• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Hande Ortaç:

“Kimin hikâyesini neden anlattığımın benim için anlamı büyük.”

“Yazıyla açtığım alanda, beni kıskıvrak saran olumsuzluklarla baş edebilmek ve belki bir çıkış yolu araştırmak için yazıyorum. Yazıyla politik bir ilişki kuruyorum.”

Hande Ortaç

AYNUR KULAK

@e-posta

SÖYLEŞİ

7 Mayıs 2026

PAYLAŞ

Sohbetimize web sitenizde sizinle ilgili yazılmış bir tanımla başlamak istiyorum. “Yazar, konuşmacı ve kolaylaştırıcı.” Yaşamak ve yazmak, yaşarken hem yazıp hem konuşmak ve hiç de kolay olmayan “kolaylaştırıcılık” meselesi bu eksenin neresinde duruyor veya nasıl bir denge sağlıyor?

Hayatımı bir süredir sadece yazıyla ve onun çevresinde gelişen işlerle idame ettirmeye çalışıyorum. Öncesinde yazmak, üzerine konuşmak ve düşünmek üzerine kurulu bir hayatın büyük bir girdap yaratacağını ve beni içine alıp öğüteceğini düşünür, buna cesaret edemezdim. Aklımın içine hapsolup yalnızlaşacağımdan endişe duyardım. Fakat bir süredir sadece yazdıklarım, yazmayı anlattığım atölyeler ve yazdıklarım üzerine yaptığım konuşmalarla uğraşırken, bu yeni halin o kadar da korkulacak bir düzen olmadığını keşfediyorum. Ben kendinden sıkılan bir insanım. Sanırım hayal kurmanın ve yeni hikâyeler anlatmanın en büyük faydası da bu can sıkıntısını gidermek. Aklıma yatmayanları yıkıp başka hayatları, yolları, maceraları, hatta yapamayacaklarımı, yeni olasılıkları düşünmek. Kısacası, oyun oynama halini sürdürmek. Şimdi bu düzen sayesinde bu girdabın pek de fena olmadığını, hatta başkalarını dahil ettikçe oyunun daha da eğlenceli bir hal aldığını görüyorum. Ayrıca yazı pratiği, aklındakini kâğıda dökmek ve bunu sistematik bir şekilde sürdürebilmek, diğer insanların ilgisini çekiyor. Atölyeler ve konuşmalar sayesinde buluştuğum insanların hayatlarını bu yönde kolaylaştırabiliyorsam ne mutlu bana! En çok bu kısımda eğleniyorum ve çok şey öğrenebiliyorum diyebilirim.

Öykülerle başlıyorsunuz yazarlık yolculuğunuza, Sakinler (2023) ve Sus (2026) romanlarıyla devam ediyorsunuz. Yazmak meselesi nasıl bir kişisel, zihinsel, duygusal ihtiyaçtan doğdu sizin için?

Yazmayla ilişkim çok sıkı bir okur olmamla başlıyor ve her şey o biraz önce bahsettiğim can sıkıntısıyla ilgili. Çocukluğumda benden bir yaş küçük kardeşim olmasına ve birlikte harika oyunlar kurup oynamamıza rağmen, bugünkü gibi yoğun ve renkli bir uyaranlar dünyası içinde yaşamıyorduk. Bu da sıkılmak için bol bol vaktimiz olduğu anlamına geliyordu. Okumak benim çok küçük yaşlarda bulduğum, şahane bir eğlence yöntemiydi. Zamanla bu pratik, hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya doğru boyut değiştirdi. Tıpkı okuduğum romanlardaki insanlar gibi günlük tutar, derdimi yazarak anlatmaya çalışırdım. O yüzden, yazmak ilk başlarda okumanın yanında bir gereklilik gibi hayatıma girdi. Yıllar içinde bu alışkanlık benim hayatla başa çıkmamı sağlayan bir yönteme dönüştü. Bunu terapötik bir anlamda söylemiyorum. Koca evrende minicik bir birey olarak var olmak, hayatı anlamak ve anlamlandırmak; haksızlıklarla, içinde kavrulduğumuz şiddetle, anlam veremediğimiz gidişatla baş etmek çok güç. Yazıyla açtığım alanda beni kıskıvrak saran olumsuzluklarla baş edebilmek, başımıza gelenleri sindirmek ve belki bir çıkış yolu araştırmak için yazıyorum. Yazıyla politik bir ilişki kuruyorum. Benim için kimin hikâyesini neden anlattığımın anlamı büyük. Yazarak kurulu düzenleri değiştirmek mümkün değil, bunun da farkındayım fakat değişim attığımız tohumlarla başlayacak; buna inanıyorum.

O halde hemen şu soruyu sorayım: Son iki metninizin roman olması kendiliğinden bir süreç içerisinde mi oldu, yoksa roman yazmak bir düşünce olarak kafanızda hep var mıydı?

Yazmaya öyküyle başladım. Hâlâ da kendimi yazı üzerinden tanımlamam gerekirse, öykücüyüm derim. Roman yazarken de her bölüm üzerinde bir öykü bilinci ve fikriyle çalışıyorum. Öykünün dar alanda yarattığı etkiyi roman gibi uzun bir anlatıyla vermenin kolay olmadığının da farkındayım. Diğer yandan, benim için anlatmak istediğim hikâyenin ihtiyacı olan yöntemi doğru tespit etmek çok önemli. Her şey roman olacak kadar dallı budaklı olmamakla birlikte, bazı anlatılar da öyküden taşıyor, kurgu genişliyor. Hikâyeyi doğru analiz ederek ihtiyacı olan formda yazmayı önemsiyorum. Sorunuza cevabım biraz dolaylı oldu ama şöyle diyebilirim; bir gün roman yazacağımı biliyordum fakat ne zaman yazacağımı kestiremiyordum.

Sus ile ilgili ilk konuşmak istediğim, romanın ismi. Okur okumaz bir emir kipi olarak algılanıyor fakat bir ünlem işareti kondurmamışsınız yanına. Romanın ismini neden “Sus” koymak istediniz?

Sanırım kitap isimlerinde okurla iletişime geçmeyi seviyorum. Öykü kitabım Daha İyi misin? mesela; içindeki öykülerden bağımsız, doğrudan okura sorduğum bir soruydu. “Sus” ismine de benzer bir eğilimle karar verdim. Fakat bu sefer isim sadece okura seslenmiyor; ilk hedef kitabın kendisi. Roman karakterleri metin boyunca kendilerine ait birçok bilgiyi açık ediyorlar. Kitabın kapağındaki “Sus”un bir tılsım gibi romanı sırlayıp içindekilerin ortaya dökülmesini engellediğini düşünüyorum. Diğer yandaysa okura dönük bir nida var. İçinde yaşadığımız çağın gürültüsü sebebiyle, duyulması gereken hakikatler bize ulaşamıyor. Kimin sesi daha gür çıkıyorsa, onun anlattıkları kulaklarımıza varabiliyor. Doğru ve gerçek her zaman yeterince popüler olamıyor; aradaki kalabalıkları aşamıyor. “Sus” nidasıyla etraftaki gürültüyü bastırıp; okurun, kitabın anlattıklarına kulak vermesini rica ediyorum diyelim.

“Susmak” bir eylem biçimi aynı zamanda. Buradan yola çıkarak; sizin için bu durum bir bastırma mı, bir direniş mi, bir korunma biçimi mi?

Susmak benim için dinlemenin başlangıcı. Dinlemek de anlamaya niyet etmek demek. Susma kabiliyeti hepimize bahşedilmişken, bu yeteneğimizi pek kullanmadığımızı düşünüyorum. Oysa dinleyince ne çok şey öğreniyoruz! Susarak yarattığımız boşluklardan korkuyoruz sanki. Etrafımızda duyulmayı bekleyen ve anlaşılmaya can atan o kadar çok ses var ki... Belki de yeri geldiğinde susarak ve dinlemeye başlayarak birçok eylemin yapamayacağından daha fazla şey başaracağız.

Dijital dünya ve bu dünyanın içinde bir erkek, bir kadın, iki karakter ve bir şehir: İstanbul. İlk olarak karakterler mi yerleşti zihninize, yoksa konu mu? Bir de tabii romanın ilk kıvılcımlarını, hikâyeyi yazmaya sizi iten temel duyguyu ya da düşünceyi de merak ediyorum.

Hande Ortaç
Sus
İletişim Yayınları
Mart 2026
159 s.

Hikâyenin fitilini ilk ateşleyen adaletsizlik duygusuydu. Yani Sus, adalet duygusuyla doğrudan bağlantılı bir metin. Bir ideolojinin borazancısı olan Erkek’in artık kulaklarımızı sağır eden gürültüsü içimi kıymıştı. O yüzden Erkek’i, dünya düzenini korumaya ant içmiş muhafazakâr trol ordularının hizaya sokmaya çalıştıkları gerçek bir Kadın’la yüz yüze getirmek istedim. Kısacası, önce öfke vardı içimde; sonra bu öfkeden karakterler belirmeye başladı. Bu karakterleri yan yana getirerek kimin kim için adaletin peşinde olduğunu ortaya çıkarmaya çalıştım. Kadın karakteri kendi için neyin iyi olduğunu herkesten daha iyi biliyor ve bunun için kendi imkânları dahilinde çabalıyor. Şişirilmiş erilliğin verdiği güvene dayanarak adalet, hak, hukuk dağıttığını iddia edenlerin yerlerini gerçek bir kadın karakteriyle sarsmayı amaçladım.Onun yalınlığının her türlü gösterişe en güçlü cevap olacağını düşündüm; umarım başarabilmişimdir.

Tüm bunların yanında, bu kitap İstanbul’la doğrudan ilgili. Bu kadar büyük bir kentin, metropolün içinde barındırdığı şiddetin farkında olmalıyız. İçinde yaşıyorsanız zaten şiddetin her türlüsüne maruz kalıyorsunuz. Bir noktadan sonra bu durum doğal bir hal alıyor. Farkında olmadan bu habitatta çocuklar yetişiyor, şiddet kuşaktan kuşağa el değiştiriyor ve kanıksanarak vazgeçilmez bir parçamız haline geliyor. Romanı yazmaya başladığımda, adaletsizliğe duyduğum öfkeyle daha da belirginleşen şiddet olgusuna da bakmak istedim. Şiddetin toplumsal cinsiyet üzerinde farklı etkileri ve sonuçları olduğunu gözlemledim.

Roman bir “Prolog”la başlıyor ve ben bu önemli girişi sizinle “erkeklik” meselesi üzerinden konuşmak istiyorum. “Erkeklik” meselesinin ta avcılık-toplayıcılık çağlarından içinde yaşadığımız çağa kadarki dijital yaşam sürecinde pek de değişmediğini anlatmak istiyor sanki bu giriş bize. Şiddetin her türlüsünü içinde gizleyen bir mesele olarak, dijital çağdaki trollüğü ilkel dürtülerin hâlâ var olduğu yönünde yorumlayabilir miyiz?

Teşekkür ediyorum, tam da ima ettiğim durumun adını koyduğunuz için. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının her zaman karşısına konan avcı-toplayıcılıktan gelen doğal işbölümü açıklamasıyla ve değişen zamanı dikkate almayan bu muhafazakâr öğretiyle ilgili çok ciddi sıkıntılarım var. İkili cinsiyet sisteminin devamlılığı için bu harika kılıfın dayatıldığını düşünüyorum. Olgunun bilimsel gerçekliğinden farklı bir ısrarın altını çizmeye çalışıyorum. İçinde yaşadığımız dünya, dönemin paradigması, hayatlarımız zamanla değişiyor. Artık insanların cinsiyetlerinden bağımsız olarak barındırdığı bambaşka potansiyellerden bahsetmemiz gerektiğini düşünüyorum. Madem konu sürekli dönüp dolaşıp arkaik köklere geliyor, öyleyse ben de bunun parodisini yapıyorum.

Diğer yandan, av bence adaletsizlik kavramını ortaya koymak için müthiş bir metafor. Masum, doğal ortamında tehlikenin farkında olmadığı için savunmasız varlıkların dünyasına, kamufle olup silah kuşanarak sızmak ve canlarına kast etmekten daha adaletsiz bir şey olamaz herhalde. Karşıdaki canlıya söz hakkı, mücadele etme, savaşma ve dolayısıyla hayatta kalma şansı vermemek, tam da içinde bulunduğumuz Antroposen çağın mükemmel bir analojisi. Biz doğayı işgal ediyoruz, ele geçiriyoruz ve açgözlülüğümüz nedeniyle birçok varlığa hayatta kalma şansı vermiyoruz.

Romandaki Erkek karakteri de avda payına düşen hakkın peşinde. Avı, avcıyı, durumu sorgulamıyor. Çünkü bir erkek olarak bu eril düzende haklı bir payı olduğuna kani ve bunu almak için savaşmaya hazır. Sistemin şiddetine maruz kalmış, kendine biçilen acıyı çekmiş ve şimdi güce sahip olma sırasının kendinde olduğuna inanıyor. Diğer yandan, her şiddete maruz kalan aynı içgüdüyle, arkaik itkiyle davranmıyor; bunu biliyoruz. Fakat babadan oğula, atadan çocuğa geçen bu iktidar hırsı, Erkek’in hayata tutunmasındaki en büyük motivasyon.

Dijital dünyada trol olmak sahte kimlikler demek, hiçbir meselenin asla küçük kalmaması demek, büyük algı oyunları sahasına girmek demek; mesela vatanperverlik gibi, mesela inançlarımız gibi, mesela ekonomi gibi. Çok maskeli bir yapıları vardı zaten erkeklerin, dolayısıyla dünyayı yöneten kapitalizmin. Dijital çağla beraber bu daha da belirgin hale geldi; karşımızda nasıl bir trol, aslında nasıl bir “erkek” var, bilmiyoruz. Sosyal ağlar hayatımıza girdi gireli, temelde bazı erkeklik kodları aynı kalsa da, çoğu kod değişti.

Bahsettiğiniz bu kodlar, gücü ve kapitali elinde tutmayı arzulayan o tutucu bakışın anahtarı. Tüm topluma haddini bildirerek, korkutarak ve yanında olanları yani brolarını yücelterek yapılan toplum mühendisliğinin yapıtaşları aslında.

Yazma esnasında sizi de bu kodlara dair şaşırtan veya daha da farkında olmanızı sağlayan şeyler oldu mu?

Bugün yaka silktiğimiz erkeklik kavramını yine toplumsal cinsiyet açısından okumak zorundayız. Kendini erkek olarak tanımlayan bireyler kendi cinslerinin belirlediği birtakım standartlara da uymak zorundalar. Neden bahsediyorum; ilk aklıma gelenleri sıralayayım: Saçı sakalıyla, kasıyla, bedeniyle “erkek adam” gibi görünmek; duygularına değil aklına uymak; münasip bir hanımla evlenmek; bir aile kurup soyadını devam ettirecek çocuk/çocuklar yapmak; ekonomiyi sırtlanıp aileyi geçindirmek; kadınların namuslarının bekçisi olmak, kıvırtmamak, ağlamamak; gerekirse silah kuşanıp vatanı savunmak, vs. Erkek olarak tanımladıklarımız ancak bu kalıplara uyarlarsa, önce ailelerini, sonra da toplumu yönetme kudretine erişebilirler. Rolünün gereklerini yerine getirse de, her erkek bu makbul erkeklik tanımlarını dolduracak kapasitede değil. Romandaki Erkek de, fiziksel özellikleri sebebiyle çocukluğundan beri hem yaşıtları hem de babası tarafından hor görülüyor. Bütün arzusuna rağmen bir türlü kabul gören bir erkek olamıyor. İşte tam da burada sanal dünyanın sağladığı maskeler devreye giriyor. Fiziği sebebiyle göğüs göğse mücadeleye giremeyecek bir birey, sanal dünyadaki orduların generali olabiliyor. Kodların değişmesinden değil de, fiziksel kamusal alanının sanal âlemde genişlemesinden bahsediyoruz. Sosyal medya Instagram, Facebook, TikTok adları altında yeni kamusal alanlar yarattı. İster sanal ister fiziki olsun, bu alanların işleyişi aynı; tanımla, şekillendir, yola gelmezse şiddete başvur, çünkü bu senin hakkın. Olmadı mı, baştan başla. Tüm bu sebeplerle, yazarken fark ettiğim şey, kuralları biraz farklı olsa da, aynı mücadele içinde yeni cepheler açıldığı. Bu cephelerde amaç değişmiyor; erklerin pastadan hakları olan payı almaları.

Kadın karakterimizi de konuşmak istiyorum elbet ve elbette hamile olması üzerinden; bu anlamda neyi temsil ettiği üzerine konuşmak istiyorum. Sanal âlemde kadın olmak ve trol erkek karakterimizin hamile bir kadınla hikâyeyi sürdürüyor olması metin açısından önemli bir katman. Kadına dair kodlar çok değişmiyor sanki, öyle değil mi? Ya da değişiyor ama kadınlara karşı şiddet, zorbalık ve algı oyunları hızını hiç kesmiyor.

Yazarken bilinçli olarak bireyleri harekete geçiren, bam tellerine basıp olağan hayat akışını kırdıkları durumları keşfetmeye çalışıyorum. Romandaki Kadın da şiddetin her türlüsünden nasibini alarak hayatı şekillenmiş bir insan. Başka bir gerçekliği ya da bir deneyimi olmamış. Yine de Erkek’ten farklı olarak şiddetin failin olmayı reddediyor. Ta ki hamileliğine kadar... Kitabın heyecanını açık etmek istemediğim için daha fazla detay veremeyeceğim ama Kadın’ın hamile olması, onu harekete geçiren bir kaldıraç gibi. Benim açımdan da Kadın karakteri için biçtiğim kaderin kırıldığı yer. Bu karakter romanda tamamen off-line olarak kurgulandı. Yani sanal âlemle hiçbir bağlantısı olmadığı gibi, bu alana girişi de mümkün değil. Oysa sanal dünyada bu kadının kimliği ve kaderi hakkında bir fikir birliği var. Bu insanların çoğunlukla kurban ve edilgen oldukları varsayılıyor. Hatta ardına saklanılan maskelerin verdiği güvenle, hatları oldukça keskin çizilmiş bir hayatı yaşamaları ve toplumun sırtlarına yüklediği beklentileri karşılamaları bekleniyor. Bu karakterle yapmak istediğim, sosyal medyanın umarsızca şekillendirdiği ve kalıplara hapsettiği cinsiyetin off-line’da yani gerçek hayatta başka varoluş olasılıklarını barındırdığını gösterebilmek. Sosyal medya yeniden tasarlamıyor bence; olanı iyice uca çekip beklenti duvarlarını yükseltiyor. İçinde bulunduğumuz hapishanenin duvarlarını kalınlaştırıyor. Akışkanlık, biriciklik görmezden gelinip sert kalıpların içine hapsediliyoruz. Beklentilerin yaygın olması doğal ve gerçek oldukları anlamına gelmiyor. Sanal âlemin yaptığı şey, kırk kere tekrar edilenin artık doğru olduğu yanılsamasını zihinlerimize nakşetmesi. Bilerek, isteyerek maruz kaldığımız bu ortamın bizi şekillendirdiğinin farkında olmalıyız.

Hande Ortaç

Sus’taki politik arka plan, sınıfsal arka plan ve bunlara istinaden trollük mekanizmasının daha çok yuvalandığı ve ürediği yerler çok önemli. Bu arka planda gibi görünen dinamiklerin gücünü konuşmak istiyorum sizinle. Biz katman katman görüyoruz bu mekanizmanın gücünü; fakat siz metinde özellikle nerelerde daha çok kullanarak bizim görmemizi sağlamak istediniz?

Karakterleri toplumsal arka planlarından bağımsız düşünmek benim için çok zor. İstanbul birçok toplumsal katmanı aynı anda barındırabildiğinden, anlattığım hikâye için olanaklı bir kanvas oldu. Şehir yaşamında bu yan yanalık bizi daha anlayışlı kılmıyor. Sohbet etsek bile, karşılaştığımız kişilerle derin bağlar kuramıyoruz. Tıpkı gerçek hayattaki bu imkânsızlık gibi, karakterlerime de anlaşılma ve birbiriyle empati kurma şansını vermedim. Onlar yan yana gelen, uzun uzun konuşan ama birbirlerine yakınlaşma olasılığı olmayan iki kişi. Zaten en yakıcı hikâyelerini birbirlerine anlatmaktan imtina ettikleri anda, anlaşmak için en kıymetli fırsatı da kaçırıyorlar. O yüzden, anlamak için dinlemek, bunu başarabilmek için susmak ve edilgenliği kabul etmek belki de en gerekli tavır. Oysa bir trolün susturmaya çalıştığı kişi için aynı niyette olduğunu söylememiz mümkün değil. Oradaki susturmada dinlememe niyeti, kendi derdini dikte etme telaşı var.

Mekânlar da bir o kadar önemli. Bir kere başlı başına bir İstanbul gerçeği var bu dijital mekanizmada. Kadın ve erkeğin kesiştikleri bir apartman katı var. Karakol, medya binası, operasyonlar, vb. derken; mekânlar yaşam alanları ve barınma, para kazanma, iletişime geçme yerleri değil de, stres, çatışma, şiddet içeren yerler olarak karşımıza çıkıyor. Sizin ayrıca bu eksende de çalıştığınızı ve bilgi topladığınızı düşünüyorum.

Sus polisiye bir eksende ilerliyor ve daha önce söylediğim gibi, adalet duygusuyla doğrudan bağlantılı. Fakat adalet sadece karakolda ya da mahkeme salonunda aradığımız bir olgu değil. Günlük hayatımızın her ânına sızmış bir değer. Tenceredeki yemeği tabaklara dağıtırken bile bir adalet mekanizması çalışıyor. Ben de romanı yazarken adalete yön veren mekânlar üzerine düşündüm. Televizyon ve sosyal medya; adaleti yönlendirme, kamuoyu oluşturma kudretleri sebebiyle karakollara eklendi. Biraz önce sosyal medyanın etrafımızdaki hapishanenin duvarlarını kalınlaştırdığından bahsettim; fakat her şeyde olduğu gibi, sosyal medyanın olumlu tarafları da var. İnternet ve sanal âlemin bilgiye erişimi daha demokratik kıldığı kaçınılmaz bir gerçek. Her şeyden önce; bu çağın insanı, hatta bilgisayar teknolojisinin günlük hayatın büyük bir parçasına dönüşmeye başladığı ilk anlarına tanıklık etmiş kuşağın bir bireyi olarak, bu mecranın bir mekân olarak imkânları ve imkânsızlıkları üzerine çok düşündüm. Yeni medyanın ve geleneksel medyanın temsillerine bir daha yakından baktım.

Bunun dışında, özellikle karakol bölümleri için bol bol Türkçe polisiye okudum. Ayrıca YouTubegibi mecralarda, polis gücünün içinden kimliklerini gizleyerek içerik üreten birkaç kanalı keşfedip onların gözünden teşkilatı anlamaya çalıştım. Çok eğlenceli bir hazırlık süreci geçirdiğimi söyleyebilirim.

Hikâye “Epilog” ile sona eriyor ve yer yer birtakım boşluklar bırakarak bitiyor. Okurun Sus ile nasıl bir ilişkisi olsun istediniz? Biraz daha açacak olursam; Sus’un bizlerin ruhunda, düşüncelerinde bir rahatsızlık yaratıp konfor alanlarımızdan çıkmamızı sağlaması gibi bir hedefiniz oluştu mu hiç?

Sus büyük ve sağaltıcı bir finalle bitmiyor. Bunun altını çizmem gerek. Çünkü gerçek hayat da böyle değil. Kurmaca dışında mümkün olmayan bir rahatlamayı okura yaşatmaya da hiç niyetim yok. Tam da söylediğiniz gibi, okurun oturduğu yerde huzursuz olmasını istiyorum. Tüm mekanizmalarıyla gerçeğin nasıl çarpık bir şekilde inşa edildiğini göstermeyi, bizim de bunu bile bile sesimizi nasıl yükseltmediğimizi göstermeye çalışıyorum.

Yine de Sus küçük bir umutla bitiyor. Üzerimize çöken bu karanlığın aydınlanma olasılığına tutunuyor. Gencecik kadınların, birbirlerinin omzunda ağlayan kuirlerin, her şeye rağmen sabah kalkıp yaşam mücadelesine atılanların kendilerini tehlikeye atmak pahasına aldıkları o öpülesi inisiyatiflerin bir yere varacağını hissettirmek istiyorum. Sus kırsın devirsin değil, açtığı o incecik çatlaktan her şeyin temelini sarssın istiyorum.

Çok şey mi istiyorum?

Öyküler mi, romanlar mı; hangi rotada devam edeceksiniz çağdaş edebiyattaki yolculuğunuza?

Aklım erdiğince hikâye anlatmaya devam edeceğim. Anlatmak istediğimi en iyi ifade edebileceğim yöntemler üzerine düşünüp çalışıyorum. Sus’taki gibi yarı oyun, yarı roman gibi amorf yapılar, farklı formları birbirine bağlayan kolaj anlatılar denemek beni heyecanlandırıyor. Söylediğim gibi, teknik benim için hikâyeye hizmet ettiği sürece var; anlatının önüne geçecek bir yöntem değil kastettiğim. Uzun lafın kısası, üzerine çalıştığım metinler var. Neye dönüşeceklerini halen kestiremesem de, bir roman ve bir öykü kitabı için notlar aldığımı söyleyebilirim.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Hande Ortaç
  • Sus

Önceki Yazı

DENEME

Pencerelerden akan görüntüler, otobiyografik roman ve mahremiyet

“Geleneksel erkek otobiyografilerinin kronolojik, bütünlüklü, açıklayıcı yapısının karşısında, kadın yazarların eksiltmeli dili ve parçalı kurgusu mahremiyeti koruyan bir yapı kuruyor.”

SEVİL ERYAŞAR

Sonraki Yazı

TADIMLIK

Sarıldım Çiftliği. üstüne iki kısa not:

Doğanın dilsizliği ve hikâyesizlik arayışı

Yol Çiçekleri., Güntan’ın ayrı ayrı şiir kitaplarına, romanlarına, yazılarına ve edebiyatımızdaki yerine odaklanarak yarım asırlık edebiyat serüvenini mercek altına alıyor. Haftaya yayımlanacak armağan kitaptan Tuncay Birkan’ın yazısını Tadımlık olarak sunuyoruz.

TUNCAY BİRKAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist