona nasıl davranıldıysa bir bakıma aynısını tekrar ediyor. Babası ona nasıl hakaret etmişse, o da aynı şekilde kızlarına hakaret ediyor. Evet, belki de genelde kadın karakterler erkeklere göre biraz daha az görünürler romanlarımda ama Bir Nehir Değil’de kadınlar bence diğer romanlarımda olduğundan daha ön plandalar. El Viento Que Arrasa’da (“Yıkıp Geçen Rüzgâr”) ise mesela rahibin kızı Leni kurgunun önemli bir parçası. Ama örneğin çocukların, Leni’nin ve Tapioca’nın anneleriyse sadece hatıralarda varlık gösteriyorlar. Leni’ye gelecek olursak; ergenliğini çok sert, kökten dinci bir babayla geçiriyor ve hiçbir arkadaşı, sevgilisi, hatta evi olmadan onun peşinden gitmek zorunda. Bu hikâyede en görünür olanı anlatmakla başlayıp ataerkil kültürün kadınları ve erkekleri nasıl etkilediğini göstermek için yavaş yavaş görünür olanı çözümlemeye başladım. Erkekleri de diyorum, çünkü onlar da toplumsal dayatmalarla dolup taşan karakterler.

Çok haklısın ama sanırım yine ataerkil kültürün insanların ötesinde doğayı da nasıl etkilediğini söylediğin kısma geri dönmek istiyorum. Bu söylediğin şey beni çok etkiledi, çünkü Bir Nehir Değil’de bunu o kadar net bir biçimde görüyoruz ki...

Bence kapitalizm ataerkil kültürün bir parçası ve bu yüzden romanlarımdaki erkek karakterler nasıl kadınların hayatlarını ezip geçiyorlarsa, doğayı da ezip geçiyorlar. Bütün bu yağmalama kültürü sadece toplumsal cinsiyetle de ilgili değil bence. Aslına bakarsan, bu gidip sanki ona aitmiş gibi istediği şeyleri alma hakkını kendinde görmekle, böyle bir imtiyaza sahip olmakla ilgili. Örneğin, belki toplumun dışına itilmiş, hiçbir mal varlığı olmayan, patronları tarafından suiistimal edilen fakir bir erkeğin bile evine döndüğünde her zaman kendinden daha savunmasız durumda olan eşi ya da çocukları var. Yoko Ono’nun da dediği gibi, “Woman is the Nigger of the World”.

Selva Almada

Üçlemeyi bitirdikten sonra, her kitaba hâkim olan atmosferin en başta kurduğun dille belirlendiğini düşündüm. El viento que arrasa (“Yıkıp Geçen Rüzgâr”) ve No es un Río’daki (Bir Nehir Değil) şiirsel dil; kısa cümleler, doğrudan diyaloglar ve geçmişe açılan anlatım pencereleriyle, yoğun duygular içermesine rağmen oldukça dingin bir metin yaratıyor. Ladrilleros’ta (“Tuğlacılar”) ise hikâyeyle uyumlu olarak genç erkeklerin şiddet ve cinsellikle örülmüş sokak dili öne çıkıyor; ritmi daha kaotik, daha sert ve çok etkileyici.

Üçlemeyi arka arkaya okuduğumda, dili her kitapta bu kadar farklı biçimlerde kullanabilmen beni çok etkiledi. Bir romana başlarken dili, üslubu nasıl belirliyorsun; kullandığın dil mi kurguyu şekillendiriyor?

Genelde bir kitabı yazmaya başlamadan önce neler olup biteceğiyle ilgili net bir fikrim olmuyor. Ama “Tamam, yazmaya başlamaya hazırım” diye düşündüğüm zaman, hikâyeyi nasıl anlatacağımı bulana dek, hep ilk sahnenin, ilk sayfaların üzerine epey çalışıyorum. En çok düzeltme yaptığım şey, ki çok düzeltme yapıyorum ve düzeltme yapmaktan da çok keyif alıyorum, çünkü bence düzeltmeler yaratıcı sürecin bir parçası, ama en çok tekrardan dönüp yazdığım şey hep o ilk cümleler, hikâyenin ilk sahnesi oluyor. Çünkü tam da bu ilk cümlelerde romanın üslubunu saklı olduğunu hissediyorum. Bence dil ve üslup söz konusu olduğunda üçlemedeki kitapların ortak bir temeli var ama doğru, her biri kendine has bir dille, üslupla inşa edildi. Ayrıca bu kitaplarda dil bence anlattığım olaylarla da çok ilişkili bir biçimde şekilleniyor. Mesela El Viento Que Arrasa’nın üslubu çok daha klasik, belki daha temkinli. Temkinli derken daha geleneksel demek istiyorum ve sessizliklerle dolu bir kitap, –bunu kitabı yazıp bitirdikten sonra düşündüm– çünkü Tanrı’yla sessiz bir biçimde dualarla konuşulur ve romanda da olayları anlatma biçimi, üslubu da biraz bu sessizlikle şekilleniyor. Ladrilleros’a (“Tuğlacılar”) ise çok şiddet dolu bir sahneyi anlatarak başladım, ki bu romanın tamamı çok şiddet içeriyor ve burada kullandığım dil de üçlemeye kıyasla çok daha sert.

Üçlemeyi ve ardından Chicas Muertas’ı (Ölü Kızlar) okurken beni en çok rahatsız eden şey, kadınlara yönelik şiddetin, dünyanın neresine gidersek gidelim, ne kadar benzer ve yaygın olmasıydı. Ölü Kızlar’da, 1980’lerde Arjantin’de “kadın cinayeti” kavramının henüz bilinmediği bir dönemde, üç genç kızın öldürülmesini ve bu cinayetlerin cezasız kalmasını anlatıyorsun. Kitapta şu cümlen çok çarpıcıydı:

“Bir kadını yalnızca kadın olduğu için öldürebileceklerini bilmiyordum.”

Bu hikâyeleri anlatırken, ‘80’lerin Arjantin taşrasında toksik erkekliğin genç kızların özgürce yaşamalarını, cinselliklerini korkusuzca keşfetmelerini nasıl imkânsızlaştırdığını; erkeklerle kurulan her temasın nasıl ânında korku ve tehlikeyle yüklendiğini çok güçlü biçimde gösteriyorsun.

Ben kadınlara yönelik şiddetin normalleştirildiği bir ülkeden, Türkiye’den bir kadın okur olarak bu evrenselliği çok derinden hissettim. Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketiyle Arjantin’de büyük yasal ve toplumsal kazanımlar elde etse de, kadın cinayetlerinin hâlâ çok yüksek seviyede devam etmesiyle ilgili ne düşünüyorsun? Sence bu devamlılık bize ne açıklıyor?

Arjantin’de on, on beş sene evvel, yani Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketinin başlamasından bir süre önce toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten bahsetmeye başlamıştık ve bu dönemde bu meseleyi çok ciddiye alan, onu gündemine taşıyan bir devlet vardı. Mesela Ley de Femicidio (Kadın Cinayeti Yasası) burada 2012 senesinde kabul edildi ve bu kanun kadınları katledenlerin ömür boyu hapisle cezalandırılmasını hükmediyor. Bu yasa kadın cinayetlerinin bir nefret suçu olduğunu gösterip, herhangi sıradan bir cinayet, işlenen bir suç daha gibi algılanmasının önüne geçti. Feminist hareket ve onun etrafında şekillenen Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketinin temelinde de aslında o sırada işlenen korkunç bir kadın cinayeti var. 14 yaşında hamile bir genç kız yine aynı yaşlardaki sevgilisi tarafından katledilmişti.[*] Bunun üzerine hepimiz yeter artık dedik; gazetelerde her gün yeni bir kadın cinayeti haberiyle karşılaşıyorduk, sokağa çıkmamız ve bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Bence o günden bugüne geçen onca sene boyunca bu konuları konuşabilmek biz kadınlar için çok önemliydi. Bir de tabii, kadın cinayeti, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gibi olabilecek en aşırı uçtaki vakalardan önce toplum tarafından tamamen normalleştirildiği için, kadınların tolere ettiği bir dizi küçük çaplı olay vardı; örneğin laf atmalar. Bir adam sokakta tanımadığı bir kadına cinsel içerikli bir laf atabilir ve bu tür şeyler her zaman bizlerin tadını kaçırıp korkutur ama yine de genç bir kadınsan bunlar olacak şeyler diye düşünürsün. İşte tüm bunları oturup sorgulamaya başladık ve “Hayır, bu kabul edilemez. Ben sokakta yürürken tanımadığım bir adam durup bana laf atmayı kendinde bir hak olarak göremez” dedik. Ama aynı zamanda, bana kalırsa kadın düşmanlığı bizim gibi toplumlarda öyle kistleşmiş bir şey ki, bu bahsettiğim değişiklikler için çok ama çok uzun bir yol katetmemiz gerekiyor. Soruna gelecek olursak; neden kadın cinayetleri azalmıyor, yanlış anlaşılmadan bunu nasıl ifade edebilirim, bilmiyorum ama bence sanki erkek egemen kültürün bir tür tepkisi bu. “Aa, artık kadınlar sokağa çıkıp protesto mu ediyor? Öyle mi, ama ben de istiyorsam hâlâ onları öldürebilirim” gibi bir durum da var.

2018 yılında Arjantin'de gerçekleşen Ni Una Menos protestosu. Yeşil mendiller, genellikle kürtajın yasallaştırılmasına destek vermek için kullanılır. (Vikipedi)

Ama yine de on sene boyunca çok ciddi bir yol da katettik. Bazı erkekler bile bazı kalıplaşmış davranışlarını sorgulamaya başladılar. Ama ne yazık ki, şu anda başımızdaki sağcı hükümet tıpkı iklim değişikliğini reddettiği gibi, kadın cinayetlerini de reddediyor. Yani iktidarda sürekli bir saldırganlık var; birçok siyasetçi tecavüzle ilgili ifadeler kullanıyor. Bu çok korkunç, çünkü muazzam bir gerileme söz konusu. On beş sene boyunca kürtaj yasasının geçmesi gibi onca şeyi başardıktan sonra, inşa ettiğimiz şeylere bakıp nasıl gerilediğimizi görmek çok üzücü ve kaygı verici.

Ölü Kızlar’ı okuyup bitirdikten sonra uzun süre elime başka bir kitap alamadım, almak da istemedim. O yüzden merak ediyorum, bu kadar ağır ve sarsıcı bir metni yazmak senin için nasıl bir deneyimdi? Ölü Kızlar seni yazar olarak nasıl dönüştürdü?

Şöyle düşünüyorum; bu kitabı yazmak beni tamamen değiştirdi. Feminizme kendimi elbette yakın hissediyordum ama kitaptaki hikâyelerin içine dalmak feminist hareketle olan bağımı çok daha kuvvetlendirdi. Bu kitabın araştırmalarına başladığımda ‒ki bu oldukça uzun bir süreçti‒ daha önce çok da başarılı olmayan birkaç kitap yazmıştım. Bu kitapla ne yapacağımı açıkçası ben de bilmiyordum. Aslında bu konunun konuşulması ve gündeme gelmesi dışında çok bir beklentim de yoktu. Kitap da aslında o dönemin koşulları içinde ortaya çıktı; yani “bunun üzerine düşünmek, yazmak ilk benim aklıma geldi” gibi bir şey söz konusu değil. Kitaptaki Andrea Danne cinayetini mesela çok iyi biliyordum, çünkü yaşadığım kasabaya komşu bir kasabada gerçekleşmişti. İnsanların zaman içinde bu cinayeti ve diğerlerini de unuttuğunu fark ettim. 1986 yılında bir genç kadını öldürmüşlerdi ve kimse bu suçtan ötürü cezalandırılıp hapse atılmamıştı. Sonra şunu düşünmeye başladım: Aslında unutmak da mağdurları ikinci kez ölüme terk ediyor ve bu da başka bir türlü cezasızlık. Katlediliyorlar, adalet sağlanamıyor ve sonra da onları unutuyoruz. O yüzden uzun yıllar önce gerçekleşen bu cinayet vakalarına odaklandım. Üstelik bunlar hiçbir zaman çözüme kavuşturulamamış, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet konusunda bugün sahip olduğumuz bilincin henüz oluşmadığı bir dönemde yaşanmış olaylardı. Yani benim çocukluğumda, ergenliğimde böyle bir farkındalık yoktu. Bu yüzden o hikâyelerle çok vakit geçirdim; çünkü araştırma süreci, yazım aşaması ve kitabın yayınlanmasına dek birkaç yıl geçti. Kitabı bitirdiğimde ‒yani yayınevine teslim ettiğimde‒ şunu düşündüğümü hatırlıyorum: Artık kullanmayacağım bütün bu materyali toparlayıp kaldırmam gerekiyor. Kitapta bahsettiğim genç kızların fotoğrafları ve başka şeyler masamın üzerindeydi. Bu aynı zamanda beraberinde büyük bir hüznü de getirdi. Bir dönemi kapatmak gibiydi. Hikâyeleri artık kitapta kalacaktı ama ben o röportajları ya da dava dosyalarını kurcalamaya, tekrar tekrar okumaya devam etmeyecektim. Ama sanırım yazdığım en önemli kitap bu.

Hem üçlemede hem de Ölü Kızlar’da, şiddetin yalnızca ataerkil baskıdan değil, kapitalist sistemin ürettiği derin ve yapısallaşmış yoksulluktan da beslendiğini açıkça görüyoruz. Perfil’de 3 Haziran 2024’te yayımlanan, katılamadığın Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) yürüyüşleriyle ilgili köşe yazında bir pankarttan alıntı yapıyorsun: “Nefret ve açlık varken özgürlük yoktur, çünkü açlık şiddettir.”

Sence kapitalizm, taşrada hayatın her alanına sızan bu şiddetin neresinde duruyor?

Selva Almada
Ölü Kızlar
çev. İdil Dündar
YKY
Ağustos 2025
2. baskı, Aralık 2025
96 s.

Arjantin’de fakirlik ne yazık ki her geçen gün daha görünür hale gelmeye başladı; yoksul insanlara karşı bir küçümseme ve bazen bir nefret var. Kapitalizm dediğimiz ve içinde hareket edip keyfini sürdüğümüz sistemin dışında kalan o “öteki”yi görmek istemiyoruz. Ne yazık ki Arjantin on yıllardır yapısal bir yoksulluğun yükünü sırtında taşıyor ve bu, zaman içinde, farklı hükümet dönemlerinde (iyi hükümetlerle bile) çözülemedi. Bugün bu sağcı, kapitalist, liberal hükümetle birlikte ekonomik olarak zaten sınırlı imkânlara sahip olan pek çok insan tamamen sistemin dışına itiliyor. Birçok fabrikayı kapatıyorlar; bu da çok sayıda işten çıkarma, işini kaybeden aileler demek. Hükümet tarafından çalışma hayatında kayıt dışılık teşvik ediliyor; bunu “kendi işinin patronu olma” gibi cazip sloganlarla sunuyorlar ama gerçekte yapılan şey insanları daha da güvencesiz, kayıt dışı işlere itmek. Bütün bunlar da kapitalizmle bağlantılı ve bir tür şiddet. O afişte yazdığı gibi: Açlık da şiddettir. Bir çocuğun gün içinde yeterli ve sağlıklı beslenememesi de bir şiddet biçimidir; çünkü o çocuk, günde dört öğününü güvence altına almış bir çocukla aynı şekilde büyüyemez. Okula gider ama diğerleriyle aynı biçimde öğrenemez. Bu da zaten neredeyse fırsatsız doğan insanlardan fırsatları daha da eksiltmek demektir.

Kitapların birçok dile çevrildi ve sık sık “Arjantin taşrasını yazan yazar” olarak anılıyorsun. Oysa ele aldığın temaların evrenselliği sayesinde Türkiye’den ya da İtalya’dan okurların da kendi deneyimlerine döndüğünü düşünüyorum. Peki, Entre Ríos’taki okurlar kitaplarına nasıl tepki verdi? Ailenin ve yakın çevrenin, senin yarattığın bu kurmaca taşraya ve anlattığın meselelere yaklaşımı nasıldı?

Bununla ilgili farklı görüşler var. Kitaplarımı çok seven ve benim de onlarla aynı topraklardan geldiğim için gurur duyan insanlar var. Bir de tabii marjinal karakterlerin ya da şiddetin bu kadar görünür olduğu hikâyelerle yansıtılmış olmaktan hoşnut olmayan insanlar da var. Yani farklı tepkiler söz konusu. Ama kitaplar böyle birbirinden farklı görüşleri tetikler. Benim kitaplarım çok gerçekçi olsalar da, en nihayetinde kurgu metinler. Yine de bazı insanlar yaşadıkları ya da doğup büyüdükleri coğrafyayı iyi bir imajla yansıtmadığımı düşünüyorlar. Küçük kasabalarda, büyük şehir merkezlerinden uzak yerlerde yaşamış ya da yaşayan herkes bu romanlarda anlatılanlara benzer deneyimlerden geçmiştir. Bu da bazen hoş karşılanmıyor, insanları rahatsız ediyor.

Üçlemede baba figürü çok belirleyici bir rol üstleniyor. El viento que Arrasa’da (“Yıkıp Geçen Rüzgâr”) iki babanın ve çocuklarının karşılaşmasını, Ladrilleros’ta (“Tuğlacılar”) babaların yazgılarını devralan oğulları, Bir Nehir Değil’de ise babasını kaybetmiş ama onun arkadaşlarıyla büyümüş bir genç adamı okuyoruz. Kitaplarındaki babalar genellikle kendi doğrularına sıkı sıkıya bağlı, nadiren suçluluk hisseden ama aynı zamanda oldukça kırılgan karakterler.

Bu baba figürlerini inşa ederken edebiyatta seni etkileyen ya da ilham aldığın karakterler oldu mu?

Selva
Almada.
Fotoğraf:
Alejandra
López

Aslında üç romanın da temel ekseni kimi zaman biraz yıpranmış, sorunlu olan anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişki. Bu yüzden baba figürünün muazzam bir ağırlığı var. Şimdi sorunun üzerine düşününce, doğrusu belirli bir örnek hatırlamıyorum ama kesin vardır; çünkü insanın okuduğu ve içselleştirdiği her şey, karakterleri oluştururken bir yerden sızar, değil mi? Ama baba figürünün inşasına dair aklımda net bir örnek yok. Yine de belki bu sorun için fikir verebilecek, bu konuyu aydınlatabilecek bir şey söyleyebilirim: Ladrilleros (“Tuğlacılar”) romanında baba figüründen ziyade o erkeklik halini kurarken iki film üzerine çok düşündüm. Bunlardan biri beni çok etkileyen Fransız yönetmen Claire Denis’in yönettiği Beau Travail (İyi İş) filmi. Denis’in erkek bedenlerinin plastisitesiyle, o güzelliğin neredeyse yüceltilmesiyle kurduğu ilişki, bazı sahneleri yazarken bana çok yardımcı oldu. Bir diğeriyse, çok sevdiğim Arjantinli yönetmen Leonardo Favio’nun filmi Nazareno Cruz y el Lobo (Nazareno Cruz ve Kurt) filmi. 1970’lerde çekilmiş bir film bu; sanırım 1975’te gösterime girmişti. Kurt adam (bizim burada “lobizón” dediğimiz) mitini yeniden ele alıyor. Ladrilleros’un (“Tuğlacılar”) o düşsel atmosferi, karakterlerin o yarı-uykudaymış gibi olan can çekişme halleri; birinin ölü babasının, diğerininse kaybolan babasının yeniden belirmesi ve tüm o halüsinasyonvari durumlar için bu filmden çok ilham aldım.

2019’da dört arkadaşınla birlikte Buenos Aires’in Almagro semtinde Salvaje Federal adlı bir kitapçı açtığını okudum. Yazarlığın dışında bu kolektif girişim senin için nasıl bir deneyim oldu? Seni nasıl besliyor?

Salvaje Federal benim için çok önemli bir yer, çünkü neyse ki hâlâ gelişmekte olan bir proje. Başlangıçta sadece buradaki okuyucuların Buenos Aires’te ya da yazarların eserlerini yazıp yayımladıkları yerler dışında çok da görünür olmayan kitaplarla karşılaşabilecekleri bir kitapçıydı. Fakat sonra ülkenin diğer bölgelerinde neler yazıldığını merak eden okuyucular için bir vitrine, bu kitapları gidip bulabilecekleri bir mekâna dönüştü. Ardından büyümeye başladı, çünkü kimsenin tanımadığı bir yazar kataloğunu kitabevine taşımak, biraz da bizi o kitapları tanıtıp onlar hakkında konuşmaya ve bu konuştuklarımızı dolaşıma sokmaya mecbur bıraktı. Bu yüzden bir anda söyleşilere katılmaya ya da farklı festivallerde ve Arjantin’deki kitap fuarlarında bu yazarlardan ve kitaplarından bahsettiğimiz etkinlikler düzenlemeye başladık. Kitapçıyı açtığımızdan bu yana bir sürü etkinlik düzenledik ve Buenos Aires’te gerçekleşmediği için de biraz daha görünmez kalan o kültürel sahnenin aktif bir parçası olduk. Sen de bir süre Buenos Aires’te yaşadığın için biliyorsundur: Arjantin çok merkeziyetçi bir ülke ve her şey genellikle Buenos Aires’e odaklanıyor. Bu kitapçıyı açmamızın bir diğer faydası da çevrimiçi bir versiyonunun, yani bir sanal mağazasının olması. Böylece Buenos Aires’te yaşayanlarla sınırlı kalmıyor; ülkenin herhangi bir yerindeki okurlar da bu kitaplara erişebiliyor. Yine bizi şaşırtan ve mutlu eden şeylerden biri de, Río de la Plata dışındaki edebiyatlara olan ilginin her geçen gün artması oldu.

Son olarak, kendi kuşağında seni en çok etkileyen, İspanyolca yazan Latin Amerikalı ve İspanyol kadın yazarlar kimler?

Hem Latin Amerika’nın diğer ülkelerinden hem de Arjantin’den çok sevdiğim ve hayranlık duyduğum birçok kadın yazar var. Mesela Meksika’dan Fernanda Melchor’u çok seviyorum. Yine Arjantinli bir başka kadın yazar Gabriela Cabezón Cámara’yı ve Bolivya’dan da Liliana Colanzi’yi çok severek okuyorum. Belki İspanyol kadın yazarlarla çok bir ilişkim yok ama Latin Amerika’dan çıkan edebiyatla güçlü bir bağım var, çünkü burada kadınlar tarafından yazılan çok ilginç bir edebiyat olduğunu düşünüyorum.

 

 

 

[*]  2001 doğumlu Chiara Páez, Arjantin’in Santa Fe eyaletinin güneydoğusunda yer alan Rufino şehrinde yaşıyordu. 2015 yılında hamile olduğunu öğrendi ve bu haberi sevgilisi Manuel Mansilla ile paylaştı. Ancak Mansilla, Páez’i kürtaj olmaya zorladı. Kürtajı kabul etmemesi üzerine Mansilla tarafından öldürülen Páez’in cesedi, Mansilla’nın dedesine ait evin avlusuna gömülü halde bulundu. 

Yazarın Tüm Yazıları
  • Bir Nehir Değil
  • kadın cinayetleri
  • Ni Una Menos
  • Ölü Kızlar
  • Selva Almada

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 10

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Arzu / Başarı ve Bastırılma / Ingram / Neşet Ertaş / Para Gürültüsü / Ressamlarımız / Selfie Çubuksuz Bir Dünya / Tutunamayanlar ve Oğuz Atay / Veterinerin Kızı / Zaman Geçerken

K24

Sonraki Yazı

SİNEMA-TİYATRO-TV

Adını tam koyamadığımız bir eksiklik

“Masumiyet Müzesi’nin uyarlamasını değerlendirirken, bir sadakat terazisi kurmak yerine iki farklı estetik deneyimi yan yana koymak daha anlamlı.”

UMUT DAĞISTAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist