Sarıldım Çiftliği. üstüne iki kısa not:
Doğanın dilsizliği ve hikâyesizlik arayışı
Yol Çiçekleri., Güntan’ın ayrı ayrı şiir kitaplarına, romanlarına, yazılarına ve edebiyatımızdaki yerine odaklanarak yarım asırlık edebiyat serüvenini mercek altına alıyor. Haftaya yayımlanacak armağan kitaptan Tuncay Birkan’ın yazısını Tadımlık olarak sunuyoruz.
İnci Eviner, 1873 Kayıtları. (Ahmet Güntan’ın “Parçalı Ham 3., 1873 Kayıtları: Büyük Vızırtı.” şiirinden yola çıkarak.)
“Dünya kendisini Yapraklarla örtüyordu / Sarı bir sokakta bir sonbahar tünelinde / -Akdeniz’in tanımadığı bir güzellikti- / Yerden bir Yaprak kaldırıp altında dünyayı arıyordu / Bir köşe lambasını yakıyor oturuyordu / Işığın dar dünyasında kendine ait bir mekân / Kendine ait bir hayat / Kendine ait bir bilgelik buluyordu / Dünyayı kaldırdığı yaprağın altında seviyordu… // Dünyayı deli gibi anlamak anlamak istiyordu”.
Bu dizeleri aldığım “Yalnız Bir Çingene.”, Ahmet Güntan'ın ilk şiir kitabı İlk Kan.’da en çok sevdiğim şiirlerinden biriydi (Diğeri de başka birçok kişinin de sevdiğini sonradan öğrendiğim “Beyaz Peugeot.” idi bekleneceği gibi: “Herkesin herkesle sevgili olduğu bir toplumu özleyen / Ve bütün gün güneşin altında radyo dinleyen / bu çocuğu unutma / Bir gün buradan gideceğim / Sen kontağı çevir vitesi ikile beni unutma”). Kitabı 7 Mart 1986’da Mecidiyeköy’den, F/M Kültür Merkezi diye bir yerden almışım, ilk sayfasının sağ üst köşesine kurşunkalemle düştüğüm nota bakılırsa. Demek 18’ime girmemişim daha; bütün yaprakları heyecanla kaldırıp altından çıkacak dünyayı aradığım, “dünyayı deli gibi”, bir değil iki kere söylemeyi gerektiren bir hevesle “anlamak anlamak” istediğim, o yüzden de deliler gibi kitap, ama en çok da şiir kitabı alıp sağ üst köşelerine tarih ve yer bilgilerini nedense illaki yazdıktan sonra da en kısa zamanda okuduğum zamanlarda hatmetmişim demek İlk Kan.’ı da. Hemen okumuştum da çünkü “Bir ara okurum nasılsa” diye kitap almaya hem mali durumum hem de o ilkgençlik ciddiyetim maniydi; acil “duygusal eğitim” ihtiyacımı, coşup taşan ama nesnesi olmayan sevme özlemlerimle ne yapacağıma dair ipucu verecek bir şeyler bulma ihtiyacımı gidermek için, paramın yettiğince alabildiğim her kitabı neredeyse bir telaşla okuyordum.
O anlama istek ve ihtiyacı hiç kesilmedi çok şükür ama nedense bir daha hiç o beş-on yıllık dönemdeki kadar yoğun bir tutkuyla şiir okumadım; hatta uzun yıllar hiç yeni şiir okumadığım bile oldu; şiir okuma ihtiyacı duydukça dönüp dönüp o ilk göz ağrılarımı okurdum. O yüzden Güntan’ı da epey boşluklarla takip edebildim. Yine de onun kaleminden çıkan neye denk gelsem hemen okumuşumdur; şiirinden de yazılarındaki eda ve tavrından da her zaman hoşlanmışımdır. Ama Sarıldım Çiftliği. bambaşka bir eser olmuş, büyük bir eser olmuş. Öyle severek ve etkilenerek okudum ki kitabı bitirir bitirmez Twitter için uzunca denebilecek beş-altı tweetlik bir zincir yazdım duyduğum sevinçli şaşkınlığı insanlarla paylaşmak için. “Bu yazdıklarınız doğrultusunda Ahmet Güntan’ın 70. Yılına Armağan kitabına bir şeyler yazmak ister misiniz?” mealinde bir teklif gelince de onur duydum ve memnuniyetle kabul ettim ama kitabın gani gani hak ettiği gibi dört başı mamur bir eleştiri yapmaya zamanımın da –asıl önemlisi– yeteneğimin de yetmeyeceğini, vurgulamam gerektiği kadar vurguladım mı emin değilim. O yüzden burada hemen söyleyeyim: Sadece kitabın ruhuna uygun olarak, ona duyduğum sevgiyi biraz olsun gerekçelendirerek paylaşmam gerektiğini düşündüğüm için yazıyorum bu epey dağınık, hiçbir iddiası olmayan, o yüzden kısa tutmaya çalışacağım yazıyı.
Kitabın en hoşuma giden yanı, baş kahramanının doğayla, hayvanlarla, ağaçlarla, hatta kayalarla kurduğu muazzam ilişki, esasen dinlemeye ve seyretmeye dayalı öğrenme ilişkisi oldu. Zaten Güntan daha kitabın başına koyduğu iki epigrafla asıl meselesinin doğa olduğunu işaret ediyor okura. Bu epigraflardan biri –“Dünyada en büyük bahtiyarlık tabiatı anlamaktır”– benim de çok sevdiğim ama eserlerinde tabiata pek rastlamadığımız, ziyadesiyle şehirli bir yazar olan Hüseyin Rahmi’ye ait. Zaten Yaşar Kemal gibi birkaç istisna hariç nesir edebiyatımızda doğaya özel, ayrı bir anlam ve değer yükleyen pek yazarımız yok; bu anlamda Romantizm –diğer epigraf da İngiliz Romantiklerinden Keats’ten alınmış bu arada– pek uğramış değil bizim topraklara (Şiirimizde doğaya açılmanın daha çok örneği var. Güntan da onlardan birine, İlhan Berk’in Günaydın Yeryüzü’ne selam çakmış zaten bir yerde). Güntan bu bakımdan gerçekten istisnai bir itina ve okura da bulaşan bir “bahtiyarlık” sergiliyor bu kitapta tabiatı anlamaya, anlamlandırmaya çalışırken. Kayalara, ışıklara, ağaçlara ve tarlalara özel isimleriyle hitap ediliyor bu romanda; eşekler (Badem ile Karanfil), inekler (Başkan ile Sarıkız), koyunlar (Hoşaf ile Şurup), keçiler (Kontes ile Lokum), köpekler (Bino ile Azorka), kediler (Müdür, Şizo ve Pis Burun) ve de –romanın başlangıç imgesi olduğunu Güntan’ın K24’e verdiği söyleşiden öğrendiğimiz– tilki (Battal), hepsi de ayrı kişilikler olarak öne çıkıyor, dahası metin boyunca insanlarla eşit ağırlıkta, hatta bazen daha önemli bir rol oynuyorlar.
Dünya edebiyatında da bunun pek fazla örneği yok bana kalırsa. “Nasıl yok, koskoca fabl geleneği ne peki?” diyen çıkar mı bilmem ama hemen cevap vereyim: İnsana özgü karakter özelliklerini, mizaçlarını filan cisimleştiriyor değil bu kitaptaki hayvanların herhangi birisi. Zaten kitabın bir yerinde de bu “La Fontenci” geleneğe açıkça mesafe konuyor: “Hayvanların duygularını insanlara benzetip La Fontencilik yapmak istemiyorum ama Battal’ın gözlerindeki duyguları tanıdığıma yemin edebilirdim” (100. –Dipnot koymak istemediğim için yazı boyunca alıntıların sonunda sayfa numaralarını bu şekilde yazacağım). Yine bu gelenekte pek sevilen şeyi yapıp hayvanları konuşturmuyor asla Güntan. Aksine hepsi tam da dilsizlikleriyle, daha doğrusu dile ihtiyaç duymamalarıyla müthiş bir imrenmenin nesnesi konumundalar. Bir yanıyla dile duyulan güvensizliğin ve dil-ötesi bir buluşma imkânı arayışın romanı bu zaten. Sevgiyi hep riyayı ve yalanı da beraberinde getiren dil yoluyla, konuşma, anlatma yoluyla değil; mesela sadece sarılarak veya hayvanlar gibi yalayarak gösterme fantezisinin, hatta ütopyasının romanı: “Karanfil yanlarına gitti, ilk keçinin başını yalamaya başladı. Ben de birini yalamak istiyorum. Sevgimi yalayarak göstermek istiyorum. Yakınlık kurmak istediğim birini gördüğüm zaman ona koşmak, sarılmak, onu yere devirmek, onunla itişip kakışmak, boynunun kafasını yalamak istiyorum. Yorulunca aynı Karanfil ile beyaz keçi gibi yan yana yatıp aynı yöne bakmak, sonra tekrar sarılmak, sonra birden kalkıp yoluma devam etmek istiyorum. Buranın adını şimdi daha iyi anladım. Sarıldım Çiftliği.” (52) Kendisine Yunus Ayvaz adını veren (zaten gerçek adını bilmeyiz, bilmemiz gerekmez) kahramanımızın sevgilisi Emine’yle ilişkisinin modelidir de bu ilişki tarzı: Emine bir nedenle hiç konuşmadığından, o idealleştirilen hayvanlar gibidir: “Emine ile aramızdaki konuşmaya dayalı olmayan aşkı seviyordum. Birbirimize duyduğumuz aşkı etrafımızdaki her şeye yansıtarak içinde yaşadığımız şeyler dünyasını anlamayı birbirimize kolaylaştırıyorduk. Aşktı her şey, sarılmak için gelmiştik buraya, birbirimizi bulmuştuk, sarılmıştık.” (244) Hayvan dilsizliğinin ruhu okşayan bir yanı da kimlik sormayışları, hesap sormayışları, “kabahat” aramamalarıdır (59). Zaten dilin ve kimlik takıntısının kayboluşa sürüklediği insanların tersine kendi varlıklarını aramaz hayvanlar, “kendilerinin kavuşuğu”durlar (185). Başka bir zihni anlamanın hiç mi hiç kolay bir şey olmadığını anlar insan kaba saba klişelerle hüküm vermeyi bırakıp onları uzun uzun seyrettiğinde: “Başkasının zihni her zaman bir bilmecedir” (72). Kendilerini “hazza açma, teslim etme” konusunda da insanlara öğretecekleri çok şey vardır “yoldaş” hayvanların (“Yunus Ayvaz’ın bir çiftliği var, çiftliğinde yoldaşları var”). Sadece hayvanlardan değil, doğanın tamamından da çok temel şeyler, mesela insan ayrıcalığı olduğu sanılan düşünmenin yolları öğrenilebilir. Yunus Ayvaz şöyle der bir yerde: “Tabiat benim için bir fantazya olmaktan çoktan çıkmıştı. Doğru düşünme sanatını öğrendiğim bir hareket alanı olmuştu.” (174) “Her şeyi düşüne düşüne, anlaya anlaya yaşama” uğraşında en çok yardımı “şeyler dünyasının hayranlık uyandıran imkânları”ndan alıyor, kafasını en çok Kır At adını verdiği tor kayalıkları üzerindeyken toparlıyordur.
Yazar demin bahsettiğim söyleşide bir tür esin kaynağı olarak Duras’yı anmış. Ben Duras’yı pek tanımıyorum ama okurken sık sık Platonov geldi aklıma; kurda kuşa, toprağa, suya, canlı cansız bütün doğaya olağanüstü bir sevgi ve şefkatle yaklaşan, hayvanlardan, bitkilerden alegori yapmak için değil hem yabancı hem sevilesi varlıklar olarak bahseden müthiş yazar Platonov. Doğadan düşünme imkânları çıkarmaktan bahsedilen kısımlarda da Tournier’nin o müthiş Cuma’sını hatırladım. Bütün yazdıklarında “riyasız sevme”nin ne kadar, hangi koşullarda, kimler için mümkün olabileceğini, sık sık ümitsizliğe de düşerek sorgulayan Sait Faik’in de akla gelmemesi mümkün değil tabii “Herkesin herkesle sevgili olduğu bir toplumu özleyen” bir şair tarafından yazılsa da “sarılma”nın açmazlarını da dile getirmekten geri durmayan bu romanı okurken: Bir yerde şöyle uyarır çiftliğin kurucusu Namık Bey, Yunus Ayvaz’ı: “Sarılıp iç içe geçme isteğinin dibi yoktur. Birinin içine girip oraya tamamen yerleştiğin zaman da sen yok olursun… Birine çok sarıldığında bir yandan da sanki yanlış bir şey yapıyormuşsun gibi bir sıkıntı olur içinde, o sıkıntıyı ciddiye al.” (140-1). Bir yerde de çiftliğin hayat damarı denebilecek Ercüment hatırlatır sarılınmayı hak etmeyenlerin varlığını kendisinin neredeyse iki katı yaşındaki Yunus’a: “Yazık, üzülüyorum İsmail’e dedim, bir sarılanı yok. Uzun bir sessizlik oldu… Kendini tuttu tuttu sonra birden bana dönerek Abi sarılma dedi, Bu insanlar sarılmaktan anlamaz, üzerler seni.” 153). Başkarakterin “büyüklerin dünyası” denen şey karşısında duyduğu tiksintiyle karışık ürperme ve “toy bir hevesle önündeki belirsizliğe” (16) duyduğu safdilce inanç da Gombrowicz’i aklıma getirdi yer yer.
Ama kitap boyunca hep Dostoyevski'yi düşündüm aslen... Bahtin onun karakterlerinin “nihaileştirilmeye”, yani başlarına gelmiş şu veya bu olay yüzünden haklarında son sözün söylenmesine nasıl direndiklerini anlatırdı o olağanüstü Dostoyevski Poetikasının Sorunları kitabında. Güntan’ın bütün karakterleri de, “hikâyelerine, geçmişlerine hapsedilmek”ten ve “insanların hikâyelerini yiyip bitirmesi”nden korkuyorlar en çok; “çareyi olanların içinden bir kutudan çıkar gibi çıkmakta” (56) arıyorlar ve Bartleby’nin diyeceği gibi “anlatmamayı tercih ediyorlar”. Samimi olabilmek için sonsuz bir yakınlık ve şeffaflıktan ziyade mesafenin ve opaklığın şart olduğunu anlatan Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşü’nden çok etkilenmiştim, birkaç kere aklıma geldi kitabı okurken. Bu anlamda geçmişin yükünü tamamen atıp sıfırdan başlamak ne ölçüde mümkün sorusunu sınayan bir roman bu esasen. Hikâyelere çok inanılan bir dönemdeyiz, malum, sadece Amerikan filmlerinde değil artık haber bültenlerinde bile “insan hikâyeleri” anlatmaya, empatiyi hikâyeyle yakalamaya, yani her şeyi ama en çok da insanı ezip geçen olayları durmadan, tekrar tekrar, ad nauseam anlatmaya çalışan bu dönemin, aynı zamanda kimlik meselesinin ezici, yorucu, bıktırıcı bir ağırlık kazandığı bir dönem de olması boşuna değil. Güntan işte tam da bu ikili kıskaçtan kaçma yolları hakkında düşünmek, bizi de düşündürmek amacıyla yazmış gibi geliyor bana bu “hikâyesizliğe” ve yeniden başlamaya övgü metnini. Bir tür minyatür ütopya aramış. Ama çatık kaşlı bir ciddiyetle değil, muazzam bir yeryüzü sevgisiyle (“dünya sevinci”nden bahsediyordu galiba bir yerde) hoş bir mizah duygusunu ve dünya ağrısını rehber edinerek yazmış.
Kâhin filan değilim, bu dönemin bütün eserlerini yakından takip edip de yazan biri olmadığım için ne değeri olduğunu bilmiyorum ama şunu söylemeden bitirmek istemiyorum: Türkçede bu dönemden ileriye kalacak birkaç eserden biri olacak bence Sarıldım Çiftliği.
Hazırlayanlar: Donat Bayer, Ömer Şişman
160. Kilometre
Mayıs 2026
424 s.
Kitaba katkıda bulunanlar:
Ada Pancar • Ali Özgür Özkarcı • Batuhan Saç • Bige Örer • Burak Acar • Burak
Fidan • Cengiz Bulut • Deniz Akhan• Donat Bayer • Efe Murad • Elif Sofya • Elvin
Eroğlu • Esra Özdoğan• Fatih Altuğ • Fatih Özgüven • Fatma Nur Türk • Hasan
Bülent Kahraman • Hasan Cem Çal • Haydar Ergülen • İlker Hepkan • İlker Şaguj •
İnci Eviner • Kadir Kılıç • Levent Karataş • Liman Mehmetcihat • Mahmut Sefa İpek•
Mehmet Davut Özdal • Melek Aydoğan • Mert Çakırcalı • Milât Özçelik • Murathan
Mungan• Murat Üstübal • Murat Yalçın • Musa Günerigök • Münir Yenigül • Osman
Konuk • Ozan Utku Akgün • Ömer Şişman • Rahman Yıldız • Reha Erdem • Salih
Yurttaş • Sinan Özdemir • Suat Baran • Tarık Günersel • Tuncay Birkan • Yankı
Yazgan • Zafer Zorlu
Önceki Yazı
Hande Ortaç:
“Kimin hikâyesini neden anlattığımın benim için anlamı büyük.”
“Yazıyla açtığım alanda, beni kıskıvrak saran olumsuzluklarla baş edebilmek ve belki bir çıkış yolu araştırmak için yazıyorum. Yazıyla politik bir ilişki kuruyorum.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 19
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Deniz, Şimdi / Dipte / Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı? / İşte Böyle Yarattım Şiirimi / Lütfen Alkışlamayın / Melanie Klein, Melanie Klein! / Mimarlığın Halleri / Saf Canavar / Sinemanın Poetikası / Ufuk Yolculuğu