Lovecraft’ın son fragmanı: Azathoth
“Belki de Lovecraft’ın en korkunç metni budur; korkunun özüne vardığından.”
Bazı yazarlar ardında bir kitap birikintisindense yarım kalmış, hatta hiç yazılma şansı bulamamış, yalnızca gevşekçe başlıklandırılmış kitaplar ya da “kitap projeleri” bırakır. Bunların arasında Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ından F. Scott Fitzgerald’ın Son Patron’una, hatta (iddia edildiği üzere) Gilles Deleuze’ün Marx’ın Haşmeti’ne dek pek çok yarıda bırakılmış ve hiç başlanmamış proje var. Okurların imgelemini uyaran, onlara karşı davetkâr tipte projelerdir bunlar; olabilecek olanın halesiyle kaplıdırlar. Öyle ki, bir yazarı takıntı haline getiren her bir okur, o yazarın “eksik proje”sini tamamlamak üzere onun külliyatında bu eksiği gidermeyi sağlayacak donelerin arayışına girişmekten, hatta bizzat (kimi zaman) bu eksiği (yazarak ya da araştırmayla) kapatmaya çalışmaktan geri durmaz. Bir “gedik teftişi” diyelim.
Her ne kadar hiçbir külliyat tam ve bütünlüklü olmasa da, bir külliyatın tamamlanmamış bir parça içermesinden, açıkça nihayetine ermemiş gibi hissedilmesinden daha düşündürücü çok az şey vardır ilgili okur için. Ve bu da makuldür tabii: Bitmemişlik her zaman için bitebilirlik illüzyonu yaratır ve aksini düşümek de zordur ister istemez. Edebiyatta da değişmeyen bir kuraldır söz konusu olan: Ölümle kesintiye uğramış tüm plan ve projeler, yaşamda yankısını, ait oldukları ama bir türlü bütünlenmesine vasıta olamadıkları külliyatın onlar için sağlayabileceği tüm olasılıkların ifadesi haline gelerek bulur. Edebi müphem denebilecek bir şey, sonlandırılma şansı bulunamamış bir eserden daha net bir şekilde örneklenemez.
Bu durum H.P. Lovecraft’ın bilinen son fragmanı için de geçerli: “Azathoth”. Bu fragman, Lovecraft’ın çoğu kısa öyküsü ya da hikâyeciği gibi, aslında şiir olarak da değerlendirilebilir, çünkü yazım tarzı fazlasıyla imge yüklü, akışkan ve kelime dağarcığına doygun, bu açıdan da rengârenktir. Ama aynı zamanda da bu bir anlatıdır, zira bir sonuca varma gayretini dışavuramaz ve yalnızca bir durumu, daha doğrusu dehşetengiz bir hali söz konusu eder: Kendi bedeninden kopuverip evrenin sonsuzluğuyla yüzleşen bir adamın deneyimi.
Peki, bu fragman gerçekte nedir? Yani has işlevi neydi? Aslına bakılırsa, Lovecraft’ın kendisinden biliyoruz ki (H.P. Lovecraft: Bütün Hikâyeler’de bu kayıt tutulmuştur), bu “Vathek-benzeri bir roman”ın başlangıcıdır, “gerisi ise Binbir Gece Masalları gibi olacak”tır. Bundan ne anlamalıyız? Vathek kadar karanlık bir roman ile Binbir Gece Masalları kadar panoramik ve sıklıkla şen şakrak bir koca masal dizisinin enerjisini bir araya ne tür bir metin getirebilirdi? Nevrotik mi? Psikotik mi? Sanmıyoruz. Lovecraft’ın planı, metni okuyunca anlaşılır ki, daha çok şu gibidir: Öyle bir romana imza atmak ki cennetin kendisi de cehennem tarafından kapsanıp kuşatılmış bir mekân haline gelebilsin. En kutlu ve mutlu anlar ve alanlar bile bir hiçe, yoka indirgenebilsin.
Lovecraft’ın fragmanı bir planı dışavuruyorsa, makus bir plandır bu. Onun yazınının bütününde genel protokol belli oldu hep: İnsanın ayağının altından, doğru, gerçek, iyi, güzel bildiği her şeyi çekmek. Ama işte, bu, genellikle tüm “pozitif olan değer”lerin total lağvı üstünden gerçekleşir Lovecraft’ta; dengenin yerini dengesizlik, düzenin yerini karmaşa alır, yani kaosun hâkimiyeti onanır. Bu, Dunwich Dehşeti’nden Cthulhu’nun Çağrısı’na dek böyledir. Oysaki “Azathoth”ta gördüğümüz, bu genel protokolü üst tanımlayan bir başka protokoldür: İnsanın gerçek addettiği şeyin de, göreli ya da mutlak düzenin de, tıpkı onu ilga eden kaos gibi bir illüzyona dönüştürülerek devridaim ettirilmesi. Bundan kasıt şudur: Artık her şey, tüm evren, insani ya da insandışı mevcudiyetin tamamı bir çeşitleme olarak vardır ve olsa olsa bir rüyadır. Azathoth’un rüyası.
Azathoth’un adı fragmanın başlığında geçse de, metnin içinde geçmez: Manidar bir tercih. Neden ise bellidir: Azathoth, metnin içinde gerçekleşen olayın ya da skandalın kendisidir, yoksa “bir şey” değil. Gerçekliğin bir illüzyon haline gelişinin, daha doğrusu gerçekliğin rüyasılığa evrilişinin katalizörü ve regülatörü… Şunu biliyoruz, Lovecraft’ın mitolojisinde Azathoth, tüm diğer yaratıklardan yukarıda bir yaratıktır; hiyerarşiktense ontolojik, hatta kozmolojik olarak. O, çevresini kuşatan ezgiler eşliğinde uyuyan ve uykusunda gördüğü rüyayla da tüm gerçekliği kuran varlıktır, yani “mutlak dışarılık”tır: Lovecraft’ın outsideness diye adlandırdığı şey. Azathoth uykusundan uyandığında ise gerçekliğin yiteceği, çözüneceği, her şeyin iç içe geçip yok olacağı bir süreç başlar. Diyelim ki entropi had safhaya varıp ısı ölümüne mahal verir ve bildiğimiz haliyle var olan her şey gerisin geri yokluğa döner. Buna sadece biz değil, Lovecraft’ın Old Ones dediği şeyler de dahildir; yani kısacası her şey. Ve işte, anlatı da budur: Bir şey değil, kozmo-deterministik bir süreç olarak Azathoth. (Metnin başlığının basitçe “Azathoth” olması boşuna da rastlantı da değildir.)
Bu nesne olmama ama bir süreç olma haline, Azathoth’un bir çeşitleme olarak var olması durumuna geri döneceğiz, ama önce metni takip edelim. Metin nasıl başlar? Öncelikle büyük bir umutsuzluk, karanlık, boğuculuk içinde. Yıkık bir kentte. Lovecraft’ın pozitif bilimlere duyduğu nefreti biliyoruz, ama daha az bildiğimiz, onun aynı zamanda şehirlere ve şairlere duyduğu kindir. İlginçtir, tüm bunları birbirine bağlayan, dışarılığa kendine payına bir kapalı oluştur, ki tam da budur Lovecraft’a neredeyse tiksinç gelen ve tabii fragmanının başında yankısını bulan. Kentler sınır çekerek dışarıyı “içerinin dışı”, yani göreli dışarı olarak konumlar; pozitif bilim dışarıyı nesneye indirger ve bir içeriliğin, bu örnekte “bilim adamlığı”nın zapturaptı altına alır ve şair, dışarıya karşı tastamam gözlerini yumar; tek bildiği (ya da umduğu) içinde hissettikleri, dışarı olarak bilinen şeyin kendi içinde yarattıklarıdır. Fragman ise tüm bunların bir “ertesi zaman”ında konumlanmayı seçer: Şehirlerin üstünde “dumanlı gökler”in yükseldiği, bilimin “güzellik örtüsü”nün çekildiği ve şairin “çarpık hayal”lerinin son bulduğu an, fragmanın başladığı andır ve tam da bu an, bizi mutlak dışarılığa açar; yani Lovecraft’çı anlamda, olduğu haliyle gerçekliğin kendisine. Gerçekdışına. Azathoth’a.
Bu fragman insanın yaratımının ardında başlıyorsa, bunun nedeni bellidir: İnsandışının hükmünün insana apaçık bir hale sokulması. İlk paragraf böyle başlayıp biter: İnsanın gerçekliğinin sonuyla. İkinci paragraf ise insanın zapt ettiğini sandığı gerçekliğin sonunu resmeder. Tam da bu nedenle bu üç paragraftan oluşan kısa metin, bu fragman, göklerin bir pencereden ağmasıyla finalize olur. Lovecraft’ın adını vermediği adam, (Lovecraft’ın verdiği bilgiye göre) yine adamın kimliği kadar meçhul bir araştırmanın peşindedir ve peşinde olduğu, daha çok ertesi zamanda, kıyamet sonrasında, zamanın artık akmaz gözüktüğü bir anda, var olup da ne yapacağını anlamaktır. Bu süreçte gökyüzüne bakaduran adam, giderek yıldızların yok olduğunu, karanlığın yoğunlaştığını, zifirin akutlaştığını duyumsar ve tam da bu sürecin sonunda ağar gökyüzü penceresinden. Bir köprü kurulur bir uçurumun üzerinde ve gökyüzü ağmanın yolunu orada bulur, Lovecraft’ın yazdığına göre. Tekinsiz olduğu kadar tüyler ürpertici bir sahne.
Peki, bu sahne ne demektir? Şu demektir: Adamın ufku, görüş açısında olan her şey, onu çevreleyen dünya olarak küre, bu kürenin göreli sınırı olarak gökyüzü, yer yer genleşen ama daha ziyade büzülen bir şey halini alıp adamın ayağının altındaki maddeyi kaçırır ve her şey, hiçbir sabit tanımaksızın oluşa geçmeye meyleder, yani gerçeklik apaçıkça yiter. İnsani olsun ya da olmasın, bir gerçeklik yoktur bu raddede. Tıpkı “Gümüş Anahtarın Açtığı Kapıların Ötesi”nde de olmadığı gibi. Budur basitçe olan biten.
Üçüncü paragraf ise en ilgincidir. Bu paragraf ki, tamamen yitip gitmiş olan ve adamı da çevresindeki şeyleri de birbirinden ayırt edilemeyecek hale geldikleri bir devreye sokan oluşun ne menem bir şey olduğunu anlaşılır kılmaya çalışır, yani anlaşılamazı anlatmaya, bir “imkânsız girişim”e ayrılmıştır. Bu paragrafta zaman-mekânın, çözülen ya da çözünen bir haline bile rastlanmaz, daha ziyade söz konusu olan zaman-mekânın tam teşeküllü bir sanallık içinde soğuruluşu ve bu yolla lağvıdır. Bu nedenle Lovecraft, adamın (ki hâlâ adamdan bahsetmesi de dilin nesnel sınırlılığındandır) birbiriyle tamamen ilgisiz mekânları ve şeyleri kat ettiğini ve bu şeylerce kapsanıp kuşatıldığını yazar: deniz perileri, yunuslar, afyonlu okyanuslar, toz ve alev girdapları, ağırlaşmış kokular…
Öyle ki, Lovecraft tüm bunları “insanoğlunun yitirdiği düşler” olarak tanımlamayı seçecektir. Bir nevi paragrafın kapsamının kocaman bir rüya devresiyle bir olduğuna anıştırmada bulunacaktır. Adam, basitçe, bir rüyayı gerçek olarak duyumsar ve rüya ile gerçek arasında bir ayrım yapamaz artık, ki mesele de budur. Korkunç olan, dehşetengiz bulunan da budur ayrıca. Zaten tam da bu nedenle Lovecraft, metni cehennemvari bir yerde kesintiye uğratmaz, hatta tam aksini yapar; “kızıl gelinciklerin süslediği, lotus çiçeklerinin korkularıyla dolu yemyeşil bir sahil”dir metne son verilen yer. Bundan anlamamız gereken ise şudur, üstü görece kapalı da olsa: Yaşamın ta kendisi bir rüyadır ve ona bir tutarlılık ve gerçeklik atamak isteyen doğamızın, Lovecraft’çı manada “bozuk fıtrat”ımızın ve en önemlisi de bunlara bağlı “yarım aklımız”ın, hoşnut olduğu gerçekliğin, hatta öncelikle onun bir hiç, binlerce çeşitlemeden bir diğeri olduğunu kanıksaması için böyle bir sürecin işletimi zaruridir, ki bu da insanın şu ana dek (aklınca) işlettiği sürecin tersi olacaktır. Mesele: Kaosa düzen vermek değil, düzenden kaosun nasıl doğduğunu görünür hale getirmek. Yaşamın insanı umarsız kılan rüyasılığını bir hamdediş.
Biraz geriye sararsak: Azathoth’un ne olduğunu söyleyeceğiz? Metnin edebi nesnesi olmadığını, metnin edebiliğinin, diyelim ki imgelem şeklinin ta kendisi olduğunu söyleyebildiğimiz düzeyde, metnin ta kendisi Azathoth’tur: İnsanın, insan olmayanın ve son kertede tüm gerçekliklerin, reel ve sanal ya da bilinmez başka kiplikler altında iç içe geçtiği bir sürece, bir bozulmaya bile değil, tam manasıyla bir çeşitleme sürecine mahal veren bir entite. Belki de metnin bittiği noktaya bakılınca, metnin sadece insana hoşnut görünen bir “çevre”de bitmesi itibarıyla değil, bir başka anlamda da “iyi son”la noktalandığını söylemek olasıdır: Sonuçta çeşitleme devam ediyordur, edecek gibidir ve cehennem bile, “mutlak kötü” dahi “son söz” değildir – Lovecraft’ın sonsuzluğa uzanan “üç nokta”ları…
Lovecraft mitolojisinde Azathoth, uyandığı anda bütün varoluş tüm yüzleriyle yok olacağından, metin, sadece bu yok oluşa ramak kala sonladığı düşüncesini uyandırabilir; o da en fazla. Dolayısıyla metnin, fragmanın, mümkün en soyut anlamda düşünürsek, Azathoth’un uykusunda biraz sallandığı, savrulur gibi olduğu (ki boşlukta, “yokluk”ta salınır zaten) bir ânı resmettiğini söyleyebiliriz. Azathoth için ölçülemez, sonsuz küçüklükte bir an olan şey, insani düzeyde muazzam bir zulmete, gerçeğin illüzyonla birlikte sonuna, paralel gerçekliklerin üst üste yığılımına, binlerce, on binlerce yıla, aeon’lara karşılık gelir. Bu açıdan fragmanının derdi bellidir: Azathoth’u, adlandırılmış fakat insan tarafından anlaşılamaz olanı, onun dünyasını son kertede lağvedecek süreçlerin üstünden insan için anlaşılabilir, onun için en azından duyumsanabilir kılmak. Belki de (eğer bir öyküyse) Lovecraft’ın en ilginç öyküsüdür bu, tam da bu vasıfla: Korkunun artık bir yüzü bile olmaması, yalnızca kademeli yok oluşun, bir hiç oluşun, total çürümenin eşiğinde bir animasyon olarak evrenin insanın bakış açısından onanışı, kanıksanışı.
Belki de Lovecraft’ın en korkunç metni budur; korkunun özüne vardığından. Entropi, evrensel dağıntı, ivme ibresi kırılmış başkalaşım korkunun ta kendisini tanımladığı oranda, mantıken, “Azathoth”un Lovecraft’ın en korkunç metni olduğunu iddia etmek (teknik bir anlamda) kolaylaşır, zira Azathoth’un olduğu şey de budur, yani korkuyu var eden her şeyin billurlaşmış halidir o. Gerçeklik addedileni onun sanal yüzüyle birlikte kurmak ve ansızın sanal yüz ile reel yüz arasındaki ayrımı ilga etmek: Azathoth’un genel programı ya da baki prosedürü budur. Fragman gerçekliğin insani veçhelerinin maziye karışmışlığıyla bahsi açıp bu maziyi de şimdiyle birlikte yutuveren, “insanların takviminde bulunmayan çağlar boyunca” zamanı kat eden rüyalarla son buluyorsa, bunun nedeni de yine bellidir: Korkuyu tüm evrenin modus operandi’si haline getirmek. Lovecraft’ın Azathoth’u, işte bu işi ve işlevi görür ve tüm eksikliğine karşın işbu fragman, bu işlevselliğin yol ve mahal verdiği sürecin bir kısmına şahit kılar bizi. Lovecraft, bu fragmanda birinci tekil şahıs kullanımını bırakıp üçüncü tekil şahıs kullanımını yeğliyorsa, bunun da sebebi ek olarak açık: Kimliği meçhul o adam ki, Lovecraft ve bizizdir; hepimizdir. “Ben” diyerek kendini bizden ayıran değil, “o” denilerek bizle özdeşleşme imkânı tanınan bir figür.
Hatırlarsak: Lovecraft’ta ben ile geçmiş, mazi, “geride kalmış” hep birdir; ben geçmişten söz eder, “birinci elden tanıklık” sunar. Yarattığı dehşet de bundan ötürüdür; doğrudan, direkt şahitlikten. Oysaki bu fragmanda, “Azathoth”ta ben ile geçmişin birliğinden değil, o ile geleceğin bütünlüğünden söz ediyoruz. O diye çağrılan ve tekrarlarsak, hepimiz olabilecek olan adam, kendini bir tür geleceğe açar ama burada gelecek bile tam manasıyla gelecek adına yaraşır bir topluluğa, bütünlüğe sahip değildir; tüm mazinin şimdiye doluşunu ve onu kıskaç altına alışını, prangalayışını andırır. Bu açıdan “gelecek yok”tur ama bu, daha ziyade adamın zamansızlığa, “zamanın dışı”na, ebediyete anlık maruz kalışından kaynaklı bir durumdur: Zamanın kendi içeriğini kendi kendine çeşitler gibi durduğu bir boyutta, adam, zamanı, şimdiye geçmişi taşıran ve halihazırda geleceğe doğru ister istemez ve yabancı bir kuvvetle çekilen, umarsızca akıveren bir şey olarak duyumsar (muhtemelen bu nedenle Lovecraft son paragrafta sürekli “su canlıları”ndan, “atalarımız”dan söz ediyordu). Bu, artık salt bir zaman boyutu değil, aynı zamanda mekân boyutudur, ama tabii bu ikisinin eşzamanlı bir iptalidir de. Azathoth’un rüyası içinde, kısa vadeli bir kısa devrenin içerisinde, “ana figür”ümüz, odağımız olan adam, tüm gerçekliğin yitimini, korkunun tanımı olan çözülme, çürüme, kısacası mutlak entropiyi, ardından bu entropinin özniteliğini, sabitlenemezliği ikiye katlayan negentropiyi deneyimler; şeyler hem düzensizleşir hem de düzene kavuşur, yani düzensizlikleri bile sabit değildir. Total ve saf kaos.
Bütün bunlar hesaba katıldığında, bu fragman korkunun mükemmel bir tanımını verecektir: Düzensizliğin bile düzenli olmadığı, entropinin negentropiyi de emdiği, sönümlediği, yalnızca garip, tekinsiz ya da huşu uyandırıcı, vecd yaratıcı benzeri ifadelerle ifadesi mümkün bir hal. Bu hal, aynı zamanda “bilinmez”in halidir; Lovecraft’ın hem korkunun hem de kendi edebiyatının nihai ve yegâne nesnesi olarak gördüğü şeydir. İşte “Azathoth” ki, bu şeyi olanca çıplaklığıyla, filtresiz görünür kılar; onu hiçbir öznenin bakış açısına sabitlemez, hiçbir öznenin tanıklığının halesiyle sarıp sarmalamaz. Aksini, tam aksini yapar: Özne ona doğru kayıverir, evrilir, onun tarafından soğurulur, yutulur, bir nevi onda (yeniden) doğar ve tanıklık yerini fantastik bir oluş sürecinin ifadesini sunan, adam kadar anonim ama adamın sessizliğine kıyasla sesli, poetik bir anonim anlatıcının tekelindeki bir hikâyelemenin varlığıyla tanımlanır. Bu hikâyeleme ki, korkunun neliğine dair en büyük ipucunu verecektir: Zaman-mekânın, nesnelerin ve şekillerin var olmadığı bir boyutun, yokluk boyutunun varlık dediğimiz şeyi tanımlar, hatta onu kendisinin kılar bir hal alması. İşte, insanlar buna korku der, bazıları da “meontoloji”, Lovecraft ise Azathoth. Lovecraft’ın, Yuggoth’tan Mantarlar’da yer alan, fragmanıyla aynı başlıklı, az bilinen bir sonesinde yazmış olduğu satırlardaki gibi: “Parlak boyutlu uzay kümesinin ötesinde / Ne zamanın ne de cisimlerin değil / Yalnızca şekilsiz ve mekânsız Kaos’un olduğu / Hiçliğin içine doğurdu iblis beni.”