İşte Böyle Yarattım Şiirimi:
"Şiir yazma deneyimi üzerine"
Arapçadan Türkçeye çeviri eserler yayımlayan Samyeli Yayınlarının ilk kitabı, Mahmud Derviş'le yapılan söyleşilerden ve onun şiirine, poetikasına dair alıntılardan oluşan İşte Böyle Yarattım Şiirimi. Doğum günü olan 13 Martta şairi kendi sesinden alıntılarla selamlıyoruz.
Mahmud Derviş
İlham ve Şiirsel Deneyim
Sabahları masama oturup yazmayı denemem gerekir; ama kendimi yazmaya zorlamadan. İlhamın var olduğunu kimin söylediğini bilmiyorum; belki de o, biz onu beklemiyorken uğrar. Yani beklememiz gerekir; ilham ile emek arasındaki bu ilişkinin kıvılcımını çakmaya çalışmamız gerekir. Belki de ilhamın anlamını sormalıyız: İlham nedir? Bana göre ilham, bilinçdışının kendi kelimelerini bulduğu ya da kendini ifade edebilme kudretine ulaştığı andır. Bu an gelebilir de gelmeyebilir de; ama bizim onu beklemeyi ve doğru zamanda yakalamayı öğrenmemiz gerekir. Demek istediğim şu ki bu diyalektiği anlarım ve ilhamı beklerim; hatta bazen gelmesi için onu kışkırtırım. Bazen, tabir caizse, çok da iştahım olmamasına rağmen şiir yazmayı denerim ve bir de bakarım ki ilham gelmiş. Bazen de büyük bir hevesle ilhamı beklerim ama gelmez. Demek ki bu şiirsel şeytan ki gerçekten bir şeytandır; ne randevuları vardır ne de önceden uyarıları. Dolayısıyla onunla kurnaz bir oyun oynamamız gerekir.[i]
Bence bir şekilde ilham vardır. Ama bu ilham nedir? Bir keresinde onu tanımlamaya çalışmış ve “bilinçdışının kendi sözünü bulması” demiştim; fakat bu ne tam isabetli ne de somut bir tanımdı. İlham bazen dışsal unsurlarla içsel unsurların örtüşmesidir; zihnin saflığa açılması ve görünürü görünmeze, görünmezi de görünüre dönüştürdüğü bir yola girmesidir. Bu dönüşüm, unsurları tam olarak belirlenemeyen bir tür kimyasal süreç aracılığıyla gerçekleşir. Şiirsel itkide bir sır olduğuna inanıyorum: Şair neden ayağa kalkar ve yazar? Neden beyaz kâğıdı alır, kendine eziyet eder ve nereye gittiğini bilmez? Şiirsel çalışmanın tehlikesi, başarıya dair kesin hiçbir güvencesinin olmamasıdır. Yazmak, sürekli ve riskli bir maceradır; sigortası yoktur. Hatta şiirsel macerayı sigortalamayı kabul edecek bir “sigorta şirketi” hiç yoktur; şiirde “trafik kazaları” ise son derece fazladır (gülüyor). Bazen yazmaya karşı taşan bir istek duyarsınız; masaya oturursunuz ama tek kelime yazamazsınız. Bazen de isteksizce masaya gidersiniz ve bir bakarsınız ki ilham içinizdedir; hemen yazmaya koyulursunuz. Bazı yazarlar ilhamın varlığı konusunda tereddüt etmişlerdir; ama eğer ilham diye bir şey varsa, onun nasıl bekleneceğini de bilmemiz gerekir. Çünkü ilham tek başına gelmez; belirsiz ve meçhul olanla nasıl işbirliği yapıyorsak, ilhamla da öyle işbirliği yapmamız gerekir ki bir şey açıklığa kavuşsun.[ii]
İlk dize, kendi deneyimime göre, diğer dizelere kıyasla daha az önemlidir. Şiir, şiir olmayandan başlar; şiire giden yol başta sendeleyerek ilerler. Şahsen benim şiirimde “önemli” bir ilk dize yoktur. Şiir doğar, çoğalır ve giderek yükselir. Bazen şiirsel ilham kötü olabilir ama iyi bir sonuç verebilir. Yeniden soruyorum: İlham nedir? İlham sana “Otur ve çalış” der, sonra gider.
Seni şiirsel olarak hazırlar; içini yıkar ya da tedirgin eder yahut sıcaklıkla soğukluk arasında bir denge kurar. Gerisi şair olarak sana kalır. Kendine, deneyimine ve bütün yazılarının belleğini taşıyan kendi metnini bulma biçimine dayanırsın. Çünkü önündeki beyaz kâğıt, aslında senden öncekilerin bütün yazdıklarıyla doludur.[iii]
Fasih Arapça ile yazarım, halk diliyle yazmayı beceremem ve bunu denemeyi düşünmüyorum.[1] Günümüz edebiyatında halk dilinin egemen olmasını sevmiyorum; çünkü fasih Arapça, bütün Arapların konuştuğu tek bir dildir. Arap edebiyatının dilidir, Arap basınının dilidir, Arap medya araçlarının dilidir. Buna karşılık halk lehçeleri yüzlercedir ve ben onları anlayamam. Bu lehçeler, Arap edebiyatının iletişim ve etkileşiminde de bir engel oluşturur. Oysa fasih Arapça için söylenen “ölü bir dildir, zamanı geçmiştir” yargısı doğru değildir. Aksine, son derece esnek bir dildir; gelişmeye açıktır ve çağdaş, karmaşık kültürel ve düşünsel anlamların tümünü içine alabilecek güce sahiptir.[iv]
Zamanla edindiğim alışkanlıklarım var. Şiirin çıkış noktası bir fikir, bir hâl ya da bir olay olabilir. Metafizik bir soru da olabilir, sokakta yaşanan bir hadise de. Şiir, biçimleri olan bulutlara benzer; bu biçimlerin imgelere dönüşmesi gerekir ve imgeler, ritimlerini bulduklarında oluşurlar. Ben her zaman ritimden başlarım; fikir, imge ya da olay ritmini bulduğunda. İşte o zaman çalışabileceğimi hissederim.[v]
Şiirin Başlangıcı
Şiir her zaman, varoluşsal bir hâlden kaynaklanan yıkıcı bir kaygı duygusuyla başlar. Ancak kendini biçimlendirmeye, şiirin biçimsel çekirdeği olan müzikal bir cümleyi bulduğunda başlar. Onun tamamlanması, psikolojik hâllere ya da şiirin akılcı bir kendiliğindenlikle aktığı bir tür psikolojik patlama unsuruna ihtiyaç duyar. Ne var ki bu akış içinde şiir başıboş ve bütünüyle özgür bırakılamaz. İşte şiir yazımındaki ikinci aşama burada devreye girer: Şairin eleştirmene dönüştüğü, yani şiirin “editörlüğü”nün yapıldığı aşama.[vi]
Yazmak; zorluğunda da kolaylığında da, gösterdiği tesirde de amacında da, yazarın onunla kurduğu ilişkide de muğlak bir süreçtir. Hep, şikâyet ettiğim bir mesleğin içine sürüklendiğimi hissederim; keşke onu başka bir meslekle değiştirmiş olsaydım derim. Yazının öncesinde her zaman bir boğulma hâli vardır; ya da hastalığa benzeyen bir durum. Onu ertelerim, ertelerim; ondan kaçarım ve yazının dışındaki her şey beni ondan uzaklaşmaya cezbedebilir. Yazmaktan haz alma sürecine ancak metin biçimini aldığında ve onda kendimi bulduğumda girerim; yani kendimi, kendi izlerimi metinde bulduğumda, bu da beni daha fazla aramaya çeken bir çekim yaratır. Bu yüzden yazının ortasında haz duyarım, başlangıcında değil. Başlangıçta her şeye kaçarım; her türlü oyuna. Ama gerçekten içine girdiğimde, sürekliliğin ve devam etmenin gerekçesini yaratan nadir mutluluk anlarını hissederim. Yazmak ise nihayetinde bir çıkmazdır; boşlukla kurulan bir ilişkidir, beyazla kurulan bir ilişki. Beyaz kâğıda baktığımda onu nasıl dolduracağımı düşünmem; onun beni nasıl içine alacağını, beni nasıl emeceğini düşünürüm. Beyaz kâğıt yazarı emer, tersi değil. Ama bu, çok önceden başladığım bir çıkmaz ve bir kumardır; ondan kurtulamam, çünkü başka bir mesleğim yok, nefes almanın başka bir yoluna da sahip değilim.[vii]
Yazdığında, kaderine tek başına gidersin; kimsenin yardımı olmadan. Eğer sana yardım eden biri çıkarsa, varlığının ağırlığıyla seni siler. Her şairin içinde binlerce şair vardır. Hiçbir şair boşluktan ya da beyazdan başlamaz; ama beyazda sona erebilir. Çünkü beyaz, yazıda var olan bir renk değildir. Her şairin içinde, sözlü pastoral şiirlerden yazılı şiire, klasik şiirden modern şiire kadar şiirin bütün tarihi vardır. Şair ayrıca okuduklarından da korkar; okuduklarından bir şeyin bilinçdışı bir biçimde metnine sıçramasından, zihninde belirsiz ve muğlak bir şeyin yer etmesinden çekinir. Ben, belirli bir şaire ait “tamamen özgün” bir metnin var olduğuna inanmıyorum. Şair, okuduğu bütün şairlerin özelliklerini ve izlerini taşır; ama kendi izlerini silmeden. Tıpkı torunun, dedesinin yüz hatlarını taşıması ama kendi yüz hatlarının da kaybolmaması gibi. Her şairin önüne dikilen zor soru şudur: Beyaz kâğıdın hangi yönüne yeni bir şey ekleyebilirsin? Zorluk tam da budur. Bu yüzden gerçek şiir azdır, nadirdir.[viii]
Yazarken, söylemek istediğim bir şey olduğuna dair bazen belirsiz, bazen de açık bir tasavvura sahibim; ama bu şey elimden kayıp gidebilir.
Anlam bütünüyle açık olduğunda ve şiir zihnimde fazla düzenli bir hâl aldığında, sonuç daha kötü olur. Dil, bilinçdışı ve zamanların iç içe geçmesi hali, önceden planlanmış bir şiire kıyasla daha iyi bir şiir üretir.
Yine de bende bir plan vardır; özellikle uzun şiirlerde. Elbette bu plan, süreç içinde daha önce de söylediğim gibi değişikliklere uğrar; ama ne yazacağımı bilmeden hiçbir zaman yazmaya başlamam. Bazen bir düşü sürdürür gibi yazarım. Yatağımın yanında her zaman kâğıt ve kalem vardır. Kimi zaman rüyamda, çok harika olduğunu sandığım bir şey yazdığımı görürüm; rüyalarım son derece saftır. Ama bütün bu zihinsel dolaşım ritme dönüştüğünde yazmaya başlarım; ritme dönüşmeden yazmam. Beni yazmaya iten şey ne fikirdir ne de imge; fikir ve imge ritmini bulduğunda yazabildiğimi anlarım.[ix]
Yazma deneyiminde iki seviye ya da iki tür yasa vardır. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki şiir, yalnızca bir olgunlaşma parıltısı ya da gelip geçen bir ilham hâli değildir; aksine son derece karmaşık ve incelikli bir estetik pratiktir. Her şeyden önce, eleştirel şiir bilgisinin uygulanması ile bu uygulamanın aşırıya kaçmasından ya da şiirin farklı katmanlarında açıkça sergilenmesinden sakınma arasında hassas bir denge gerektirir. Yazmanın zorluğu, bilgi ve bilincin sezginin gelişimine nasıl uyarlanacağı sorusuyla başlar; zira bu ikisi, sezginin yükselişine katılabileceği gibi, onu zihinselliğe ve matematiksel denklem mantığına doğru çeken bilgi frenleriyle engelleyebilir de.
İlk olarak duyguları, sezgiyi ve konuşma ihtiyacını yazmanın ve söylemenin koşullarından özgürleştirmek gerekir. Bu, şiirsel çalışmanın ilk atılımıdır: Bilincin aracılığıyla hissetmek, hissin aracılığıyla bilinçli olmak değil. Kuşkusuz her şairin kendine özgü bir yolu vardır; ilham ânını; içsel ve dışsal, psikolojik birçok öğenin sürtüşmesi ve buluşması sonucu oluşan bir toplam olarak tanıyan da budur. Bu eşsiz an, şairi şiirin doğmak üzere olduğu duygusuyla karşı karşıya bırakır. Gerçek şair, şiiri kendi iç derinliklerinde bulmaya hazır olduğu ânı izlemeyi bilen kişidir.
Bu süreç nasıl işler? Şunu söyleyebilirim ki ilham, yazman gerektiğini hatırlatan bir alarm zili taşımaz. Onu beklemen ve onunla birlikte çalışman gerekir ki bir noktada buluşabilesiniz. Burada itiraf etmeliyim ki ben her gün masama oturur ve bir şeyler karalarım. Bu, şiir yazarken özel bir alışkanlığa dönüşmüş günlük bir disiplin hâlidir. Uzun süre hiçbir şey elde edemeyebilirim; ama yazının ciddiyetine duyduğum saygı gereği beklemek zorundayım. Kafede akla gelen düşünceler bir dize ya da bir imge verebilir; fakat bir şiir yaratamaz.
Sezgi derken, bilinçten bütünüyle kurtulmayı kastetmiyorum; bilincin, sanki kendiliğinden doğmuş gibi görünmesini sağlayacak bir eğitimi kastediyorum. İlk yazı, ilk kez yaşanan bir deneyimdir; fazla düzeltmem, metne kendi koşullarıyla ışığa çıkma fırsatı tanırım. Metni, şiirsel ânın özelliklerine bağlamaya çalışmam; o ânın şiirsel metni doğurmaya ramak kaldığını zannedebilirim. Bu gizli doğum atmosferinde kişinin kendisi karşısında açılma hakkına en yakın olduğu anda elimde ne varsa ortaya dökerim.
İkinci seviyede ise birinci seviyenin koşullarında yazılmış olana yönelik bilinçli ve belirlenmiş bir eleştirel okuma başlar. Burada şiirin bütün öğeleri, unsurları ve katmanları, şiirin genel yapısını geliştirme gereklerine tâbi olur. İşte burada silme, çıkarma ve bazen metnin yarısından vazgeçmeyi göze alan “zor bir cömertlik” başlar. Bana göre bu aşama, yani düzeltme ve editörlük işleri, şiirin gerçek yazımıdır. Çünkü ilk hali, kontrolsüzdür ve bir şiirden çok, bir ifade yanılsaması olma eğilimindedir. Bu ifade yanılsamalarının, öznel, toplumsal ve tarihsel ham itkilerinden belli bir bağımsızlık payına sahip bir metne dönüşebilmesi için, en az onun kadar önemli başka ek süreçlere ihtiyacı vardır.[x]
Okurlarımın duygularını incitebilecek bir görüş dile getirmek istiyorum: Şiirde tek bir konuyu ele almıyorum. Hatta artık “konular”dan söz etmek de mümkün değil; daha çok, konuların içinde dolaştığı, yer değiştirdiği, birbirinin yerine geçtiği ve farklılaştığı geniş insani ya da öznel sahneler var. Benim şiirimde katliam ile kadın, ay ile bir bardak su yan yana durur. İmge, fikir ve olay; hepsi tek bir dramatik sahnede, yani tarihin sahnesinde bir araya gelir. Asıl şiirsel kaygım da budur.
Şiiri geleneksel bölümlere ayırmak artık mümkün değildir (hiciv, övgü, doğa, kadın, savaş). Çünkü şiir, bu insani temaların tümünü iç içe taşıyabilecek bir güce kavuşmuştur. Ayrıca bütün bu öğelerin, belirli bir mesaj etrafında dizilişini düzenleyen öznel ya da nesnel bir “rehber” de olabilir. Son şiirlerim, bu tercihi özellikle yansıtmaktadır.[xi]
Bazen bir metin üzerinde çalışırım ve bir noktaya varırım; sonra zihnim bulutlanır, yazmayı bırakırım. Ama sabah erken uyanırım; sanki gizemli bir çağrı beni uyandırmış gibidir. Kalkarım ve kendimi henüz kahvemi içmeden ya da onu içerken kesintiye uğramış ritmi yeniden yakalamış halde bulurum. O an olağanüstü bir mutluluk hissederim ve bugün bir işim olduğunu bilirim; yapmam gereken bir şey vardır.
Bazen de uyanırım ve hiçbir şey yapamam. O zaman tam bir sıkıntı ve hayal kırıklığı hissi kaplar içimi. Şiir, bildiğin gibi –sen de bir şairsin– sürekli bir hayal kırıklığı ve korku sürecidir. Ama bazen bir şey yazarsın; sonra kendini coşkuyla “Allah!” derken bulursun, sanki o metin sana ait değilmiş, sanki onu başkası yazmış gibidir.[xii]
Yazı bittiğinde metne büyük bir korkuyla bakarım ve onu çekmeceye koyarım; kendimden saklarım. Bir süre sonra geri dönüp okurum. Eğer bana fazlasıyla benziyorsa ya da daha önce söylediklerimi tekrarlıyorsa, onu silerim ya da baştan yazarım. Ama eğer yazmaya kışkırtan bir şey taşıyorsa ve bu metni yazanın ben olmadığımı hissedersem, yani metin bana bile yeni geliyorsa, başardığımı düşünürüm. Böylece şiirsel çalışmama ve parçası olduğum şiirsel hareketin bütününe yeni bir deneyim eklemiş olurum.[xiii]
Hazırlayan: Muhib Cemil
Çeviri: Melek Deniz Özdemir, Ahmad Zakaria Samyeli Yayınları
Mart 2026
112 s.
NOTLAR
[1] Fasih Arapça (Fusha), Araplar arasında ortak olan standart Arapçadır; yazıda, medyada ve eğitimde kullanılır, sabit dilbilgisi ve biçim bilgisi kurallarına dayanır. Halk dili (Ammiye) ise ülkeden ülkeye değişen konuşma lehçesidir; günlük hayatta kullanılır, daha esnek ve sözlü kullanıma daha uygundur. (ç.n.)
[i] Necmî, Hasan. “Mahmud Derviş ‘Şiir bir zanaat ve bir tutkudur.’” El-Keremel dergisi, sayı 79, İlkbahar 2004.
[ii] Wazen, Abdo. “Şiir, siyaset, şimdi ve geçmiş üzerine kapsamlı bir söyleşide Mahmud Derviş ‘el-Hayat gazetesine defterlerini açtı (2) Mahmud Derviş şöyle dedi ‘Serbest şiir meşruiyetini kazandı; şairleri başkaları da tanımalı – Ölüm deneyimini yaşadım ve o sırada çok şey gördüm-Şiir taslaklarımı ise sırrım açığa çıkmasın diye imha ediyorum.’” el-Hayat gazetesi, 11 Aralık 2005.
[iii] Wazen, Abdo. “Şiir, siyaset, şimdi ve geçmiş üzerine kapsamlı bir söyleşide Mahmud Derviş ‘el-Hayat gazetesine defterlerini açtı (2) Mahmud Derviş şöyle dedi ‘Serbest şiir meşruiyetini kazandı; şairleri başkaları da tanımalı – Ölüm deneyimini yaşadım ve o sırada çok şey gördüm-Şiir taslaklarımı ise sırrım açığa çıkmasın diye imha ediyorum.’” el-Hayat gazetesi, 11 Aralık 2005.
[iv] Mahmud Derviş “Ben kolay bir şair değilim.” El-İttihad gazetesi, 14 Haziran 1985.
[v] Baydoun, Abbas. “El-Vasat dergisi kırılmalar ve şizofreni ile dolu Filistinli benliğin ortaya çıkışı (3/3): Mahmud Derviş El-Vasat’a: ‘Şiirin ne olduğunu anlamak için bütün bu yenilgilere ihtiyacımız var mıydı?’ dedi.” El-Vasat dergisi, 9 Ekim 1995.
[vi] El Akş, Münır, Şiirin Vatanı (Mahmud Derviş ile söyleşi), Beyrut: Arap Araştırmalar ve Yayıncılık Kurumu, 1. baskı, 1979, s. 119–120.
[vii] Fettûh, Refîf. “Mahmud Derviş’in itirafları ‘Bütün şiirim, el-Mutenebbî’nin bir mısrasının yarısıdır.’” El-Vatan el-Arabî dergisi, sayı 487, 13–19 Haziran 1986.
[viii] Wazen, Abdo. “Şiir, siyaset, şimdi ve geçmiş üzerine kapsamlı bir söyleşide Mahmud Derviş ‘el-Hayat gazetesine defterlerini açtı (2) Mahmud Derviş şöyle dedi ‘Serbest şiir meşruiyetini kazandı; şairleri başkaları da tanımalı – Ölüm deneyimini yaşadım ve o sırada çok şey gördüm-Şiir taslaklarımı ise sırrım açığa çıkmasın diye imha ediyorum.’” el-Hayat gazetesi, 11 Aralık 2005.
[ix] Baydoun, Abbas. “Öncü kuşağın şiirinin çoğunu okuyamıyorum. En güzel şiirler, vezinli serbest şiirden çok serbest şiirde. Şiir kitaplarımı yeniden yazsaydım beş taneyle yetinirdim. Şiirin en duru haline ulaşmaya çalışıyorum.” Es-Sefîr Kültür Eki – Es-Sefîr gazetesi, 21 Kasım 2003.
[x] Hadîdî, Subhî – el-Bekr, Beşîr. “Mahmud Derviş ‘Sistemin dışında şiirin bir evi yoktur.’” El-Keremel dergisi, sayı 47, Ocak 1993.
[xi] Hadîdî, Subhî – el-Bekr, Beşîr. “Mahmud Derviş ‘Sistemin dışında şiirin bir evi yoktur.’” El-Keremel dergisi, sayı 47, Ocak 1993.
[xii] Baydoun, Abbas. “El-Vasat dergisi kırılmalar ve şizofreni ile dolu Filistinli benliğin ortaya çıkışı (3/3): Mahmud Derviş El-Vasat’a ‘Şiirin ne olduğunu anlamak için bütün bu yenilgilere ihtiyacımız var mıydı?’ dedi.” El-Vasat dergisi, 9 Ekim 1995.
[xiii] Mahmud Derviş “Ben kolay bir şair değilim.” El-İttihad gazetesi, 14 Haziran 1985.
Önceki Yazı
Fresko Üçlemesi'ne dair:
“Büyük bir duvar resmini seyreder gibi...”
Fresko Apartmanı öykü seçkisi ve Sarkaç romanı sonrasında yayımladığı Başka Zamanların Adımları ile tamamlanan “Fresko Üçlemesi”nin önemli ayrıntılarını Başak Baysallı ile konuştuk.
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 11
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Doğadan Sonra / Ferrante Mektupları / İslam: Otoriterlik ve Geri Kalmışlık / Kırkikindiler Bittiğinde / Ne Çok Eşya / Rosa Damascena / Sol Elin Hatırası / Suçun Şahsiliği / Türkiye ve İran / Yağmur Kuşları