Lucy Caldwell’in öyküleri:
Solucan deliklerinden geçerek
“Gündelik hayat yaşantılarının anlatıldığı satırların arasında bizi başka yere, başka zamana, giderek varoluşla ilgili meselelere taşıyan solucan delikleri var bu öykülerde.”
Lucy Caldwell
Lucy Caldwell’in Türkçede 2023’te yayımlanan Yakınlıklar[1] kitabında yer alan öykülerde genç, eğitimli kadınların hayatlarından kesitler okumuştuk. Bu kadınların büyük bölümünün bebekleri ya da küçük yaşlarda çocukları vardı ve anlatılan hikâyeler de anne olmakla, annelikle yakından ilgiliydi. Caldwell’in bu kitaptaki öyküleri üzerine yazdığım kısa bir değerlendirmede şöyle bir saptamada bulunmuştum.
Kitaptaki metinler, bir yanıyla genç kadınların, annelerin hayatlarındaki zorlukların, korkuların, kaygıların öyküleri olarak tasnif edilmeye müsait, ama bu metinlerin incelikli kurgusu onları annelik/kadınlık bağlamından günümüz dünyasının başka sorunlarına, insan olmanın, bu gezegenin bu dönemdeki yerleşiği olmanın dertlerine de taşıyor.
Caldwell’in geçtiğimiz günlerde yayımlanan yeni öykü kitabı Dünyada Kalmak İçin Nedenler’in[2] ardından Yakınlıklar’ı tekrar okuduktan sonra, Caldwell’in metinlerinin olay örgüsünü oluşturan kadın yaşantılarının yanında dikkat çektiği, daha doğru bir deyişle, yazarak anlamaya çalıştığı meseleleri nasıl bir başlık altında toplayabileceğimi düşündüğümde, “var olmayı ya da canlı olmayı anlamlandırmak” gibi bir tabir uygun ve kuşatıcı bir ifade olarak göründü. Şöyle de denebilir: “Var olmayı ya da canlı olmayı anlamlandırmak” meselesini kadınların deneyimleriyle beraber ya da bu deneyimlerin ışığında anlama çabası.
Canlılık meselesini kadınların gündelik hayatları ve kadınlara özgü deneyimler üzerinden (mesela hamilelik) anlamaya çalışmanın özel bir bakış açısı sunmasının bir örneğiyle “Ay Hanım” öyküsünde karşılaşıyoruz. Anlatıcı kadının düşük yapıp yapmayacağı konusundaki gerilimine tanık oluruz öykü boyunca; üstelik eşiyle beraber planlamadıkları, hazır olmadıkları bir şeydir bebekleri olması, ama daha hamile olduğunu öğrendiği ilk andan itibaren bir şeylerin değiştiğinin farkındadır kadın. En başta hissettiği neşedir, ardından korku, inanamama… Salt bunlar değil ama, bir başka şey daha. Dünyaya yeni birini getirmek, ama bu arada yeni biri olmak, doğururken doğmak – ya da öyküde anıldığı şekliyle ifade edildiğinde, ani benliğe kavuşmak.
Kadın ruhunu hissetmişti –daha önce hiç düşünmediği, son derece gerçek, yadsınamayacak kadar gerçek ruhunu– ve onun gitgide şişip içine sığmayacak ölçüde büyüdüğünü. (Yakınlıklar, s. 107)
Bu Dünyada Kalmak için Nedenler
çev. Tülin Er
Siren Yayınları
Nisan 2026
151 s.
Birçok öyküsünde Caldwell annelik üzerine, çocuk-ebeveyn ilişkisi üzerine yaşantılar aktarıyor; bazen doğrudan kızına seslenerek ona hayat dersi veriyor (yaşayarak, bilhassa anne olarak öğrendiği dersleri) ama belirttiğim gibi, bu yaşantıları salt annelik hakkında, kadınlık üzerine deneyimlerin aktarımı ya da hikâyelerin kurgulanması olarak değerlendirmemek lazım. Bir anne de işte bunları yaşamış, yahut annelerin hayatlarında şu sorunlar var gibi, edebiyat dışındaki yazı türlerinde de ifade edilebilecek konulardaki hikâyelerden ibaret değil Caldwell’in öyküleri; okuyucuyu belli bir konuda bilgilendirmeyi (ya da bilinçlendirmeyi) amaç edinen, bununla yetinen bir edebiyat anlayışı yok. Üstelik öykülerin anlatıcıları kimi zaman tumturaklı saptamalar yaptıkları ve öyküler doğrudan bir annenin çocuğuna seslenmesi, onunla konuşması tarzında kurguladığı, hatta ufaklığa dünyada kendisini neler beklediğine ilişkin nasihatler verildiği halde, tezli denebilecek yahut anlatılan olaylardaki yaşantılardan ibaret metinler değiller.
Caldwell’in meselelere gündeliğin yanında varoluşsal anlam ya da anlam arayışıyla yaklaşmasının örneği sayılabilecek bir ayrıntıyı, onun en güzel öykülerinden “Bütün İnsanlar Ahlaksız ve Kötüymüş”teki (BBC Ulusal Öykü ödülünü bu öyküsüyle kazanmış) bir cümlede, bir soruda görebiliriz. Kanada’dan İngiltere’ye kucağında bebeğiyle, hayli zorluklarla seyahat eden kadın, uçakta yanındaki koltukta oturan ve yol boyunca kendisine yardım eden adamın, kocasının karşılamaya gelemediğini öğrendiğinde ona şimdi ne yapacağını sorması üzerine şu yanıtı verir:
Şimdi, şu dakikanın şimdisi mi, yoksa daha varoluşsal anlamda bir şimdi mi?
(…)
[Adam] sana bakıyor, sonra da verdiğin işareti alıyor. Bu ikisi arasındaki bir yerdeki? (Yakınlıklar, s. 125)
Anlattığı gündelik hayattan hikâyeleri sıklıkla “varoluşsal anlamlarıyla” beraber anmayı, anlatmayı yeğlemesinden ötürü, Lucy Caldwell’in öyküleri de böyle bir aralıkta (“bu ikisi arasındaki bir yerde”) değerlendirilmeli. Bu aralığın net bir uzam olmadığı, belirsizliklere açılan bir alan olduğu çok açık. Hatta Caldwell’in öykülerinde bu “aralık” ya da “arasında bir yer” dendiğinde gözlerimizin önünde belirir gibi olan belirsiz, flu alanı olduğu gibi kabul etmeyi salık verdiğini, kesinlikli bir netliğin mümkün olmayacağını, bu işin (yaşamanın) tadının da burada, kesinlikli bilgiler yerine sezgilerle ilerlemekten kaçınmamakta olduğunu hatırlattığını düşünebiliriz.
Başta bahsettiğim canlılık / varoluş meselesi Dünyada Kalmak İçin Nedenler’deki öykülerden birinde de çıkıyor karşımıza. “Söndürülemez” başlıklı bu öyküde, Carl Nielsen’in bir senfonisinin de adı olan bu kelimenin ne anlama geldiğini öykünün anlatıcısı şöyle ifade ediyor:
“Söndürülemez:” Sözcüklerin değilse de müziğin ifade edebildiği bir şeyi anlatmak için zor bir kelime. Hepimizin burada –canlı– olmasıyla ve olmadığımızda bile umudun varlığıyla ilgili bir şey. Hayatın bütünü büyük bir şey, hep hareket halinde, hızla akan devasa bir akarsu gibi ve biz onun içindeki küçük damlacıklarız sadece. (s. 132-133)
Üniversite öğrencisi kızını trafik kazasında kaybetmiş bir kadın anlatır bize bu öyküyü. Kızının ölmeden üç gün önce annesinden dinlemesini istediği senfonidir “Söndürülemez”; ne ki, kadın bunu ancak kızını kaybettikten sonra dinlemiştir. Birkaç dinlemenin ardından, kızının bu senfoniden neden çok etkilendiğini ve annesinin de dinlemesini istediğini sezer.
Yıllar geçtikten sonra anlatır bize kızının ölümünü, senfoniyi dinleyişini; kızının kaybı nedeniyle kimi günler hâlâ çok derin bir acı duymaktadır, ama…
Hâlâ sabahları kalkamayacağımı düşündüğüm günler oluyor. Ama kalkılıyor. Kalkıyorsunuz çünkü mecbursunuz. Kalkıyorsunuz çünkü mesele sadece siz değilsiniz –diğer insanlar, sizden daha büyük bir şey– ve müzik veya bize hatırlattıkları böyle.
Hepsi tam olarak bu değil, kastettiğim şeyi pek anlatamadığımın farkındayım. Bazen hayatın devam etmesi bir teselli olmuyor. Tam tersine. (…) Rahiplerin anlattığı şekliyle ölümden sonra yaşama inanmıyorum. (…) Ama sona erdiğimizi de düşünmüyorum. Hayat insana ne yaparsa yapsın, bildiğimiz hayat sona erdikten sonra bile, yok edilemeyen veya tüketilemeyen bir şey kalıyor bence. İşte bulduk, kelimenin tam anlamıyla böyle: Söndürülemez. (s. 133)
Bu kitabın özgün adı “Dünyada Kalmak İçin Nedenler” değil, Multitudes, “Kalabalıklar” diye çevrilebilir; nitekim kitapta bu başlıkta bir öykü var. “Dünyada Kalmak İçin (Ona Söylediğimiz) Nedenler” de bu öyküdeki bölümlerden birinin başlığı; ama Caldwell’in öykü kitabına başlık olarak seçilmiş olması, onun öykülerinde merkezî bir sorunsal olduğunu düşündüğüm canlılığa, var olmaya yaptığı atıf nedeniyle bana çok yerinde bir tercih olarak göründü. Ölsem mi, yaşasam mı sorusuyla boğuşanlar yok – böylesine düz bir bağlantı değil sözünü ettiğim, ama birkaç açıdan olayların bu sorunsalın yakınındaki kimi meseleler çevresinde geliştiği öyküler var kitapta.
Öncelikle, “büyümek” başat bir nokta. Dünyada Kalmak İçin Nedenler’deki öykülerin on üç, on dört yaşlarındaki öykü kişileri bu yaşların birçok sıkıntısıyla boğuşmaktalar. Bu sıkıntılar doğrudan varoluşla ilgili değiller belki; ancak yetişkinliğe doğru atılan adımlardaki sözgelimi sarsaklıklar ya da kaygılar insan olmaktan, canlı olmaktan büsbütün yalıtılabilecek sorunlar olarak değerlendirilemez. Kaldı ki, bu öyküler kişilerin o yaşlarda yaşadıkları şeyleri hatırlamaları şeklinde kurgulanmışlar. Dolayısıyla, anlatılan zamanla yaşanan zaman arasındaki mesafe bazen açıktan, bazen örtük olarak birtakım sorgulamalara imkân tanıyor.
“On Üç” başlıklı öykünün sonunu mesela bir aydınlanma ânı olarak değerlendirmek mümkün. Aydınlanma olduğu kadar bir büyüme ânı; anlatıcının bu anda bir şeylerin farkına varması öykü boyunca çalkalanan ve öykünün sonlarına doğru kaotik bir hal alan iç dünyasında bir ferahlamaya neden oluyor, ama farkına vardığı şey öyle bir kere yaşanıp unutulacak bir şey değil.
Sonra yeniden uyku tulumuna girip sabah olmasını bekleyerek yan dönüyorum. Olacak, diyorum kendi kendime. Sabah olacak, olacak, olmak zorunda; bir gün bütün bunlar çok gerilerde kalacak, başka bir yerde, başka bir zamanda yaşanmış gibi ve belki artık hiç düşünmeyeceğim, düşünsem bile çoktan geçip gitmiş olacak. (s. 40)
Caldwell’in Dünyada Kalmak İçin Nedenler’deki iki öyküsünde kullandığı bir metafor var: Solucan deliği. “İşte Buradayız”da anlatıcı Keats’in bir şiirini açımlarken kullanıyor. “Bir mucize, bir sihir, kimsenin asla peşlerinden gelmeyeceği başka bir yere, başka bir zamana açılan bir solucan deliği.” Bu metaforu Caldwell’in öyküleri bağlamında da kullanmak mümkün. Gündelik hayat yaşantılarının anlatıldığı satırların arasında bizi başka yere, başka zamana, giderek varoluşla, hayatta olmakla ilgili meselelere taşıyan solucan delikleri var.
Bir başka öyküde, “Adanmışlıklar”da yine Keats’in bir şiirini hatırlamaya çalışan kişinin aklından geçenler mesela...
Şiirin volta attığı yeri hatırlıyorsun. Peki ya sonsuzluk sonu gelmeyen zaman değil de zamanın dışında olmak demekse? Sonsuzluğun perspektifinden bakılınca, zaman kendi yüzey gerilimiyle bir arada tutulan bir damlacıksa ve olacak her şey eşzamanlı gerçekleşiyorsa ve çoktan bittiyse? (Yakınlıklar, s. 134)
Karlı bir günde yolların kapanması korkusuyla ziyaretlerine gittikleri dik yamacın eteklerinde yaşayan akrabalarının yanından Londra’ya dönen; iki çocuk, anne ve babadan oluşan dört kişilik bir ailenin dönüş yolu anlatılır bu öyküde. Anlatıcı, anneye “sen” diye seslenen biridir; onun içinden geçenleri çok yakından bilmesinden ötürü bizzat annenin kendisi olduğunu düşünebiliriz; ama başka bir yerden ya da başka bir zamandan sesleniyordur. Bu öykünün birinci tekil yerine bu şekilde ikinci tekil kişinin ağzından anlatılması da bir boşluk, belirsizlik, bir mesafe yaratıyor. Bize öyküyü hem bir başkası hem bizzat seslenilen kişi anlatıyormuş hissi veren de bu mesafe. O halde bu mesafe de (ya da bu mesafeyle yaratılan kurgu da) farklı bir düzlemden bir başka düzleme geçişe imkân veren bir solucan deliğine benzetilemez mi? Beri yandan, kritik bir anda (öykünün şimdiki zamanında) bütün düzlemler bir arada var olabiliyorlar. Zaman geçiyor, bir şeyler unutuluyor – ama unutulmuyor da, kalıyor; demek geçmiyor zaman.
İmkânsız görünüyor, buradasın işte, dört kişilik bir ailede çocuklu bir annesin. Olduğun ve olmayı hayal ettiğin bütün o insanlar. Tanıdığın, sevdiğin ve sevmekte olduğun bütün o insanlar. Hayatında bu haline hayretle bakabilecek dönemlerin oldu; hayran olup, Evet, kabul ediyorum, evet diyebileceğin başka dönemlerin de. (s. 132 – vurgu metinde var)
Zamandan zamana, kişinin bir başka halinden (geçmişindeki ya da hayalindeki) öbürüne geçişlerdeki gibi tekil, gündelik ya da spesifik meselelerden var oluşa dair meselelere geçişler var Lucy Caldwell’in öykülerinde. Gelgelelim, “geçmek” birini bırakıp öbüründe olmak değil; hem ikisinde de olmak, hem her birinde; bu yüzden bir seferde olup biten bir edim, hal değil, bir hareket.
“Adanmışlıklar”daki kadın şehre yaklaşırken, önce “Yuva”nın bir paradoks olduğunu düşünür; ardından “Hareket imkânsız, değişimse yanılsama” diyen Zenon’un paradoksunu hatırlar. Başka filozoflar da geçer aklından. “Zihnini onlar gibi düşünecek şekilde biçimlemeye çabalayarak geçirdiği yıllar[ın]” ardından son zamanlarda bu filozofların söyledikleri “anlamsız veya en azından alakasız geliyor[dur].”
[Filozofların] hiç yeni doğmuş bir bebeğin yüzüne bakıp da dünyanın sarsılıp dağıldığını hissedip hissetmediklerini merak ediyorsun şimdi; çocuğun büyümesini izleyip de zamanın paniğini hissedip hissetmediklerini. Hareket imkânsız değildir: Aslında tam tersidir. Hayat onu yakalama girişimleri süresince dolu dizgin akar, sonra aniden aralanıp insana bir sonraki dünyayı gösterir ve sonrakini, sonraki sonu gelmez değişimi. (s. 131-132 – vurgu eklenmiştir)
Hayatı yakalama girişimlerinin sayısız türü çeşidi var ve Caldwell’in anlatıcısı, Zenon’un aksine, imkânsız olanın hareket değil, hayatı yakalamak olduğunu vurgularken, ancak girişimlerimiz olabilir demeye getiriyor. Edebiyat da bu girişimlerden biri; belki de hayatın çok özel ve kritik anlarda aralanmasını andıran bir girişim.
[1] Lucy Caldwell, Yakınlıklar, çev. Tülin Er, Siren Yayınları, Mart 2023, 144 s.
[2] Lucy Caldwell, Dünyada Kalmak İçin Nedenler, çev. Tülin Er, Siren Yayınları, Nisan 2026, 151 s.