Pencerelerden akan görüntüler, otobiyografik roman ve mahremiyet
“Geleneksel erkek otobiyografilerinin kronolojik, bütünlüklü, açıklayıcı yapısının karşısında, kadın yazarların eksiltmeli dili ve parçalı kurgusu mahremiyeti koruyan bir yapı kuruyor.”
Rachel Cusk
Rachel Cusk’ın Otobiyografik Üçlemesi geçtiğimiz aylarda yayınlanan Sonrası (Aftermath) ile tamamlandı. Türkiye’de okur Rachel Cusk’la önce ünlü Çerçeve Üçlemesi (Çerçeve, Geçiş, Övgü) aracılığıyla tanışmıştı. Yazar peş peşe ses getiren bu iki üçlemesinden önce de romanlar kaleme almış ve hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşmış. Ancak dünya çapında üne kavuşmasını, otobiyografik eserlerinden ilki olan Bir Ömrün Emeği’ni yayınladığında çıkan tartışmalara borçlu. Kutsal anneliği yıkan bu kitabında Rachel Cusk annelikle ilgili ezberlerle ve toplumsal cinsiyet rollerinin yükleriyle kadının benliğinin silmesini anlatır. Yayınlandığı 2001 yılında benzeri olmayan anlatısında; kendine, kadınlığına, anneliğe ataerkil bakışla bakmaya alışkın kadınlardan tepkiler almış. Prestijli mecralarda yayınlanan eleştirilerde aile hayatını ifşa etmekle itham edilirken, diğer aile fertlerini düşünmeye “narsist kadın yazar” etiketini yapıştıranlar bile var.[1] Bu ilk otobiyografik anlatının ardından, yazar üç roman daha yayınlamış.
2009 yılında yayınlanan Otobiyografik Üçleme’nin ikinci kitabı Son Akşam Yemeği, eleştirilerden kaçınabilmek üzere yeni bir stratejiyle metinde boşluklar, anlatıda kırıklar kullanılarak yazılmış. Yazar o dönemde yaşadığı Bristol’den uzaklaşarak kendini duygusal ve fiziksel olarak başka bir zemine taşımış. Anlatının atmosferi İtalya olarak seçilmiş; yazar İngiltere’deki evini satıp eşi ve kızlarıyla İtalya’da bir yaz geçirmiş. Anlatıda kendi hayatında da önemli yer tutan sanatçı ile eseri arasındaki ilişki meselelerinin buradaki izdüşümlerine odaklanıyor. Eser boyunca aile ilişkilerini görmediğimiz yazarla; Rönesans devrimi sanatçılarının hayatlarına, arzularına, aşklarına hırslarına, bunların eserlerine yansımalarına ve İtalya’daki sıcak atmosfere, yakın insan ilişkilerine bakıyoruz. Rachel Cusk’ın bu kitapta denediği dolaylı izdüşüm tekniği sayesinde, her izlenimin arkasında yazarın kendi hayatıyla ilgili muhasebesini hissediyoruz.
Kitabın sonlarına doğru kurulan dalış metaforu, bana yolculuklarının özünün bu metaforda saklı olduğunu düşündürdü. İtalya seyahatleri bitmek üzereyken, Cusk, kızlarının denize bozuk para atıp dalarak çıkarmalarını anlatır. Parayı çıkarmak üzere yapılan dalışta, dibe doğru hareket, atlamanın ivmesiyle başlangıçta kolaydır; dibe yaklaştıkça nefes azalır, dibe ulaşmak zorlaşır. Tam bu noktada manzara berraklaşır, yüzeyin gürültüsünden uzaklaşılır. Dalışın yakında sonlanacağı, yüzeye varmanın kaçınılmaz olduğu fark edilir. Bu kısa anekdot sayesinde, yolculuklarının bir kaçış değil, yaşama başka bir perspektiften bakma çabası olduğunu hissederiz.
Son Akşam Yemeği kitabının yayınlanmasının ardından, kitapta yer alan gerçek kişilerden biri yazara dava açmış ve sonrasında kitap toplatılıp o karakterle ilgili kısımlar kitaptan çıkarılmış. Ardından, yazarın eşiyle çekişmeli boşanma süreci gündemi meşgul etmiş. Yapıtın etkilerinin gerçek hayata yansımaları sayesinde Rachel Cusk cesurca otobiyografi yazmaya devam etmiş ve dili daha da eksilterek otobiyografi serisinin üçüncü ve son kitabı olan Sonrası’nı kaleme almış.
Böylece, daha sonra Çerçeve Üçlemesi’nde ustaca kullanacağı dile ulaştığını görüyoruz. Evi terk ediş ve biten ilişki bir cümleyle geçiştirilirken, sonrasında yazarın çektiği diş ağrısı ve dişin çekilmek zorunda kalınması iki sayfa boyunca anlatılıyor. Detayların anlatıya nasıl hizmet ettiğini fark ettiğimizde, anlatıcının kamerasından onunla birlikte baktığımız dünya zenginleşiyor. Cusk anlatının başında aydınlık bir evin içindeki kişinin pencerenin dışında durup içeri bakmakta olan kişiyi göremeyeceğini, kendisinin evin dışına çıktığını ve karanlıktan içeriyi, evliliği, evlilik içindeki kadını görebildiğini söyler.
Bu yazıyı hazırlarken, art arda Otobiyografik Üçleme’siyle Çerçeve Üçlemesi’ni ve henüz Türkçeye çevrilmemiş Coventry adlı denemelerini okudum. Coventry’de “Making House” (“Ev Kurmak” olarak çevirebiliriz) adlı makalesinde, Cusk evi; aileyi, yerleşik düzeni temsil etmesine ek olarak, o evin içinde yaşayan kadının bedeni olarak da algıladığından bahsetmiş. Böylece evin, yazarın zihninde bir mekânın ötesinde, kadın kimliğinin kurulduğu bir yapıya dönüştüğünü görürüz. Rachel Cusk’ta Son Akşam Yemeği ve Sonrası’ndaki evden çıkmalar, uzaklaşmalar yalnızca fiziksel bir ayrılık değil, yerleşik kimliğin dışına çıkmak, dışarı düşmektir. Sonrası’ndaki evin dışına çıkmak, elde edilen özgürlük olduğu kadar, bir kayıp ve yastır da aynı zamanda.
Kitabın sonundaki “Trenler” bölümüne ulaştığımızda anlatım yeni bir biçim kazanır; anlatıcı değişir, okur olarak anlatıya yabancılaşırız. Bu bölümde, İngilizceyi çok iyi konuşamayan yabancı bir bakıcının İngiltere’deki yaşamı anlatılır. Yine yerleşemeyen bir kadın karakterin gözünden bakarız dünyaya ama bu kez kadın karakterimiz dile, alışkın olduğumuz sosyal standartlara ve daha birçok şeye yabancıdır. Onunla birlikte biz de her şeyi yeni bir gözle görürüz. Kopuk ve parçalı izlenimler arasında ayrılan bir çift görürüz. Biz okurlar bakıcı kadınla birlikte hikâyeyi anlamlandırmaya çalışırken, o çalıştığı evden ayrılır, bir trene biner. Manzara tren pencerelerinde hızla akmaktadır; kadınla birlikte penceredeki görüntülere bakakalırız.
Röportajlarından birinde Rachel Cusk, davalar ve toplumsal linçle geçen Otobiyografik Üçleme sürecinden “çok yaratıcı bir ölümdü” diye bahsediyor. Gerçekten de üç kitabın kurmaca metodu ve diline baktığımızda, daha sonra meşhur Çerçeve Üçlemesi’nde de kullanacağı parçalı dili, karakterinin dünyasını izlenimlerle kurma yolunu bulduğunu görüyoruz. Özellikle “Trenler” bölümüyle tamamlanan anlatıyla, Cusk okuru kendisine parçalı izlenimler olarak aktarılan hayatı anlamaya çalışan kişi olmaktan çıkarıp, o hayatın tanığına, hatta dikizcisine dönüştürüyor. Okura arzu ettiği tamamlanmayı sunmayan metnin ana hatları, çerçevesi mevcut, ancak merkezi hep geri çekilip gizleniyor. Dikizcinin çabası boşa çıkıyor.
Okuru bu konuma yerleştiren yazar neden otobiyografik metinler yayınlamaya devam etmiş olabilir? Rachel Cusk zihnimizde oluşacak bu soruya yanıtı son kitapta dolaylı olarak veriyor. Dikizciye dönüştüğü metinde, okurun olayın aslına ermenin yaratacağı tatmin duygusuna, tamamlanmaya bir türlü ulaşılamaması sayesinde, otobiyografi bir ifşa alanı olmaktan çıkıyor, ifşa talebinin sorgulandığı bir zemine evriliyor.
Bugünün okuru artan sosyal medya kullanımı yüzünden, başkalarının hayatlarına hızla akan görüntüler üzerinden, parçalı ve tüketilebilir bir içerik halinde bakmaya ve çıkarımlar yapmaya meyilli hale geldi. Bu yeni alışkanlığımız otobiyografik metin üretme ve tüketme eğilimimizi de şekillendiriyor. Rachel Cusk’ın metinleri okura ayna tutarak kendisiyle yüzleştirmesi açısından da kıymetli. Son dönemde artan kadın otobiyografik anlatılarına baktığımızda, Rachel Cusk’ın yazma biçiminin daha genel bir eğilimle kesiştiğini düşünüyorum. Geleneksel erkek otobiyografilerinin kronolojik, bütünlüklü, açıklayıcı yapısının karşısında, kadın yazarların eksiltmeli dili ve parçalı kurgusu mahremiyeti koruyan bir yapı kuruyor. Bu, Rachel Cusk örneğinde de gördüğümüz gibi, yalnızca estetik bir tercih değil. Yazdığı için yargılanan, kamusal alanda kolayca hedef haline gelebilen kadın yazarın anlatının merkezini geri çekmesi, kanımca korunma, erkek egemen edebiyat dünyasında yeniden konumlanma ve her şeye rağmen yazma stratejisi olarak okunmalı.
[1] Frances Stonor Saunders, “Aftermath: On Marriage and Separation by Rachel Cusk”, Guardian, 02.03.2012