• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Fresko Üçlemesi'ne dair:

“Büyük bir duvar resmini seyreder gibi...”

Fresko Apartmanı öykü seçkisi ve Sarkaç romanı sonrasında yayımladığı Başka Zamanların Adımları ile tamamlanan “Fresko Üçlemesi”nin önemli ayrıntılarını Başak Baysallı ile konuştuk.

Fresko Üçlemesindeki kitap kapaklarından kolaj.

AYNUR KULAK

@e-posta

SÖYLEŞİ

12 Mart 2026

PAYLAŞ

Biyografinize dair dikkatimi çeken husus, üçlemenin ilk kitabı olan Fresko Apartmanı’nı İngiltere’de yazmış olmanız. Yani aslında üçlemede okuduğumuz “kendi memleketinden uzak olma” meselesi sizin Fresko Üçlemesi’ne başlama sebebiniz oluyor sanki. Sohbetimize bu önemli tesadüf ile başlasak mı?

“Fresko Üçlemesi”nin hikâyesi zihnime düştüğünde henüz İngiltere’ye gitmemiştim. Fresko Apartmanı yayımlandıktan sonra bilgisayarımda dosyanın taslaklarını bulduğumda 2017 tarihiyle karşılaşmıştım. Hikâyeye dair yazdığım ilk satırlar kitaptaki “Tahta Bavul” adlı öyküye aitti. Bu ilk satırlardan yaklaşık bir yıl sonra, 2018’de başka bir yerde yeni bir yaşam kurulabilir mi sorusunun peşine düşerek eşimle birlikte Londra’ya gittik. Orada zihnimde dönüp duran hikâyeyi düşünecek epey vaktim oldu. Elbette ülkeme, aileme, dostlarıma duyduğum hasret kitabın içeriğini etkiledi. Ben orada anadilimden uzakta, yabancı bir dilde kendimi yeniden var edebilir miyim diye düşündükçe anadilime sarıldım ve sürekli yazdım. Londra’da, henüz yayımlanmamış pek çok öykü de kaleme aldım. Fresko Apartmanı’nı tamamladığımda anladım ki, ben doğduğum, büyüdüğüm topraklardan uzakta bir hayat kurmak istemiyorum. Eşim de benim gibi düşününce tası tarağı topladık, İstanbul’a döndük. Bavulumdaki eşyaların arasında tamamlanmış bir kitap ve birçok öykü de vardı. Döndükten kısa bir süre sonra Fresko Apartmanı, Everest Yayınları tarafından basıldı. Londra’ya gitmeseydim şüphesiz bu hikâyeyi yine yazardım, ancak eminim ki ortaya çıkacak metin bundan farklı olurdu. Ülkemden uzakta olmak; göç, sürgün, kimlik, aidiyet gibi meselelere farklı bir açıdan bakmamı sağladı.

Üçleme fikri hep var mıydı aklınızda? Yoksa zaman içerisinde Fresko Apartmanı’nda yazdığınız öyküler domino taşı etkisi mi yarattı? Çünkü ülke tarihine ilişkin en önemli kırılma zamanı olan 6-7 Eylül Olayları’nı içeren öyküler okuyoruz. Fakat bu olayların kökleri, kökeni, sebepleri, olayları tetikleyen güç derine uzanıyor.

“Fresko Üçlemesi”nin 1940’lardan 2020’ye uzanan hikâyesini düşünmeye başladığımda kocaman bir duvar resmini seyrediyor gibiydim. Birçok mekândan ibaret ve çok karakterli bir resimdi bu. Henüz hiç kitap yazmamış biri olarak bu tablodan ürktüm. Geniş ve çok katmanlı hikâyeyi tek kitapta yazabilmem mümkün değildi; ben de yazmak istediklerimi üç parçaya ayırdım. Fresko Apartmanı’nı yazmaya başladığımda hikâyeyi tamamlayacak iki kitap daha yazacağımı, hatta onlarda hangi karakterlerin ve hangi olayların ele alınacağını biliyordum. Eleni mesela… Fresko Apartmanı’na bir öyküyle sığacak bir karakter değildi, onun için bir roman yazmam gerekiyordu; ikinci kitap Sarkaç, Eleni’nin romanı olsun istedim. Üçüncü kitaptaysa ilk iki kitapta bilinçli olarak bıraktığım boşluklar doldurulmalı, okurun zihninde oluşan soruların yanıtları verilmeliydi. Aslında üçlemeyi oluşturan her bir kitabı yazarken aklım diğerlerindeydi. En başından beri üç kitabı birlikte düşündüm, üç kitap da birbirini bütünlesin istedim.

Üç kitaba birden baktığımızda Yahudi, Ermeni ve Rum toplumlarının yaşadıkları öne çıkıyor. Hem tarihî, hem toplumsal hem de bireysel açıdan önemli kırılma zamanlarına tanık oluyoruz. Fresko Apartmanı’ndaki öykülerde birey hikâyelerinden yola çıkarak mikro bir anlatı sunuyorsunuz. Sarkaç ve Başka Zamanların Adımları romanlarınızdaysa tüm tematik yapı makro anlatıya dönüşüyor. Üç kitabın yazım süreci beş yılı kapsıyor ve bu süre zarfında hem kendi yaşamınız hem de bir romanı mikrodan makroya taşımak kolay olmasa gerek diye düşünüyorum.

Kolay değildi elbette. Kitapların yayımlanma tarihlerine baktığımızda, beş yıl gibi görünen süre hazırlık aşamasını da düşünürsek çok daha uzun. Epey bir zaman zihnimin üçlemeyle meşgul olduğunu söyleyebilirim. Kitapların birbiriyle bağlantılı olması her şeyden önce dikkat gerektiren bir durum. Üç kitabı da kapsayan kurguda boşlukların olmaması, işlevsiz bir karakterin yer almaması, mekân-kişi-zaman ilişkisinin sağlam kurulması gerekiyordu. Üstelik çok karakterli bir hikâyeydi bu. Çok sakin, dikkatli ve sabırla yaklaşmam gereken bir hikâyeyle karşı karşıyaydım. En zoru yazmak için zaman yaratmaktı. Hızla akan yaşamı durdurmak ve masa başına geçip yazmak hiç kolay değildi. Yazmak romantik ifadelerle tanımlayabileceğim bir eylem değil; yazmak benim için mücadele etmek. En çok da zamanla mücadele etmek. Öte yandan, tüm bu güçlüklerin yanında her şeyi dondurarak masa başına geçebildiğimde, başka zamanlarda, başka mekânlarda ve bambaşka karakterlerle bir arada olmak, onlarla birlikte düşünmek beni sıradan hayattan uzaklaştırıyor. Bir de araştırma sürecini ve yazma eyleminin kendisini çok seviyorum; sanırım bu sevgi güçlüklerin üstesinden gelebilmemi sağlıyor.

Dinler tarihinden tutalım da, ülkelerin tarihleri, siyasi tarihler, toplumsal yapılanmalar, ekonomik gücün el değiştirmesi gibi... “Fresko Üçlemesi”nde tüm bu faktörlerin toparlanarak bir araya getirildiğini de görüyoruz. Yerini arayan, coğrafyasını belirlemeye çalışan bir yersizlik, yurtsuzluk hikâyesi diyebilir miyiz; hatta “Fresko Üçlemesi”nin temel yazılma meselesi buydu diyebilir miyiz? Belki de değildi; siz sadece Defne’nin kişisel hikâyesi/tarihi üzerine bir şeyler yazmak istemiş de olabilirsiniz.

Göç, sürgün, kimlik arayışı, aidiyet kavramı hep kafa yorduğum konular; bu konuların işlendiği metinler okur olarak da daima ilgimi çeker. İnsan sanırım yazmaya dert ettiği meselelerle başlıyor. Ben de geçmişte yaşadıklarımızı, yakın tarihte olup biteni bu konularla ele almak istedim. Gitmek, sürgün olmak ve her şeye rağmen yerini yurdunu terk etmemek karşıtlığı üzerinden insanın türlü hallerini anlamaya çalıştım. Üçlemede Defne’nin kişisel yolculuğu elbette önemli, ama hikâyenin çıkış noktası daha çok toplumsal travmaların ve ortak hafızanın bireyler üzerindeki etkisini anlamaya çalışmaktı diyebilirim.

Özellikle Başka Zamanların Adımları’nda tüm hikâyeler birbirine bağlandığı için karakterler iyice çoğalıyor ve gün yüzüne çıkıyor. Bu üçlemeye olaylardan ziyade –Varlık Vergisi, Aşkale sürgünleri, 6-7 Eylül Olayları, 1964 sürgünleri– karakterlerin üçlemesi diyebilir miyiz? 

Üçleme söylediğiniz gibi bir kuşak hikâyesi olarak da okunabilir. Geçmişteki travmaların, ortak hafızada birikenlerin nesilden nesle nasıl aktarıldığını ve bireyler üzerinde hangi etkileri bıraktığını anlamaya çalışırken karakterlerden güç aldığımı söyleyebilirim. En çok da Eleni, Defne ve Kirkor’dan… Onların kişilikleri, hayatları, dertleri, sevdikleri ve sevmedikleri üzerinden ait oldukları toplumları kavramaya çalıştım. Aslında toplum ve birey iç içe geçmiş kavramlar. Toplum bireyin duygu ve düşünce dünyasını şekillendirirken, bireyin değişimi/dönüşümü toplumu etkiliyor. İkisi arasındaki ilişki sürekli bir devinim halinde. Üçleme bir yandan karakterlerin hikâyesini okura sunarken, bir yandan da toplumun gerçeklerini dile getiriyor.

“Fresko Üçlemesi” ilk olarak Fresko Apartmanı ismiyle karşımıza çıktığı için bir mekân anlatısıyla karşı karşıyayız denebilir. Özellikle de İstanbul’un merkez semtlerine gittiğimizde hâlâ geçmişin izlerini taşıyan mekânların mevcut olduğunu görüyoruz ve bu mekânlar tarihsel bellekte yaşanmış hikâyeleriyle önemli yer tutuyor. Özellikle de Başka Zamanların Adımları’na geldiğimizde mekânların sayısı o kadar artıyor ki, İstanbul’a dair mekânlar Napoli ve İsrail’e kadar uzanıyor.

Mekân yalnızca içinde nefes alıp verdiğimiz ya da önünden geçip gittiğimiz yer olarak tanımlanamaz. Mekân hatıraların taşıyıcısıdır; hafızayı koruyup kollayan unsurlardan biridir. İnsanı mekândan bağımsız düşünemeyiz. Geçmişi ya da geleceği de… Bu nedenle mekân yaşamımızda önemli bir yer tutar. Hatıralar da, hayaller de onunla var olur. Üçlemede karakter-mekân ilişkisi üzerinde durmayı tercih etmemin asıl sebebi de bu. Son kitapta Defne’nin Napoli’den Kudüs’e uzanan yolculuğunda ona yalnızca hatıraları ve hayalleri değil, hafızayı korumakla yükümlü bazı mekânlar da eşlik ediyor. Defne çıktığı yolculukta kimliğini yeniden inşa ederken nereye ait olduğunu sorguluyor. Bir mekânı bile isteye terk etmek, bir mekâna yerleşmek ve orada kök salmak, sürgün olmak ve ölene dek bir mekâna hasret duymak üçlemede birbirini takip eden konular ve sizin de belirttiğiniz gibi, tüm bunları tek mekânda ele almak mümkün değil. Evet, bir savrulma hikâyesi de diyebiliriz ya da savrulup bir şekilde yeniden başlayabilme, yeniden toparlanabilme hikâyesi…

Üçlemedeki eşyaların ve nesnelerin anlatılan hikâyeye etkisine de değinmeden geçemeyeceğim. Mesela Eleni’nin dolabı, tahta bavullar, defterler, giysiler, fotoğraf albümleri, hatta geriye kalan mektuplar; yani her bir eşya üçlemenin tematik yapısını önemli ölçüde destekliyor. Bu bir nevi tarihe ve gerçeklere ilişkin dokümantasyon hatta arşiv sunuyor bize. Bu noktada paylaştığınız bazı mektuplar, notlar gerçek olabilir mi diye düşündüm.

Eşyalar da tıpkı mekânlar gibi... Onlar da hatıraların ve hafızanın koruyucusu. Özellikle Sarkaç’ta gardıroba yerleştirilen her eşyanın hatırlama eyleminde bir rolü var. Eleni onlar sayesinde geçmişi hatırlıyor ve en önemlisi, geçmişle yüzleşiyor. Üçlemenin kurgusunda yer alan mektupların, defterlerin, albümlerin gerçek yaşamda bire bir karşılığı yok. Yani bana birileri tarafından bırakılmış günlükler, mektuplar yok; fakat üçlemeyi yazarken kütüphanelerin, müzelerin ve enstitülerin arşivlerinde çok vakit geçirdim. Sözlü tarih çalışmalarına, seminerlere katıldım. Kurgunun gerçeğe bu denli yaklaşmasında, hikâyenin okurda gerçeklik hissini uyandırmasında titizlikle yaptığım araştırmaların etkisi olduğunu düşünüyorum.

Başak Baysallı

Başka Zamanların Adımları nerdeyse her şeyi kapsıyor bu anlamda; pandemi dönemini bile. Özellikle İsrail-Filistin hattında yaşananları nasıl yazdınız; hikâyenin bu aşamasına geldiğinizde okuduğumuz kadar detaylı yazmayı düşünüyor muydunuz, yoksa rota nasıl oluştuysa öyle devam ettim mi dersiniz?

Her şey en baştan belliydi. Fresko Apartmanı’nı yazmaya başladığımda üçüncü kitapta Kudüs’ü ve İsrail-Filistin meselesini ele alacağımı biliyordum. 1950’lerde Yahudi toplumunun Türkiye’den Filistin’e göç etmesi önemli bir konu. Sarkaç’taki karakterlerden biri, İzak ailesiyle birlikte İstanbul’dan Kudüs’e göç ediyor ve üçüncü kitap Başka Zamanların Adımları’nda Defne, İzak’ın Kudüs’te yaşadıklarının peşine düşüyor. Defne, Kudüs’te Fatıma, Meryem ve Yako’nun hikâyesinde İsrail-Filistin gerçeğiyle karşılaşıyor. İnsan dert ettiği konuları yazıyor demiştim ya; yıllardır süregelen İsrail-Filistin meselesi de beni etkileyen, üzerine düşündüğüm konulardan biri. Dünyanın herhangi bir yerinde bir toplumun diğerine ettiği zulme kayıtsız kalamıyorum ben. İktidarla desteklenen ve gücü elinde bulunduran kesimin hiç suçu olmayan insanların hayatını mahvetmesine katlanamıyorum. Başka Zamanların Adımları’nda bu meseleyi ele alırken, “İkinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğramış bir toplum bugün nasıl olur da aynı kıyımı başka bir topluma yaşatır?” sorusunun peşine düştüm. Yako ve Meryem’in hikâyesinde soykırımın ortasında yitip giden hayalleri, umutları anlatmaya çalıştım.

Üçlemeyi yazma sürecinde en çok hangi türde kitapları okudunuz; başucu kitaplarınız oldu mu bu kitaplar arasında?

Ermeni, Rum ve Yahudi toplumlarına yönelik sözlü tarih çalışmaları, özellikle 1923’ten sonra yakın tarihte yaşananları alternatif tarihin bakış açısıyla ele alan araştırma ve inceleme kitapları, göç ve sürgün üzerine yazılmış deneme, inceleme kitapları, akademik tezler, hatıralar, biyografiler, otobiyografiler aklıma ilk gelen kaynaklar. Dönemin İstanbul’unu kavrayabilmek için fotoğraf, gazete ve dergi arşivleriyle sinema filmlerine başvurduğumu da söyleyebilirim. Bunlar dışında dinlenmek için sevdiğim romanları tekrar okudum, şiir türünde eserler çok okudum. Özellikle ahenkli ve ritmik bir dil oluşturabilmek için şiir okumayı çok önemsiyorum. Geniş bir zamanı kapsayan, çok karakterli, hacimli romanlarda dilin olabildiğince akıcı olması gerekiyor diye düşünüyorum. Araştırma ve inceleme kitaplarına fazla maruz kalmak bu açıdan tehlikeli; ben de edebi metne yakışacak özgün bir dil oluşturma çabası gösterirken sevdiğim şairlerin ve yazarların kitaplarını elimden düşürmüyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edip Cansever, Turgut Uyar, Sevgi Soysal, Tomris Uyar, Selim İleri onlardan yalnızca birkaçı.

Yeni çalışmalarınız neler olacak; halihazırda masanızda yeni çalışmalarınız var mı; yeni bir seri mesela, düşünceleriniz arasında var mı?

Uzun zamandır meşgul olduğum üçlemeyi tamamladığım için çok mutluyum, çünkü artık başka hikâyelere ve başka karakterlere doğru yol alabileceğim. Yedi-sekiz yıllık süre zarfında masamda çok hikâye, epey taslak birikti. Onlardan birini geçtiğimiz günlerde seçtim ve hazırlıklara başladım. Sırada yeni bir roman var. Bir yandan da bugüne dek dergilerde ve seçkilerde yer almış öykülerimi bir araya getirmek istiyorum. Bir kitabı bitirmek, yeni hayallerin peşine düşmek demek. Başka Zamanların Adımları’nın okurla buluştuğu şu günlerde ben en çok yeni bir romana başlayacağım için heyecanlıyım.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Başak Baysallı
  • Başka Zamanların Adımları
  • Fresko Apartmanı
  • Sarkaç

Önceki Yazı

DENEME

Henri Michaux okuru J.M.G. Le Clezio

“Le Clézio’nun 'Buzullara Doğru' metni sarsıcı: Henri Michaux’nun şiirinin sessizlikle birleşen gücünde bizi tanrıların arasına götürüyor. Uzak bir diyara. Tam da ihtiyaç duyduğumuzda. Geri dönüşü olmasını istemediğimiz bir yolculuğa çıkıyoruz. Belki de oradan yazıyorum size.” 

ENGİN SOYSAL

Sonraki Yazı

TADIMLIK

İşte Böyle Yarattım Şiirimi:

"Şiir yazma deneyimi üzerine"

Arapçadan Türkçeye çeviri eserler yayımlayan Samyeli Yayınlarının ilk kitabı, Mahmud Derviş'le yapılan söyleşilerden ve onun şiirine, poetikasına dair alıntılardan oluşan İşte Böyle Yarattım Şiirimi. Doğum günü olan 13 Martta şairi kendi sesinden alıntılarla selamlıyoruz. 

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist