• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Engin Barış Kalkan:

“İroni benim için bir can simidi...”

“Cenaze evlerinin bile bir köşesinde fısıltıyla konuşup kısık kısık gülüşen insanların yaşadığı bir coğrafyada ironiyi edebiyatın dışına itmek bizi sentetik, plastik bir ortama taşır.”

Engin Barış Kalkan

TAYFUN TOPRAKTEPE

@e-posta

SÖYLEŞİ

19 Mart 2026

PAYLAŞ

Engin Barış Kalkan 1980 doğumlu. Maveraünnehir Nereye Dökülür? ve Anonslu Kaset Doldurulur adlı iki öykü kitabından sonra bu kez Şarap İskelesi Sokak romanıyla okur karşısında. Engin Barış Kalkan’ın roman ve öykülerinde dünyanın “öteki”ni bir dekor olarak görenlerin değil, yaşam ve var olma mücadelesi veren insanların hikâyelerini dinleriz. Kendisiyle genelde yazma pratiği, edebiyatımıza bakışı ve özelde de romanı hakkında konuştuk.


Kitabın yazılma sürecinden bahseder misiniz biraz? Çok severek okuduğumuz iki öykü kitabınızla tanıyoruz sizi. Roman fikri nasıl oluştu kafanızda? Ne kadar sürede yazıldı?

Öykü yazarken de olay örgüsü üzerine kafa yorarak; eylemsiz, durum tasvirleriyle ayakta durmaya çalışan metinlerden uzak durarak üretmeye çalışıyorum. Yazılmış, bitmiş hikâyelerdeki yan karakterlerle vedalaşamamak; bu duyguyla onlardan birini/birkaçını odağına alan, ilkiyle kesiştiği noktaları olsa da başka bir yolda ilerleyen hikâyeler yazmak sıklıkla kapıldığım bir meşguliyet. Bu durum geniş, nispeten fazla karakter ve birden fazla kanaldan akan metinlere duyduğum ilginin kâğıttaki tezahürü. İkinci öykü kitabım yayımlandıktan bir süre sonra kafamda oluşmaya başlayan avantüre daha temkinli yaklaştım, detaylandırdım ve kâğıda dökmeye hikâyenin tüm unsurlarına ulaştıktan sonra başladım. Hülasa, ben metnime bir kategori belirlemedim; yalnızca doygunluğa ulaşmış bir hikâye üretmeye çalıştım.

Yazmak eylemini hayatının odağına almış, ana arzusu ve mesaisi yazmak olan biri olmadığımdan metni tamamlamak hayli uzun zamanımı aldı. Arada verilen büyük boşluklarda beraber beş yıl kadar sürdü. Sürenin bu kadar uzun olması benim belli bir disiplinle yazan biri olmamamdan ve günün neredeyse tamamını para kazanma zorunluluğuna ve elbette aileme ayırmamdan kaynaklandı. Kitap, yazar ve bunlarla bağlantılı kelimelerin gözde canlandırdığı, devasa bir kitaplıkla ve üzeri kitaplarla, kalemlerle, defterlerle, üzerine notlar alınmış kâğıtlarla dolu bir çalışma masasıyla tefriş edilmiş bir odada sabırla çalışan/yazan adam imajıyla uyumlu biri değilim maalesef.

Öykülerinize ilişkin bir mülakatınızda, “Ne yazmışsam, ne söylemişsem onu yazıp söyledim, örtük bir anlam ya da sarkastik bir tavrım yok” demiştiniz. Romanımızda da benzer tavrı sürdürdünüz mü?

Aynı tavrı sürdürdüğümü rahatlıkla söyleyebilirim. Kurmacayı sağından solundan çekiştirmek, gedikler açıp aralara farklı bakışlar eklemek, kendimi bir gösterip geri çekmek gibi eylemlerim olsa da klasik hikâye anlatıcılığını takip etmeyi sürdürmeye çalışıyorum. Bu, kelimeleri yan yana dizmeye ilk başladığımda kendini gösteren tabii bir temayül. Üzerine düşünülerek yapılmış bir tercih değil. Okumanın bir iyi vakit geçirme vesilesi olmaktan çıkıp ciddiyetle ve yoğun şekilde yürüttüğüm bir meşgale olduğu günlerden beri karakterleri silik, zamanı ve mekânı belirsiz; hayal kurmama yardımcı olmayan ve buna rağmen kurmaca olarak sınıflandırılan metinlerle aram hiç iyi olmadı. Kimsenin anlam anlayışıyla bir derdim yok elbette ama yazmanın bir yanıyla not düşmek ve bu notu paylaşmak, aktarmak olduğu düşünüldüğünde net ve anlaşılır olmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. İsterim ki kitaplarımı okuyan biri ne dediğimi anlasın. Satırlar kalbimden ve aklımdan geçenleri barındırsın. Her şeyi pat pat söylemeyeyim elbette ama idrak edilmesine yardımcı olayım. Şarap İskelesi Sokak’ın ilk iki kitabımdan biçim olarak farklı oluşu hikâyeye bu amaçla yapacağım müdahalelerde değişiklikler yapmamı gerektirdi. Metnin yavaş yavaş, ilerideki parçalarla birleşerek çözülmesi hem bütünlük hem de canlılık için elzem göründü bana ve bunu yapmaya gayret ettim.   

Önceki soruyla bağlantılı olarak sormak isterim. Rilke, Genç Şaire Mektuplar’ında ironi konusunda söz alır ve “yaratıcı olmadığınız zamanlarda ironinin sizi ele geçirmesine izin vermeyin” der. Yaratıcı olduğu anlarda da ironiyi hayatı kavramanın bir başka aracı olarak değerlendirmesini önerir. Edebiyatınıza baktığınızda, ne dersiniz bu konuda?

İroninin benim için bir can simidi olduğunu söyleyebilirim. Bizim edebiyatımızda, bir tür olarak mizah metni olanlar dışında, ironiden uzak durulur. Ciddiyetsiz, edebi metne yakışmaz bulunur. Fedakâr ve iyilik timsali bir annenin acılar içindeki ölümünü; içine kapanık, soğuk ve mesafeli bir babanın çocukları üzerindeki travmatik etkilerini; yoksulluk, aşk acısı veya benzer bir nedenle koca koca şehirlerde münzevi hayatlar süren adamları, kadınları okuruz bu nedenle. Bu hikâyelerde komik, gülümsetecek hiçbir şey olmaz. Bu durum gerçekle uyuşmadığı için okuduğumuz metnin inandırıcılığını azaltır. Cenaze evlerinin bile bir köşesinde fısıltıyla konuşup kısık kısık gülüşen insanların yaşadığı bir coğrafyada ironiyi edebiyatın dışına itmek bizi sentetik, plastik bir ortama taşır.

Bu, karakterleri şekillendirirken de böyle. Hiç kimse bütünüyle iyi veya bütünüyle kötü değildir; kâğıt üzerinde de böyle olmamalıdır. Hikâyelerimizde vücuda getirdiğimiz insanların iyi olanların yanı sıra kötü yanlarını da yazmaktan geri durmamalıyız. İdeal insanın değil ideal hikâyenin peşinde olduğumuzu sık sık hatırlamamızda fayda var.       

Romanınızda ikisi kadın, ikisi erkek dört temel karakter var, malumunuz. Ancak hemen her birinin de zamanla ilgili dertleri var. Bazen çok hızlı, bazen yavaş, bazen geçmediği ve bazen de sırf var olduğu için. Bu romandaki beşinci ve belki de en önemli karakter zamandır diyebilir miyiz?

Engin Barış Kalkan
Şarap İskelesi Sokak
İletişim Yayınları
Ocak 2026
152 s.

Zaman var olan en güçlü, en acımasız kavram ve her anında yalnızca bir defa bulunabilmemiz bazen çıldırtıcı olabiliyor. Geçmişe dönüp bazı anları tekrar ve farklı şekilde yaşamak hepimizin uğruna pek çok şeyi feda edebileceği bir fantezi. Bunun nedeni bazı şeylerin başımıza yanlış bir zamanda geldiğini düşünmemiz. Oturup detaylı şekilde düşünürsek kendimize ait yaşam parçalarını bulundukları dilimlerden alıp zaman doğrusuna farklı bir dizilimle yerleştirmek isteyeceğimiz muhakkak. Yani evet benim zaman kavramıyla ilgili bir derdim var ama bu onun yıkıcı etkisine, yaş almamıza, dünyada geçireceğimiz zamanın haddine ve bize ayrılan sürenin hızla azalmasına ilişkin değil; benim canımı sıkan geride bıraktığımız kısmının müdahale edilemez olması. Bu derdin hikâye etme sanatının var olmasının ana nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Kendi çizdiğiniz bir zaman doğrusunu kâğıda döktüğünüz karakterlerin başına gelenlerle dilediğiniz sırayla doldurmak değerli ve mutlu hissettiriyor.

Romanda anlatıcımız bazen araya giriyor ve bizi kurgunun derinliklerinden çıkarıp adeta el sallıyor. (Fakat bir iki cümle sonra da aynı derinliğe geri gönderiyor.) Gerçi romanın sonunda bunun gerekçesine kısmen tanık oluyoruz ama, bu tavır bir yazar için alınan bir risk de değil midir aynı zamanda?

Akademik yaklaşım bize okuru elindeki metnin gökten indiğine ikna etmeye çabalamamızı salık veriyor. Çoğunlukla da böyle yapıyoruz. Kâğıda döktüğümüz hikâyenin tek başına, sağdan soldan destek almadan var olabilmesini istiyoruz. Bugünün doğrusu bu, ben de böyle yapıyorum ama yazarken bu genel geçer tutuma riayet etmekte güçlük çektiğim zamanlar oluyor. Anlatıcının veya başka bir deyişle metnin kendisinin çıkıp vaziyete dair bir kelam etmesinin işe yarayacağını, okura ciddi fayda sağlayacağını düşündüğüm anlar oluyor. Yerini hiçbir edebi numaranın tutmayacağına karar verdiğimde araya ufacık bir girip çıkıyorum. Elbette bunun edebi bir estetik dahilinde cereyan etmesine özen gösteriyorum. Bu alışılmadık bir şey ve elbette ciddi bir risk barındırıyor ama sizin de işaret ettiğiniz gibi tutarlı bir gerekçeye yaslandırılabilirse hikâyeye bir renk katıyor. Ben öyle olduğunu düşünüyorum en azından.    

Bir okur olarak, güzel bir paragraf ya da sayfa okusam, bir sonrakinin bu güzelliği bozacağından endişe ederim zaman zaman. Yazarken siz de bu duyguya kapılır mısınız? Önceki gün yazdığınızı sonraki gün beğenmeyip attığınız olur mu?

Engin Barış Kalkan

Ben düzenli olarak yazan biri değilim; yazmaya oturduğumda da bunun verimli geçmesini isterim. Kalemi görev bilinciyle değil de içten gelen bir istekle elime aldığım için çoğunlukla beni ikna edecek verimi yakalarım. Burada kastettiğim hacim olarak ne kadar yazdığım değil, altına düşmeyi kabul etmeyeceğim niteliği muhafaza ederek yol almaktır. Bunu sürdürmekte zorlanmaya başladığım anda metinle vedalaşır kalkarım. Yokluğumda hikâyedeki kahramanların başına bir şey gelip gelmediğini merak etmeye başlayana kadar tekrar yazmam. Tuhaf belki de sağlıksız bir şekilde kahramanların ben uzaktayken başlarına olmadık işler açtıkları vehmine kapılırım. Bu duygu beni yazmaya kaldığım yerden devam etmeye iten duygudur.

Bir kitabı tamamlamakla uğraşırken asla okumayacağınız yazar ya da kitaplar var mıdır? Nitekim ünlü İngiliz Hasta romanın yazarı, Booker ödüllü Michael Ondoaatje, asla okumayacağı yazar olarak Kanadalı yazar Mavis Gallant’ın adını verir. Sizin de böyle yazarlarınız var mıdır?

Böyle bir takıntım hiç olmadı. Ondoaatje’nin güçlü Mavis Gallant metinlerinin kendi metinlerine sızmasından endişelendiğini anlıyoruz bu tavırdan ve beni de etkileyen, yazdıklarıma tesir edebilecek yazarlar elbette var. Bunları ‘bende yazma isteği uyandıran yazarlar’ olarak tarif edebilirim ve bu kıymetli adamlardan, kadınlardan uzak durmak yapabileceğim bir şey değil. Ben Ondoaatje’den farklı olarak bu tesirden çekinmiyorum. Sevdiğim, saydığım üst düzey metinleri ve yazarlarını damıtıp kendime katmış olmaktan mutluluk duyarım. Üslubumun iskeletinin bütünüyle bana ait olması gerektiğini bilerek tabii. Fikrimce edebiyat da bilim gibi ilerler; evvelce yapılmış çalışmalara hakkıyla vakıf olmadan yeni bir şey ortaya koymak mümkün değil.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Engin Barış Kalkan
  • Şarap İskelesi Sokak

Önceki Yazı

SİNEMA-TİYATRO-TV

Sinners:

Irkçı kapitalizm ve güler yüzlü asimilasyon

“Filmin asıl başarısı, vampiri soyut bir 'başka kötülük türü' gibi havada bırakmayıp, ırkçı kapitalizmin iç mantığına eklemleyerek kurmasında yatıyor.”

TOLGA YILDIZ

Sonraki Yazı

DENEME

Dilin sokağından gelen seslerin romanı:

Dünyanın Kasım’a Görünüşü

“Romanın görmezden geline geline kendi patikalarına sürüklenmeye zorlanan kahramanları, hangi kelimeyle konuşsalar kekemedirler sanki. Çünkü kelimeler onlara güçsüz ve değersiz olduklarını fısıldıyordur durmadan.”  

FİGEN ALKAÇ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist