• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

“Varlığımızın derinlerinde gizlenen bir dil her şeyin çetelesini tutar”

Mehtap Ceyran’la geçen ay yayımlanan romanı Dönüş üzerine konuştuk.

Mehtap Ceyran

YASEMİN ÇONGAR

@e-posta

SÖYLEŞİ

7 Mayıs 2026

PAYLAŞ

Mehtap Ceyran, Mevsim Yas (2017) ve Bekleyişin Şarkısı (2019) romanlarının ardından, 2026’nın nisan ayında yayımlanan üçüncü kitabı Dönüş’te okura yine politik bir metin sunuyor. Yakın geçmişimize bakan, yaklaşık yirmi beş yıllık bir zaman dilimini kapsayan romanın merkezinde bir baba-kız ilişkisi var. Toplumsal düzenin şiddeti bireysel hayatlara aksederken, şiddet bireysel ilişkilerde yeniden üretilirken, edimlerle sözler kadar yapılamayanların, söylenemeyenlerin de yaraladığı genç bir karakterin hesaplaşma çabasına tanık oluyoruz. Mehtap Ceyran’la Dönüş üzerine yazışarak söyleştik.


Dönüş’ün okuru, kitaptaki biyografinizden yola çıkarak, romanın başkarakteri Pero’nun yaşadıklarıyla sizin hayatınız arasında kronolojik bir denklik kurabilir. Doğduğunuz yıl (ve yer), hapishaneye girdiğiniz ve on yıl yattıktan sonra tahliye olduğunuz tarihler Pero’yla aynı. Dönüş otobiyografik bir roman mı?

Yazarın, romanları üzerine mümkün olduğunca az konuşması gerektiğini düşünüyorum. Yazarın yazdığıyla okurun okuduğu metnin, yazarla okurun kafasında oluşan görüntünün hiçbir zaman tamamen örtüşemeyeceği açık. Okur metni yeniden üretir, bazı boşlukları doldurur ve onu okurken aslında en baştan yeniden inşa eder. Yani bir kitabı okurken aslında onu yeniden yazmış da oluruz. Bu bakımdan, yazarın kitapla ilgili söyledikleri okurun okuma deneyimine müdahale eder, onu yönlendirir ve hayal gücünü sınırlar.

Dönüş’ün otobiyografik bir roman olduğunu söylemem okurun hiçbir işine yaramaz. Ben bir romancıyım ve otobiyografimi yazarken de hikâyeyi kurguluyorum; diline, biçimine karar veriyorum. Metnin dip akıntısında hangi fikri sürükleyeceğimi, arka planında hangi tarihsel süreçleri ve sosyolojik, kültürel kodları çalışacağımı tasarlıyorum. Metnin matematiği üzerine de uzun uzun düşünüyorum.

Dönüş’ün anlatıcı kahramanı Pero, romanın bir yerinde mealen, “Bu sadece benim hikâyem olamaz, bu suçlar sadece bana yöneltilmiş olamaz” diyor. “Bu hikâye, bu tarih, bu acı kimin?” diye soruyor. Her birimiz sistemin, toplumun ve onun en küçük birimi olan ailenin değirmeninde öğütülüyoruz. Yani bu benim otobiyografim bile olsa, göründüğü kadar kişisel bir hikâye değil diyor.

Mehtap Ceyran
Dönüş
Everest Yayınları
Nisan 2026
232 s.

Sonuç olarak, Dönüş otobiyografik bir roman olarak da okunabilir, sosyolojik bir roman olarak da... Arka planında ülkenin yakın tarihinin fay hatlarının ve kırılma noktalarının yer aldığı bir roman olarak da ve tabii okurun üreteceği daha birçok anlamla da okunabilir.

Romanda Pero’nun zihnine yerleşiyor, hayatı onun nazarından izliyoruz. Gencecik bir kadın Pero; çocukluğuna dönüp başına gelen “felaketleri” anlamlandırmaya çalışırken onunla özdeşleşiyoruz; onun algısı bizim algımızın da sınırlarını çiziyor. “Ben-anlatıcı” tercihinizin sebebi, kolaylıkları ya da zorlukları nelerdi?

Ben-anlatıcı sadece bu hikâye için değil, genel olarak zorluklar barındırır. Ben-anlatıcıda hikâyeyi sadece ana karakterin bize anlattıklarından biliriz; onun algısı ve görme biçimi bizi yönlendirir. Anlatıcı kahraman dışında, diğer roman kahramanlarının açık etmedikleri niyetlerini, duygularını ve düşüncelerini göremediğimiz için sınırlarımız daralır. Üstelik, onların bir sonraki hamlelerinin ne olacağını da tahmin edemeyiz. Yazar da bunu tahmin edemez. Kurgu, romanda mimari yapıdır. Tek bir kadrajdan bakarken mimari yapının her ayrıntısını görmek ve parçaları doğru yerlere yerleştirmek kolay değildir. Bu bakımdan, ben-anlatıcıda diğer roman kahramanlarının aksaması ve anlatının yapısal kazalara uğraması riski yükselir.

Dönüş’te ben-anlatıcı seçmemin yarattığı zorluklar aşağı yukarı bunlardı. Sağladığı kolaylıklar daha fazlaydı tabii. Anlatıcı kahramanımız Pero bize bir baba-kız hikâyesi anlatırken, bir yandan da kendi otobiyografisini anlatıyor; hayal ve rüyalar hikâyenin omurgasını oluşturuyor ve romanın önemli bir bölümü monologla ilerliyor. Bu bakımdan ben-anlatıcı çok elverişliydi.

Pero kimselere söyleyemediklerini kendisine (okura) söylüyor. “Hiçbir zaman konuşamadığı, kelimelere bürünememiş bir dil”i var. Onun konuşmadığı anadilini ‒küçücükken kaybettiği annesinin dili Kürtçeyi‒ çağrıştırabilir bu, fakat şu tarif de Pero’nun: “Benden başka hiç kimseyle konuşamayan varlığımın uğultusuna gizlenmiş bir dil.” Sorulamayan sorular, dillenmeyen duygular, yapılamayan hesaplaşma, romanın hâkim sesini uğultuya dönüştürüyor. Bu uğultudan; Dönüş’te tutuk, mahpus, gizli kalan dilden biraz söz edelim mi?

Tutuk, mahpus, gizli kalan dil sadece Pero’ya değil, insana ait bir dil. Hayatımız boyunca varlığımızın neresine gizlendiğini bilmediğimiz bir dil, kafamızın içinde bizimle durmadan konuşur. Anlam arar, muhakeme eder, sorgular. Biz sustuğumuzda da, biz konuşurken de o varlığını sürdürmeye devam eder. Aile, arkadaşlar, çarpışmalar, karşılaşmalar; hayatımızda çok şey meydana gelir. Dönemeçlerden geçilir, uçurumlarda beklenir, büyük kırılmalar yaşanır. Yastan ve çok daha derin izlerden bahsetmeyeceğim bile. İşte varlığımızın derinlerinde gizlenen bu dil, tanık olduğumuz, başımıza gelmiş ve gelmekte olan her şeyin çetelesini tutar. Yanı sıra, bu dil bizim hakkımızda hiç kimsenin bilmediklerini bilir; yaralarımızı, kırgınlıklarımızı, zaaflarımızı, arzularımızı, en iyi ve en karanlık yanlarımızı. İnsan olmanın acısını bize hissettiren, hatırlatan belki de tek şey bu dildir. Ama bu hiçbir zaman dışarı çıkmaz, en yakınımızdakiyle bile konuşmaz. Varlığımızın derinlerinde bir yerde durmadan uğuldar.

Tabii, sözünü ettiğiniz çağrışımları da kapsıyor bu dil.

Romanın şimdiki zamanı, 2004’ün başında, birkaç günlük bir otobüs yolculuğuyla sınırlı. Pero’nun hafızasındaki yolculuğumuzsa, o bir yaşındayken annesinin öldüğü 1980’den başlıyor. Şedit bir dönemin ülkede, bilhassa Kürt coğrafyasında nasıl yaşandığını aile-akraba-komşu mikrokozmosunda izliyoruz. Devletin suçları, simgeleşmiş zirveleriyle (‘80’lerde Diyarbakır Hapishanesi, ‘90’larda Beyaz Toroslar) bahse dahil. 2004’e vardığımızda, “ortada resmî rakamlara göre elli bin ölü” ve adları bilinen, kemiklerine ulaşılamayan on yedi bin kaybedilmiş insan var. Dönüş’ün son tahlilde bir “savaş romanı” olduğunu düşündüm ben.

Dönüş’ün arka planında ülkenin yakın tarihini bazı önemli kırılma noktalarıyla çalıştım. Anlatıcı kahramanımız Pero’nun kişisel tarihiyle ülkenin yakın tarihinin kesiştiği yerler var. Pero bir yaşındayken 1980 askerî darbesi oluyor. İlkokul son sınıftayken ‘90’lı yıllar geliyor. ‘90’lı yılları Mevsim Yas romanımda yazmıştım. Bu yüzden Dönüş’te o yılların ayrıntılarına girilmiyor. Pero’nun nasıl bir ortamda şekillendiğini anlamamız bakımından bu dönemlerin günlük hayattaki izdüşümüne yer yer ışık tutuluyor sadece. Onu çevreleyen aile-akraba-komşu mikrokozmosu, sosyolojik yapının ve ülkenin yakın tarihinin küçük bir modeli zaten.

Pero’nun bir saptaması: “Herkes kaderinin yakınlarında yaşar, başka türlüsü mümkün değil.” Dönüş, içine doğdukları şartlara sıkışmış, bedbaht insanları anlatırken bir değişim imkânı da görmüyor, göstermiyor sanki. Pero’nun babasının aldığı piyango biletlerinden gayrı bir ümit pek yok. Bana romanın en güçlü duygusu çıkışsızlık gibi geldi. Yanılıyor muyum?

Haklısınız. Ama Pero pes etmiyor, bu çıkışsızlığa delikler açmaya çalışıyor. Önümüze dikilen devasa dağlara tünel yollar yapıp geçebileceğimizi biliyoruz çünkü.

Tek şiddet faili devlet değil; aile de tam bir dehşet ortamı. Dönüş’ün tanıtımlarında kullanılan “Saklayamadığın yaraya akbabalar konar” cümlesini, bir zihin sürçmesiyle “Saklayamadığın yaraya akrabalar konar” diye okumuştum. Baba karakteri, babanın karısı, Pero’nun yanlarında “yuvalandırıldığı” akrabaların hemen hepsi ruhen yaralı bir çocuğu sürekli örseliyor. Bendeki o algısal lapsus romana çok da aykırı değilmiş sanki...

“Akbaba-akraba” hiç böyle düşünmemiştim doğrusu. Metnin açıktan böyle bir göndermesi yok. Ama tabii böyle de okunabilir. Okurun ürettiği her yeni anlam romanı zenginleştirir.

Panait Istrati

Sorunuzun devamı bana Panait Istrati’nin bir sözünü hatırlattı. “İnsan canını yakabileceği birini ıskalamaz.” Bu sözü ilk okuduğumda iliklerime kadar titremiştim; günlerce kafamda yankılanmıştı. İnsanın karanlığını apaçık ortaya seren bu sözün felsefesi, homo homini lupus ‒insan insanın kurdudur‒ görüşüne yakın bir yerde durur. Kötülüğün, acımasızlığın nasıl doğal bir akışla gerçekleştiğini, insanın eline güç geçtiğinde veya bir başkasının karşısında güçlü konumda olduğunda ne kadar korkunçlaşabileceğini, ne kadar aşağılık bir varlığa dönüşebileceğini hatırlatan bir söz.

Bu hikâyede akrabaları ve komşuları anlatırken sadece insanın değil, aynı zamanda toplumun sosyolojisinin bir röntgenini çekiyor Pero. Kendi otobiyografisini okura açarken amaçladığı şey, bir yapboz gibi, her aşamada sosyolojik yapının bir parçasını yerine yerleştirmek.

Hannah Arendt

Diğer yandan, bu şiddet sarmalının kimi duraklarında Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı”kavramına da göndermelerde bulunuyor. Bunu birkaç yerde yapıyor ama biz en açık halini Pero’nun romandaki Faruk karakterini bir Nazi çavuşuna benzetmesiyle görüyoruz. Aile, toplum, devlet... Bunların ürettiği şiddet birbirinden ayrı değil, birbirinin devamı. Aynı çarkın dişlileri gibi de düşünebiliriz. Birbirini koruyan, birbirinin şiddetini yeniden üreten bir çark. Şimdilik bu kadarını söylemekle yetineyim. Romanın anlatıcı kahramanı Pero, aileyle ilgili fikrini dili sürçmeden, açık bir şekilde ifade ediyor zaten.

Öksüzlüğü, sevgisizliği, yoksulluğu, eşitsiz-adaletsiz düzenin her türlü sonucunu, dayağı, cinsel tacizi, derin bir iletişimsizliği yaşıyor Pero. Gönderildiği akraba evlerinden birinde, yatarken “korkmamak için bir eliyle diğer elini tutuyor”. Pero’nun bunca kötülük görmesine rağmen anlayışlı, sakin kalabilmesi beni düşündürdü. Onu ne koruyor?

Pero henüz yirmi beş yaşında genç bir kadın ama en zor zamanlarda on yıl hapishanede tutulduğunu unutmamalıyız. Aslında sakin bir karakter değil. Hapishaneyi hatırlarken, toplumun şiddet dinamiklerini, “yuvaları” ve aile kurumunu düşünürken ve en nihayetinde babayla yüzleşmek isterken içinde haklı bir öfkenin ateşinin yandığını görüyoruz. Fakat öfkesini kontrol edebilmeyi ve bu öfkeyi doğru yere kanalize edebilmeyi öğrenmiş. Hapishane yıllarında sistemin en sert dişlileri arasından geçmiş biri Pero. Bu sistemin ne olduğunu ve bir ahtapot gibi kollarının nereye uzandığını yaşayarak deneyimlemiş. Dolayısıyla bu çürümüşlüğü basit bir kavrayışla sorgularken, ortaya olabildiğince nesnel fotoğraflar koyuyor. Ondan başka türlüsünü de beklemeyiz zaten. Sonuç olarak, onu koruyan şey politik bilinci.


“ŞİDDET SADECE İKTİDARIN ELİNDE TOPLANAN BİR GÜÇ DEĞİL, YUKARDAN AŞAĞIYA TOPLUMUN EN SON HALKASINA KADAR ÖRGÜTLENEN BİR GÜÇ.”


Babayla hesaplaşmasında ise bir ikileme düşüyor. Güçsüz olanla, zayıf olanla yüzleşilebilir mi diye soruyor. Çünkü güçsüz olanla hesaplaşmak ona bir iktidar alanı sağlayacak, onu reddettiği iktidar biçimlerine mikro ölçekte benzetecek; orada çelişkiye düşüyor, gelgitler yaşıyor.

Babası ve Pero küçükken onun üzerinde iktidar kuran şiddet faili diğer karakterler birer “kurban” mı aynı zamanda?

Pero hikâyede bununla ilgili bir yorumda bulunmuyor. Dolayısıyla bu soru yazarı aşar. Buna okur cevap vermeli.

Romanda chiaroscuro tekniğine başvurmamış, duygusal kontrastlarla dramatik gerilim yaratmaktan uzak durmuşsunuz. Karanlık anlatının içinden çok az ışık huzmesi geçiyor. Çıkışsızlıktan söz ettik: Düzenin değişmesi ihtimalinin zayıflığı bir yana, aşka ya da gerçek bir dostluğa sığınma ihtimali de yok. Burada, hapishaneyi Pero’dan daha sert yaşadığını anladığımız Hasret’in varlığı bir istisna. Hünsalığı onu politik hareket içinde bile “öteki” kılan bu karakterden biraz söz edelim mi?

“Düzenin değişmemesi ihtimali.” Bu babanın iddiası ve inancı, Pero’nun değil. Aksine, Pero bu düzenin değişmek zorunda olduğunu çok açık bir ifadeyle söylüyor. Ancak bunun kolay olmayacağını da hikâye boyunca önümüze koyduğu fotoğraflarla gösteriyor.

Hasret’e gelecek olursak; toplumda öteki az buçuk görünürdür. En azından ötekiliğiyle, sakıncalı oluşuyla görünürdür. Ötekinin ötekisi ise tamamen görünmezdir. Dolayısıyla o bir özne bile değildir. Toplumun “ahlak” üzerinden ürettiği şiddet, elde ettiği iktidar alanı sorgulanmaya açık değildir. Bu yönüyle de bu şiddetin bizatihi kendisi, yok ettikleri kadar görünmezdir.

Mehtap Ceyran

Romandaki Hasret karakteri benim çocukluğumda aynı avluda yaşadığım, tıpkı romandaki gibi yaşça benden biraz büyük ve çift cinsiyetli olan çocukluk arkadaşıma çok benziyor. O zamanlar ben de anlatıcı kahramanımız Pero gibi, arkadaşımın mahalleli tarafından dışlanmasından, yalnızlaştırılmasından, aşağılanmasından etkilenir, bunun nedenini anlayamazdım. Şiddet sadece iktidarın elinde toplanan bir güç değil; yukardan aşağıya doğru toplumun en son halkasına kadar örgütlenen bir güç. Bu da bize bu şiddet sarmalının politik olduğunu gösteriyor. Eskiden bu gizli saklı uygulanırdı, şimdi apaçık sergileniyor. Toplum LGBT+ bireylere karşı kışkırtılıyor, LGBT+ bireyler için özel yasalar çıkarılıyor. Hiç kimseye güvence sağlamayan, kevgire dönmüş olan hukuk onlar için hiç işlemiyor; yaşam hakkına müdahale ediliyor. Kadınlar için de durum bu. Üstelik toplumun her kesiminden, gücü elinde bulunduran her kesimden, küçük küçük iktidar odaklarından, sağcısından, solcusundan, en örgütlüsünden bile şiddet görüyorlar; hakarete maruz kalıyorlar, katlediliyorlar. Ekonomik sorunlar, işsizlik, enflasyon, sağlık hizmetlerine erişememek, güvencesizlik, şiddetin sokağa yayılması... Ülke herkes için cehennem; öteki için cehennemin dibi; ötekinin ötekisi için cehennemin yedi kat dibi.

Cezaevlerinde nasıl büyük bir dehşet yaşandığını, Pero’nun içerde hem çok zulüm gördüğünü hem de olgunlaştığını, entelektüel açıdan kendini yetiştirdiğini gösteren birkaç değinme dışında, hapishane yıllarını anlatmamayı neden tercih ettiniz?

Bu romanda hapishaneyi anlatmayı planlamamıştım. Pero birkaç yerde hapishane yıllarından bahsediyor ama bu hikâyenin sınırları belli; Dönüş bir baba-kız romanı. Bu bakımdan, hapishane yılları hikâyenin akışında gerektiği kadar yer aldı.

Ayrıca on yıllık bir hapishane sürecinden söz ediyoruz. Üstelik 1990’lı yıllar, ki ‘90’ların hapishane gerçekliği ‘80’lerle yarışır. Hapishane başlı başına bir roman konusu.

Diyarbakır cezaevi

Romanlarınızda okuru hafıza ve zaman üzerine düşündürüyorsunuz. Dönüş de bir hafıza egzersizi. Romanın üç zamanı var: Pero’nun hatırladığı çocukluğu, ayrıntısına girmediği mahpusluğu, tahliyesinden sonra babasını ziyaret etmek için hastanenin yolunu tuttuğu “şimdiki zaman”. Bu noktada kritik bir hamle yapmış, hikâyede beklenmedik bir kırılma yaratmışsınız. Sürpriz unsurunu bozmadan, Pero’nun hakikate hayalle müdahale etmesinden, hafızadaki hayal-hakikat dengesinden söz edebilir miyiz? Muhayyile gücümüz, yaşama uğraşımızı nasıl etkiliyor?

Zihnimiz gördüğü dünyayı olduğu gibi değil, yorumlayarak algılar. Bu da muhayyelin gücüdür. Hayal, insanın gerçekliğini inşa etmesinin en önemli mekanizmalarından biridir. Bu, düşünme biçimimizi ve duygularımızı da etkiler. Muhayyile, yaşama çabasını (conatus) sürdürmeye yarayan bir tür koruyucu kabuktur. Aynı zamanda devam etme gücünü ayakta tutan bir savunma biçimidir.


“PERO, BABAYLA HESAPLAŞMASINDA BİR İKİLEME DÜŞÜYOR. GÜÇSÜZ OLANLA, ZAYIF OLANLA YÜZLEŞİLEBİLİR Mİ DİYE SORUYOR.”


Hafızada ise zaman diye bir şey yok. Geçmiş, şimdi, gelecek diye bir şey yok. Hafızada tüm zamanlar tek bir ânın içinde toplanabiliyor. Bu bakımdan, orada geçmişe ve geleceğe hayalle müdahale etmek mümkün. Hatta geçmişe ve geleceğe müdahale edebileceğimiz, elimizdeki tek şey hayal gücümüz.

Geçmişi değiştiremeyiz. Ama Pero bunu reddediyor; ne olursa olsun hesaplaşmakta inat ediyor, bunun için yollar arıyor. Sonunda gerçekliğe hayalle müdahale ederek, babasıyla hesaplaşmaya çalışırken, iç içe geçmiş olan kişisel tarihiyle ve ülkenin yakın tarihiyle de yüzleşiyor.

Neden roman yazıyorsunuz? Hesaplaşmak için mi, değiştirmek için mi, tanıklık etmek için mi?

Anlam arayışı; bunun peşinden gidiyorum. Bir de merak ve tutku. Sanırım beni yazmaya iten en güçlü itki bu. Siyasi arka planı olan üç roman yazdım. Tabii, bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Kafamızı kuma gömerek, yok sayarak gerçeği değiştiremeyeceğimizi söylemek istiyorum.

Değindiğiniz diğer şeyler yazmanın, yazının doğal yapısında var zaten.

Pero’nun o cümlesinden esinle, “Her yazar kaderinin yakınlarında yazar, başka türlüsü mümkün değil” desem, ne dersiniz?

Başka türlüsü mümkündür ama genellikle yazarların kaderlerinin yakınlarında yazdığı da bir gerçektir. Bugüne kadar okuduğum iyi yazarların tamamında dikkat çeken bir yan var. Her biri kendi toplumunu ve en iyi bildiği şeyi yazmış.

Üç romanınız da temel meselesi, sesi, dili birbirine yakın, belli bir izlekte ısrar eden romanlar. Dönüş’ten sonra bu ısrar sürecek mi? Yeni romanınızı planladınız mı?

Mevsim Yas, Bekleyişin Şarkısı ve Dönüş birbirinin devamı değil ama birbirini tamamlayan romanlar. Bu üç romanı henüz ilk romanım yayınlanmadan önce planlamıştım. Başka şeyler de yazacağım, fakat benim temel meselelerim, temalarım, gündemlerim var; bunlara sadakat duyuyorum.

Yeni roman planım var. Çekmecemde notları alınmış dosyalar var.

Hayatın şiddeti karşısında edebiyat ne yapabilir?

Edebiyat, dünyayı ve sistemin bir güç olarak elinde bulundurduğu şiddeti değiştirme gücüne sahip değildir ama bizi değiştirebilir. Okuduklarımız, izlediklerimiz dünyaya, ülkeye, hayata, insana ve kendimize bakış açımızı değiştirir. Bir örümcek ağı gibi etrafımızı saran, çok sayıda bağla bağlı olduğumuz toplumsal gerçekliği sorgulamamıza yarar. Kendi sınırlarımızın içine çekilmemizi, yeryüzüne ve onun bütün canlılarına şefkat duymamızı sağlar. Bizi duyarlı ve adil olmaya zorlar.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • dönüş
  • mehtap ceyran

Sonraki Yazı

SİNEMA-TİYATRO-TV

Kuru Taşın Başı:

Su ölür mü?

“Modern teknolojinin ele geçirdiği Ren Nehri gibi Çoruh Nehri’nin de bir nehir olarak artık var olmadığını söyleyebiliriz; nehir bir enerji rezervine indirgenmiştir.”

ASU AKSOY
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist