Alia Trabucco Zerán ile söyleşi:
Edebiyatın cezalandırıcı gücü
“Bana kalırsa yazmak, bir insanın kendi vücudundaki bir yara yüzünden çektiği acıdan farklı olarak, doğrudan yaşanmamış, yarası belli olmayan ve elle tutulması çok güç, belli belirsiz bu acıyı keşfetmek için bir yol...”
Alia Trabucco Zerán. Fotoğraf: Lorena Palavecino (kolaj)
2024 Eylül ayında Universidad Autónoma de Madrid’de İspanyol Dili, Edebiyatı Bölümü’nde doktora eğitimime başlarken, ilk hedeflerimden biri Latin Amerikalı ve Türkiyeli kadın yazarların metinleri ekseninde ilerleyen tez çalışmalarımla paralel olarak İspanyolca yazan çağdaş kadın yazarlara odaklanan bir söyleşi serisi yapmaktı.
Bu söyleşileri yapma amacım, kitapları Türkçeye çevrilmiş ya da çevrilmesi planlanan, İspanyolca yazan çağdaş kadın yazarların düşünce dünyalarını, yazma serüvenlerini, metinlerinde odaklandıkları meselelerle ilgili fikirlerini, ilham kaynaklarını Türkiye’deki okurlarla beraber keşfetmek. Seriye, son yıllarda romanları birçok dile çevrilen, La Resta (Kalan) adlı romanıyla 2019 Man Booker International ödülünün kısa listesine giren, Las Homicidas kitabıyla da 2022’de British Academy Book Prize for Global Cultural Understanding ödülünü kazanan Alia Trabucco Zerán’la başlamak istedim.
Zerán’ın La Resta (Kalan) ve Limpia (Temiz) romanları Türkçeye Pınar Gökbel Cubbels tarafından çevrildi. Las Homicidas'ın da yakında Sel Yayıncılık tarafından Türkçeye kazandırılacağı yayınevi tarafından açıklandı. Kalan’da yazar, Şili’de Pinochet rejimi sırasında işkencelere uğrayan, öldürülen veya kaçmak zorunda kalıp sürgüne giden mağdurların çocuklarının yaşamlarına odaklanıyor. Iquela, Felipe ve Paloma’nın bugün ve geçmiş arasında nasıl sürekli bocaladıklarına, kendilerine ait olmayan fakat tüm benliklerini şekillendiren bir yaraya rağmen yaşama nasıl tutunduklarına tanıklık ediyoruz.
Temiz’de ise Zerán bu sefer neo-liberal düzende gitgide daha da çürüyen aile kurumuna bir bakıcının gözünden bakıyor. Şili’de üst sınıf ailelerinin oturduğu bir mahallede, üç kişilik bir ailenin yanında yaşayan ve tüm zamanını şehirdeki yaşamdan tamamen kopuk, dört duvar arasında çocuk bakımıyla ve ev işleriyle geçiren Estela’ya odaklanıyor. Dışarıdan bakıldığında insana çok cazip gelen, varlık ve konfor içinde yaşayan bir ailenin günbegün kendi içinde ürettiği şiddeti ve zehri bir bakıcının gözünden okuyucuya aktarıyor.
Alia, merhaba. İlk sorum yazma serüvenine ilişkin olacak. Hukuk mezunusun ve üç kitabında da adalet ve onun eksikliğiyle şekillenen hayatlar en çok ele aldığın konulardan. Bu anlamda bir önceki mesleğindeki araştırmaların, çalışma deneyimlerin ve adli sisteme bakış açın sence yazma serüvenini etkiledi mi?
Bunun çok önemli bir soru olduğunu düşünüyorum, çünkü bence bu ben fark etmeden oldu; çok yıllar sonra edebiyata onu daha az idealize eden bir bakış açısından bakmaya başladıktan sonra fark ettim. Başlangıçta hukuktan kaçıp kendimi edebiyatın özgürlüğüne bırakacağım, bir daha asla hukukta yaşanan adaletsizlikleri ve insan haklarıyla ilintili o dehşet verici şeyleri görmek zorunda kalmayacağım dedim. Ama zaman geçtikçe edebiyatın da cezalandırıcı bir gücü olduğunu fark ettim. Yani edebiyat da bir kadının, bir adamın nasıl olması gerektiğine, neyin adil neyin adaletsiz olduğuna dair imgeler oluşturuyor. Elbette edebiyat hukukun yargı yetkisini kullanmasından gelen o güce sahip değil, fakat çok daha ince bir biçimde kültürün içine işliyor ve bu durum da benim edebiyat dünyasına daha az naif bir tutumla girmemi ve yazarken konu ne olursa olsun kitapların da bir anlamda belli bir pozisyon aldığının farkında olmamı sağladı. Bu bazen çok olumlu bazen de beni çok sınırladığını hissettiğim bir şey; bir anda izleniyormuşum gibi geliyor ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Edebiyata dair naif bir bakış açım yok; bu, hukuk dilinden buraya geçmiş olmamdan kaynaklanıyor.
Aslında sana edebiyatın adaleti sağlayıp sağlamamasıyla ilgili ne düşündüğünü, bunun sence mümkün olup olmadığını da soracaktım.
Kalan
çev. Pınar Gökbar Cubells
Legadema Yayınları
Ekim 2020
272 s.
Ben bunun mümkün olmadığını düşünüyorum. Askerî diktatörlüklerin gerçekleştirdiği şiddet söz konusu olduğunda, adaletin sağlanamadığı Şili ve diğer ülkelerde edebiyat tanıklıklar, romanlar üzerinden adaleti sağlamaya çalıştı ama bu aynı şey değil. Adli yargının bir ağırlığı var. Birini demir parmaklıkların arkasına koyabiliyor. Edebiyat bunu sembolik olarak yapmaya çabalıyor ama yargının rolünü üstlenemiyor; ayrıca üstlenmemesi de lazım. Özellikle de adaletin sağlanamadığı ülkelerde…
İlk romanın Kalan’da Pinochet rejimi sırasında hapsedilip işkence görenlerin, öldürülenlerin ve kaçmak zorunda kalıp sürgüne gidenlerin çocuklarının deneyimlerini merkeze alıyorsun. Kapanması neredeyse imkânsız yaralara ve travmalara geri dönüp, onları deşip hatırlatıyor ve en önemlisi de, o yaralarla büyüyen kuşağa bugün ne olduğunu sorguluyorsun. Şili’de devletin ve hatta toplumun bir kısmının sistematik şiddete sessiz kalması, Pinochet rejimiyle asla tam anlamıyla yüzleşilmemesi bu kitabı yazmanda nasıl bir rol oynadı?
Bu konu beni derinden etkiledi. Ve bana kalırsa sadece benim kuşağımı değil, birçok farklı kuşaktan yazarı da… Ve bir anlamda bizlerin bu konu hakkında yazmak zorunda hissettiğini düşünüyorum. Ben ‘83’lüyüm, yani tam diktatörlüğün ortasında doğdum. İlk hatıralarım şiddetin sebepsiz yere gerçekleşebileceğine dair o tuhaf hisle lekelenmişti; ayrıca ailem siyasi sebeplerden ötürü haksız bir şekilde çok yakından bu şiddeti deneyimledi; sürgüne gittiler ve babam tutuklanıp işkence gördü. Tüm bunlar benim hayatımı derinden etkiledi. Bu yüzden hukuk okuyup avukat olmak istedim. Adaleti sağlamak istiyordum ama sonradan bunun benim yolum olmadığını hissettim ve bu konuları, yaşananları ifşa eden bir bakış açısıyla değil de, başka bir şekilde romanımda işlemek istedim. Aslına bakarsan, romanın bakış açısı epey tuhaf; bu konularla ilgili yazılanlardan farklı. Romanda insan hakları ihlallerine uğramış mağdurların çocuklarının da nereden geldiğini hatırlamadıklarını ama yine de onlara ait olan bir yaradan ötürü aileleriyle birlikte borç ödemek zorunda olduklarını öne sürüyorum. Ve bana kalırsa yazmak, bir insanın kendi vücudundaki bir yara yüzünden çektiği acıdan farklı olarak, doğrudan yaşanmamış, yarası olmayan ve elle tutulması çok güç, belli belirsiz bu acıyı keşfetmek için bir yol. Edebiyat bu acıyı göstermenin en iyi yolu.
Kalan’ı bir yolculuk üzerine inşa ediyorsun. Yanardağın külleri Santiago’nun üzerine yağarken, Paloma’nın annesi Ingrid Aguirre’nin gömülmek üzere Şili’ye uçakla gönderilen fakat bir yerlerde kaybolan cesedini bulmak için üç arkadaş Mendoza’ya doğru adeta gerçeküstü bir yolculuğa çıkıyorlar. Aslında üç arkadaşın bir yere varmaktan çok geçmişlerinden kaçtıklarını, onunla aralarına bir çizgi çizmeye çalıştıklarını görüyoruz. Kitabı bir yolculuk, bir tür road trip üzerine inşa etmen sana yazarken ne tür imkânlar sundu?
Bence yolculuk romanlarında varılacak yer fikri çok erken bir şekilde ortaya konuyor, yani yolculuğa çıktığında şu soru ortaya çıkıyor: Nereye gidiyorsun? Bu romana baktığımızda, üç arkadaşın kül yağmurunun ortasında çok tuhaf bir hedefe, bir cesedi bulmaya gittiğini görüyoruz ama bir anlamda varacakları bir yer olmaksızın da ilerliyorlar; yani diğer tarafta mı kalacaklar, dönecekler mi, yoksa dönmeyecekler mi, bilmiyorlar. Yani bu keşfetmenin de bir yolu aslında, çünkü tüm yolculuk romanları, ABD’nin de sınıflandırdığı üzere, bir tür keşif ve öğrenme üzerine kurulu romanlardır ama ilginç bir şekilde, yolculuk filmleri gibi yolculuk romanları da aslında çok ABD’ye özgü türler; Latin Amerika’ya özgü değiller. Bu anlamda, kitabı yazarken bu şekilde düşünmedim; kafamda daha çok belirli imgeler vardı, mesela kül yağmuru, o boğulma hissine ait bir görüntü. Derinlemesine bir şekilde konuşma biçimleriüzerine düşünüyordum. Mesela siyasi bir sürgünün kızı nasıl konuşur; hissettiği o acıyla Felipe nasıl konuşur ve tam bu esnada yolculuk fikri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Ben de bunun olası bir olay örgüsünün aracı olabileceğini düşündüm. Başka binlerce farklı şey olabilirdi bu, fakat yazarken yazdığım şeyden keyif almayı seviyorum. Ve yolculuk fikrini tercih etmemin sebeplerinden biri de, olayların nasıl sonlanacağını benim de bilmememdi.
Şili İnsan Hakları Örgütünü, Salvador Allende'yi anmak için 8 Eylül 2013'te Santiago'da düzenlediği gösteri. Fotoğraf: Sebastian Silva
Kitapta başkent Santiago’yu da başlı başına bir mağdur bedeni gibi inşa etmiş olman çok etkileyiciydi. Okurken, bazı anlarda şehir sanki hafızasında tuttuğu tüm haksızlıkları ve şiddeti yanardağın patlamasından ötürü yağan küllerle ve dayanılmaz bir sıcaklıkla kusuyor gibi geldi bana. O da tıpkı Felipe, Paloma ve Iquela gibi ölüm ve yaşam arasında sürekli bocalıyor gibiydi. Bir röportajından, kitabı yazarken çok uzun süre yurtdışında olduğunu öğrendim ve askerî rejimden sonra ailenin de bir süre yurtdışında yaşamak zorunda kaldığını gördüm. Şimdi bildiğim kadarıyla hayatını Santiago’da sürdürüyorsun. Döndüğünde nasıl bir Santiago’yla karşılaştın ve şu an orada yaşamak seni nasıl hissettiriyor?
Şili’den okumak için ayrıldım, ailemin buradan gidişinden tamamen farklıydı; sanırım biraz senin deneyimine de benziyor. Kendi isteğimle, okumak için New York’a gittim. İlk önce yüksek lisans, sonra doktora yaptım. Ardından bir süre daha kaldım ama her zaman Şili’ye dönüyordum, yani bir seneden fazla hiç uzak kalmadım; Noel’lerde hep Santiago’daydım. Bu nedenle hem duygusal hem de siyasi açıdan Şili’de yaşananları her zaman yakından takip ediyordum. On sene boyunca yurtdışında yaşadım ve sadece Covid’de hastalandığımda yurtdışındaki deneyimimle ilgili bir metin yazdım. Diğer yazdığım her şey, her zaman Şili’yle ilgiliydi. Bu yüzden Şili’den hiç ayrılmamışım gibi hissetmeye başladım; yani gittim ama tam anlamıyla gidemedim. Genel olarak dünyanın farklı yerlerinde olan bitenlerle ilgilenen bir insanım ben. Mesela Türkiye’de, ABD’de ya da dünyanın farklı yerlerinde yaşanan olaylar beni etkiliyor; bu anlamda çok duyarlıyım ama Şili’de yaşananlar beni o kadar derinden sarsıyor ki, gerçek anlamda buradan asla ayrılamadım diyebilirim. 2020 yılında Santiago’ya döndüğümden beri kendimi evimde hissediyorum, çünkü tüm sevdiklerim burada. Yine de onca yıl yurtdışında kaldığım için de mutluyum. Bu deneyim bana büyük bir özgürlük tanıdı ve edebi anlamda bakış açımı genişletmemi de sağladı, çünkü Şili gibi küçük bir ülkede çok içinize kapanabiliyorsunuz – yine de bir daha buradan ayrılmam.
Kalan’daki üç karakterinde, çocukluklarında ülkeye egemen olan şiddetin üzerlerinde derin izler bıraktığını görüyoruz. Fakat en çok Felipe karakteri yara almış gibi görünüyor. Beni sanırım kitapta en çok etkileyen şeylerden biri, şiddetin Felipe’de yol açtığı enkazı onun oyuncu kişiliğiyle harmanlayarak diline yansıtma biçimin oldu. Felipe’nin dilini oluşturma sürecinden biraz bahsedebilir misin? Onun sesini belirlerken sana ilham olan şeyler nelerdi?
Felipe’nin sesi gerçek anlamda bir arayışın neticesinde ortaya çıktı, çünkü ben romanı Ikela’nın sesiyle yazmaya başladım. Olay örgüsünü ilerleten, bize ne olacağını söyleyen Ikela’nın sesiydi. Buna karşın Felipe’nin sesinin bir anlamda her zaman olay örgüsünü kesintiye uğrattığını, bir çatlak açtığını düşünüyorum. Felipe’nin sesinin nasıl olacağını bulmaya çalıştığımda, –ki bu söyleyeceğim şeyle dördüncü soruya geri dönüyorum– yazarken o an ne yaptığımı düşünen bir yazar olduğum için (yani “kafamda bir şimşek çakıyor ve ilham geliyor, kendimi yazmaya bırakıyorum” gibi bir durumun aksine), yazmak çok fazla derinlemesine düşünmeye başladığım bir süreç olduğu için, hikâyeyi yapısal olarak bu denli temiz, yani başı, ortası ve sonu gayet net bir biçimde anlatmak beni rahatsız etti. Bu bana siyasi olarak da çok muhafazakâr geldi. Ayrıca anlatmak istediğim şeyi anlatamadığımı de düşündüm. Ben kaybolmanın nasıl bir his olduğunu, olan biteni tam yerli yerine koyamama halini ve bir anlamda Şili’deki süreçte insan hakları raporlarında olduğu gibi bütün acılara bir sayı tahsis etme çılgınlığını anlatmak istedim. Tüm o sayılar, her şeyin kendine ait bir kodunun olması, bugün bile hâlâ bana delice, hatta komik ve korkunç bir şey gibi geliyor – sanki bu tür acılar söz konusu olduğunda bu yöntem bir işe yarayacakmış gibi... İşte tam bu noktada, kitapta beni etkisi altına alan duygu dünyasına ait, acılara tahsis edilen sayıların bana hissettirdiği acıyı, gülme hissini, öfkeyi aynı şekilde hisseden bir karakter olması fikri ortaya çıktı. Bu da aslında romanda benim de var olma biçimim.
Hafıza ve İnsan Hakları Müzesi, Santiago.
Kalan’ı bitirdikten sonra aynı metni okuyan farklı nesillerin kitaba bakış açılarının nasıl değişiklik gösterdiğini merak ettim. Okuyucularınla buluştuğun etkinliklerde hiç anne ve babanın kuşağından insanların bu romanla ilgili fikirlerini duyma şansın oldu mu? Kitapta çocukları yaşındaki karakterlerin hislerine, hatıralarına ses veriş biçimine nasıl bir tepki verdiler?
Aslında bu da bir tür yüzleşme. Mesela annem çok iyi bir okuyucudur ama ben Kalan’ı ona kesinlikle hemen göstermedim; tam anlamıyla hazır olduğunda, yayıneviyle kontratı imzaladıktan ve kitabın dizgisi yapıldıktan sonra okuttum, yani onun fikrinin beni etkileyeceği noktayı çoktan geçtikten sonra. Annem o an geldiğinde çok güzel şeyler söyledi. Romanı çok sevdiğini, çok ağır bir metin olduğunu ve ebeveynlerimizi öldürmemiz gerektiğini. Sembolik olarak elbette (gülüyor); cinayetlerle ilgili yazan biri olarak bunu sanırım açıkça belirtmem gerek. Annemlerin kuşağından bir kısım okuyucu benzer tepkiler verdi, ama bu kitap her ne kadar onlar için ağır olsa da, yaşadıklarına bir tür saygı duruşu aynı zamanda.
Yine diktatörlük sırasında çok acılar çekmiş annemin çok yakın bir arkadaşının kitabı okuduktan sonra verdiği tepkiyi hatırlıyorum; bugün bile hâlâ yaşadıklarının etkisinden kurtulamadı. Kısacası, kitaba birçok farklı tepki verildi; umarım kitaplara hep böyle tepkiler verilir, yani kayıtsız kalınmaz ama bir noktada ben bu tepkilerin peşine düşmeyi bıraktım.
Limpia (Temiz) romanın yakın zamanda Pınar Gökpar Cubells tarafından Türkçeye çevrildi ve Ayrıksı Kitap tarafından yayımlandı. Kitabın anlattığı hikâye bağlamında “Temiz”, başlık olarak çok çarpıcı. Temizlik insanda çok saf duygular uyandırıyor, fakat bir yandan da, senin kitabını okuduktan sonra gördüğümüz üzere, tarihsel anlamda ve yaşadığımız düzende bambaşka şiddet dolu bir boyutu da var. Bu başlığı belirleme sürecinden bahseder misin?
Temiz
çev. Pınar Gökbar Cubells
Ayrıksı Kitap
Eylül 2024
240 s.
Başlık söylediğin her şeyi kapsıyor ama bunun dışında İspanyolca Limpia sözcüğü (“Temiz”) bir sıfat olmasının yanı sıra 3. tekil şahıs emir kipiyle çekilmiş bir fiil de. Burada bir emir söz konusu olmasından ötürü de bana kalırsa şiddet içeriyor. Yani limpia (“Temizle!”) diyor, limpia por favor (“Temizle lütfen”) demiyor. Bir de tabii kitabın önsözünde yer alan şu soru ortaya çıkıyor: “Kim kimi temizliyor?” “Ayrıca romanda ve toplumda gerçek anlamda temiz olan kim?” Aslında kitabın başlığını bayağı ileri bir aşamadayken buldum; yazdıklarımdan emin değildim, birkaç senedir bu kitap üzerinde çalışsam da bir türlü ikna olamıyordum. Arjantin’e yaptığım bir seyahat sırasında bir anda bu başlık ortaya çıktı. Yürüyüşe çıkmıştım, temizlik malzemeleri satan bir dükkânın vitrininde bir sürü temizlik ürünü vardı ve temiz kelimesi orada yazılı duruyordu. Onu gördükten sonra işte bu! dedim, çünkü başlığın “Temiz” olması hikâyeyi bitirebilmem için gerçekten de çok faydaı oldu, zira yazarken kendimi artık biraz tıkanmış hissediyordum.
Temiz’de neo-liberal düzende gitgide daha da çürüyen aile kurumuna bir bakıcının gözünden bakmaya iten şey neydi seni? Ve eminim yazma sürecinde seni etkileyen metinler ve filmler olmuştur; bunlar nelerdi?
Bence aile meselesi üç kitabımda da mevcut; yani ana mesele bu olmasa da, bir tarafından aile kurumuna, şiddetine, yapısına, hiyerarşisine, arka planındaki muhafazakârlığa ve maçoluğa eleştirel bir bakış söz konusu. Ancak bu kitapta asıl ilgimi çeken şey aile kurumunun yapısından ziyade, –ki bu da çok incelenmiş bir konu– sınıf meselesiydi. Elbette Lelia Slimani’yi, Jean Genet’nin Hizmetçiler’ini okudum ama bunların ötesinde Las Homicidias (“Kadın Katiller”) kitabımdaki bir denemede Temiz’in konusu olan bu mesele üzerine halihazırda epey çalışmıştım. Kitapta incelediğim bir vakada, evden çıkmayan bakıcı ve kapalı kapılar ardında yaşananlar bana roman için harika bir konu gibi geldi. Aslında başka bir şey yazmak istiyordum ama bu konu karşıma çıktı ve peşimi bırakmadı. Bakalım şimdi asıl hep yazmak istediğim romanı mı yazacağım, yoksa yine karşıma başka bir konu mu çıkacak, göreceğiz.
Kalan’da olduğu gibi Temiz’de de çocukluk yine önemli konulardan biri. İkisinde de farklı biçimlerde şiddet çocukluğun merkezinde. Bu sefer, Estela’nın bakımını üstlendiği, neo-liberal düzende rekabetin, tüketim kültürünün ve sevgisizliğin yarattığı psikolojik şiddetten ötürü aşırı kaygılı, mutsuz ve içi öfke dolu bir çocuk var karşımızda. Yazma serüveninde çocukluk meselesine olan ilginden biraz bahsedebilir misin?
Çocuklukla ilgili çalışmak çok zor. Bence ben de zor olduğu için seviyorum, çünkü çoğu zaman kültürel anlamda hâlâ karşımıza idealize edilmiş bir çocukluk çıkıyor. Sanki çocuklar toplumun sorunlarının hiçbiriyle karşılaşmıyormuş gibi, ki elbette bu sorunlar inanılmaz hassas olan bu varlıkları da canevlerinden vuruyor. Bu yüzden benim için bu hassaslığın nasıl tahrip edildiğini keşfetmek çok ilginç, çünkü çocuklar çoğu zaman şiddet karşısında paramparça olabiliyorlar. Bu korkunç acı verici ama aynı zamanda çok da ilginç bir konu; çünkü geleneksel duygulardan, çocukluğun idealize edilmesinden sıyrılıp üzüntüyü, depresyonu ve çocukluk dönemi intiharı gibi ihtimalleri, yani toplum olarak ne kadar korkunç olduğumuzu yüzümüze vurmasından ötürü birtakım tabulaşmış meseleleri keşfetmeye itiyor. Bu konu gerçekten ilgimi çekiyor. Mesela benim ve senin gibi ‘80’lerde çocukluğunu yaşamış olanların bir yanıyla şiddetten çok etkilendiğini düşünüyorum; örneğin o dönem beş, altı, yedi, sekiz yaşında bir çocuk televizyonu açtığında, gün içinde saat kaç olursa olsun bir ceset görebilirdi; yani bu cansız bedenleri görmek gerçekten çocukken çok ağırdı. Sen de, ben de bu cesetleri görerek büyüdük. Bu gerçekten çok çok korkunç. Ve bence neo-liberalizm söz konusu olduğunda, belki çocukların artık çoğu televizyonda ceset görüntüleri görerek büyümüyor; aslında bununla ilgili de şüphelerim var, çünkü mesela Filistin’deki soykırım görüntüleriyle karşılaşarak büyümeleri de çok olası. Bir de tabii bunun ötesinde aşırı talepkâr babalar var ama ortalıkta da değiller ve anneler… aman Allahım, o anneler evin bütün işlerini yapmak zorunda olmalarının yanı sıra, bütün o baskılarla ve başarıya dair bütün o fikirlerle de uğraşmak zorunda kalıyorlar. Yani bana kalırsa bugünün çocukları korkunç bir yalnızlıktan geçiyor ve bu yüzden benim de bunu keşfetmek ilgimi çekiyor. Ve sanırım keşfetmeye de devam edeceğim, çünkü orada hâlâ bir şeyler var.
Bir de tabii senin de bir çocuğun var.
Evet, fakat onun hakkında asla bir şey yazamam, çünkü bu meseleye neredeyse kutsal bir şeymiş gibi yaklaşıyorum. Ama evet, insanın çocuğunun olması bu konuya bakış açısını değiştiriyor. Kesinlikle değiştiriyor; sana söylememe gerek yok, sen de biliyorsun.
Yine beni Temiz’de çok düşündüren konulardan biri, Estela’nın annesinden çok daha fazla vakit geçirdiği küçük kız çocuğu Julia’yla olan ilişkisiydi. Estela, Julia bebekken eve geliyor ve daha önce hiç çocuk bakmamış. Haftanın her günü, sabah akşam onunla diyebiliriz. Bu ilişki şu an etrafıma baktığımda sık sık karşıma çıkan bir şeye dönüştü. Dünyanın artık hemen hemen her yerinde üst orta sınıf mensubu ailelerin çocuklarına bakıcılar bakıyor; parklarda, restoranlarda, doğum günü partilerinde. Estela’nın Julia’yla ilişkisi çok sevgi dolu, fakat Julia bilinçlenmeye başladıkça, annesinin ve babasının Estela’ya olan yaklaşımını taklit etmeye başlıyor ve ait olduğu sınıfın dili bir anlamda onu da zehirliyor. Şiddetin ve sevginin iç içe olduğu bu ilişkiyi kitabın merkezine koyuyorsun. Onu kurgularken seni en çok ne zorladı?
Yazmaya çalıştığım, okumaktan da çok keyif aldığım edebiyat, aslında duyguları olabilecek en karmaşık biçimde inceleyen ama yine de okuyucuyu gerçekten tesiri altına almayı başaran türden bir edebiyat. Örneğin tam şu sıralar Maggie O’Farrell’ın Ben, Ben[*] adlı otobiyografik bir anı-romanını okuyorum. Kitap yazarın ölümle burun buruna gelişini anlatan denemelerinden oluşuyor. Kitabın bu kadar etkileyici olmasının sebebi, O’Farell’ın çok iyi bir yazar olmasının yanı sıra, denemelerin duygusal anlamda okuyucunun içine işlemesi, çünkü duygular oldukça karmaşık bir biçimde ele alınmış. Sadece korku ya da neşe yok, ikisi bir arada. Ölümden döndüğün o anlarda korku, neşe, rahatlama hissi, hepsi bir arada. Kitapta Estela’yla Julia’nın arasındaki ilişkiyi yazarken benim için de böyle oldu; yazdıkça ilk bakışta birbiriyle uyumsuz duygular ortaya çıktı, fakat aslında bunların bir arada olmaları da gayet mümkün. Ve bence bu şekilde olması da işe yaradı, çünkü hem Julia’yı seviyorsun hem de ondan birazcık olsun nefret etmek için bir bahanen oluyor. Yani bence benim için yazı aracılığıyla duygusal olarak okuyucuya dokunmak, bu sayede onu sarsmak ve bu şekilde düşündürmek çok önemli.
Temiz romanında Estela karakterinin monologları bana Las Homicidias (“Kadın Katiller”)[**] kitabına yazdığın önsözdeki şu cümleleri hatırlattı:
“Biz kadınlardan mükemmel anneler, örnek kız çocukları ve eşler, bir yandan da başarılı çalışanlar olmamızı bekleyen baskılar sürdürülemez seviyelere ulaşmıştır. Virginia Woolf’un “Ev Meleği” yakınımızdan uçuyor ve evin içinde ve dışında acımasız taleplerini yağdırıyor. Onun beklentilerine karşı direnmek ve niyetlerini sorgulamak bugün hayatta kalma meselesidir. Ev Meleği’ne neden fedakâr, pasif, sessiz ve hizmetkâr olmamız gerektiğini ve öfkemizi veya hayal kırıklığımızı dile getirmenin neden yanlış olduğunu sormak önemli bir sorudur.”
Estela roman boyunca polise verdiği ifadeyle bize tam da bu artık fedakâr, pasif, sessiz ve hizmetkâr olmayı reddettiğini gösteriyor aslında. Estela sonunda yaşadığı düzenin tüm çürümüşlüğünün foyasını ortaya çıkaran bir insana dönüşüyor; bu dönüşümden, onun durdurulamayan öfkesini sesine, diline nasıl yansıttığından, onun üslubunu nasıl oluşturduğundan biraz bahsedebilir misin?
Estela’nın dili, üslubu Las Homicidias (“Kadın Katiller”) kitabında ortaya çıktı. Yani bu keşif sırasında ilk tohum atıldı. Ses meselesine gelince, bu soruya cevap vermek çok zor, çünkü bunun gizemli bir tarafı var. Sana bununla ilgili bir teori uydurabilirim ama sesin arkasında benim de ne olduğunu bilmediğim bir şey var. Mesela tam da bu hafta trans deneyimiyle, sesin değişimiyle, dönüşümüyle ilgili bir metin yazıyorum. Bu metinle uğraşırken yazar olarak bize ait olmayan ne kadar çok sese sahip olduğumuzu düşündüm. Ama bir yanıyla bu sesler de aslında bize aitler; evet, içimdeki bu sesler benim değil ama benim sesimle dönüşüyorlar. Burada kastettiğim şey küçümseyici bir biçimde kadın işçilere ses vermek değil, ben buna inanmıyorum; söylemeye çalıştığım şey, hâlâ birinci tekil şahısta konuşan karakterler yaratma süreciyle ilgili tam olarak anlamadığım, gizemli bir şeyin olduğu. Burada ses tamamen ve bütünüyle merkezde, yani sesin tonu, sözcükler ve bu sözcüklerin o sesin içinde birbirleriyle nasıl ilişkilendiği, ayrıca sesin içindeki sessizlikler ve ritim. Tüm bunlar romanı oluşturuyor. Olay örgüsü değil. Kesinlikle değil.
Evet, olayların romanın merkezinde olmadığı kesin, çünkü baktığımızda, Estela roman boyunca her gün aynı eylemleri tekrar ediyor.
Evet, kesinlikle. Bugün bile hâlâ bu romanın gerilim olarak sınıflandırılması beni çok rahatsız ediyor, çünkü bu şekilde romanı satın alan okuyucuları tamamen kandırıyorlar. Romanın büyük bir kısmında ana karakter yerleri siliyor ve temizlik yapıyor; yani gerilim demek büyük bir kandırmaca olur. Ama tekrar soruna dönecek olursak, evet, ses demek aslında edebiyat demek, roman demek. Öfke üzerine çalışmak benim için çok önemliydi, onu olabilecek en iyi şekilde işlemek; ama burada hâlâ sorunu nasıl cevaplayacağımı bilmediğim bir şey var; yani bu gizemli bir şey ve bazen bu gizemli şey bazı romanların iyi, bazılarının da kötü olmasına ve bilgisayarımda çöpe gitmesine sebep oluyor.
Son olarak, bugün İspanyolca yazan çağdaşın yazarlar arasında seni en çok etkileyen isimler kimler?
Şili’de bir önceki kuşaktan benim için çok önemli olan, her zaman büyük bir hayranlık ve dikkatle okuduğum üç yazar var: Lina Meruane, Alejandra Costomagna ve Nona Fernández. Bu üç yazarı hukuk okumaya başladığımdan beri takip ediyorum ve çalışmalarını oldukça ilginç buluyorum. Bir de Diamela Eltit var. O da yazdıklarıyla hep beni etkileyen, her zaman takip ettiğim bir yazar. Metinleri oldukça deneysel ve tuhaf. Saydığım bu dört Şilili yazarın benim için çok önemli olduğunu söyleyebilirim.

[*] Maggie O’Farrell, Ben Ben-Ölümle On Yedi Karşılaşma, çev. Kıvanç Güney, Domingo Yayınevi, İstanbul, 2021.
[**] EDİTÖRÜN NOTU [8 Ekim 2025]:
Las Homicidias, Ekim 2025'te Katil Kadınlar adıyla Sel Yayıncılık tarafından basıldı.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 34
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: ‘Bu Yas Bitmez’ / Dilden Dile / Gökyüzünde Nehirler Var / İyi İnsanlar Kötü Düşününce / Kadınlar Ormanı / Kıştan Sonra / Matisse Öyküleri / Öz / Tanzimat ve Edebiyat / Yayın Emekçisinin Adı Yok
Sonraki Yazı
Iréne Némirovsky:
“Gerçeğin karışıklığı,
sayısız bağlar sayesinde”
“Çehov’a yakıştırdığını yapıyor Némirovsky de, gerçeğin karmaşıklığına, güzelliğine, derinliğine işaret ediyor; bunun 'bir insandan ötekine, bir kederden bir sevince giden sayısız bağlar sayesinde' olduğuna dikkat çekiyor.”