Henri Michaux okuru J.M.G. Le Clezio
“Le Clézio’nun 'Buzullara Doğru' metni sarsıcı: Henri Michaux’nun şiirinin sessizlikle birleşen gücünde bizi tanrıların arasına götürüyor. Uzak bir diyara. Tam da ihtiyaç duyduğumuzda. Geri dönüşü olmasını istemediğimiz bir yolculuğa çıkıyoruz. Belki de oradan yazıyorum size.”
Henri Michaux (solda), Le Clézio
2025’in son günlerini buzullar arasında geçirdim: Henri Michaux okuru J.M.G Le Clézio ile. Uzun bir yolculuğa çıktım. Le Clézio’nun “Buzullara Doğru” metni sarsıcı: Henri Michaux’nun şiirinin sessizlikle birleşen gücünde bizi tanrıların arasına götürüyor. Uzak bir diyara. Tam da ihtiyaç duyduğumuzda. Geri dönüşü olmasını istemediğimiz bir yolculuğa çıkıyoruz. Belki de oradan yazıyorum size.
Le Clézio’nun aynı başlığı taşıyan kitabı fata morgana tarafından 1978’de yayınlandı. Kitap Le Clézio’nun kısa bir önsözüyle açılıyor. Henri Michaux’nın şiirine bir bakışla; özellikle “Buzullar” ve “İniji” şiirlerinin yarattığı etkiyle. “Buzullar” ve “İniji” şiirlerinin okuru Le Clézio’nun yaratıcı sanatı Henri Michaux’ya eşlik edecek, kalemi özgürce ilerleyecek.
Le Clézio’nun kitabında Michaux’nun “Buzullar” şiiri yer almıyor. Önceden ya da daha sonra okuyabilirsiniz Michaux’nun şiirini. Sanki o şiiri gözlerden saklıyor Le Clézio, tanrıları rahatsız etmemek için. Şiirin çevirisini sona bıraktım. Uzun bir metin olan “Buzullara Doğru” bittiğinde, kitapta Michaux’nun “İniji” şiiri var. Bu kere şiir uzun, Le Clézio’nun “İniji” şiirine eşlik eden metni kısa.
Bu yazı için Jean-Michel Maulpoix’nın makalesinin başlığını ödünç aldım. Rennes Üniversitesi Yayınları’nda 2010’da çıkan “Le Clézio, Sanatların ve Kültürlerin İleticisi” başlıklı kitapta yer alan makalesinde Maulpoix, Le Clézio’nun 1964 yılında lisans üstü tezini “Henri Michaux’nun eserinde yalnızlık” üzerine yazdığını hatırlatıyor. Hem Henri Michaux’nun bu iki şiirinde hem J.M.G. Le Clézio’nun bu iki şiirden hareketle yazdıklarında yalnızlık temasının yabancı olmadığını söylüyor. Maulpoix, Le Clézio’nun bu metinlerinin şiir analizi olmadığını, biçem hakkında hiçbir yorum içermediğini, eleştirel de yaklaşmadığını, burada söz konusu olanın “bir yazı çalışmasına dönüşen basit bir okuma deneyimi” olduğunu belirtiyor. Maulpoix, Le Clézio’nun “Buzullara Doğru” metninin bir kurgu olarak okunabileceğini ifade ederek, “şairin düşselliğine romancının kendi düşselliğiyle yanıtı” olduğunu vurgulamakta. “İniji” şiirine dair Le Clézio’nun kısa metninin ilk olarak La Quinzaine Littéraire dergisinin 168 sayılı ve Temmuz 1973 Michaux özel dosyasında yayınlandığını belirten Maulpoix, “İniji” şiirinde Michaux’nun bir küçük kızın en derinlerden gelen, kaybolan, tuhaf ve yabancı olan, anlaşılamayan sesini uyandırdığını; Le Clézio’nun romanlarındaki Naja Naja, Lullaby, Jon ya da Lalla karakterlerinin arkadaşı olabileceğini; şiirin, okurun özel bir dinleme ve anlama çabasını gerektirdiğini; şiire dair metninde Le Clézio’nun bu boyuta ağırlık verdiğini yazmakta.
Henri Michaux’nun “Buzullar” şiiri 1934’te yayınlanan “Gece Kımıldıyor” kitabında yer alıyor. “İniji” ise önce 1962’de Vents et Poussières dergisinde yayınlanıyor, 1973’teyse Moments kitabındaki metinlerden biri oluyor. “İniji” şiirine ve Le Clézio’nun metnine yer vermeden, buzullara doğru yolculuğuma dönmeyi arzu ediyorum.
Le Clézio’nun önsözüyle başlayalım:
Henri Michaux’nun şiirinde şaşırtıcı olan, sessizlikle birleşen güç. Batı dünyasında bu denli çok şeyi bu kadar az sözle söyleyebilen başka şair herhalde yoktur (Doğu ile doğal olarak daha büyük bir yakınlık bulabiliriz; özellikle Haiku-Hokku’nun bilimsel denebilecek anlayışıyla).
Bu sözün gücü eylem olmasından geliyor, çünkü resimli bir tasvir değil, bahane değil ama ani bir yaratıcılık; tıpkı bir hareket, bir dans gibi. Söylenenin, gösterilenin aciliyetine kapılıyoruz: Saklanmış şeyler, bazen de kutsal şeyler; görmesini bilemediğimiz ve bilincimizin arka planında kalmış. Tam ne olduğunu anlayamadan, acısı kuyruk sokumunda hissedilen ağrı gibi. Yeni şeyler, olağanüstü, gözlerimiz için çok hızlı, duyularımız için çok uzakta; sonsuzluğun kıyısında, sesin sınırında; rengin, tadın, sıcaklığın kıyısında. Çünkü bunlar insanlardan ziyade bazen yarasalar ya da yusufçuklar için söylenmişti: “Ben kimdim?” eserindeki yeniden dirilişler ya da “Geçişler” kitabındaki sihirli işaretler gibi.
Michaux bu şeyleri yakalamasını biliyor; sonra da birkaç hecenin titreşimiyle onları sunmayı. Onda var olan bir hayvan duyusundan söz etmek gerekir; doğal sihirden, bazen istediğinde bize verdiği anlamdan.
Kartalın bakışı, çakalın kulağı, yılanın derisi, büyük köpekbalıklarının çabukluğu, sineklerin havadaki hızı ya da denizanalarının yavaşlığı. Bu yaşayan gizemlerin tümü sözünün içinde yer alıyor, çünkü sözü bir ritimden, bir eylemden doğuyor, mantıklı bir düşünceden değil. Her şeyin farkına varmamız, her şeyi içimize çekmemiz bizim için zor. İletiler parlıyor, imgeler patlıyor, sözcükler mekânda zebranın çizgilerini çiziyor, fışkırıyor: Ya da tersine, bizi kaplayan, ağır basan uzun hareketler geliyor, bizi bir yığının içinde donduran: “Yavaşlayış” metnindeki korku, endişe; “Büyük Garabanya” eserinde alacakaranlığın düşü gibi. Bu tamamlanınca feci sessizliği hissediyoruz ve sonsuza değin şiirin içinde yaşamak istiyoruz. Bu hatların yalnızca bir tanesinin bile sonuna gitmek için günler gerekir. Tüm bir yaşam gerekir, şairin çoktan yerleştiği bilinmeyen diyarın yakınlarına gidip o diyarı belki görme cesaretini bulmak için.
“İniji”, “Buzullar”; Fransızca dilinin bu aşırı uçta yer alan iki şiiri (yirmi yıl arayla yazılmış), bu dilin taşıdığı şiirler arasında en güzelleri, en saf, en gerçek olanları. Şiir böylesine bir güç, içgüdü, evrende yaşamın unsurlarına bağlı bir eylem olunca, stilin yapaylıklarından, teknik cambazlıklarından, gizli anlamlarından bize ne! Henri Michaux’nun şiirini yolculuk yapar gibi okumak istiyorum. Rayların, yolların, denizdeki akıntıların önümüze çıkardığı rastlantılar arasında, bazen tersine dönmüş, bazen de geleceğe yönelmiş, hiç düşlemediğimiz diyarların keşfi için. Bir mekânda, toprağın üzerinde olma hissi şiire hastır. Michaux’nun sözü bizi kendi dünyamızdan uzaklaştırır, başka bir dünya verir. Okumak yolculuğa çıkmaktır, çünkü ne olduğumuzu unuturuz, yeni bir dil duyarız.
Kim istememiştir günün birinde imgenin içine girmeyi başarmayı ve orada yaşamayı?
Henri Michaux’nun sözüne kulak vermek yeterli.
Le Clézio’nun “Buzullara Doğru” metniyle uzun yolculuğumuza çıkalım…
Sözcüklerin olmadığı donuk büyük yüzeyin üzerinde başı boş dolaşıyoruz, dolaşıyoruz, nereye gittiğimizi bilmeden, hiçbir ışık bize yön göstermeden, yitik durumda… Söylesenize kim gelip bizi bulunduğumuz yerden alacak? Duymuyoruz, neredeyse hiç görmüyoruz, sis kaplamış her yeri, artık toprağın kalmadığı ve daha denizin de olmadığı bölgelerdeyiz. Yolumuzu yitirmişiz, akıntıya kapılmışız, ama yaşamın doğumundan ayrıldık, güneşin doğduğu noktayı görmüyoruz.
Donuk yüzey üzerinden geçen sözcükler var. Kuşlar gibi hızlıca geçiyorlar, anlayamadığımız yollarını izliyorlar. Ama onları takip edemeyiz. Kuzeye doğru gidiyorlar, tertemiz bir göğün, muazzam bir görüşün olduğu bölgelere.
Öyle uzun bir zaman geçti ki yolumuzu yitirmiş şekilde kaydığımızdan bu yana. Belki artık suratlarımız kayboldu, ellerimiz yok oldu. Belki de uykuya daldık, bitkin düşenlerin uykusuna, daha fazla beklemek istemediğimiz için.
Bir şey belirecek. Bu kesin. Ortaya çıkmaması imkânsız. Uykularında peygamberler düş görür, birden, bir deliğin aralığından muhteşem ışığı görürler, sisli havanın ötesinde büyük güzelliği. Gemi direklerinin tepesinde gözcüler nöbet tutuyor. Yarların üzerinde gözcüler sürekli gökyüzüne ve denize bakıyorlar, gözleri sertleşmiş durumda, mekânın dibinde küçücük bir delik açmak istiyorlar.
Hava taş olmuş, su taş olmuş.
Zihin de taş olmuş, soğuk daha da ağırlaştırmış, sis bulanık kılmış ve sözcükler meteorlar gibi yabancı. Şimdi nereye gidiyoruz? Kimse bunu henüz bilmiyor. Birbirimize bakıyoruz, ellerimizi uzatıyoruz ve bedenlerimize dokunuyoruz, tesadüfen karşılaştığımızda. Denizin üzerinde seyreden küçük pencerelerle delikler açılmış bu büyük yolcu gemisindeyiz. Geminin dönen çarklarını duyuyoruz, hareket kollarının gürültülerini, makaraların gıcırtılarını, bodoslamadan yarlara dalga dalga çarpan denizin darbelerini. Kalplerin çarptığını duyuyoruz.
“Nereye gidiyoruz?”
Ama esas denizin gürültüsünü duyuyoruz, durmaksızın, gece ve gündüz. Bizi terk etmiyor. Hem bildiğimiz hem bize uzak olan bir gürültü tüm sokakları, caddeleri, parkları, meydanları dolduruyor; makinelerin ve insanların gürültüsünden daha güçlü, ara sıra geliyor bu gürültü, çarparak kesilen, tekrarlanan dalgaların sesi, yıpratan suyun kesilmeyen mırıltısı, suyun ve rüzgârın. Çünkü bir yolculuğa çıktık. Denizde seyrettiğimizi biliyoruz, şimdi, açık denizdeyiz.
Gri asfaltla kaplı ovalar büyük ve uzakta görüyoruz binaların uzaklaşan beyaz çizgisini. Yola çıktık, belki de geri dönüş umudu olmaksızın. Ah, keşke son çıkış olabilse, geminin çarkları ve kolları artık durmasa, rüzgar kesilmese, kuşların çığlıkları sürse ve karanlık derinliklerde torpidolara benzeyen balıklar gemiyi takip etse.
Son evler bizi hâlâ tutuyor, duvarları ve içlerindeki toprak. Telgraf hatları üzerimize dolanıyor, kablolardan, iplerden balta darbeleriyle kesip kurtulmamız gerekiyor. Gidiyoruz! İlerliyoruz, sınırları aşıyoruz. Belki de devinim artık içimizde, sakin ve güçlü bir devinim, dışarıya çıkardığımız uzunca bir nefes ve ağzımızdan çıkan rüzgârda yolculuk yapıyoruz.
Dil, artık kımıldamadığımız güzellik, ama biziz artık isimler, fiiller. Şiirin içinde şimdi konuşmaya başlayan bize okyanusun yüzeyini açıyor, gökyüzünün altında ufkun dairesini çiziyor ve gidiyoruz, ilerliyoruz, onun açtığı alanda…
Bazen gündüz bazen geceleyin, onun yarattığı yolu takip ediyoruz, sözcüklerin rüzgârı bizi taşıyor, onun yaşam enerjisinin titreşimi içinde, bakışındaki ışığın aydınlığında.
Sözcükler durduğunda bile onları unutamıyoruz. Mekânda yankılanmaya devam ediyorlar, denizin sesine karışarak. Artık başka bir hafızamız yok.
Asfalt kaplı açık bir meydandayız, saat öğleden sonra iki, güneşteyiz, arabaların homurdanmalarını duyduğumuz yoldan pek uzakta değiliz. Benzin istasyonunun çatısı çok beyaz, rüzgâr küçük toz bulutları oluşturuyor. İnsan silüetleri sessizce yerin üzerinde hareket ediyor, gölgeler gibi. Hiç kimse konuşmuyor, kimse. Yalnızca arabaların uzaktaki hareketleri, gölgeler, toz bulutları, camın ve çeliğin üzerindeki yansımalar var.
Buradayız ama şiirin sesi bizi denize doğru götürmeyi sürdürüyor, binlerce kilometre öteye, dalgaları bodoslama yaran gemiye. Hareket eden tüm şehir oluyor, denizin ortasında ilerliyor binalarıyla, kuleleriyle, bahçeleriyle; titriyor, dalgalanıyor, gökyüzünün altında yol alıyor. Şiirin sesidir bizi taşıyan, öylece, çaba göstermeden, kuzeye, yeryüzünün başka bölgelerine.
Kim bunu bilmiyor ki? Korkuluklara, bakışların yoğunlaştığı noktaya doğru gidiyorlar, kulelerin tepesine çıkıyorlar, balkonlardan sarkıyorlar; makinelerin belki saklı olduğu yeraltındaki odaları arıyorlar, sonra yeniden banliyölere gidiyorlar, endişeli yüzlü erkekler ve kadınlar, mekâna sahip olmaya hevesli. Deniz kuşları kıyılar boyunca çığlık atarak uçuyorlar. Bazen rüzgâr çıkıyor ve sisi dağıtıyor, fırtına kayalara çarpıyor.
Bizimle konuşan ses olmasa karaya otururduk. Hareketsiz kalırdık, taşın ve kumun oluşturduğu kuru yüzeyden başka hiçbir şeyi görmeden, belki birkaç su birikintisini, birkaç dereyi ve sisle kaplı basık gökyüzünü. Denizi göremezdik. Hücrelerimizin hapsinde tutulurduk, kapalı, yalnız, artık ne gökyüzünü ne de kuşları görebilirdik, kuzeye doğru gidemezdik, bizi bekleyen sakin ve soğuk diyara.
Bu yolculuk nasıl başladı? Ses bize fazla bir şey söylemiyor, az sözcükle konuşan bir adamın sesi bu. Uzaktan gelen ve fazla bir şey söylemek istemeyen bir ses. Soğuk ve arı tuhaf sözcüklerle konuşuyor, yalnızca bir kere çınlayan, yıldızlar gibi yalnızca bir kere parlayan sözcükler.
Ancak güçlü sözcükler. Parıldayan ışığı biricik, gözlerin şimşeği gibi ve bu ışık mekânı aydınlatıyor. Güçlü sözcükler bizi ileri doğru itiyor, insanların yerleştiği sahillerden koparıyor, bedenimizin titreşimini hareket geçiriyor ve kalplerimiz daha hızlı atıyor. Sözcükleri içimizde bir şeyi döndürüyor ve o nedenle yola çıktık. Motorumuz için bir ses, denizin yüzeyinde yolları açmak için bir ses; bize yön gösteriyor ve yardımcı oluyor, öylece, her bir sözcüğüyle. Ses yavaşça konuşuyor, durmaksızın. Sözcükler beliriyor, beyaz bir sayfa üzerine yazılı. Hem önüne hem arkasına yerleşiyor, parlıyor, siliniyor, üzerlerinden toz bulutları geçiyor. Ama onları hep bulundukları yerde yeniden buluyoruz, gök kubbenin sağlam temelleri gibi.
Bunlar sözcük mü? Sözcüklerin, imgelerin, düşüncelerin ne olduğunu artık tam bilemiyorum. Yok bunlar nesne, tüm güçleriyle parlayan ve ağırlaşan, sakin ve güzel nesneler, her yerden görünür olan, gizemsiz işaretler, aydınlatan resimler, dans eden bedenler, bağrışlar, karabatakların yavaş uçuşu, buz tutan suyun içinde hızlı hareket eden büyük köpekbalıkları, uzaktaki karlı zirveler, vadiler, köprüler, gemilerin sudaki izleri, reaktörlerin oluşturduğu buzlar, kumun üzerindeki ayak izleri. Konuşan sesin sözcükleri böyle ve birçok başka şey.
Şehrin sokakları arasında ilerliyoruz, sürekli izler arayarak. Duvarların, toprakların ötesine bizi yönlendiren, denizin zirvesine doğru bize rehberlik eden izleri. Ara sıra bu izleri görür gibi oluyoruz, tesadüfen şehirde. Bir buzdolabının beyazını görüyoruz, muazzam, muazzam. Ya da bir kamyonun mavisini, donuk mavi, sınırsız mavi. Bir vagon raylar üzerinde çok yavaşça gidiyor ve bizi uzaklara, açık denizlere, kuzey kutbunun tam uç yerlerine doğru götüren hareketi tanıyoruz. Bir otobüsün dikey suratını görüyoruz, soluk yansımaların doldurduğu ön camını, yol kenarı boyunca kayıp gitmesini. Geceleyin, sokak lambalarının yıldızdan ışığı ve ışınların kırağı gibi. Geceleyin siyah gölgenin barışını biliyoruz. Gündüz, asansörlerin sesini, sokaklardaki arabaların deniz sesini duyuyoruz. Otoyolların başladığı yerlerde buzultaşları, buzdağı, yarıklar görüyoruz. Büyük virajlarda araçların gövdesi yavaşça ilerliyor ve sessizliğin içinde kayboluyor. Evet, bütün bunları görüyoruz ve uzakta olmadığımızı biliyoruz.
Durmaksızın, her yerde, inceliyoruz, gözlüyoruz: demek ki hareket ettiğimiz doğruymuş. Ses biz terk etmiyor. Kendi diyarına davet ediyor, Ebedi Kuzeyin diyarına, tamamen Kuzeye, gökyüzünün silinmediği diyara, gecenin boyun eğmediği, insanların değil, kuşların ve balıkların egemen olduğu diyara. Bizi oraya götürmek istiyor, oradan konuşuyor bizimle. Rüzgârın içinden geldi bize, bunca deniz ve adayı, bunca bulutu geçerek, bir çırpıda geldi şehre kadar, yeryüzünü kaplayan dairenin yayı, görebileceğimiz en arı ışık.
Yaklaştığımızı ilan eden işaretleri görüyoruz. Birbiri ardına ortaya çıkıyorlar, yeni gökyüzünün tuhaf işaretleri. Stratosferde hareketsiz duran hafif bir bulut, ufkun üzerinde bir halka ya da denizde uzanan yeşil ve donmuş bir örtü. Şiirin sözü öyle uzun zamandan beri içimizde yaşıyor ki. Sanki önceden söylenmiş, yaşamın tam başında, bizimle bir kadının karnından konuşmaya başlamış, amniyotik sıvının içinde yüzen. Daha o zaman bu sözcükleri duyuyorduk, bizi beşikte sallıyordu, sallanıyorduk. Bilmediğimiz ve uzak şeyler söylüyordu bu sözcükler, ışığı, denizi, yaşamı ilan ediyorlardı. Gecenin içinde olanlar ışığın ne olduğunu esasen bilir. İçinde olanlar, en derinde, özgürlüğün çağırısını daha o zaman duyar. Ses bunu söylüyordu, başka sözcüklerle, başka gürültülerle ve bu bedende büyüyordu, ellerin, tırnakların, iç organların, kalbin oluşumuna yol açıyordu.
Şiir bu, dil bu, hepsi aynı şey. Hep orada, bizi terk etmedi, ara sıra onu biraz unutmuş olsak da. Gidiyorduk, geliyorduk, işlerimize koyuluyorduk. Ama şimdi uzak hatıralar geri geliyor. O zaman da bizi götüren, okyanusun üzerinden geçiren makinenin titreşimlerini görüyoruz.
Daire şeklindeki salın üzerinde hep birlikte akıntıya kapılmış gidiyoruz.
Hiçbir şeyi artık tanımıyormuşçasına gidiyoruz, sanki geçmişimiz yokmuş gibi. Nereye gidiyoruz?
Profesör sokakta daktiloyu durduruyor:
“Nereye gidiyorsunuz?”
Balıkçı gazete satan kadına soruyor:
“Söyler misiniz, böyle nereye gidiyoruz?”
Genç kadının mavi mercekli gözlükleri var.
“Bayım affedersiniz, nereye gidiyoruz?”
Hiç bıkmadan sorduğumuz soru bu.
Yoldan geçenlerin gözleri sıkça saatlerin tablalarına bakıyorlar, saati sanki öğrenmek için. Ama aradıkları saat değil; Kuzey.
Kutbun en uç noktalarının gecelerine götüren yolculuk uzun sürüyor. Yıllar alıyor. Her birimiz gidiyoruz, her şey. Farkına varmaksızın gidiyoruz. Buradaydık, doğusu olmayan şehrin bir yerinde ve birden açılmışız, denizde kuzeye doğru yolculukta. Yüksek ve sağlam herhangi bir beyaz bina, birden temellerinden kopuyor ve bakıyoruz büyük gücüyle okyanusa doğru ilerliyor. Meydanlar ve bahçeler akıntıya kapılıyor. Sallar, kasırgada tersine dönüyor ve dalgalar salın ince tahtaları üzerinde parlıyor. Yeraltı ve tüneller sürekli homurdanıyor su koridorları içlerini kaplayınca. Yüksek kuleler bulutların altında harekete ediyor ve gökyüzünde büyük martılar daire çiziyor. Rüzgâr ıslık çalıyor.
Bizi bu denli uzağa sürükleyen ses mi? Ama icat ettiği sözcükler uzun zamandır buradaydı. Işığın, havanın, denizin içindeydi yalnızca.
Sesi dinlerken, onun yolculuğuna uyandık. Öyle olunca, gidiyoruz, bildiğimiz sahilin siyah bandından uzaklaşıyoruz. Çözümlenemeyen okyanusun ortasında suyun üstünde kalıyor tüm toprak.
Bu ses, bu şiir kaygı verici, ama aynı zamanda en güzel, tek macera. Size geçen zamandan söz edilse, ölümden, ebediyetten: Dinlemeyin, bunlar sıkıcı ve uyutan yalanlar. Ama tam bu anda, sokakta, otobüste ya da asansörde, birden bu sesi duyarsanız, hep aynı sözcüklerle, hep aynı şeyi tekrarlarken… Eğer ses size Kuzey’den söz ederse, orada, o zaman, bedeniniz döner ve yönünü bulur ve bakışınız mekânı geçer ve dinlersiniz kutuptaki çatırdamaları, denizdeki rüzgârı, hissedersiniz tertemiz soğuğu ve keskin ışığı görürsünüz, bu suyla temas ettiğinizde deriniz titrer, etrafınızda, her yerde, toprakta yukarıdan aşağıya akan bu suyu. Evet, kuzeye doğru gidiyoruz.
Bu geniş çöl gibi ve güzel alan var, özgür bir alan. Dil burada doğuyor, sade bir şekilde, gökyüzünden gelen bir fenomen gibi. Yuvarlanıyor ve yeryüzünü kaplıyor ve biz onun soğuk ışınının geçtiğini hissediyoruz. Onu kaybetmemek zor. Sesten hiç uzaklaşmamak, onu daha iyi dinlemek için pencereleri açmamak gerekiyor. Ses denizden geliyor, duvarları ve çatıları aşarak. İstediğimiz, özgürlük diyarı, özgürlüğün denizi, yaşlı kıtaların zeminine vuran dalgaların gelip gitmesi, bir kablo gibi net ve düzgün ufuk ve mekân! Yeterince yerimizde durduk. Evleri, sokakları, barikatları yeterince gördük. Ne duvarlar ne barikatlar var orada. Yalnızlık öyle büyük ki tüm denizi kaplayabilir, kanatları altına alabilir ve soğuk havanın içinde yükseklerde süzülebilir.
Daha geceyken sabit noktalar beliriyor. Nedir bunlar? Ruhu hareket ettiren ışıklar. Siyah meydanın ucunda, geceleyin kıpırdamadan, ışıldadıkları görülüyor. Lambalar gibi ve gözlerimizi kırpmadan bakıyoruz. Onlara doğru gidiyoruz. Onları iyi tanıyoruz, çocukluğumuzdan beri her gece onlara bakıyoruz. Her zaman kendi yerlerinde, takip edilecek yolu bize işaret ediyorlar. Onlardan geliyor dil, yaşamın sözü onlardan geliyor. Yıldızların işaretinin ucunda bir tanesi beliriyor. Diğerlerinden daha parlak değil, daha güzel de değil ama güneş gibi egemenliğini kurmuş. Sevdiğimiz ismi taşıyor, dilin belki de en önemli ismini. Ondan, bu isimden geliyor, şimdi, böyle, tüm düşünce:
P O L A R İ S
Geceleyin yalnızca ona bakıyorum, yalnızca onu görüyorum.
Soğuk ışınlarını yayıyor etrafa, sonra, evlerin küplerini ayırarak, parmaklıkları savurarak, çarpan kapıları ve pencereleri açarak, yerini tam olarak alıyor. Atlantik Okyanusu üzerinde yalnız olarak parlıyor. Akıntıya kapılmış büyük binalar geride, uzakta kaldı. Nereye kadar gideriz? Ama yıldızdan çıkan söz unutulamaz. Sözü yalnız, buz rengi bakışının içinde ışıldıyor.
Yavaşça yükseliyoruz, keskin ışınlar boyunca, alıp götürülmüşüz, ayrılmış, yalnızlaştırılmış. Bu sesi sürekli duymak istiyoruz, çünkü bizi kendimize yeterli kılıyor, sırtını yere yaslamış göğe bakan insanlar gibi. Bilmeden, onun ülkesine vardık, kuzeyin topraklarına.
Durmuşuz, siyah arabalar arasında meydanda hareketsiziz. Gecenin soğuttuğu bedenimizle. Çok yavaş, çok yavaş soluk alıyoruz. Hiç gürültü çıkarmıyoruz. Sessizlik öyle büyük ki, rüzgârın başladığı yerde, dilin sözcüklerinin oluştuğu yerde. Kimim? Hâlâ yaşıyor muyum? Acaba tesadüfen bir insanın kafasının içinde miyim, sanki rüyasında, onun sözcüklerinin üzerinde, ışınlarında akıntıya kapılmış? Ama bu, düşüncenin gökyüzü, düşüncenin dibinin denizi.
Hayır bu bana ait değil. Hâlâ görüyorum, mekânın ortasında, kökenin ışıldayan noktasını ve biliyorum sesin oradan geldiğini. Dil kimseye ait değil. Dil, özgürlüğün, mekânın egemenliği.
Burada artık hiçbir insan yok. Evler, bariyerler artık yok. Geldik, oradayız, nihayet. Yeryüzünün zirvesindeyiz, yıldızın altında. Artık hiçbir şey aramıyoruz, hiçbir şey arzulamıyoruz. Oradayız, yalnızca, bütünüyle, havanın içinde; ne kadar da hafifiz. Kalınlığı yitirdik, artık donuk değiliz. Soğuk ve titremeyen ışık içinizden geçiyor, rüzgâr sanki açık bir pencereden geçiyor.
Belki sarı bir deniz uçağındayız, kutup sularının üstünde alçak uçan, dalgaları yalayarak. Deniz metal renginde, hiçbir engelin, pruvanın olmadığı sonsuz bir alan. Uzakta geride, zamanın diğer ucunda, direklerin, küçük kulelerin, şöminelerin bulunduğu boz renginde platform var. Uzakta arkada, savaş ve insanların çığlıkları, sert bulutlar, makineler, yağ ve barut kokuları, yansımalar, parlamalar ve kırmızı işaretler. Sıcaklık.
Ama biz, çok hızlı gidiyoruz, dalgaların tepesinde, denizin üzerinde koşan dalgaların haç şeklinde gölgesiyle. Bulutların olmadığı gökyüzünün ortasında sabit duran yıldız parıldıyor ve ufkun yayı yakınlaşmıyor. Öyle uçuyoruz, önümüzde düz şekilde, öyle uzun bir zamandan beri uçuyoruz ki saatlerin, günlerin ne olduğundan haberimiz yok. Motorun gürültüsü denizin üzerinde yankılanıyor, pervanelerin saydam yuvarlıkları soğuk havayı yutuyor. Dünyanın zirvesi üzerinde yolculuk yapıyoruz, sözcükleri bitmeyen ses bizi taşıyor. Asılı kalmış durumdayız, evet öyle, su ve havanın yer küreleri arasında. Kutbun yıldızının ışınlarının dinlendiği merkezi bulmak için büyük daireyi geçiyoruz. Pergeller ve elektromanyetik alanı ölçen aletler çıldırmış durumda ama bir şey değil, biz de delirdik, tuhaf ve sakin ses bizi uçuşunda, dansında kaldırdı götürdü dünyanın zirvesine. Toprak yok, tek bir ada, tek bir kayalık yok. Uçuyoruz hafifçe, kanat kısmına doğru kayarak, denize doğru sarkmış vaziyette. Kimsenin soluk almadığı donmuş havanın içindeyiz, kimsenin görmediği ufkun önündeyiz, kimsenin yaşamadığı denizin üzerindeyiz Nereye kadar gideceğiz? Baş dönmesine, yokluğun en sonuna kadar, özgür olarak, hafızasız olarak, düşüncesiz olarak. Hiçbir yere doğru uçmuyoruz, deniz bütünüyle bizim, her yerde merkezdeyiz. Korkudan ve arzulardan özgür, öylesine gökyüzünde kayıyoruz; bedenin ağırlığından özgür, kafeslerden kurtulmuş, kuşlardan daha hızlı, martılardan hızlı. Bu ses bizi hiç terk etmeyecek. Belki bir gün gider, hor görerek, geldiği gibi, ama sözleri yazılmış olur. Ses belirir, kaybolur, istediği gibi. Ama artık biliyoruz bu denizin var olduğunu, arı ve güzel, üstünde de bu yıldızın.
Siyah kızakları olan sarı deniz uçağı saatler boyunca denizin üzerinde dönüyor. Çizdiği dairelerin her biri sonrasında aradığına yaklaşıyor. Onları göreceğiz. Onları bulmamamız artık mümkün değil. Ama telaşa kapılmadan, arzulamadan onları bulmak gerekiyor. Onlar tanrılar, gerçek tanrılar ve insanları bilmiyorlar.
Oradalar. Görüyoruz onları, şimdi, etrafımızdalar, muazzam büyük, hareketsiz, denizin üzerinde ayaktalar.
Öyle beyazlar ki, geriye kalan her şey karanlığa dönüşüyor ve onların önünde duruyoruz, söyleyecek söz olmadan, soluk almadan. Ses bizi onlara doğru götürüyor. Bize onlardan bahsediyor, sürekli, açık ve sert sözleriyle. Ses onların arasında doğuyor, gökyüzünden ve denizden çıkıyor ve sahillere, şehirlere kadar gidiyor. Kim bilir kaç yıl boyunca yolculuk yapmak gerekiyor onlara kadar gelmek için; onlar beklemiyor. Ne onlardan çekinilmesini ne kendilerine tapılmasını istiyor tanrılar. Oradalar, imparatorluklarının merkezindeler ve kimseye bakmıyorlar.
Artık hiçbir yere gitmiyoruz. En uçtaki güzellik, onu bir kere gördüğümüzde, tüm maceraları sona erdiriyor. Öyle olduğunda, bedenimizde büyüyen temiz soğuk içimizde olarak, gözlerimizi açıyoruz ve yeryüzünün tamamına, yaşamın tamamına hükmedenlere bakıyoruz.
Derin ve mavi suyun üzerinde, ayaktalar, beyaz, yalnız olan yıldızın ışığında. Denizin içine kırık mezar taşları gibi batmışlar, kuzey kutbunun yayında yarım daire gibi dizilmişler. Aradığımız onlarda, umut ettiğimiz, söylemeden. Birden karşımıza çıktılar, buzullardan şiddetle koparılmış olarak, Grönland’dan, Spitzberg’den, denizin özgür kıldığı buzdağının parçaları. En kuzeyde olandan geliyorlar, bilmediğimiz yamaçlardan, isimleri olmayan adalardan. Sessizce hüküm sürüyorlar, insanları hiç dinlemeyen tanrıların heykelleri onlar. Geçmişte doğmuşlar, feci bir çatırdama sonunda, ileriye doğru atıldıklarında ve kara suya daldıklarında.
Öyleyse belki hâlâ terk ettikleri yerlerin isimlerini taşıyorlardır, sihirli isimlere sahip vahşi ve sakin diyarların.
Agnmagsalik
Nanortalik
Hüzün burnu
Ya da daha kuzeyde
Morris Jesup Burnu,
Thule
Upernivik
Kangatsiak
Umanosok
Niakungunok
Aputajuistok
Ve daha da kuzeyde dünyanın zirvesinde, tuzsuz denizde, akmayan katı bir nehre benzer Lomosonov Ridge, termometrenin en aşağıya düştüğü, göğün etere benzediği yerde.
Dünyadan daha ne biliyoruz? Bütün zamanda, sessiz ve gizemsiz, insanların olmadığı, yalnızca denizin olduğu diyarda hüküm sürüyorlar.
Ses denizi geçiyor, ışıldayan buz blokları arasından hızlı ilerliyor, neredeyse suya temas ederek. Ama kimse duymuyor, kimse ona yanıt vermiyor. Burası yalnızca kendisi için var olan dilin diyarı, sınırsız sözün. Ufuk çemberini kapattı, artık açık bir yer yok. Işık sabit ve güzel. Soğuk güçlü. Yüksek kumanda bölgesine vardık, yaşamdaki hareketlerin yargılandığı ve tamamlandığı. Mevsimlerin, fırtınaların, denizdeki akıntıların, gökyüzündeki elektriğin doğduğu yere. Gündüzlerin ve gecelerin, büyük kış gecelerinin, büyük yaz günlerinin ortaya çıkarıldığı yere. Evet, dilin doğduğu yere geldik, yalnızca tek bir sözcüğün, kısa ve yoğun bir sözcüğün, bu yıldız gibi parlayan sabit bir sözcüğün olduğu yere.
Etrafında beyaz yıldızlar terk edilmemiş. Yeryüzünün kabuğu üzerinde hareket ediyorlar, denizi geçiyorlar ve sahillere, limanlara, şehirlerin labirentlerine kadar gidiyorlar.
Ama fethetmek istemiyorlar. Sessizlik onları kaplamış durumda, sessizlik gökyüzünü aydınlatıyor ve suyu yıkıyor. İçimizde biraz bu sessizlikten var, kışın ebediyeti ve hoşgörüsü, zeminin üzerinde yavaşça yürüyoruz, bedenimizin büyük bölümü siyah asfaltın altında saklı, pürüzsüz surat, kaygan kayalarda bedenimizi dik tutuyoruz, alnımız rüzgâra karşı, burada, düşüncenin soğuktan donup kaldığı diyarda, bakışın durmadığı ama ışık gibi doğrudan mekâna gittiği diyarda, evet, buradayız, öylece, konuşan ses bizi değiştirdi ve zayıflık göstermeden güzelliğin egemenliğini paylaşıyoruz.
Yaşamın başından en son anına kadar tanrıların geçişi üzerindeyiz. Şiirin sesini duyduğumuz her yerde kuzey kutbunun cenneti karşımıza çıkıyor. Ağırlaşan, ıslak, boz rengi gökyüzünü açan aydınlıklar, sisin içinden geçen ve gölgede parlayan beyaz ve mavi şimşekler. Her defasında ses böylece geri geldiğinde, yaşamımızın ortasına, kalbimiz yavaşlıyor ve zorlukla soluk alıyoruz. Buz gibi hava bizi sarhoş kılıyor. Yoğun soğuk evlerin çatılarının üzerinden geçiyor, dağlardaki taşları aydınlatıyor. O zaman, bunların hiçbiri yok, bu meydanlar, bu direkler, bu sokaklar ve bu caddeler: deniz var. Çelik mavisi deniz, gökyüzünün, güneşin altında. O zaman, tek bir sıçrama ile, Ulaşılamayanın Kutbun hemen yakınındayız, denizin ve gökyüzünün arasında. Sakin ses bizi alıp götürüyor ve donmuş tanrıların aralarına kadar taşıyor ve orada kalıyoruz uzun süre, bütünüyle sarhoş olmuş şekilde. Peary ile birlikteyiz 6 Nisan 1909’da. İnatçı denizciler Stefansson, Nansen ve Abruzzi ile gidiyoruz. Ya da uçuyoruz dosdoğru, sapıtan pusulaya aldırış etmeden. Byrd gibi, Wilkins gibi uçuyoruz. Spitzberg’den Bering boğazına bir çırpıda giden “Norge” gibi, denizin üzerinde parlayan sayısız tanrıların üzerinden.
Sonra ses ayrıldı. Bizi bıraktı. Bakış yine ufaldı, deniz kıyılara çekildi, adalar meydana çıktı, burunlar, dağlar, oyuk vadiler, alüvyon ovaları. Şehirde duvarlar yükseldi ve sokaklar yeniden çalışmalarına koyuldu. Soğuktan uzak, gökyüzünden uzak, denizden uzak, gürültüleri yeniden duymaya başladık, başka sözcükleri, yanıp sönen işaretleri. Kollarımızı, bacaklarımızı sıcak sardı. Yeniden saklanılan yerler, sığınaklar. Yıldız öylesine uzaklaştı ki artık onu yalnızca geceleyin görebiliyoruz, dumanların çizgileri arasında titrek ve zayıf. Nereye gitmeliyiz? Hangi binanın zirvesine, hangi dağın tepesine çıkmalıyız onu yeniden görebilmek için? Uzamın büyük soğuğunu nasıl yeniden yakalayabiliriz? Yoksa bir buzdolabının içine mi girmeli ve mırıldayan motorunun karşısında mı oturmalı, küçük buz tanelerine bakarak? Ama belki de öylece beklemek gerekir, her gün, her gece. Ses geldi, çağırdı ve sihirli yere, bizi dünyanın zirvesine götürdü. O zaman, bazen sokaklarda oralardan dönenlere rastlıyoruz ve biliyoruz oraya döneceğimizi.
Tertemiz ve donmuş diyar, şiirin sesinin durmaksızın konuştuğu sınırları olmayan diyar bize artık yabancı değil; yaşamımızın tam kalbinde. O zaman, metal ve cam bazen parlıyor, uçaklar gökyüzünde yüksekten uçuyor, gemiler limanlarda yola çıkmaya hazırlanıyor. Kutup Yıldızı, baktığımızda, büyüyor. Herkes dönecek olan sesi bekliyor. O zaman, bazen, kadınlar çok mavi gözlere sahip.”
Le Clézio’nun metni etkileyici. Henri Michaux okuru olduğunuz için mutlu hissediyorsunuz kendinizi. Neden tüm bir yaşamı Henri Michaux’nun eserleriyle geçirebileceğinizi daha iyi anlıyorsunuz.
Henri Michaux’nun “Buzullar” şiirinin çevirisini yapmıştım.
Le Clézio’nun “Buzullara Doğru” metninin bana verdiği güçle yeniden deniyorum:
Buzullar
Buzullar, korkuluksuz, kemersiz, bitkin yaşlı karabatak ve yaşamlarını yeni yitirmiş denizcilerin kuzey kutbunun büyüleyici gecelerinde gelip dirsek dayadığı
Buzullar, Buzullar, sonsuz kışın dinsiz katedralleri, Yeryüzünün buzdan gök kubbesiyle sarılı,
Ne kadar da yüksek ne kadar arı soğuğun doğurduğu kenarların
Buzullar, Buzullar, Kuzey Atlantik’in sırtı, seyredilememiş denizlerde donmuş yüce Budalar, çıkışı olmayan Ölümün parıldayan Fenerleri, sessizliğin kaybolmuş çığlığı yüzyıllar sürer
Buzullar, Buzullar, hiçbir şeyin peşinde olmayan Yalnızlar, tıkanmış diyarlar, mesafeli ve haşeratlardan kurtulmuş, sizi ne de iyi görüyorum, tanıdıksınız bana (1934)
Henri Michaux’nun Le Clézio’ya teşekkürü
“Buzullara Doğru” yayınlandığında Le Clézio kitabı Henri Michaux’ya gönderir. Michaux bu ithaftan çok etkilenir ve 22 Aralık 1978 tarihinde aşağıda yer alan teşekkürü iletir:
Hangi şiir yazarı böylesi bir hediye almıştır? Utanıyorsunuz, paralize oluyorsunuz. Bu fazla güzel. Ters yüzünde (kendisi de bunu unutmuyor) boğulma, başkalarıyla ilişki kurma yokluğu yaşayan biri – ve üstün şekilde rahat, açık, cömert bir stile sahip sizden gelen bir hediye (…) bir yolculuğu tasarlamıştım ve dost olarak seçilmiştim –benim şiiri kastediyorum– sürüklenmiş, sürükleyen, bir ses, onun sahiplenilmesiyle bir bakıma sonsuzluk kazandı (…) Pek rastlanmayan bu uzantı için teşekkür ederim. Heyecanımı saklamıyorum. KUZEY’e yolculuk tamamlanıyor.
2008’de Nobel Edebiyat Ödülü alan J.M.G. Le Clézio’nun Henri Michaux’ya eşlik eden, yolculuk arkadaşlığına bizleri de götüren metni gibi, Michaux’nun şiirlerine eşlik eden müziği de dinlemek gerekli. Witold Lutoslawski’nin, Pierre Boulez’in Henri Michaux’nun şiirlerinden esinlenen besteleri de bir yolculuğa çıkarır bizi.