• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Hiçölüm’de mensur şiirin imkânları

“Hiçölüm, düzyazıya yaklaşan şiirin lirizminden bir şey kaybetmediğinin güzel bir örneği.”

Merve Çanak

DUYGU SEZEK

@e-posta

İNCELEME

7 Mayıs 2026

PAYLAŞ

Merve Çanak’ın ilk şiir kitabı Hiçölüm, 2018’de, Çanak henüz İngiliz Edebiyatı son sınıf öğrencisiyken yayımlandıktan sonra, şairle söyleşen Devrim Horlu kitabın ismine dikkat çekerek kendisine bunun bir hikâyesi olup olmadığını sorduğunda Çanak şöyle der: “Hiçölüm’le ölmeyi, “hiçolum” şiiriyle olmayı “hiçleştirmek” istedim.”[1] Ne var ki, hiçleştirmek istediği iki kavram, olmak ve ölmek, yazdığı şiir kitabının iki temel meselesini oluşturur. “Olmak ya da olmama[ğın]” bütün bir mesele olması şiir için yeni bir şey olmasa da, Çanak bu meseleleri anlamlandırmak için şiiri nesir formuna sokmakla aslında okurun dize beklentisini hiçe sayar. Şiirinin nesre yaklaşmasıyla ilgili şunları söyler:

“Bir sancıyı anlatmaya çalışıyorum. Yaşama sancısını. Kendi yaşamımda olduğu gibi şiirlerimde de uzun uzun iç çekiyorum. Bazen hızlı hızlı soluk alıyorum, bazen nefessiz koşuyorum. Bütün bunlar [...] nasıl benim bir parçamsa şiirimin de bir parçası haline geliyor.”[2]

O halde denebilir ki, Çanak’ın şiirleri, akıp giden hayatın kendisi gibi hızlı hızlı okunmayı talep eder. Bu hız bir bakıma anlam telaşıdır. Kuşkusuz, her şeyin bir anda olduğu ve öldüğü bir dünyada olan biteni anlamlandırmak için hakikaten de çok az vakit vardır. Dolayısıyla, Merve Çanak’ın mensur şiirlerinin, ölümle yaşam arasında hızla salınan şiir öznesinin bu gerilimin etkisiyle tetiklenen duygularını anlamlandırmaya geniş bir alan tanıdığı söylenebilir.

Devrim Horlu, Merve Çanak, 2018.

Kitabın hemen girişinde şairin “kadın olmayı hâlâ öğrenememiş olduğum bu zamanlarda, küskünlüğümü ve kırılganlığımı karnımda açtığım o derin/ kesiğin altına saklamışken, öyle, birdenbire”[3] notu karşılar okuru. Burada kadın olmak öğrenilmesi gereken bir şey olarak değerlendirilmiştir. Kız çocuğu kadınlığı çevresinden öğrenirken, kadınlığa dair taşıdığı içgüdüsel hisleri bastırmaya itelenir. Kadının toplumsal cinsiyet rolleriyle olan çatışmasından ve içgüdülerine göre hareket edememenin yarattığı iç sıkıntısıyla mücadelesinden taşan bir kitap olduğunun bir ifadesidir bu. Küskünlüğü ve kırılganlığı sakladığı yerden, karnına bizzat kendinin açtığı kesiğin altından çıkarmış olmak, bu kitabın oluşmasını sağlayan şeyin kendisi gibi görünüyor. Bir çatışma var toplumla ve kendi içinde; bu çatışmaların açtığı bir yara var ve bu çatışmadan doğan duygular onun içine bile isteye saklanmış. Oysa biraz sonra okuyacağımız şiirlerin hepsi bu küskünlüğün ve kırılganlığın açıkça dışavurumu olan şiirler. Açık açık çatışan, kadın olmayı yolda öğrenen ve bu yolun sancısını anlatmak için sanki “öyle, birdenbire” şair olmuş bir kadının şiirleri.

“Hiçolum” başlıklı şiirinin girişi, kitabın başındaki nota benzer biçimde sanki “öyle, birdenbire” kendini yirmi üç yaşında bulan şiir öznesinin sesi ile açılır: “o zamanlar yirmi üç yaşında olmayı hayal etmek, duvarların/ ardını düşünmek gibiydi. sonsuz, uçucu bir yaşam. dağılan, her/ yana sinen, durmadan yükselen bir yaşam.”[4] O zamanlar dediği çocukluk günlerinde yirmi üç yaş duvarların ardı gibi hayal edilir. Duvarların ardı; çocuk için onu çevreleyen ev, okul gibi “duvarlı” ve kurallı şeylerin ardı, daha büyük bir yaşam imkânı olarak düşünülebilir. Çocukken özenilen, hayal edilen yirmi üç yaş, esasında faili olunabilecek bir hayatın arzusu gibi okunabilir. Bana göre sonsuz, uçucu, her yana sin[ebil]en, durmadan yükselen yaşam, çocukluğun ta kendisidir. Bu sebeple ben çocukları hep, yetişkinlerin kaybolmasınlar, uçup gitmesinler diye iplerinden kendi bileklerine bağladıkları uçan balonlar olarak hayal etmişimdir. Bu dizeleri de kendi imgelemime paralel bir şekilde okumayı tercih edecek olursam, hayal edilen yaşam sahip olunan, ancak gerçekleştirilemeyen potansiyeldir. O zamanlardan hayal edilen yirmi üç yaş ise bu potansiyele erişme ümidi olur. Bu ümidin bir “hiçoluş”u ise yirmi üç yaşın içinden konuştuğunu hissettiren şiir öznesinin bir başka parçaya geçişiyle gösterilir. Uçucu, yükselen, hayal dolu satırların ardından bir es verilir. Buraya kadar olan kısımda mensur şiir akıp giden hayalin virgüllerle kesintisiz devamına alan açar. Üç satırlık bu parça ardından gelecek olan beş satırlık kasvetli parçadan bir satır boş bırakılarak ayrılır. Bu bir satır, serçe parmak kalınlığında bile olmayan boşluk, üst parçadan alt parçaya geçişin hızına da işaret eder. Şiir şu paragrafla devam eder:

yaşlı bir adam görüyorum koltukta. onun varlığını biliyor ve anlıyorum. ama kavrayamıyorum. elleri kımıldamıyor. ağzı aralık. ona bakmak istemiyorum. yavaş yavaş soluduğumu duyuyorum. yaşamın o ağır kokusu yüzüme çarpıyor. yaşam küf kokuyor. bağırmak istiyorum.[5]

Aşırı yorumu göze almak pahasına koltuktaki yaşlı adamı bir baba figürü olarak okuyacak olursam, yirmi üç yaş ancak etrafındakileri alıp götürmesi bakımından “uçucu” bir yaşam sunabilmiştir. Zira elleri kımıldamayan bu ağzı aralık adam bir ölü tahayyülü gibi belirir. İlk parçadaki “durmadan yükselen bir yaşam” hayalinin hakikatte karşılığı bir düşüş olur. Yetişkin yaşamının gerçeğini küf cinsinden ağır bir kokuyla özdeşleştiren şiir öznesi tüm bunlara karşı bağırmak, haykırmak ister; bu imgesiz, dümdüz bir arzu. Kısa ve net ifadelerin dizeler yerine düzyazı içinde noktalarla ayrılmış olması, ifadenin çarpıcılığını artırıyor. Bu şiirin yaşamın ağırlığını tıpkı duyduğu gibi yalın ve sert bir şekilde aktaracak biçimde yazıldığının da bir göstergesi. Küf kokulu bir yaşamın uyandırdığı kasvetli duygularla ancak bu geniş düzyazı sathında baş edilebiliyor sanki.

Kasvetli bir yaşamın doğurduğu ölümcül duygularla mensur şiirin geniş sathında başa çıkılmasının bir örneği de, “Sevgilim ben bunu daha önce öldüm” başlıklı şiirinde görülür.

bazı şeyleri söylemeye engel olamayız. tıpkı düşünmeye engel olamadığımız gibi.

bir keresinde yatakta uzanmış yorganın altında yaşamaz gibi dururken kelimelerin ayaklarımdan çekip beni yerde sürüklediğinden bahsetmiştim. yaşamda bir düşün yumuşaklığı olmadığından. bir gün olur da karşımda bir uçurumun uzandığını görürsem. kendime engel olmayacağımı biliyorum. taşa duyduğum özlemi gidermek isteyeceğimi. taşa ve taş olmaya.[6]

Şiirin ilk satırı, kendisinden sonra gelecek olan parçanın bir tanıtımı, takdimi gibidir. Düşünmeye ve dolayısıyla söylemeye engel olunamayan bazı şeyler ölüm, hatta intihar arzusudur. İkinci parçada şiir öznesi yorganın altındaki hareketsiz halini bir ölüye yakıştırmıştır. Henüz ölü olmamak, ölümü hâlâ düşünmek zorunda olmayı beraberinde getirir, kelimelerle düşünen şiir öznesi ayaklarından çekip sürüklenir. Bu duygu durumunun şiirdeki tezahürü çektikçe uzayan ve düzyazıya yaklaşan dizeleridir sanki. Yaşam, diğer şiirlerinde olduğu gibi bir kez daha düşlerin şefkatinden uzak çok haşin bir yerdir. Bu sebeple uçurum, şiir öznesini bu sert yaşamdan, sürüklenmenin kendisinden kurtarmayı vaat eder; şiir öznesi bu vaade karşı koyamayacağının bilincindedir. Bu durum bilinçli bir intihar arzusuna işaret eder. Taşa duyulan özlem, uçurumdan düşüp yere/ taşa çakılmak arzusunun, taş olmaya özlem ise yere çakılıp yerle bütünleşmek, artık taşlaşmış, hissiz ve düşüncesiz, bir ölü olmak arzusunun bir uzantısı olarak okunabilir. Olmak, ölmek ve yazmak bir defa daha iç içe geçer bu dizelerde. Yaşıyor oluşun sıkıntısı taş olmaya yani ölmeye meyletmekle sonuçlanır, yazmak bu intihar arzusunun önüne geçmek için bir araçtır; düşünmeye engel olunamayan şeylerin yazılarak zehri akıtılır. İntiharı arzulayan karanlık ruh hali şiir içinde geniş bir masaya yatırılır. Arzunun her safhası noktalarla ayrılıp incelenir. İlk noktaya gelene kadarki kısım düşünmeye başlama, ikinci noktaya kadar olan kısım intihar arzusunun sebebinin teşhisi olarak düşünülebilirken “... karşımda bir uçurumun uzandığını görürsem” kısmı bu arzunun gerçekleşme ihtimalini düşünüp tedirgin olma halini yansıtıyor gibidir. Şiir öznesi, bu uzun soluklu şiirde şart kipinden sonra konan noktada, o koşulda neler yapabileceğini düşünüp yutkunuyor, bir noktalık duraksıyor gibidir. “kendime engel olmayacağımı biliyorum” ve “taşa duyduğum özlemi gidermek isteyeceğimi” kısımları intihar arzusu ile yüzleşme ve onu kabullenme, “taşa ve taş olmaya” kısmı ise taş imgesi üzerinden ölüm tahayyülü, yani son kertede ölümünü zihinsel olarak gerçekleştirme teşebbüsü olarak okunabilir. Bu haliyle, bu şiir de yine başta sunduğum iddiaya, oluşu ve ölümü mensur şiirin imkânlarından faydalanarak şiir içerisinde anlamlandırma hâline, iyi bir emsal gibi görünüyor.

“İncir” başlıklı şiirde de şiir öznesinin sıkışmışlığı ve bu sıkışıklığın tetiklediği ölümcül duygular biçimin yardımıyla ifade sahasını genişletme imkânı bulur.

yeşilliğin ortasında bir evin hayalini kuruyorsun. arka odası senin zevraki’ne bakan. oysa o evde de daraldığın, çekip gitmek istediğin olur. bir mengeneye sıkıştığını sandığın, gitmezsen ölecek gibi olduğun olur. hiçbir şeyin, bir hayalin bile tam manasıyla güzel olmadığını, şeylerin zamanla pörsüyeceğini biliyorsun. işte bu bilinç kanınla birlikte dolaşıyor damarlarında.[7]

Bu defa yaşamdan süzülen sıkışmışlık hissi engin hayal evrenine de sızar. Öyle ki, yeşilliğin ortasındaki bir evin bile teskin edemeyeceği daralmışlık hissinden söz açar şiir öznesi. Kalmak, orada var “olmaya” devam etmek yine “ölecek gibi olmak” ile özdeşleşir. Hayal kurmanın bile teskin edemediği bu dünyada olmanın bilinci bu şiirin ağır duygusunun sebebi sanki. Şiirin ikinci kısmı bu ağır duyguların şiir öznesinin bedenini işlevsizleştirecek raddeye gelişini anlatır.

şimdilerde bir şeyi, bir nesneyi kavradığımda, kavramaya çalıştığımda ellerimin titrediğini fark ediyorum. bütün vücudumu dolaşan bir kıpırtıdan söz ediyorum. içim bu kadar durgunken, bedenimdeki bu hareketliliğin sebebi nedir? içim bu kadar durgun bir suyken ve bu durgunluğun getirisi huzur değil pislikken,[8]

Merve Çanak

Şiirin ilk kısmının sonunda bir hayalin bile tam anlamıyla güzel olmayacağını, her şeyin zamanla kötüleşeceğini kavrayan şiir öznesi, bu kavrayışla beraber nesneleri fiziksel olarak kavramakta güçlük çeker hale gelir, elleri titrer. Bu satırlar, yeşillikler içindeki bir ev hayaline bile sığınılamayacağının, sıkışmışlığın peşini bırakmayacağının bilincinin bedende yol açtığı anksiyetik tepkilerin bir tezahürü gibi. İçinin durgunluğuna karşı bedeninin bu hareketli titremeleri onun için bir tezat teşkil eder. Bu tezadı, durgunluğu, bedensel tepkilerini soru sorarak anlamlandırmaya çalışır. Soru cümlesinden sonraki cümle virgülle biter. Bu virgüllü bitiriş, anlamlandırmanın son bulamayışını imler niteliktedir. Şiir “... pislikken, [neden]?” gibi bir soru ile bitse, sanki kendi içindeki tezadı daha az vurgulayan bir hal alacak. Üstelik neden sorusunun tekrarı dizelerle yazılmış bir şiirde daha anlamlı olabilecekken buradaki tekrarlanmayış ve virgülle daha ardına çok şey eklenebilecekmiş gibi duran hali, şiir öznesinin sorgulama ve anlamlandırma çabasıyla şiirin formunu bir defa daha örtüşür vaziyete getiriyor.

Biçimin imkânlarını zorlama ve içeriği biçimde yansıtma çabalarının modern Türkçe şiirin temayüllerinden biri olduğu malum. Merve Çanak da şiirselliği feda etmeden vazgeçer dizelerden. Olum ve ölüm onun şiirinde dizelerle bölünemeyecek kadar yoğun hissedilir, sorgulamaları uzayan satırları nispetinde uzun ve hızlıdır. Varoluşu ve ölümü anlamlandırmaya çabalayan, sorgulayan, hayallere sığınan ama her defasında gerçekliğin ve hiçliğin çelmesine takılan zihnin sancılarından olmayı ve ölmeyi “hiçleştirerek” kurtulmak ister, bunun için de dizeleri hiçe sayarak geniş bir alana duygularını döktüğü mensur şiire sığınır. Çanak’ın bu sorgulamalara, duygulanımlara alan açan mensur şiiri, düzyazıya yaklaşan şiirin lirizminden bir şey kaybetmediğinin de güzel bir örneği gibi duruyor.

 

 

NOTLAR

 

[1] Devrim Horlu, “Merve Çanak: Yaşama Sancısından Şiire”, Yeni e, 3 Ekim 2018

[2] a.g.m.

[3] Merve Çanak, Hiçölüm, Ve Yayınevi, İstanbul, 2018, s. 12.

[4] a.g.e., s. 21.

[5] a.g.e., s. 21.

[6] a.g.e., s. 20.

[7] a.g.e., s. 50.

[8] a.g.e., s. 51.

Yazarın Tüm Yazıları

Önceki Yazı

DENEME

Lovecraft’ın son fragmanı: Azathoth

“Belki de Lovecraft’ın en korkunç metni budur; korkunun özüne vardığından.”

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

DENEME

Pencerelerden akan görüntüler, otobiyografik roman ve mahremiyet

“Geleneksel erkek otobiyografilerinin kronolojik, bütünlüklü, açıklayıcı yapısının karşısında, kadın yazarların eksiltmeli dili ve parçalı kurgusu mahremiyeti koruyan bir yapı kuruyor.”

SEVİL ERYAŞAR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist