Kuru Taşın Başı:
Su ölür mü?
“Modern teknolojinin ele geçirdiği Ren Nehri gibi Çoruh Nehri’nin de bir nehir olarak artık var olmadığını söyleyebiliriz; nehir bir enerji rezervine indirgenmiştir.”
Kuru Taşın Başı (Yeşim Ustaoğlu, Jamsin Selen Heinz, 2026)
Yeşim Ustaoğlu’nun yazıp yönettiği, Selen Heinz’ın ortak yönetmenliğini ve görüntü yönetmenliğini üstlendiği Kuru Taşın Başı, 45. İstanbul Film Festivali’nde, Altın Lale Yarışması bölümünde Türkiye açılışını gerçekleştirdi. Bu film Yeşim Ustaoğlu’nun uzun metrajlı kurmaca film-odaklı sinema kariyerinde, 2004’teki Sırtlarındaki Hayat’tan sonra ikinci belgesel çalışması. Kuru Taşın Başı’nda Türkiye’nin en hızlı akan Çoruh Nehri üzerinde halihazırda işletmeye alınmış yedi barajdan birisi olan Yusufeli Barajı[1] nedeniyle su altında kalan köylerini, topraklarını, evlerini, hayvanlarını geride bırakıp, filmde anlatanların deyimiyle kuru taşın başında “beton ve tüketim odaklı hayata tutunmaya çalışanların”[2] hikâyesi anlatılıyor. Film, tanıtım metninde söylendiği gibi, “suyun ölümüne, tarihin ve hafızanın yok oluşuna tanıklık”[3] ediyor. Yok olan, insanların eski hayatları, hektarlarca kadim toprakları, yemişleri; yok olan, mavisiyle, yeşiliyle çılgın akan Çoruh’un nehir ruhudur. Bu çifte yok oluş karşısında, baraj nedeniyle yerlerinden edilenlerin dağın dik yamaçlarında kendilerine adres gösterilen “yeni dünya”da nasıl var olmaya çalıştıklarını filmde seyrediyoruz. İnsanlarla birlikte sokak hayvanları da bu hikâyenin parçası. Görmediğimiz, henüz bilmediğimiz bir şey varsa, o da nehrin bu yok oluş karşısında ne yapabileceği.
Barajla birlikte yoksunlaşma
Kuru Taşın Başı, Yusufeli ve civar köylerini 2022 ve 2024 yılları arasındaki süreçte izliyor. 2022’de, neredeyse otuz yıldır yapılacağı söylenen Yusufeli Barajı artık tamamlanmış, işletmeye alınmak üzere. Film 2024’te baraj suyunun Yusufeli’ni yuttuğu görüntüyle açılıyor. İki köylü kadın, evleri yükselen sular tarafından yok olmuş bu görüntü karşısında, bir tepeden eski Yusufeli’ne bir şiir yolluyor; “…/ Gözümün önünde tükendin durdun/ inan ki beni de beynimden vurdun/ şimdi sen yoksun ben nereye gidem/…” ‘Devasa büyüklükte’ olduğu sürekli söylenen, heybetiyle övülen Yusufeli Barajı karşısında, kaybedilenler için bir ağıt bu şiir. Buralarda kuşaklardır devam ettirilen, kendi kendilerine yetecek miktarda toprağı işlemeye ve hayvancılığa dayalı küçük üretim tarzının ve bu yerleşimlere ait kadim yaşam biçimlerinin sürdürülmesi artık mümkün değil.
Kuru Taşın Başı boyunca Yusufeli ve civar köylerin halkından baraj yapımıyla birlikte neler kaybettiklerini dinliyoruz; yok olan miras anlatılarının bir belgesi bu film. Deli Çoruh’la büyümüş yaşlılar nehrin kaybından bahsediyor; ölü büyüklerinin su altında kalan mezarlarından, geçmişlerinin sulara gömülüşünden, nesli tükenen kuşlardan; gençler kesmek zorunda kaldıkları ağaçlarından, topraklarının kaybından. Kadınlar ismini kaybeden yerleşimlerinden, üzerinde titredikleri besi hayvanlarından, nehrin sesinden, komşuluklardan, köşe başı sohbetlerinden, yitirilen mahalle samimiyetinden dem vuruyor. Sular altında kalan Yusufeli’ne yolladıkları şiirde, kadınlar kaybettikleri anılarından ve verdikleri emekten bahsediyor: “…/ Her köşe başında bir anım vardı/ verdiğim emekler sulara daldı/ elimde çektiğim resimler kaldı/ şimdikine yoksun ben nere gidem/…” Bu bir yoksunlaşma anlatısı. Ancak yoksunlaşma üzüntüsünün herhangi bir ağırlığı yok yükselmiş barajlar karşısında.
Selanik Film Festivali / Stüdyo Aris Rammos
Devletin yeni adres olarak gösterdiği, su altında kalacak yerleşim sakinlerinin ‘Kuru Taşın Başı’ olarak tabir ettikleri yer, terk etmek zorunda kaldıkları bereketli yurtlarından bu kadar farklı olabilir! Yusufeli ve köyleri genellikle düzlük ya da hafif meyilli yerlerde kurulmuş; bahçelerle, meyve ağaçlarıyla, işlenen toprakla, keçilerle, tavuklarla, ineklerle iç içe yerler. Tarihî kırsal mimari yapıları olduğu gibi, ilçe merkezinde insanların kendi çabaları ve kaynaklarıyla inşa edilmiş bir doku var. Burada yaşama dair farklı işlevler zaman içinde altlı üstlü, yan yana konumlanmış. Yıllar boyunca ve meşakkatli el emeğiyle büyütülmüş bir ilçe merkezi. Yusufeli ilçe merkezinin taşındığı Yansıtıcılar ve Sakut Mevkii ise, filmde gördüğümüz gibi, yükseklerde, dağlık ve dik kayalık yamaçlardan meydana gelen; hiçbir yeşilliğin, ağacın, ekilebilecek toprağın yer almadığı, tipik bir toplu konut alanı.[4] Ağaç olmayınca kuş yok, Yusufelilerin peşinden dağın başına göçmüş kedilerin kendilerini köpeklerden koruyacakları dallar yok. Nasıl olmuş da bu kuru taşın başı yöre halkına uygun görülmüş, anlaşılır gibi değil. Eski yaşamlarını, üretim imkânlarını, her şeylerini kaybettikleri gibi, borçlandırılarak girdikleri bu toplu konut yerleşiminde iş yok, ekilecek toprak yok, kapı önündeki toprak parçasını sulayacak su yok, hayvanlarını koyacak ahır yerleri yok.
Mirası korumak için kurtarma çalışması
Film hemen 2022’ye dönüyor. Yusufeli ilçe merkezinde, Çoruh Nehri üzerinde, dev beton ayaklarla inşa edilen viyadük insanı karşılıyor. Yeni Yusufeli’ni Artvin’e bağlayan yol şebekesinin, baraj gölünün üzerinden geçen viyadük bağlantısı bu. Baraj suyu henüz yükselmemiş; merkezde, Göcek gibi civar köylerde hayat devam ediyor. Bir taraftan da, göz alabildiğine, dağ bucak her yeri kıvrım kıvrım dolaşan yol ve tünel inşaatları devam ediyor. İş makineleri durmadan çalışıyor; etraf toz duman içinde. İnsanlar önceleri inşaatları seyreder ve bekler durumdalar. İnşaatlara maruz kalmak epeydir devam eden bir durum. Sonra, filmde konuşanlar bir ay içinde evlerinin yıkılmaya başlayacağını anlamaya başlıyorlar. Konuşulanlardan anlıyoruz ki, yeni adrese taşınma süreci başlayacak; Yusufeli Barajı’nın köylerinden, topraklarından ettiği yöre halkına gösterilen yeni yerleşim alanında kimlerin hak sahibi olduğu belli olmuş. Neden kendilerinin de hak sahibi yapılmadığını sorgulayanlar var. Yeni konutlardan, işyerlerinden ve köy evlerinden faydalanabilmek için yöreden olmak, şu köyden olmak, bu aileden geliyor olmak, kuşaklardır bu evde oturuyor olmak, bu mağazada çalışıyor olmak değil, hak sahibi olmak gerektiğini anlıyoruz. Senelerdir içinde bulunulan belirsizlik içinde beklenti hali sona eriyor. Buldozer kepçesinin artık insanların evlerini birer birer söktüğü görüntüleri izlemeye başlıyoruz. Bundan sonra muazzam bir kurtarma çalışması içine giriyor Yusufelililer. Evlerinden sökebilecekleri kapı, pencere, balkon korkuluğu, döşeme, ahşap çatı… kepçe gelmeden, günler geceler boyu insan elleriyle sökülüyor ve yukarıya, yeni yerleşim alanına, toplu konut evlerinin önüne yığılıyor.

Yerinin yurdunun su altında kalışını izlemenin travmasıyla baş etmenin bir yolu bu olsa gerek; yıkıntılardan kurtarılabilenlerle geçmiş anılarını ve âdetlerini yeni yerleşimlerde yaşatmaya devam etme gayreti. Nostaljik bir tutum değil; daha ziyade, değer verilen var olma, üretme, yaşama biçimlerini korumaya çalışmak. Böylesi bir tepki belki de beklenmiyordu resmî çevreler tarafından. Eski Bakan Veysel Eroğlu’na göre, havzada “yeni bir dünya tesis ediliyor”du.[5] Yeni Yusufeli’nde, Yeni Göcek, Yeni Kınalıçam, Yeni Tekkale’de evleri, işleri su altında kalanlar; “yeni dünya”nın sunduğu, modern ve çağdaş yaşantıya kavuşacaklardı. “Yusufeli Projesi kapsamında,” diyor AKP hükümetlerinde Çevre ve Orman Bakanı, ardından Orman ve Su İşleri Bakanı olan Prof. Dr. Veysel Eroğlu, “eski yerleşim yerine nazaran daha modern bir şehirleşmeye sahip ve birçok yönüyle örnek teşkil edecek yeni yerleşim yerleri kurulmuştur. Mevcut Yusufeli İlçesi 750 dekarlık bir alana sahipken, Yeni Yusufeli İlçesi yerleşim alanı toplamda 1.535 dekara çıkarılarak, daha müreffeh ve yaşanılır bir ilçe oluşturulmuştur.”[6] Yeni yerleşim alanları, “modern ve çağdaş” yaşam vaadiyle kurulmuş yerler; yerleşim, işyerleri, eğitim, rekreasyon, çocuk oyun alanı gibi işlevler farklı alanlarda toplanmış; caddeleri geniş, binaları asansörlü. Kuru Taşın Başı’nda evlerini suya kaybedenlerin “yeni dünya”da, dağ başına yapılan sıra sıra beton apartmanların önünde arkasında buldukları boşluklara aşağıdan, eski dünyalarından kurtarabildiklerini yığarken izliyoruz. İnsanlar geçmişten değer verdiklerini geleceğe taşıyarak yaşamlarını kendi bildikleri şekilde yeniden kurabilmek istiyorlar, “yeni dünya”yı bükerek kendilerine göre şekillendirmeye çalışıyorlar; bu çabaya tanık oluyoruz. Filmdeki diğer tanıklar ise sokak hayvanları; suların yükselmesinin sonuna kadar eski yerleşimlerde kalıp ruhu çekilmiş mekânların neye benzediğini bize hissettirir gibiler.
“Çoruh artık çılgın akmayacak”
Kuru Taşın Başı’nda barajın nehir suyunu henüz tutmadığı 2022 ile, barajın yükselip Türkiye’nin en hızlı akan suyunu bir göle çevirdiği 2024 görselleri, öncesi ve sonrası olarak yan yana getiriliyor. Barajla birlikte bir taraftan yöre halkının durumuna, bir taraftan da suyun akıbetine tanıklık ediyoruz filmde. Eski bakan Prof. Dr. Veysel Eroğlu önden ilan etmişti: “Çoruh artık çılgın akmayacak.” Filmde görüyoruz; nehir 2024’te önüne çekilen devasa baraj duvarının arkasında durgun bir göle dönmüş, çılgın ruhu uçup gitmiş. Çoruh artık bir enerji kaynağı olarak çalışması için ‘dizginlenmiş’ vaziyette. Eski bakan Veysel Eroğlu, Çoruh Nehrine Altın Gerdanlıklar başlıklı kitabında, kendi deyimiyle, “yükseklerden çılgınca akan, ülkemizin en hızlı nehri Çoruh’un” kontrol altına alınarak elektrik enerjisi için koşulmasını büyük bir başarı hikâyesi olarak anlatıyor. Çoruh’a inşa edilen barajlar “birer altın gerdanlık” olarak tarif ediliyor; “kimi zaman nazlı bir gelin gibi salın[an], kimi zamansa coşkusunu bembeyaz köpüklere katıp şelaleler boyunca dökül[en]”[7] nehir, altın gerdanlıklar takılarak “dev bir enerji potansiyeli” olarak yararlanılacak bir kaynağa dönüşür. “Suların boşa akmasına gönlümüz hiçbir zaman razı olmadı, olamazdı” diyor Prof. Eroğlu. Suya bu bakışta, insan-odaklı faydayı her şeyin üstünde gören, doğayı üzerinde hâkimiyet kurarak ehlileştirilecek bir kaynak olarak değerlendiren bir zihniyet görüyoruz.
Bu noktada, Martin Heidegger’in Tekniğe Yönelik Soru başlıklı çalışmasında, Ren Nehri üzerinde kurulan hidroelektrik santraliyle ilgili söylediklerine değinmek, bu zihniyeti anlamak açısından yararlı olabilir.
Hidroelektrik santral, Ren Nehri’nin akışı içine yerleştirilmiştir. Nehri, hidrolik basıncını sağlamaya zorlar; bu basınç da türbinleri döndürür. Bu dönüş, itiş gücüyle elektrik akımını harekete geçiren makineleri çalıştırır; bu akım da uzun mesafe enerji santrali ve onun kablo ağı tarafından elektrik olarak iletilir. Elektrik enerjisinin düzenli dağıtımına ilişkin birbirine kenetlenmiş süreçler bağlamında Ren Nehri’nin kendisi bile sanki buyruğumuz altındaki bir şey gibi görünür. Hidroelektrik santral, eskiden yüzyıllar boyunca iki kıyıyı birleştiren ahşap köprünün nehre kurulduğu gibi nehre yerleştirilmiş değildir. Aksine, nehir santral uğruna barajlanmıştır. Nehir artık bir su gücü tedarikçisidir, ne olduğu enerji santralinin özünden türemektedir.[8]
Çoruh nehrinin de ne olduğu artık hidro-elektrik barajın özünden türemektedir! ‘Modern teknolojinin ortaya, açığa çıkardığı şey’ der Heidegger, insanın ‘doğaya enerjisi çıkarılabilir ve depolanabilir bir şey olarak bakarak ondan ölçüsüz bir talepte bulunması, meydan okumasıdır.[9] Bu meydan okumanın sonucu, nehir olmak üzere var olan Çoruh’un barajlar için basamaklara dönüşerek nehir ruhunu kaybetmesidir.
“Çoruh artık çılgın akmayacak” ifadesinde de bu meydan okumayı algılamıyor muyuz? Meydan okumayla gurur el ele duygular. Yusufeli Barajı’nın yapımını anlatan TRT belgeseli buna iyi bir örnek. “Dünyanın en büyük barajlarından biri olan Yusufeli Barajı’nın yapım hikâyesine tanık olmaya hazır mısın?” diyerek izleyiciyi programa davet eden belgeselin tanıtımında şöyle deniyor:
Tamamı Türk mühendislerden oluşan bir ekip, sert bir coğrafyaya sahip olan Artvin’de, yıllarca sürecek inanılmaz zorlu bir baraj inşaatına başladı. Bölgedeki dik yamaçlara ve dünyanın en hızlı akan nehirlerinden biri olan Çoruh Nehri’ne meydan okuyarak Türkiye’nin en büyük barajını inşa ettiler. Yusufeli Barajı hem inanılmaz bir su basıncına dayanacak hem de uzun yıllar milyonlarca kişinin elektrik ihtiyacını karşılayacaktı. İnanılmaz bir mühendislik örneği gösteren ekibin, tüm bu zorlukları nasıl aştığına ve dünyanın en büyük barajlarından birini nasıl inşa ettiğine tanık oluyoruz.[10]
Benzeri bir tarife, Uluslararası Nehirler Ağı kampanyalar direktörü Patrick McCully, Silenced Rivers kitabında, 1946’da açılan Hoover Barajı için Wallace Stegner isimli, tanınmış Amerikalı bir yazarın söylediklerini aktarırken yer verir. Wallace Stegner de aynı şekilde, insanlığın bu kabiliyeti karşısında huşu içindedir. McCully, büyük barajların ulusal gurur kaynağı ve doğanın fethi simgesi, modernleşme ve ilerleme göstergesi olarak uzun bir süre boyunca nasıl el üstünde tutulduğunu anlatıyor kitabında.[11] Büyük barajların büyük kalkınma söylemlerine nasıl içkin olduğu konusunda, Türkiye akademik yazınında M. Eder ve A. Çarkoğlu’nun GAP Projesi örneğinde Fırat ve Dicle barajları politikalarını inceledikleri yayınları gibi birçok çalışma mevcut.[12]
Büyük baraj söylemi
Çoruh üzerinde Yusufeli ve 2012’de açılan Deriner Barajları; yükseklikleri, su tutma hacimleri ve elektrik üretme kapasiteleri bakımından çok büyük barajlar. Sarp kayalık yamaçların arasına inşa edilmiş Deriner ve Yusufeli barajları, 249 metre ve 275 metre gövde yüksekliğiyle dünyanın en yüksek barajları arasında sayılıyorlar. Arkalarında toplanan nehir sularının oluşturduğu göller de çok büyük. Örneğin Deriner 23 km2’lik göl alanına sahip; Yusufeli Barajı gölü ise 33 km2.[13] Büyüklük bir övünç kaynağı. Yusufeli Barajı “ünlü Eyfel kulesine yakın bir yüksekliğe sahip” bir “Türk mühendislik harikası”dır; Deriner Barajı “90 katlı bir gökdelene eşit yüksekliğe” sahiptir.[14] Büyüklük, güçlü ve kalkınmış bir ülkenin göstergesidir. Çoruh Havzası’nda inşa edilen dev enerji projeleri de ülke kalkınmasının “yapı taşlarından biri” olarak anlatılıyor.[15]
Kalkınmanın simgesi olarak büyüklük kavramı eleştirisinin kamuoyunda da yankı bulmasında, E. F. Schumacher’in 1973’te yayımlanan Small is Beautiful başlıklı kitabı bir dönüm noktasıydı. Çok kısaca, bu yaklaşımda büyük projelerin gerektirdiği merkeziyetçi yönetim ve sermaye-yoğun teknoloji; sosyal, ekonomik ve çevresel sürdürülebilirlik açısından sorunlu görülüyordu. Büyük barajların etrafında gelişen eleştirel yazının ve muhalif sivil ve çevreci hareketlerin de büyük projelerle kalkınma arasında kurulan olumlayıcı bağın sorgulanmasında çok önemli payı oldu. Uluslararası Nehirler Ağı kampanya sorumlusu Patrick McCully’nin Silenced Rivers kitabında büyük barajlar meselesi ekolojik, toplumsal, ekonomik, teknik ve çevresel boyutlarıyla ayrıntılı bir şekilde ele alınmakta.[16] McCully kitabında, dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan baraj-karşıtı sivil toplum hareketlerinin ve çevrecilerin, bilim insanlarının ve kamuoyunun büyük barajlara ilişkin yıllarca yürüttükleri kampanyalar ve finansman kuruluşlarına yönelik baskıları sonucunda, 1998 yılında, Dünya Bankası ve Uluslararası Doğa Koruma Birliği IUCN’nin bir araya gelerek, tüm tarafların üzerinde anlaştığı bağımsız çalışacak Dünya Barajlar Komisyonu’nun (WCD) kuruluşunu anlatıyor.[17] Komisyonun 2000 yılında “Barajlar ve Kalkınma” başlığıyla yayımladığı rapor tam da bu iki kavram arasında varsayılagelen olumlu ilişkiyi sorgular.[18] Dünya Barajlar Komisyonu Raporu’nun tespitleri büyük baraj projelerinin geleceği açısından önem taşır. Rapor, “barajların insan gelişimine önemli ve kayda değer bir katkı sağladığı ve bunlardan elde edilen faydaların dikkate değer olduğu[nu]… ancak çok sayıda durumda bu faydaları elde etmek için özellikle sosyal ve çevresel açıdan, yerinden edilen insanlar, mansapta yaşayan topluluklar, vergi mükellefleri ve doğal çevre tarafından kabul edilemez ve çoğu zaman gereksiz bir bedel ödendiği[ni]” [19] tespit eder. Dünya Barajlar Komisyonu Raporu sadece durum tespiti değildir; aynı zamanda baraj projelerinde uyulması tavsiye edilen ilkeleri ortaya koyar. Böylece artık sivil toplumun, baraj projelerini finanse eden ve yürüten tarafların bu ilke kararlara uyup uymadıklarını izleyebileceği ve taleplerini odaklayabileceği bir çerçeve vardır. Dünya Barajlar Komisyonu’nun ortaya koyduğu ilkeler, Yusufeli Barajı’nın yapımı için uluslararası kurumlardan finansman arayışının yürütüldüğü dönemde Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarının ve mahalli derneklerin baraja karşı mücadelelerinde kullanılacaktır. Bu konuda Erdem Evren’in çalışması çok aydınlatıcı.[20]

Prof. Veysel Eroğlu’nun Çoruh Nehrine Altın Gerdanlıklar başlıklı kitabında büyük barajların sosyal, ekonomik, çevresel, ekolojik ve kültürel etkilerine ve Dünya Barajlar Komisyonu’nun tavsiye ettiği projelendirme ilkelerine ilişkin bir değerlendirmenin yer almadığını görüyoruz. Bakanın yaklaşımına göre, Çoruh üzerine yapılan barajlar ülkenin kalkınmasına büyük fayda sağlayacak, ülkenin enerji ihtiyacına önemli katkıda bulunacaktır ve nehir bu faydaya hizmet etmek için işe koşulmuştur. Baraj suyunun yükselmesi nedeniyle yerinden, toprağından olacak yöre halkı için ise “yeni bir dünya” inşa edilmektedir.
Nehir ölür mü?
Kuru Taşın Başı tanıtımında ortaya konulan “Su ölür mü?” sorusuna nehrin etrafında suyla yaşam bulan insan ve diğer canlılar dünyasının gözünden bakılıyor. Heidegger ile nehrin kendi olarak varoluşu gözünden bakarsak, modern teknolojinin ele geçirdiği Ren Nehri gibi Çoruh Nehri’nin bir nehir olarak artık var olmadığını söyleyebiliriz; nehir bekleyen bir enerji rezervine indirgenmiştir. Heidegger’in ele alışı, Patrick McCully’nin Silenced Rivers kitabında gördüğümüz yaklaşımdan farklı. Silenced Rivers’ta büyük barajların neden devreye sokulduğu ve çevresel etkileri, akarsu ekosistemlerinin nasıl parçalandığı ve sonuçlarının neler olduğu anlatılıyor. Çok daha aşina olduğumuz politik ekoloji yaklaşımı bu. Dünya Baraj Komisyonu’nun Barajlar ve Kalkınma Raporu da büyük barajların hem yerinden ettiği topluluklar hem de çevre üzerindeki olumsuz etkilerini sıralıyordu. Büyük barajların kalkınma etkilerine ilişkin bu rapor, kapsamlı eleştirel değerlendirmeler içeriyor. Kuru Taşın Başı’nda konuşanlar da kendileri için inşa edilen “yeni dünya”da mahalleliliğin, birbirlerine tutunarak ve dayanışarak örülmüş sosyal ağların yok oluşundan duydukları üzüntüyü anlatıyorlar. Üretim imkânlarının kaybından, kendilerini kuşaklardır ayakta tutmuş bilginin değersizleşmesinden... Bütün bunlar, barajlar için öne sürülen kamusal yarar ve kalkınma hesaplarında yer almayan konular.
Nehre kendi manası ve yaşam gücü olan bir varlık olarak bakmaya, yukarda ele aldığım anlatılarda ve belgeselde yeterince girişilmiş değil. Nehre ben, sen gibi, yaşayan ve ölebilen bir canlı olarak bakan, etkileyici bir çalışma, Robert MacFarlane’in Is A River Alive? başlıklı kitabı. “Nehirlerimiz artık nesneleştirme ve çıkarım mantıklarıyla sıkı biçimde kuşatılmış durumda” diyor MacFarlane. “Daha eski ve daha karmaşık nehir anlamlarını bu hapsedilmişlikten kurtarmak ve manzaralarını paylaştığımız bu büyük, gizemli varlıklarla ilişkimize yeniden canlılık kazandırmak için güçlü çabalar gerekecek.”[21] Ekvator, Hindistan ve Kanada’da üç büyük nehir sistemiyle ilgili yaptığı araştırmalarda karşılaştığı insanlardan ve topluluklardan bu tür çabalara dair birçok örneği kitabında anlatıyor MacFarlane. Buralardan nehirlere yazılmış aşk dilini taşıyor bizlere.
NOTLAR
[1] Çoruh, Erzurum ilindeki Mescit Dağları’ndan başlayarak Doğu Karadeniz’in Kaçkar Dağları’nın güney yamaçları boyunca ilerleyip, batıdan doğuya Çoruh Vadisi’nde Yusufeli’ni geçip Artvin ve Borçka ve ardından Gürcistan’ın Batum şehrinden Karadeniz’e dökülen, 400 küsur kilometre uzunluğunda bir nehirdir. Çoruh üzerinde kurulan ve kurulması planlanan baraj ve hidroelektrik santrallerine ve barajlardan etkilenen yerleşimlere ilişkin analizler için deretepe.org adresine bakılabilir.
[2] Film tanıtım metninden.
[3] Film tanıtım metninden.
[4] Ersin Türk ve Gökhan Hüseyin Erkan, “Gömleğin Her Düğmesini Yanlış İliklemek: Artvin-Yusufeli Zorunlu Yeniden Yerleştirme Sürecinin Eleştirel İncelemesi”, Planlama, 2018;28(2):218-235, s. 228.
[5] a.g.e., s. 13, 14.
[6] Veysel Eroğlu, Çoruh Nehrine Altın Gerdanlıklar, şahıs yayını, 2023, s. 126.
[7] a.g.e., s. 33.
[8] Martin Heidegger, Tekniğe Yönelik Soru, çev. Doğan Özlem, AFA Yayınları, 1997.
Martin Heidegger, The Question Concerning Technology, s. 5
[9] a.g.e., s. 5. Burada şunu ekler Heidegger: “Peki bu, eski yel değirmeni için de geçerli değil midir? Hayır. Onun kanatları gerçekten rüzgârda döner; bütünüyle rüzgârın esişine bırakılmıştır. Yel değirmeni depolamak üzere hava akımlarından enerji açığa çıkarmaz.” Benzeri bir şeyi doğayla birlikte çalışan, endüstrileşmiş tarım öncesi köylüsü için de söyleyebiliriz: “Köylünün işi, tarlanın toprağına meydan okuyup onu zorlamaz. Tohum ekerken tohumu büyüme güçlerinin koruyuculuğuna bırakır ve onun gelişimini gözetir.”
[10] Türkiye’nin Dev Yapıları: Yusufeli Barajı, TRT Belgesel
[11] Patrick McCully, Silenced Rivers: The Ecology and Politics of Large Dams, Zed Books, Londra, (yeniden gözden geçirilmiş, genişletilmiş edisyon) 2001.
[12] Eder, M., Çarkoğlu, A., “Developmentalism a la Turca: The Southeastern Anatalia Development Project”, Environmentalism in Turkey: Between Democracy and Development?, içinde, F. Adaman, M. Arsel (Derleyenler), Aldershot: Ashgate Publishing, 2005.
[13] Bu bilgiler AKP hükümetlerinde Çevre ve Orman Bakanı, ardından Orman ve Su İşleri Bakanı olan Prof. Dr. Veysel Eroğlu tarafından 2023 yılında hazırlanan Çoruh Nehrine Altın Gerdanlıklar başlıklı yayından alınmıştır.
[14] Veysel Eroğlu, Çoruh Nehrine Altın Gerdanlıklar, şahıs yayını, 2023, s. 69.
[15] Mekânda Adalet Derneği’nin yürüttüğü Deretepe projelerinden birisi olan Çoruh, nehir üstünde yapılmakta olan barajlara ve bu barajların toplumsal ve çevresel etkilerine ilişkin önemli bir başvuru kaynağı. 2019 yılında, farklı disiplinlerden 10 araştırmacının saha çalışmalarının sonuçlarının ve yapılan görüşmelerin belgelendiği bir çevrimiçi yayın olarak erişime açık.
[16] Patrick McCully Silenced Rivers: The Ecology and Politics of Large Dams, Zed Books, Londra, (yeniden gözden geçirilmiş, genişletilmiş edisyon) 2001.
[17] Komisyonun amacı, “büyük barajların kalkınma açısında etkinliğini gözden geçirmek ve su kaynakları ile enerji geliştirme için alternatifleri değerlendirmek; ikinci olarak barajların planlanması, tasarımı, değerlendirilmesi, inşası, işletilmesi, izlenmesi ve hizmetten çıkarılması için uluslararası kabul gören kriterler, kılavuzlar ve standartlar geliştirmek”ti.
[18] Büyük baraj inşaatları karşısında artan tepkiler ve sivil toplum örgütlerinden gelen bağımsız bir değerlendirme çalışmasının yapılmasına dair talepler üzerine, Dünya Barajlar Komisyonu (WCD) 1998 yılında Dünya Bankası ve IUCN tarafından oluşturuldu. Komisyon, büyük barajların kalkınma üzerindeki etkinliğini gözden geçirmek ve su kaynaklarıyla enerji geliştirme için alternatifleri değerlendirmek ve barajların planlanması, tasarımı, değerlendirilmesi, inşası, işletilmesi, izlenmesi ve hizmetten çıkarılması için uluslararası düzeyde kabul edilebilir kriterler, kılavuzlar ve standartlar geliştirmek, amacıyla kuruldu.
[19] Kaynak olarak International Rivers Network (IRN) tarafından hazırlanan IRN and the World Commission of Dams web sayfası kullanılmıştır. (erişim: 16 Nisan 2026)
[20] Erdem Evren, “Bir Baraj Karşıtı Mücadelenin Yükselişi Ve Düşüşü: Yusufeli Barajı Projesi ve Hidro-Kalkınmanın Zaman-Mekân Siyaseti”, Sudan Sebepler: Türkiye’de Neo-Liberal Su-Enerji Politikaları ve Direnişler içinde, (der.) Cemil Aksu, Sinan Erensü ve Erdem Evren, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016.
[21] Robert MacFarlane (2025), Is A River Alive?, Hamish Hamilton.