• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Dilin sokağından gelen seslerin romanı:

Dünyanın Kasım’a Görünüşü

“Romanın görmezden geline geline kendi patikalarına sürüklenmeye zorlanan kahramanları, hangi kelimeyle konuşsalar kekemedirler sanki. Çünkü kelimeler onlara güçsüz ve değersiz olduklarını fısıldıyordur durmadan.”  

Sema Aslan

FİGEN ALKAÇ

@e-posta

DENEME

19 Mart 2026

PAYLAŞ

Sema Aslan’ın Dünyanın Kasım’a Görünüşü romanında kolektif aklın tezahürü olan yapı ve sistemler içinde, sesleri kısılıp yalnızlaştırılan, gözlerinin içine baka baka yok sayılarak gerçeğin yıkıcı yüzüyle karşılaşan karakterler anlatılır. Bazı karakterler geçmişin, aidiyetin, kök bilginin, kokunun ve sesin peşine düşerken, diğer bazıları da onların peşine düşer. Bu mecburi arayış nedeniyle yaşamları değişen karakterlerin kurgu ile gerçeklik arasında salınan ürkek ruh hallerine eşlik edilir satır aralarında: “Kaybedecek şeyi olmayanlarla çocukluğunda kulağına çalınanları kendi hatırası belleyen tuhaf birkaç kişi vardı konuşan.” (s. 59)

Özünde işlemeyen siyasal, sosyal, ekonomik ve ahlaki mekanizmalarla yaratılan adaletsizliğin aksak ritmi nedeniyle marjinalleşen karakterlerin romanıdır denebilir Dünyanın Kasım’a Görünüşü için. Neredeyse tüm karakterlere sirayet eden bu hal nedeniyle görmezden geline geline kendi patikalarına sürüklenmeye zorlanırlar çünkü. Hangi kelimeyle konuşsalar kekemedirler sanki. Çünkü kelimeler onlara güçsüz ve değersiz olduklarını fısıldıyordur durmadan. Anlaşılmamak ama en çok da çaresizlik nedeniyle kırılan umutlarını yeni anlara açmak için kelimelere dilin sokağından, kuytusundan gelen ses ve anlamlar eklerler:

“Ciğerlerinden gelen hava, gırtlağında aniden kesilmişçesine bir ses çıktı ağzından. Okuyup yazdığım dilde böyle bir ses yok.” (s. 57)

Lakin yine de yaşadıkları nedeniyle yüzleştikleri gerçekliğin varlıklarında yarattığı yıkımı her defasında yeniden tecrübe ederler: “Ne çocuksu bir bel bağlayış bu! Unutmayayım diye kendi adını cümle içinde kullanmak.” (s. 87) Bazen engebeli, bazen dümdüz, bazen de şimdisine el konmuş zamanla yeniden bedenleşen karakterlerin alışılmış bir ritmin yahut anlamanın içindeki huzursuz hareketleri; okura zamana ve zemine göre belki de yeniden şekillenen sesler, kokular olarak yansır. (s. 56)

Romanın konusuna elbette çok kısaca değineceğim. Anne babası tarafından elektrikçide çalıştığı sanılan oğul Cengiz’in evinden polis zoruyla sökülüp alınması ve ailesine göre haksız yere tutuklanması sonucunda yaşananlar ve yüzleşilenler anlatılır romanda. Televizyonda adını sıklıkla “Cengizler” olarak duydukları gizli bir örgütün lideri olan Cengiz, büyük dedesinin muhtarı olduğu yer olan Güzey’e gittiği için bunları yaşamaktadır. Güzey’e neden gittiğini, Cengizlerin Güzey’de ne yapacağını ve Güzey’e gitmek istemenin devleti neden bu kadar sinirlendirdiğini bilmeyen baba Kasım ve anne Nurcan çaresizdir. Arkadaşlarından ve devletten yardım bekler Kasım. Hapishane müdürüne mütemadiyen dilekçe yazar. Sorularının ve taleplerinin duyulmadığını fark ettikçe, kime ve neye göre şekillendirildiğini anlayamadıkları bir dünyayla yüzleşirler. Yaşadıkları hakikatin acımasız tecrübesine rağmen, yine de kaynağında sevinç olmayan kuvvetle umutlanırlar her defasında.

Hislerine sadık karakterler ve nesneler

Romanın “baba” karakteri olan Kasım, çoğunlukla sessizliği mekân tuttuğu için, birdenbire dışından sesli konuşmayı beceremeyen biridir. Romanın yaşadıkça, itiraz ettikçe, inandıkça ve vazgeçmedikçe marjinalleşen karakteridir o.

Bu durum en belirgin biçimde romanın ikinci bölümünde açığa çıkar; çünkü artık Kasım bir karakter değil, yazar Aslan’ın “Bir olayın ismi olarak kalsın” dediği duruma dönüşür. Yaşanan pek çok şeyi anlayamasa da inanmayı, sevmeyi, vazgeçmeyi bilen Kasım; aslında istemediği, sürüklendiği bir hayatın diline doladığı dertlerle çıkar hayatın huzuruna. Tam da bu bağlamda bir olaya dönüşür. Yaşadıklarından sebep çaresiz her kırılmayı, her yanılmayı içine koyup oradan dünyaya bakan Kasım, sesini toplumsal rollerine göre ayarlayabildiği için bir olay olmayı sürdürür. Üst mercilere oğlunun durumuna dair mektup yazarken, dünyadan karşılık bulamasa da elindeki çaputtan umudunu kesmeyen karısıyla ve komşu kızı Suzan’la konuşurken (ayrıca Suzan’ın mahalleyi, evini terk ederken bıraktığı mektubu okurken) farklı sesler kullanmasıdır Kasım’ı “olay” yapan: “Kasım işaretparmağını havaya kaldırarak Nurcan’ın kocası sesiyle konuştu. Nurcan, dedi, sonra silersin.” (s.14)

Ayrıca ikinci bölümden sonra sadece olaya değil, bir karakterken güçlü bir kahramana da dönüşür. Mahalleye taşınmasından hemen sonra, babası ölen bir genç adamın babasının çok sevip ömrü vefa etmediği için içemediği rakıları, göz pınarlarında belli belirsiz bir ıslaklıkla Kasım’ın kucağına bırakmasıyla değişir. Ölmüşlerin ruhuna içkileri, şeker hastası içkileri, tövbekâr içkileri, insanı devlet hastanelerinin acil servislerinde rezil rüsva eden aşk acısı içkileri katılınca; ayyaşlık yolunda ilerleyen ve o günden sonra ıskatçı ilan edilen bir kahramana dönüşür. Ölülerle ilişkilendirildiği her durumda daha çok kederlenen, isyan eden, içkisini içtiği tüm ölülerin gözünü açık koyan heveslerle açlığı, coşkuyu, özlemi en derinden kavrar çünkü. Iskatçı değil, zamansız kavrayışların sahibidir artık. Hislerine sadık, yağmurdan korkan bir adam olsa da, bir kahramandır artık o: “Kasım kömür başa vurmuş gibi yaşıyordu her gün. Hafiften zehirlenmiş bünyesini insan içinde ayakta tutmaya çalışıyordu. Dünyanın doğrusunu bulunca kendi yönünü de bulacakmış gibi, bakışları hep omuz hizasında, bir şeyler aranarak yürüyordu.” (s. 93)

Bir diğer karakter; öze, aidiyete yürüyen yolun sembolü olarak yaratılan, ailesinin elektrik ustası sandığı Cengiz’dir. Oğuldur, yoldur; olanak, korku ve de cesarettir. Çocuk yaştan beri huzurun kıymetini bilen, yaptığı davranışların çoğu kibarlığın mahcubiyetiyle görünür olan, duruşu ve seçimleriyle cüssesinden büyük, ondan beklenenden fazlası olmaya cüret eden biridir. O da hislerine sadıktır, çünkü onu aidiyetine çağıran sesi duyan, duyunca da babasının bile gitmeye cesaret etmediği Güzey’e gitmek için harekete geçendir.

Kanımca romanın en güçlü karakteri, herkesin ulaşmaya çalıştığı yer olarak Güzey’dir. Güzey sadece bir toprak parçası değil, bir “aidiyetkara”dır: Gidilse de varılmayan, gidenin de yerini bilmediği gibi bulamayacağı halde hep inanarak sürdürdüğü varlık arayışının yurdu, mekânı, karası olan Güzey.

– Cengiz bu yüzden mi düşmüş Güzey’in peşine?
– Toprağını merak etmiş demek.
– Ya abi, insan bir toprağa ne kadar bağlanabilir ki?
– Ne bileyim babam ben! Bu çocuklar yataklarından ne diye böyle köpürerek akıyor, ne bileyim!” (s. 34)

Nurcan romanın kanımca, “da” karakteridir. Şöyle ki, sadece ismiyle vardır gibi görünür. Bir adamın karısıdır ve bir oğulun annesidir. Görünen değil; arka fonda izleyen, etkileyen bir gizli özne olarak, yani “da” eki gibi oğluna, şehre, mahalleye, Kasım’a “da” eklenen bir karakter. Bazen ayrı, bazen bitişik, bazen de yanlış eklenir. Metne sirayet eden okur içinse, tıpkı diğer önemli kadın karakter olan Suzan gibi “ve” karakterdir “de”. Sahneyi kuran, yöneten, oynayan ve en çok da kocasının üzerinde hüküm kurup performansı duygularla düzenleyendir. Hem de en çok sessizliğiyle bunu yapabilendir. Okur onun hem “yapabilen” hem de “yaptırabilen” olarak sesini çok net duyar: “‘Araba diyorum, çamur içinde kaldı.’ Nurcan esas lafını sesini alçaltarak Kasım’ın kulağına söyledi, ‘Az temiz bir yer olaydı şaşardım zaten’. Kasım ensesindeki Nurcan’dan koptu, başını cama yaklaştırdı, göğe baktı.” (s. 10)

Ve en mühimi; bakışlarıyla eşyanın hikâyesini duyabilen, zaman zaman o hikâyelerin cümleleriyle konuşarak anlatıyı derinleştirendir Nurcan. Kocasıyla birlikte cezaevindeki oğlunu yılmadan bekleyen, dünyaya değil hatıralara, zihnine ve en çok da alışkanlıklarına bakıp bakıp içe/dışa sessizce söyler. Davranışlarını, sözlerini perde arkasından yöneten biri varmışçasına huzursuz ve tedirgin görünen biridir. Ayarsız, zamansız bekleyişlerde değildir o; hiçbir şey için acele etmez, hiçbir yere yetişmesi gerekmez:

Nurcan, kastettiği eşyalar yerlerinde olmasalar bile, yani başka bir evin salonunda, içinde masa olmayan bir odada duruyor olsalar bile, eşyaların zihnindeki yerlerine doğru bakar, çoğu kez eliyle de o yerleri işaret eder, öyle konuşurdu. (s. 93)

Suzan romanın “ve” karakteridir. Romana, herkese ama en çok mahalleye çetrefilli bir hikâye ekleyen ve mahalleye devrisini bulmayan bir gece armağan edip evini terk etmeyi bilen biridir.Anlatıcı sesi seçmeyip, hikâyesini kendi ağzından anlatan tek karakterdir. Bu nedenle Suzan roman bütünlüğüne, sürüklenmeye dahil olmayan, en çok da kendi hikâyesinden sıkılan ve kendini evinden kopararak kaçışına hatıra olsun diye romana kendini ekleyen, çok güçlü bir karakterdir. Kasım, Suzan’ın mektubu sayesinde görünür olur mesela. Romana kendini ekledikten sonra Kasım’a ve Güzey’e ve en çok kurguya karakteristik bir hamleyle yeniden varoluş katandır: “Bütün hikâyelerin yüzlerini tek bir hikâyeye çevireceği bir an olsun istedim.” (s. 38)

Aşkı giyinmiş İnan ise kendi hikâyesinden kaçan Suzan’a olan aşkından ötürü onun yeni hikâyesinde bilerek sürüklenmeyi seçendir. Sıradan okurun gözünde silik bir şahsiyet olarak görünse de, “sevmek nedir?” sorusunu bedeniyle romanın alt anlamına ekleyendir. Suzan’ın onu sadece kendi hayallerini gerçekleştirmek ve evden kaçmak için kullandığını bilir çünkü. Ona rağmen tüm tehlikeleri göze alıp, sevdiğinin yanından ayrılmayarak sevmenin altını çift çizer. Aşkı giyinmiş bir İnan’dır o. Duygularıyla kendini açık etmekten korkmayandır.

Sema Aslan

Ve dünyayla balkonundan temas kuran Esmer Teyze, tabii ve elbette mahalleli, hapishane müdürüne yazılan dilekçeler, Suzan’ın mektubu, pus, merdiven, duvar ve özellikle çift-çalar teyp ve rüyalar gibi kişileştirilen nesnelerdir romanın karakterleri: “Cengiz ölmüş abi, dedi sanki biri. Rüyalardaki gibi, aklın kim olduğunu seçemediği insanlardan biri söylemiş olmalı bunu. (…) Ölüm, tıpkı herhangi bir duyuru gibi, seslemeli biçimde ilan olunmazsa ölen ölüme kabul edildiğini bilmezmiş. Rüyanın verdiği bilgi bu.” (s. 100)

Romanda pek çok açıdan geniş bir yer tutan ve Nurcan’ın yeni taşındıkları evde kalan üç-beş eşyadan biri olup diline sus düşenlerin sesine kelime ekleyen çift-çalar teypten de bahsetmek yerinde olacak. Çünkü Nurcan’ın sessizlik bağlamını destekleyen bir göstergedir teyp. Sembolik olarak dönemi, dış dünyayı yansıtsa da, Nurcan’ın hayatında iç sesinden kurtulmanın olanağı olması bağlamı önemlidir. Nurcan’ın içinden geçtiği acıyı başkasının sözlerinde kaybolarak hafifletme isteğinin olanağıdır bu teyp. Eve ses getiren bir penceredir. Nurcan’ın dalıp gittiği bir pencere değil, onu sesiyle “ân”a açan bir penceredir.

Oğlunun haksız tutukluluğundan sonra dizginlenemeyen (kocasının ifadesiyle) Nurcan’ın dünyanın seslerine kulak kabarttığı, sesini sesi sandığı, yaşamlarına iyi kötü avuntu katan bir karakterdir bu teyp. Susmanın daha da çoğaldığı zamanlarda, konuşacak konu olmadığı için değil, konuşulsa da “duymaya ilişmeyen” kelimeler ve soruların dilsiz kaldığı zamanların avuntusudur. Kasım karısını çift-çalar teypten kıskanır. O kadar “biri”dir teyp:

Nurcan, türküye eşlik etmeye başlayınca, buzdolabının üzerindeki çift çalar, bünyesine işlemiş türlü sesleri geçen uzun yıllara ve yemek buharına direnerek ileten bir aygıt değil de, türkü söyleyen adamın kendisi gibi kanlı canlı göründü Kasım’a. (s. 23)

Deneyimin gevşek fragmanları

Olağan akışında süren hayatın aniden değişmesindeki normalliktir aslında anlatının konusu. Değişime rağmen aynı normalin içinde süren hayatın sızısı, çabası ve basıncı, anlatının katmanlı diliyle geçirgenliğini sürdürür. Satır araları ve karakter sohbetlerinin kesik, hırıltılı soluk alıp verişleri, kurgu atmosferi ve olay akışındaki bazı belirsizlikler ve özellikle “baba” karakter Kasım’ın ısrarı, okurla mesafesiz bir yerden ilişkilenir romanda: “Kasım’ın gönlü tek bir yabancı kelimeye, gıdım mesafeye razı gelmiyordu.” (s. 115)

Roman, alışılmış dilde kendilerine yer açılmayan ve dahi girmeye de cesaret edemeyenlerin, derinlerden yükselen acı ve bastırılmış öfkeleri nedeniyle yaşadıkları parçalanmışlığın usul ama itirazlı, dayanıklı, inançlı diliyle yazılmıştır. Bu sayede bir sesleniş gibi konuşur karakterler: “Kafan harraret yapacak Suzan, dedi. A sesini ikiye böler annem. Harareti geniş geniş söylemez, sıkıştırır. Harraret. Afiyet olsun da öyle: A-fiyet olsun.” (s. 51) “Nurcan derken, Nur’u düz bir sesle söyledi, can’ı sesiyle yükselterek vurgusunu kuvvetlendirdi.” (s. 96)

Romanın ruhsal dinamiklerinin kurulmasında etkin bir duyumsamayı tesis eden bu dil sayesinde sanki bir rüyada, bir pusun içindeyizdir. Buna rağmen anlatı, “deneyimin gevşek fragmanları” ile sürmez. Okura yatay bir yerden temas eden, usulca ve içerden bir görmeyi tahsis eden bu dil sayesinde diline dert dolayanlar; devletin, ailenin, adaletsizliğin, en mühimi de belirsizliğin içinden geçerken, onların zamanına tanıklık etmeye imkân veren bir pustur bu çünkü.

Bu dil sayesinde gerçeklerin eğilip bükülerek algının nasıl değiştirildiği, bu değişimin sıradanlığının ve olağanlığının yakıcı atmosferinde ilerler roman. Tekinsiz olmadığı gibi, çaresizliğin mağdur dili de değildir. Dilin sokağından gelen seslerin metafora dönüştüğü, dil ile soluklanılan ve bu nedenle de okura içre bir yerden temas eden duyarlı bir gözün dilidir. Yazar Aslan’ın kelimelerin mecrasını yadırgamadığı bir yapı içinde kurduğu bu dille yalnızlığın en yalın halinin deneyimlenmesine olanak sağlayan ötekiliğin sesi duyulur hale gelir.

Kaynarı üstünde bir bardak çayın, gözü dönmüş akarsuya herkesi süpürüp atma niyetiyle yağan yağmurun, laf kaldırmayan başın, ne diyorsun adam sen gibisine başının üstünden bakan Nurcan’ın, böcek eklenmiş bulgur muyuz biz, diye ünleyenlerin, “teuuuu” diye gülenlerin, el kadar adamların, ayarsız bekleyişlerin söyleyemediklerine dil olur çünkü yazar:

Şehir tekne olsa, saniye dinlenmeden bağrından kova kova su boşaltırlar; o derece. Aklı olan ayağının önünü eşikten göstermez. Bağırdan su boşaltanlar hariç. Onların gözleri kara, halleri coşkuludur. Kedinin kuru yaprakla oynaması gibi oynarlar canlarıyla. Bir caka, bir fiyaka bu esnada! Arada biri bir durup gökyüzüne söyledikleri bile olur. (s. 7)

Romanın bir diğer bahsedilmesi gereken özelliği, klasik anlatılarda olduğu gibi dramatik kurgunun sürekliliği için telaşlı bir olay akışına ihtiyacı olmamasıdır. Anlatı zamanında olanların oldukça yerinde ve güçlü duygu geçişleriyle karakterlerin şimdisine etki etmesi nedeniyle hız, sürükleyicilik, merak gibi ışıkları her daim açık sahne işaretleri; yerlerini fersiz gölgeler, sis, rüya ve hatta pek çok cümlenin karaktere dönüşen akışına bırakmıştır romanda:

Mutfağı dolduran sigara dumanı boşluğa doğru kırıtım kırıtım yükselir gibi görünse de, esasında karşılaştığı engellerin etrafında dolanarak ilerledikçe seyredilir, sonra da perdeye, mutfak bezine, masa örtüsüne falan asılırdı. (s. 92)

Hissettirdikleriyle tasarlanan mekânlar

Romanda mekân bağlamı için farklı bir ele alınış tercih edilmesi de dikkate değerdir. Mekânlar, varlığın ortaya çıkmasından ve yer edinme zorunluluğundan sebep varlık göstermezler. Heidegger’ci bir yerden söylersek; varoluşsal bir ihtiyacın temel nesneleri yahut ortaya çıkma imkânı olarak varlığın muhtaç olduğu şey değildir mekânlar. Gerçeğin o herkesten daha eşitler için planlandığı adaletin ve huzurun tesis edildiği mekânlar yoktur burada. Sokak, zihin, düşünce, gölge, kutu, bardak, şişe, duvar, merdiven gibi zaman bilgisinin kurguladığı mekânlar vardır. Tekinsiz ve kaotik bir zaman bilgisinin yurdudur burası. Anlamın taşıyıcısı ve duygunun olanağı olarak tasarlanmışlardır. Duvarın sertliğini, rutubet ve soğukluğunu alan el mesela, bir mekândır romanda: “O anda herkes Kasım’ın duvarı okşayan eline bakar, o elin şefkatiyle yumuşardı.” (s. 26)

Dünyanın Kasım’a Görünüşü’nde mekânlar fayda ve işlevleriyle değil, şeklini duyguya göre hizalayan nesnelerin de hissettikleriyle tasarlanmışlardır:

Acaba gövdesi evin eşiğinden dışarı davrandığında mı, yoksa arabanın kapısını üzerine örttüğünde mi tam olarak evden kaçmış oluyordu Suzan… (s. 38)

Sonuç olarak Dünya’nın Kasım’a Görünüşü, insan varoluşunun dünya ve toplum arasındaki sıkışmışlığına dair “fakat” ve “ama”lar içermediği için değil sadece, anlam katmanlarının yüklü cümleleri nedeniyle de okunmalıdır. Politik, ekonomik ve toplumsal durumun zaman ve mekân sınırlaması olmadan evrensel bir duyuşla sunulduğu “dünya hali”nin yansıması olduğu için de... Ve kanımca en mühimi; nesnelerin cümlelerinin de anlatıya dahil edilmesi sayesinde, duygu ve düşünce düzleminde zengin anlam çatlakları yaratması ve ışığın belki bir gün sızma olanağı için de okunmalıdır.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Dünyanın Kasım’a Görünüşü
  • Sema Aslan

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Engin Barış Kalkan:

“İroni benim için bir can simidi...”

“Cenaze evlerinin bile bir köşesinde fısıltıyla konuşup kısık kısık gülüşen insanların yaşadığı bir coğrafyada ironiyi edebiyatın dışına itmek bizi sentetik, plastik bir ortama taşır.”

TAYFUN TOPRAKTEPE

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 12

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Amerikan Şarkiyatçılığı / Boşanma / Cinler / Dünyaya Baudrillard'ın Penceresinden Bakmak / Eğitimde Eleştirel Perspektifler / Eleştiri ve Hakikat / Geçiş / Son Gün / Tiziano, Su Perisi ile Çoban / Utanç Devrimci Bir Duygudur

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist